İnsan kendini ancak insanda tanırmış…

Hayat mayat diyorlar; benim gözüm mayatta.
Hayatın eksiği var; hayat eksik hayatta.
Necip Fazıl Kısakürek

Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir.

(Read the article)

If the heart does not like İstanbul, how can it understand love?

I have gazed over you from a hill dear İstanbul,
I have not seen any place that I have not been and not liked.
Come and sit on the throne of my hearth so long as I live,
To love only a piece of you is worth a life time.
Yahya Kemal Beyatlı

“If the world was a single nation, its capital would have been İstanbul.” These are the words of Napoleon Bonaparte. Interestingly, most of the land once ruled by Napoleon is now under a single flag, European Union. But İstanbul is waiting at the doorstep of it. On the other hand, one of the fundamental missions of the EU, namely integration of the peoples, exists and has been applied in İstanbul for centuries. Think, for example, while the people of Europe were fighting, one could hear Armenian, Greek, Latino among Turkish at the Balat and Cifit Bazaar. An ambience where the Greek tavern keeper, Albanian deli, Bosnian hardware dealer, Armenian jeweler, Arab kebab seller, Laz fish manger and Jewish textiles merchant all supporting each other in their life struggle. I believe that the high level of warmth in everyday relationship flow out from this well rooted tradition of tolerance.

(Read the article)

Boş teneke çok tıngırdar…

Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “popstar”, “alaturka star” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. “Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru’yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına”. Zira bugün artık buydu “güzel” denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk filmlerinde iyi kalpli hassas kızın istikbalini kurtarmak ve kendisine olmadık kötülükleri yapanlardan intikam almak için olabileceği en güzel şey, en büyük gazinoda “assolist” olmaktı. Ve bir “Türk Rüyası” daha gerçek oldu.
(Read the article)

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Mevlana

Büyümek bir zaman değildi. Büyümek bir ya da birkaç yerdi. Ben enstantanelerle büyüdüm, projektör makinasından atlar gibi. Hayata poz vere vere, aralarında siyah karanlık aralıklar tıkırdatarak. Hatıralarım yaşamadıklarımdır böylece.

(Read the article)

Eğer yaşamın kilidiyse hareket, o kilidin anahtarı da gitmek olsa gerek…

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma,
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Kavafis

Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. Çekildikçe uzarlar, uzadıkça kısalırlar. Tıpkı masallardaki gibi; dere tepe düz gittim, dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. İşte böyle bir çelişkiyi barındırırlar bünyelerinde.

İşte size sihirli bir sözcük; gitmek, ister uzatın, ister kısaltın. Nereye çekerseniz oraya gidebilir. Bir köpek kadar sadık, bir akrep kadar kalleş olabilir. Gurbetten gitmek, yurda dönmekmiş; varmak için gitmek gerekliymiş ve her gün yatağımızdan kalkıp kapıyı açınca yeni bir yerlere gidermişiz. Öyle söylerler. Söylenenler doğru mudur?

(Read the article)

Yazı, yolculuğumuzun sınırlarını belirler…

Duygularım sözün kıyısına vuracak da bir yazının yolunu gözleyeceğim, dediğim çok olmuştur.

Yazı ya da şiir, hep beklemeyi öğretir bize. Çünkü içimizde hayatı alabildiğine yaşamayı arzulayan biri vardır: Çabalar durur. Bir ifadeye taşınmak ister. Yazı, şiir, beste ya da resim olmak için dilin kulağına bir müjdeyi fısıldar zaman zaman. Ne var ki sınırlandırmalarla karşı karşıya kalır. Sınırlara alışan ise bizizdir.

Hayatın yoğun bir anında duygularımız bize kendini hissettirir. Bereketsiz bir zamanda ise içimizin ötelerine çekilir.

İçimizde kendi hayatını bir türlü yaşamayan duygular barınır. Ve hep dışa aksetmek isteyen, bir ayna arayan hayaller vardır.

Bir gülü tanımlamak isteriz. Kâinatı yorumlamak arzusuna kapılırız. Rüzgarla bir yerlere taşınmak, kısacası kendimizi çözümlemek çabasına düşeriz. Bütün bunlar için kalbin kıyısında bekleriz. Bir şeyleri gün ışığına tutarız da. Yağmur şiirini yazarız ama yağmur, şiirin kendisinden esinlendiğini bilir mi? Bulutlar ya da çiçekler yazımızdan yansıyacak aşinalığı bulur mu? O çok sevdiğimiz fotoğrafın hissettirdiklerini dile getiririz de, hislerimizi paylaşan olur mu? Ve şu soru bizim için zamanı bekler durur: Yazının evine hangi dalgalar vurdu da kimden selam getirdi?

Vakit bir günün sonuna yaklaşmakta. Günbatımı şenliğine katılan kırlangıçlar, akşamın rengine kanat değdirip, öze dalışlar yapıyor. Gözleriniz kalbinize bu anı süzer. İçinizden bir kuş havalanır. Akşamın yoğunluğuna ya da bir günün serinliğine kırlangıçlar gibi kanat çırpmayı arzular. Oysa ki sözün ucu, akşama bir türlü dokunamaz. Hayalin, dalgaları içinizin sahiline ulaştırması için dua edersiniz, o kadar.

Diyeceğim, söz bir yolculuktur. Yazı, özene bezene oluşturulan bir mektup. Söz de yazı da bir yere ulaşmayı arzular. Bir ümit ulaşır da…

zil, şal ve gül

Finans, bilgi-işlem ve medya…İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.

Düşünüldüğünde, paranın bir değişim değeri tanımı olarak sıkı kurallara bağlanmış, neredeyse nesnel kavranışından bugünkü uçar kaçar ama o ölçüde de kaçınılmaz bir varlık haline gelmesi arasında biz fanilerin zamanı saptamak için yaptığı bölümlemeler cinsinden ne kadar az birimin geçtiği görülebilir. Daha 50 yıl öncesine kadar para dediğimiz şey meşhur tabiriyle yoğunlaştırılmış emek olarak görülüyor ve insanlık kadar eski bir tarihi olan değerli metallere dayanıyor, değerini onlardan alıyordu. Artık öyle mi ya? Birtakım insanların belli odalarda oturup şu kadar ya da bu kadar basmaya karar verdikleri kağıt parçaları yani selüloz demetleri para diye kullanılıyor ve kabul görüyor. Üstelik sözünü ettiğim kağıt parçaları bile hayli arkaik nesneler haline döndü artık. Bilgisayarların hafızalarındaki bir takım rakamları paradır diye belleyip yine o hafızalar üzerinden alıp satmaya başladık. Yok canım, o rakamların parasal değer olarak karşılığı var, diyenlere herhangi bir ülke piyasalarındaki parasal arz ile piyasadaki para miktarını karşılaştırmalarını hararetle öneririm. Hem enflasyon denilen modern illetin nereden geldiğini sanıyorsunuz?

Olmayan değerlerin olmayan eşitliklerle bilgisayarlara yüklenmesi aslında yeni çağın üç hayalinden biri olan bilgi-işlem sayesinde mümkün olabildi. Silikon ve devre teknolojilerinin 1970’lerin ikinci yarısından sonra hızla ilerlemesi bilgisayarları hem ucuz hale getirdi hem de işlem kapasitelerini inanılmaz boyutlara eriştirdi (yani eriştirmiş, ben kucağımda bulduğumda inanılmaz haldeydi). İnsan zihninin hiçbir zaman ulaşamayacağı hesap edilen işlem kapasiteleri, insanoğlu için yeni hayaller yaratılan bir alanı kullanımımıza soktu. Bilgisayar üretiminin tamamen hayale dayalı olduğunu söyleyebilir miyiz? En azından benim gibi –biraz da sahiplendiği pozitivist eğilim sebebiyle- ortaçağ modernitesinde takılıp kalanlar için bilgisayarların yapabileceği şeyler ancak hayal sınırları içinde anlamlandırılabilir (bknz. Robot Asimo…)

Bilgisayarların beyinleri ile ekranlarını birleştiren ilişkiler kümesi medya dediğimiz ve çağın üç karakteristiğinden biri olan o konuya girizgah yapabilmek için önemli. Medya artık insanlar arası iletişimde aracılık konumunu yitirmiş durumda. Çünkü iletişim çift yönlü ve daha çok eşitler arasında bir alışverişin tanım bulduğu bir alan. Oysa çağımızda medya denildiğinde bir grup büyücü ve kahinin tek taraflı bilgi ve imaj aktarımlarını anlıyor hale geldik. Tek taraflı bu bombardıman, paranın ve bilgi-işlemin yalanını bize taşıyıp duruyor.

Bu üç hayal hayatlarımızı oluşturuyor artık.

aile bir kelime değildir, aile bir cümledir

çok şirin değil mi?

Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de aile kurma tutkusu, sanki yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdü gibi. İçgüdüler konusunda yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de, daha ziyade “homo”nun “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hala da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden birşey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı (Ya da Irak’ta yaşanan kepazeliği görene kadar ben öyle sanıyordum!) Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insancıl güdüler arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne?

Aile olmak yolundaki çabaların nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişimin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal bir gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak…Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak. Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek.

Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Aileye bir çocuğun katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nine-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. Şefkat ve sevgiden gözgözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşısındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akıbetle karşılaşıncaya dek.

İnsan, kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini bilir. O nedenle aile kurmak, insanın kendinden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendi değilmiş gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğunu sanmasıdır. Ben derim ki ne bu yanılsamaya düşün ne de şu yukardaki resmin cazibesine kapılın, siz kendi başınalığınızın tadını çıkarmaya bakın…

“Kuşaklar birbirlerinden ne öğrenirlerse öğrensinler, o kadar akıllı olmasına rağmen insanoğlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğrenemez. Bu açıdan bakıldığında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez…Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.”
Kierkegaard 1954

Yaşam Tüketmektir…

Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır gelişme göstermeyen bir sosyal yapı falan… Geçmişin mirasını koruma ve geleceğe aktarma paniği…Acaba bize geçmişten kalan birikim nedir ki biz bu mirası geleceğe eksiksiz devretmeyi istiyoruz? Geçmişte neler yitirildiğini biliyor muyuz? Görülmeyen veya gözden kaçan fırsatlar var mıydı? Bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Elimizdekileri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere devretmek amacında olduğumuz söylenebilir. Ama bu amacın amacı nedir? İnsan uygarlığının sonsuza dek devamı mı veya evrene ve zamana hakim olma düşü mü? Yoksa ölümsüzlük mü? İnsanlar iz bırakmaya, gelecek nesillere kendilerini tanıtmaya çalışır. Üretmeye çalışır. Bu doğrultuda ortaya fikirler atılır, eserler sunulur, çalışmalar yapılır. Üretme tatmininin tükenmeye başladığı noktada üreme fikri akla gelir ve üreme gerçekleşir. İnsanlar hatırlanmaya, hiç değilse öldükleri zaman geride yaşayan birşey bırakmaya çalışırlar. Üretmek ve üremek düşüncesinin altında ölüm korkusunu bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. Yok olmak, hatırlanmamak nedense insanlara korkunç gelir. Çoğu zaman bellek hatırlanmak için hatırlar. Her hatırlayışta kendinden birşeyler katıp hatırlanmak isteği vardır. Elindekilere kendinden birşeyler katıp yeni birşey yaratmak… Yaratıcılık… Benzer noktalarda bazı kişiler ellerindekileri değerlendirip başarılı olmuş ve üst düzey eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu eserler tarihe malolmuştur. Tarih bir çeşit ortak bellek olmuş ve onu herkes kendine göre yorumlamıştır. Bu eserler, artık yaratanlarına ait değildir ve yaratıcılarını kaçınılmaz sondan kurtaramamışlardır. Toplum ise bu eserlere sahip olduğunu zanneder. Bu eserlerin algılanması ve yargılanması, zaman ve bakış açılarıyla farklılıklar gösterir. Toplumun tek bir belleği veya algılama şekli olamaz. Belki de Borges haklıdır. Herşey evrensel bir belleğe ait olacaktır. Ancak bence bu bellek tanrısal bir kusursuzluğa sahip değildir. Bu bellek belki toplumun, belki de dilin olacaktır. Yaşamın değişken dengesi içinde oluşmaktadır ve asla adaletli değildir ve de olmayacaktır. Amaca göre değişken olaylar ve eserler yer alacaktır bu bellekte. Kopuk kopuk ve anlamsız, sadece yüzeysel bir bellek kalacaktır ileriye… Unutuş ve unutuluş günden güne daha çok kemirecektir.

Üretmek veya ilerleyen bir insanlık fikri bana her zaman şaibeli gelmiştir. Öyle ya da böyle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan insanların ortadaki birtakım kombinasyonları deneyerek bunlardan bazı mantık düzeneklerine göre sonuçlar çıkarıp bu sonuçları, yaratıcılık ya da üretim olarak adlandırmaları ve bunlardan tatmin olmaları acıklıdır. Gelecek nesiller bizim ne kaybettiğimizle ilgilenecek mi yoksa gene bizimkine benzer bir düzenek içinde elindekilerle mi yetinecek? Belki onlar da geçmişten kalanı düşünmek yerine ileriye sağlıklı bir miras bırakmayı düşünürler. İnsanlar bu güne kadar birçok denge içinde yaşamayı öğrendiler. Bundan sonra ağaçlar yok olsa da insanlık ağaçsız yaşamayı öğrenecektir. Öğrenemeyen yok olur. Biz doğayı egemenliğimiz altına alamadık. Doğanın değişimine bakıp onu öldürdüğümüzü sanıyoruz ve doğa bizi de kapsayarak yoluna devam ediyor. Ağaçsız belki de insansız yeni dengelere doğru…

Geleceği düşünmek ve ona sahip olmak, onu yönlendirebilmek… Varolmak, yaşamak, insanlık, uygarlık ve sahip olduğumuzu sandığımız herşey… Kavramlarımız, tanımlarımız ve de geleceğimiz… İlerleme diye adlandırdığımız değişim… Biz eninde sonunda bir dinazor soyuyuz ve sonumuz, amaçlarımızın, hayallerimizin, ümitlerimizin çok dışında komik ve trajik olacak. Bundan eminim… Bu noktada Woody Allen’ın bir sözü geldi aklıma, söylemeden geçemeyeceğim: “Eserlerimle ölümsüz olmuşum neye yarar! Mümkünse ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum…”

En son nerde güvende olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı koleksiyonu veya dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen o karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de çalışsam gelecek günler, kapıma geldiklerinde hep şaşırdım. Daha da şaşıracağım galiba. Yapılan her yeni hamlenin yarattığı seçenekler ve her seçeneği takip eden yeni seçenekler. Düşünsene bir kapının değil bin kapının önündesin Lali, hangisini açsan ardında bir o kadar daha çıkacak karşına. Ve bir o kadar daha. Ve belki de son siyah kapıya hiç varmamak için odandan çıkmamak isteyeceksin. Kulaklarını tıkayacaksın ya da ne bileyim soyut miller çekeceksin gözlerine. Söyle Lali ne yapacaksın? Lali, benim hayatım dediğim o karanlık denizin kıyısında, kedi adımlarıyla gezinen sibirya kurdunun adı. Ben dediğim kişi ise bu masal yaratığının peşinde, O’nun açtığı kapıların eşiğinde gezinen birisi. Sadece ve sadece birisi. Ve içinde hiç durmayacakmış gibi tıkır tıkır çalışan, zamandan ürken bir saat var. Belki siz de duymuşsunuzdur, insanın içinde bir saat olduğundan sözederler. Her ne kadar cerrahlar hiçbir ameliyat sırasında ne bir zemberiğine ne akrebine ne yelkovanına rastlamamış olsa da sabahları bizi uyandıranan o saat olduğu söylenir. Belki de o saatin tiktaklarıdır duyduğum ya da sadece geveze bir kalp…Tiktakları duyuyor musun Lali? Korkuyorum. Herkes gibi, herkes kadar, belki biraz daha fazla. Açılan kapılardan geriye dönmek mümkün değil. Üstelik bulmak ya da elegeçirmek de hayal. Sadece yolunu –ki nedir yol, varılacak yer o kara kapıysa kaybetmiş bir saf yolcu olarak, karanlıkta açılan kapıların birinden diğerine geçerken ne hissedebilir kişi?

Düşünsene, her eşikte yaşanan orada kalmıyor mu? Sevinç, hüzün gibi hayatımızın yapıtaşları o kapıların sırtına kazınmış kelimeler değil mi? Neyi taşıyoruz yanımızda Lali? Ya da içimizde? Veya ellerimizde? Ya da gözlerimizde? Soruyorum, araştırıyorum saklayabileceğimiz nerelerimiz varsa oralarımızı. Yok, gözlerimiz sadece kapı sırtlarına kazınmış o muğlak kelimelerde… Sevinç, hüzün, acı, falan filan. Ellerimiz kapıların soğukluğunu okşuyor yalnızca. İçimiz dediğimiz yer ise ne karanlık bir gece Lali! Sonra yine o düşünme saatlerinde “gelecek” kelimesini düşünüyorum. Harflerini, hecelerini, taşıdığı veya taşıyabileceği anlamları düşünüyorum. Aslında iyi bir hattat olabilmek çok isterdim. Kelimeyi eğip bükerek harfleri hiç değiştirmeksizin kelimeyi değiştirebilmeyi… “Kelime için, işiten kimsenin nefs’inde bir iz (eser) vardır. Bu sebeble, arap lisanında kelime’ ismini almıştır ki bu, yaralamak demek olan kalem mastarından türemiştir.” diyor İbn Arabî. Yani “yaralanmış olanın bedeninde bir iz.” Arkasındakini bilmeme rağmen kapıları heyecanla açabilmeyi isterdim Lali. Açtığın yaraları sarabilmeyi…Fakat ne zaman ufak bir kıpırdanma - güzel bir heyecan!- olsa içkaranlığımda, yanlış bir kapıyı açmış oluyorsun. Ve o zaman kelimeler yankılanıyor gövdemin içkaranlığında: Deccal mi gelecek? Deccal’i tanımak ne kadar kolaydır. Tek gözü bir üzüm tanesi gibi yüzünün orta yerinde sallanır ve hatta alnında kâfir yazar. Oysa küçük ve zavallı hayatlarımızı felaketten felakete iten sayısız Deccaller… O kadar çoklar ki, gerçek kurtarıcı mesihleri bile hep gözden kaçırıyoruz.

Ya da beklenmedik bir kapıdan giriveriyoruz, sanki yanyana; ve sevinçli denizkızları uğulduyor sarp gövde içimde: Mesih mi gelecek? Ya da en fena kapıları açıyorsun birbiri ardına; beri daha birinden girmeden ikinci, üçüncü ve belki de sonuncuyu açıyorsun; işte o zaman o pis fısıltı içimde: Korku mu gelecek? Gerçekten korku mudur gelecek Lali. Sadece, salt, çıplak, bedensiz, kelimesiz, bağlantısız bir huzursuzluk. Evet Lali, bende teller değmeye başladı yine…işte bu huzursuzluğu yenmek için şimdi, bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorum. Yolculuk -kimbilir, hangi bilemediğimiz etimolojik bağlantı nedeniyle- her zaman mistik ve romantik bir şeyler taşıyor. Basit bir yer değiştirmenin ötesinde, yolun başında ve sonunda iki ayrı varlığı birleştiren bir anlam taşıyor sanki. Çünkü yolcu, yani yer değiştiren, yol boyunca kendisi de değişiyor olduğundan yolun sonunda kendini başka biri olarak buluyor. Bir tanrıya dönüşmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir şeye dönüşmek de ihtimal dahilinde. Yazı en korkunç büyü değil mi! İki boyutlu bir dünyayı, korkunç boyutlarıyla tanımlı zihin dünyalarına açan acayip bir kapı… Gizlice yazıyorum Lali. Gizlice. Ne dersin, uzun bir yolculuğa çıksam düzelir mi herşey?

Ankara, mon amour!

Mario Levi’nin o güzelim kitabı ‘Bir Şehre Gidememek’i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de son kez o zaman gördüm, anladım. O trenin terk ettiği yolculardan biri olarak yaşıyorum hâlâ. Levi, çocukluğunda zorunlu olarak pek çok yer dolaştığı için aidiyet duygusunu yaşayamadığını, oysa bunu çok istediğini anlatıyordu. 11 ayrı ilkokulda okumuş ki bu çocukluğun omuzlarında ve kalbinde ağır bir yük olmalı. ‘Bu yüzden âşık olamaz insan, hep ayrılığı yaşar’ diyordu. Ben de onun kadar çok dolaşmasam da, Sivas, Ankara ve İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumu özleyince Sivas, gençliğimi düşleyince Ankara ve kader bağlayınca İstanbul. Kader ne zaman çözülecek ya da çözülür mü bilmiyorum, ama falımda henüz yol filan gözüktüğü yok(yani boşuna sevinme İstanbul , henüz benden kurtulmadın) Sanki garip gönlümü eğlendiriyorum burada, sanki gurbete çıkmışım da bir zaman sonra geri dönecekmişim gibi. Üstelik de o şehirlerin beni artık çağırıp çağırmadıklarını bile bilmeden. Çağırsalar da nasıl giderim ki, o tren yok artık. Keşke trenini arayan bir yolcu olsaydım, buluncaya kadar hiçbir yere adım atmasaydım! Yapamadım, trenle ayrıldığım bir şehre yıllar sonra uçakla geri döndüm. Göz açıp kapayıncaya kadar vardım ve geldim. Sonra da kendime kızdım, ama ne çare, tren beni unutmuş, ben de treni. Uçakla gittiklerimiz yabancı şehirlerdir, oralara iş için, turist olarak gidilir ve dönülür. Oysa ait olduğumuz şehirler bizden yavaşlık bekler, onlara usulca gidilir, sabaha karşı inilir, daha uyurken o şehrin koynuna girilir. O şehirler eve benzer. Evin sıcak, uykulu koynuna süzülüp çocukluk uykularına dalmadıktan sonra, bir şehri görmek, görmek sayılır mı? Sayılmazmış, anladım. ‘Ankara rüzgârı’nı yüzümde, gönlümde hissetmek için, ne yapıp edip o treni bulmalıyım, trenini arayan bir yolcu olmalıyım, benim gibi Ankara’dan İstanbul’a dökülenlere sormalıyım:
“Bir şehre dönememek nasıl bir şeydir kardeşler?”
İyisi mi, ‘bir şehre dönememek’ adlı uzun bir şiir yazmalıyım…

atlas bir halı gibi dokunan akşamlar

Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Dönenir, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. Şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık bir gözyaşı damlar. Bu gözyaşlarının yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz ya şu bombalı hayatta, der kadın içinden. Şehir kaynamadan, köpürüp dalgalanmadan, sessizliği elinden alınmadan buralardan uzaklaşmanın hayalini kurar.
Güneş dayalı değildir göğe. Saçaklanıp yanmaz olmuştur. Rüzgar şehri hırpalamaktan vazgeçmiştir. Bilinçler kaçışır sofranın ak örtüsünden. Beklentiler yol alır susuşlarda. Kadının yüreği şehrin yüreği ile çarpmaya başlar. Yarasından kan damlayan kadın, kanlı şehri sayıklar. Işıklı bir kitaba sarılır sonra. Bilinci yontulur kitabı okudukça. Suçlu gözleri yumulur kitaba. Satırlar şehri kurtarır. Bir serüvene açılır şehrin pusu. Beyaz rüzgarları atlatıp yürümeye başlar. Sular boyunca yürür. Nereye varacağını kestiremediği şehirde makyajsız insanlara rastlar. Habersizliklerini kutlayan bu insanlara kekemeliğini bırakıp döner. Arkasından günah yüklü gemiler gibi karartılar gelir.
Martıların saklandığı yere vardığında kara gölgeler ardındadır. Bir müddet durup arkasına döner. Toprakları ölü kokan gecenin bildik çığlıklarıdır bu siyah gölgeler!..Gölgeler bıçak sallar bulutlara delikanlıca. Şehrin uykusuna karayılan gibi sokulurlar. Acıyı ekmek yapıp yiyen, dünü olmayan, yarını olmayacak olan gölgeler sürgüne gider. Kadın buhranın ağıdını yakar. Prizmalı düşlere takılır zihni. Ağlamasına engeldir şaşaalı masası ve koltuklar, aydınlık koridorlar. Karanlık bir sığınak arar. Satın alabileceği gece yoktur. Gözleri ışıklı kitaba tekrar takılır. İlk sayfalar yırtılmıştır hor kullanılmaktan. Büyük büyük sözlerin altına kara çizgiler çekilmiştir. Anlatılan sahne kadını akşama isyan ettirir. Bu yaşta hayatı sıfırdan almak mümkün müdür? Batık bir yıldız gibi geride kalır ömrün (belki de) yarısı…
Akşam atlas bir halı gibi dokunur. Hatıraların yaşandığı akşamın havası buralı değildir. Unutuşlar yaşanır akşamın bir sayfasında. Hayatla aralarına bir çizgi düşmüştür. Akşam böylesine müphem geçerken tok bir ses duyulur:
“bir dinamit gibi at kendini granitlerden granitlere
parçala kayaları bulmak için yitirdiğin suyu
yeni zamanların yoksul düşlü kuzgunu”
Issız karanlığa bir çığlık düşer. Şehir yaralı bir kedi gibi sızlanır. Kaçak düşünceler çökmüştür omuzlarına. Göğü siyah bulutlar çatılamıştır. Ağır bir sancı barınır ruhunun intihar ülkesinde. Acı izler bırakarak geçen akşam yüreğini tırmalar. Bir name kanamaya başlar ıslığında.
Sonra başını masadan kaldırır, derin bir nefes alır. Kaç zamandır böyle kafasını kaldırmadan yazdığını kestirmeye çalışır. Gözlüğünü takar, saçlarını toplar, ceketini giyer. Dönüp pencereden şehre bakar; ayaklarının altında serili olan şehirle barış imzalar. Ne de olsa birazdan onun kollarına bırakacaktır kendini ve bu iş güvensizliğe hiç gelmez.

bu kentte ne kadar özgür olunabilir?

“Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?”
“Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?”
“Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı

İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar…apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir…. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için…. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.
1843 yılında Londra’nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson’ nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra’ yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul’dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler’in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel’in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı “bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı”nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler… Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar… Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme… buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.

Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.

Bardamu Ülkemizde

Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe…

Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde…

Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde…

Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan…

Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de hep beşinci viteste yaşayanların aktığı trafikte onlarla birlikte sürükleniyorsan…

Küçük bir çocukken bile nedenini bilmeksizin adam asmaca oynamak istemezken, dahası hiç kurşun askerin olmamasına rağmen büyüyünce askere alınmışsan ve hatta çatışmaya katılmışsan; ama yine de biri diğerine saldırdığında “iki taraf çatıştı” diyebiliyorsan yani bir çatışmanın iki tarafına da aynı mesafede durabiliyorsan…

Adı her ne olursa olsun bir düşünce için ölmenin başka hiçbir şey düşünememekten kaynaklandığını biliyorsan…

Kimsenin üstüne alınmadığı savaş görüntüleri yayınlayan haber bültenlerini kusmadan izleyemiyorsan ve aynı haberlerde bir trafik kazası, bir intihar ve bir selülit haberinin aynı değerde konular gibi ardı ardına verildiğini görünce, karnı tokken ağzına sokuşturulan lokmayı çevirmeye çalışan bir çocuk gibi boğuluyorsan…Üstelik artık büyük olduğun için her boğuluşunda bir çocuk gibi ağlayamıyorsan…

…ve ve ve AŞK fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka cebinde, her kendini koruman gerektiğinde ona sarılıyorsan…

Sen de bir Bardamu sayılırsın. Nasıl? Bardamu’yu tanımıyor musun?

Bardamu geçen gün bir kitabevinin vitrininden selamladı beni. Yıllar sonra, üstelik ilk defa kendi dilimde…Dost kalmayı becerememiş iki eski sevgilinin pat edene karşılaşması gibi bir şeydi bu selamlaşma. Biraz tedirgin, biraz mahcup…

Tedirgindim çünkü; vicdan, huzur, yürek, aşk kavramları onunla girmişti hayatıma, o öğretmişti anlamlarını bana –birlikte çıktığımız- Gecenin Sonuna Yolculuk’ta. Belki de şimdi bunların hakkını ne kadar verebildiğimi soracaktı bana. “En uzağa giden kişi kendi içinde yolculuk yapandır” demişti bir keresinde. Şimdi kendi yolculuğumda ne kadar uzağa gidebildiğimi sorar mıydı acaba? Yaşadığı bir ayrılık acısını benimle paylaşmış ve ne denli üzüldüğünü anlatmıştı: “Üzgündüm, gerçek bir üzüntü; kırk yılda bir, benim adıma, onun adına, herkes adına, tüm insanlar adına üzüldüm. Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu: Olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.” Peki ben, “kendim olabilmek” adına ne yapmıştım Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra?

Peki neydi Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra ulaşılan nokta? Bu “Yolculuk” bir yere ulaştırma iddiası taşımadan, yeni yolculuklara açılıyordu aslında, kendi yolculuğumuza. Yolculuk, yeni yolculuklara bağlanıyor, bir çember oluyor. Sonunda başladığınız yere geldiğiniz bir çember ama başlangıçtaki kişi değilsiniz artık çemberi tamamladığınızda. “Yolculuk” gerçekleri aramanın dolaylı bir yolunu sunuyor insana. Başı belli, sonu bilinmeyen bir arayış sürecini… En az “ben” kadar “ötekini” de tanıma gereksinimi yer alıyor bu “Yolculuğun” kaynağında. Ötekilerin dünyasını fark ediyorsunuz, ötekilerin boyutuna taşınıyorsunuz “Gecenin Sonuna Yolculuk” noktalandığında. Bu nedenle iki ucu birbirine değen bir helezona benzer daha çok, üçüncü boyutu yaşattığı için insana… Gerçeğin yanı sıra biraz kuşku biraz hayal taşıtıyor size yanınızda. Bu “Yolculuk” getirdiği gerçeklerle birlikte ütopyalarını da aktarıyor hayatınıza.

Mahcuptum çünkü; ötekilerin dünyasını tanımak neye yarar onların haklarını, değerlerini, inançlarını benimseyip savunamadıktan sonra? Bunun sadece bir ütopya olarak kaldığını nasıl söylerdim Bardamu’ya? Bunu söylemek onunla yolculuğa hiç çıkmamışım demekle aynı şeydi nasıl olsa…

Benim elim uzanamadı ona. Bardamu biraz da uzanıp da ulaşamadıklarımdı aslında; isteyip de olamadıklarımı hatırlatıyordu bana. Belki de bu yüzden cesaret edemedim ona uzanmaya. “Sevmek, cesaret ister;. bir seçiş, bir risk, bir meydan okumadır sevmek, cesaret ister” derdi. Ben Bardamu’yu hiç sevmiş miydim acaba?

Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu. Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli şarkı söylemişler. Şarkı söyleyerek astronot olunabileceğini hiç sanmıyormuş. Ha bir de sınıfta mesela bir tane bile uzay resmi yokmuş. Eğitim sistemimizin standartları veri olduğuna göre, kendi adıma böyle beklentileri olan bir çocuğun annesi olmak asla istemem. Ama çevremde gözlemlediğim ebebeyinler tam tersini düşünüyor gibi. Çocuklarına verebilecekleri (sadece maddi ve fiziki şartları kastetmiyorum, analitik ve rasyonel yaklaşım, sezgi ve diyalog seviyesi gibi şartlar da dahil) ne olursa olsun onlardan hep daha fazlasını bekliyorlar.

Devamı burdan (Read the article)

gün olur alır başımı giderim

Neden bilmem ama yerleşik olmama isteği çok baskın bende. Sürekli bir yerlere gitmenin özlemini duyarım. Neden bu kadar kuvvetli bende göçebelik isteği? Beni bıktıran roller mi, yıpranan ilişkiler, eskimiş başlangıçlar mı, yoksa hayata başka bir yerden bakabilme ihtiyacı mı? Cevabı ancak “gitmeye” başlayınca buldum: Beni çeken sadece şehirler ve asıl tutkum mekanı hissedebilmek…Yeni bir şehre gittiğimde ilk duyduğum his mekanın büyüklüğü olur. Sokaklar her zamankinden geniş görünür gözüme, binalarda her zamankinden çok ayrıntı gizli olur. Kafamda farklı semtlerin ilişkisini kuramaz, şehrin neresinde olduğumu bilemem. Nerede olursam olayım kaybolmuş hissederim kendimi ve aslında hiç bir yerde kaybolmuş değilimdir. Şehir ve bazı insanlar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek en sevdiğim oyundur. Bazı şehirlerde insanlar tutkulu olur, bazıları tüm ateşlerini şehre yansıtır, o zaman ben de alev alev yanarım. Soğuk insanların olduğu yerlere hiç ısınamam. En kötüsü ise boş vermiş şehirlerdir, hemen bırakmak isterim onları. Etrafımdaki mekan, insanlar beni de değiştirir. Yürüyüşüm, bakışlarım, düşünüşüm, her şeyim değişir. Kendimi bambaşka bir şekilde algılarken şehir ve benim ayrılığımızı görürüm. Mekanı fark ederim, bir binanın bina oluşunu, köprünün köprülüğünü, ayaklarımın altında uzayıp giden sokakları hissederim; benden bağımsız tanımlanmışlıklar duyarım. O zaman şehrin içinde olur, kendimi bir denge noktasında hissederim; şehrin içinde yokolmak ve onu benimseyememek arasında.

Mekanın benden ayrı varlığını fark ettiğim o anlarda, o denge noktasında, hep kocaman bir el tarafından alınmak üzere oraya bırakılmış olduğumu düşünürüm. Ve beni heyecanlandıran da budur. Sonraları mekanı hissedememeye başladığımda, artık hangi sokağın hangisine çıktığını, şehrin neresinde olduğumu, biraz yürürsem nereye varacağımı anladığımda, keşfedilecek ayrıntılar azalır. En kötüsü sokak adlarını ezberlemek, aynı insanı ikinci kere görmek, ayrıntıları incelemeyi unutmak ve sadece bir yerlere yetişmek için dışarı çıkmaktır. Mekanı duyuşum zamanı duyuşumu da etkiler. Mekanı asıl boyutlarından büyük hissettiğim o ilk günlerde zaman da sonsuza dek büyür sanki, mekandaki keşiflerimle kesişir, zenginleşir ve düşünsel keşiflere taşır beni. Mekan küçüldükçe zaman da küçülür, artık sıkıcı, hiç bir heyecan barındırmayan ve ne yapacağımı bilemeyecek kadar bol zamanım olur. O zaman orada kalmak için nedenim kalmaz, ne sevdiklerim, ne yarım kalmış işlerim ne de sorumluluklarım beni orada tutabilir. Hiç bir açıklama bulmaya çalışmam, mekana körleşmiş olmam her şeyi söyler. Hissettiğim sadece yeni yerler görmek isteği olur ve giderim…

Wittgenstein’ı sevmek için birkaç neden

“Kendini düzelt; dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu” dediği için…
Yazarken kendi kendini aldatmış olmaktan korktuğundan yazdığı itiraflarını bile yaktığı için.
Karşımızdaki insanın zihnindeki görüntümüzü kendimizi anlatarak çizemeyeceğimizi öğrettiği için…
Felsefe alanında çalışmanın insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğini düşündüğü için…
Dostluğa inandığı için…”Bir dost, anlamsızlık alanında bile kilometrelerce yol alabileceğiniz kişidir” dediği için…
Neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmakla insanın kendinden başka kimseye zarar vermediğini söylediği için.
Üniversitedeki dersini bitirir bitirmez en yakın sinemaya koşup bir western ya da müzikal izlediği için…
Öğrencilerine “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!” prensibini salık verdiği için.(Yazılarının bu kısmı özellikle evli çiftlere önerilir..)
“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” dediği için.
(Wittgenstein’ın yazılarında “Ben” felsefeye “dünyanın benim dünyam” olması yoluyla girer. “Metafizik özne” de denilen bu “Ben” dile getirilebilir bir şey değildir. Bir şeyden söz etmekle o dile getirilmiş olmaz. Bir şeyin ne olduğunu söylemek yani onun varlığından söz etmek onu dile getirmek demek değildir. Burada bir parantez daha açarak dile getirmek ile kastedilenin sadece bahsetmek ya da belirtmek değil, anlamına vakıf olunmasını sağlamak ve varlığını kanıtlamak üzere ifade etmek olduğunu belirtmek gerek. Diğer pek çok sosyal bilimci gibi, Wittgenstein’ın felsefesinin bir diğer cilvesi de onun ifadelerinin, kelime oyunlarının tercüme edilmeye pek müsait olmaması)
“Felsefe, aklımızın dille büyülenmesine karşı verilen bir savaştır” dediği için.
“Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susmalı” dediği için.

Keşke herkes az biraz Wittgenstein okusa. Belki o zaman biraz daha düşünerek konuşurlar…

gündemin çağrıştırdıkları

İlk hikayemiz Güncel Hukuk dergisinden. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde, Abdurrahman Dil’in Hadisat-ı Hukukiyye’sinde ve Hasan Basri Erk’in Adalet Edebiyatı Antolojisinde yer alan bir hikayeye yer vermiş dergi. Hikaye kısaca şöyle: Hızır Bey Çelebi İstanbul’un ilk kadısıdır. Günün birinde önüne bir dava gelir. İddiaya göre Fatih Sultan Mehmet, tarihi değeri olan iki mermer sütunu üçer arşın keserek kısaltan ve hem tarihi hem de mimari değerini yokeden bir Rum mimara ceza vermek üzere ellerini kestirmiş, mimar da bunu dava konusu yaparak Hızır Bey’in önüne getirmiştir. Kadı, her zaman olduğu gibi davanın görüleceği zamanı tayin ederek İstanbul’un Fatih’ine belirtilen tarihte mahkemede hazır bulunması gerektiğini bildirir. Mahkeme saati geldiğinde Fatih, vezirleriyle birlikte mahkeme mahalline gelmiş ama baş köşeye oturmak istediğinde Kadı’nın şu ihtarıyla karşılaşmıştır:
-”Oturma beyim! Hasmınla murâfaa-i şer’ olup ayak beraber dur!”.
Fatih Sultan Mehmet afallamakla birlikte denileni yapmış ve dava sonunda kısas ile cezalandırılıp ellerinin kesilmesi kararına boyun eğmiştir. Bereket, Rum mimar kısas yerine diyeti tercih etmiş ve Fatih kişisel hazinesinden günde on akçe tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yine rivayete göre Fatih bu kısastan kurtulduğu için tazminatı kendi isteğiyle yirmi akçeye çıkartmış ve Rum mimardan helallik diledikten sonra Hızır Bey’e adaletin gereğini uyguladığı için teşekkür etmiş, payesini yükseltmiştir. Yani bir hükümdar, her nekadar kendi canını yakacaksa da, adaletin doğru uygulanmasının hakkını teslim etmiştir.

İkinci hikayeyi yıllar önce yabancı gazetelerin birinde okumuştum. Meğer 11 Eylül saldırısı Dünya Ticaret Örgütü’nü hedef alan ilk eylem değilmiş. 1993 yılında da altı kişinin ölmesine ve binden fazla insanın yaralanmasına yol açan bir bombalı saldırı düzenlenmiş. Bu saldırının baş faili Remzi Yusuf adında, üçüncü dünya ülkelerinden öfkeli bir genç. Remzi Yusuf ve şürekası kiraladıkları bir Ryder marka kamyonet ve yüklüce miktar dinamitle kapitalist düzenin gözbebeklerine nişan almışlar. Remzi Yusuf’un hikayesinin en enteresan tarafı, Yusuf’un, İkiz Kulelerdeki patlamadan hemen sonra saldırıda kullanılan minibüsü kiraladıkları kamyon kiralama ofisine geri dönmesi. Yusuf minibüsü kiralamak için 400 dolar depozit yatırmış ve parasını geri almak istemiş, minibüsü havaya uçurmuş olmasına rağmen! Kiralama ofisinin yetkililerine minibüsün çalındığını söyleyip düzenlediği sahte polis tutanağı karşılığında depoziti geri almış da nitekim. Yani bir sabah kalkıp şu ya da bu nedenle bir ülkenin insanlarını, sistemini, özünü hedef alan bir bombalı saldırı düzenleyen kişiler, öğleden sonra o ülkenin hukuk sistemine ve sözleşme kanunlarına dayanarak, paralarını geri alabiliyorlar. Saldırı düzenledikleri ülkeye olan hisleri ne olursa olsun, onun hukuk sisteminin korumasını talep etme ve bundan yararlanma hakkını kendilerinde buluyorlar. Yararlanıyorlar da…

Kıssadan hisse: İster hükümdar olun ister terörist, hukuk herkes için var. Herkesin hukuka ihtiyacı var. Bugün kanunların kişiselleştirilerek uygulanmasına göz yumanlar, yarın bunun kendi ayaklarına dolanmayacağından asla emin olamazlar.

Oyunun kuralları son derece basitti. Üç kişilik bir oyundu: Yaratan, yaratılan ve seyirci. Amaç verilen zaman sonunda nihai sona ulaşmaktı. Belli bir senaryo yoktu, uyulması gereken kurallar çok esnek gibi görünmekle birlikte öylesine temel üç kural vardı ki manevra özgürlüğünü sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldırılıyordu. Doğmak, hayatta kalmak ve ölmek. Bu üç kural aslında oyunun da birer parçasıydı daha doğrusu ana temalarıydı. Yani hem kural hem amaç.

Giriş yaratanın elindeydi. Doğuma sebebiyeti kurallar gereği yaratılan vermiyordu ama doğmak da onun göreviydi ve doğmak zorundaydı. (Kendi kendine doğmak kurallara göre mümkün değil ama bilebildiğim her dilde doğmak kendi kendine yapılan bir eylemmiş gibi zikredilir, başkasının eylemi yaptığını birinin de ondan etkilendiğini gösteren fiiller çeşitli ekler alırlar ki doğmak onlardan biri değildir ama doğurmak bu ikinci tür eylemlerdendir.) Her neyse tüm bu dil oyunları bir tarafa bu oyunun kuralına göre biri doğmak biri de doğurmak zorunda.

Bu giriş bölümü çok uzun sürmemekle birlikte oyunun en etkileyici bölümlerinden biri olduğu da muhakkaktır. Yaratıcının rolü fiilen burada bitmekle beraber artık yaradılanın, yarattığı için yaradanına duyduğu minnet duygusundan mıdır yoksa yarattığı gibi yok da edebilir korkusundan mı bilinmez oyun boyunca yaradılanın kafasının bir yerinde çoğu hareket ve davranışlarına yansıyan bir yaratan kişiliği kendisini gösterir. Artık oyun yaratılanın üzerinde ilerlemektedir. Yaratılan elindeki süre içinde istediği her şeyi yapmaya özgürdür tek bir şartla, zamanı geldiğinde ölerek. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bu oyun dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir, birçok oyuncu süreyi dolduramadan ölmüştür. Kimisi oyunun sonunu getirebilecek kadar yetenekli olmadığından kimisi fazla heyecandan (özellikle bu ilk oyunuysa). Kimisi de oyunu sıkıcı ve anlamsız bulmuş, zamanın dolmasını beklemeden çekilmiştir sahneden (hemen belirtelim bu durum oyunun ana ve temel kurallarına kesinlikle aykırıdır). Bunun tersine olan durumlarda yaşanmamış değildir. Oyunun süresi bittiği halde ısrarla ölmek istemeyenler de olmuştur. Bu durumda kurallar etkilerini kesinlikle gösterir. Bu tip durumlar için kural son derece acımasızdır; süre bitince oyun biter. İlk bölümün afaki ışıltılı ve karmaşık etkileyiciliğine karşın bu son bölüm biraz kuru, isteksiz ve gayrı ciddi oynanır. Zamanı geldiğinde ölmeyi başaran oyuncu usta bir oyuncudur ve zamanı iyi ayarlamasıyla ne kadar övünse azdır. Ne de olsa oyun sırasında tam çorbasını içerken kendisini yere atarak veya bir konuşma sırasında, lafının ortasında aceleyle ölen, hatta uyurken aniden uyanıp sonra da hemen ölmek zorunda kalan ve oyunu vodvile çeviren oyunculara da rastlanmıştır.

Bu arada üçüncü oyuncunun yani seyircinin ne yaptığını merak ediyorsunuzdur herhalde. O, oyunun hiç bir bölümünde ön plana çıkmamakla birlikte, oyuna katılan her oyuncunun kabul ettiği gibi, aslında oyun onun varlığı ile şekillenmektedir.Yaratılan oyunun en serbest akışlı bölümlerini oynarken bile seyirci onu görünmez kurallar kıskacına alır ve finalde sahnede sadece o görünürdü.

Oyunlar çocuklar içindir, oyunlar seyirciler içindir, oyunlar başarılar içindir, oyunlar zaman geçirmek içindir, oyunlar şaşırtmak içindir. Ama bu, hayatın da bir oyun olduğu anlamına gelmez, her ne kadar oyunlarla yaşıyor olsak da.

Oyunlar kendinizi kandırmanız içindir. Oyunlar, hemen yanıbaşınızdaki savaşı görmezden gelmek için zihninizde kurguladığınız bir yanılsamadır. Ölümler oyun içindir, ölümler oyun içindedir. Biz de bu oyunun seyircileri…

İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen

“İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani ‘beyaz kadın’a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. Şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam’da mesela, coffee shop’lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint’larla Amsterdam’da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam’da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam’ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu’dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş. Coffee shop’da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen “İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en ’sıcak’ mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına “Türksünüz değil mi?” der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın “Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?” bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: “Bu şehir arkandan gelecek…”

Amsterdam bir kanallar ve bisikletler şehri… Diye başlardı Cumhuriyet’in pazar yazıları olsa. Rüyanda kanallar arasında yüzüyordun. Sonra karaya çıkarken bir fareyle konuştun. Yoksa o da mı yabancı! “Haydi güneye inelim” dedin fareye “daha az yabancı olacağımız bir yere…” Haritada Belçika, Fransa’yı atlayıp İspanya’nın kuzeydoğu sahilinden iniyorsunuz: Costa Brava. Söylendiğine göre burası Fransız ve Alman orta sınıfının yazlık ev hayallerinin gerçekleştiği yermiş. Belli zaten, hemen geçiniz. Sonra Barselona. (İspanyol değil ha, Katalan!) Aaa! Sırtını Akdeniz’e dönmüş bir Akdeniz kenti. Korsanlardan korunmak içinmiş diyorlar. Pek inanmadın. Goudy bile Sagrada Familia’sını denizin tam kıyısına dikmek varken –ki bu harika olurdu çünkü plana göre tamamlanırsa katedralin en yüksek kulesi deniz feneri gibi bir ışık huzmesi yayacak- ama yok kıyıdaki tek mahalle Barselonotta. Yıkık dökük bir balıkçı mahallesi, bir sürü turistik lokanta. Tüm kent içeri doğru kaçıyor, Las Ramblas dedikleri ortasında bir gezinti alanı bulunan geniş bulvarlar kentin ortasına doğru açılıyor. Eski mahallelerde aşevinin karşısında müthiş lüks bir tasarım mağazası. Gazeteler, televizyon katalanca. İnşaat levhalarının üzerinde İspanyolca yazıların sprey boyayla karalanıp, “Katalanca yaz!” uyarılarına neden olması sende bir iz bırakmıyor, iki dili de bilmiyorsun. Kimse İngilizce bilmiyor. Müze bekçileri bile. Turist kuyruğuna şöyle bir bakıp senden yardım istiyorlar turistlerle anlaşmak için. En İspanyol turist seçilmenin gururuyla gülümsüyorsun. No comprehendo gibi spagetti western bozması bir cevap veriyorsun. Zagor’da Çiko’dan mı öğrenmiştin acaba bunu. Yolda ‘turistler’ sana yol sordukça daha da keyifleniyorsun. Ama otobüs şoförü parayı eksik verdin diye azarlayınca ‘yerli’ rolünden çıkmaya karar veriyorsun. Şehir seni içine aldıkça müsamahası yok. Şehir tepelere doğru zenginleşiyor. İrtifa yükseldikçe burjuvazi büyüyor. Tepelerde enfes villalar. Dantel yakalı, mini tayyörlü genç katolik anneler alış verişten dönüyor. Buraları fena halde para kokuyor. Aşağı mahallelere kalamar kokulu sokaklara dönmek lazım. Burada fakirliğin rengi yok. Boston’da simsiyahtı. Müthiş villaların doldurduğu enfes bahçeli sokaklarda hiç siyah (yoksa Afrika kökenli Amerikalı mı demeliyim?) yoktu. Yıkık dökük binaların olduğu sokaklarda da beyaz. Paris’te fakirlik metroda beyaz ve işsiz -evsiz Fransızlar, balkan ülkelerinden gelen göçmenler- metrodan sokaklara çıkarsan Arap mahallelerinde, esmer tenli. Fransız aşırı sağının en büyük kâbusu Belleville’de geleneksel elbisesine sardığı bebesi sırtında diğer dört çocuğu peşinde ilerleyen genç Afrikalı anneler. Çoğalıyorlar! “Irkımız yaşlanıyor, onlar şehrimizi işgal edecekler.” Araplara şöyle diyorlar:”Cezair’i size geri verdik, şimdi siz de bize Barbes’i geri verin. (Barbes, Paris’te Mağrip ülkeleri (Cezayir, Fas, Tunus) kökenli Arapların en yoğun olarak bulundukları semt.) ” Başka bir ‘şaka’: Bir Mağripli ile E.T. arasındaki fark nedir? El cevap: E.T. evine geri dönmek istiyordu. Paris’teki eski semtleri yıkıp yeni ve pırıl pırıl binalar dikiyorlar ki yoksulluk banliyöye doğru süpürülsün. Batı Avrupa metropollerinde kent içi yerleşimin siyasal potansiyeli squate denilen yasadışı bina işgalleriyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Anlamı kullanılmayıp boş bırakılan bir binayı sahibinin bilgi ve arzusu dışında işgal etmek demek. Buralarda ev bulamadıkları için geçici olarak yerleşen göçmen ailelerden başka küçük politik gruplar, komünler yaşıyor. Squate onlar için mülkiyetle siyasi ve maddi anlamda bir mücadele alanı ve alternatif yaşam biçimleri üretebilmenin bir olanağı. Büyük kentlerde evsiz insanların girip yerleşmesini önlemek için kapı ve pencereleri örülmüş boş evlere rastlamak mümkün. Bazı squateların dış yüzeyleriyse resimler ve sloganlarla donatılmış.Sonra orada sıkışan şiddet içerilere doğru patlayınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Geçen yılki banliyo isyanlarında kırılıp dökülenlerin faturası banliyöden gelen ve öğrenci olmayan (nereden biliyorlarsa!) gençlere çıkarıldı. Ertesi gösteri gününde polisler banliyö trenlerini durdurup grup halindeki gençlerin kente inmesini engellediler. Paris haritasına baktığınızda şehri çevreleyen sembolik kapılar görürsünüz. Bu kapılar bir anlamda şehir ile banliyö arasındaki sınırı belirler. Mesela güneydeki son metro durağının adı Orleans kapısıdır ve daha sonrasına artık metroyla değil banliyö treniyle gidilebilir, şehrin büyümesi önce sembolik olarak sınırlanmıştır. Batı metropollerinde banliyöler insanların gündelik yaşamdaki iş ve boş zaman ayrılığının coğrafi dışavurumu gibidir. Amerikancada commuting fiili günlük olarak banliyöden kent merkezine çalışmaya gitmek anlamına gelmektedir.

Şehir kendini koruyor. Louvre’un, Eiffel’in, Nötre Dame’ın ve şık butiklerin Paris’i yoksulluğa tahammül edemiyor. (New York’da ilgisiz bakışlarla yanından geçilip gidilen evsizler, Paris Metro’sunda kendi çıkardıkları gazeteyi satarken suçluluk uyandırıcı bakışlarını hâlâ bir işi ve evi olanların eğik başlarına dikiyorlar.) İstanbul’dan sonra en çok polis bu kentte var diye düşünüyorsun. İstanbul…Göçü durdurmaktan söz edenlerin çoğunun söylemi Avrupa sağının yabancılar için kurduğu söylemle aynı sanki. (Göç eşittir işsizlik, sloganı hariç) Acaba ‘öteki’nin milliyeti yok mu dersiniz? “Bu şehrin içine ettiler, ya geri gönderelim ya artık gelmesinler. Eğitimsizler, suç oranını yükseltiyorlar, çok çocuk yapıyorlar.” Tek fark bu söylemin Türkiye’de sağı solu yok. Bazı şehirler işgalciden korkuyor, değiştirme potansiyelini taşıyanlardan tiksinip önce yok sayıyorlar sonra değişim onlardan güçlü çıkınca ağlıyorlar. Eski sahiplerini arayıp sızlanıyor, kucaklayıp sarmayı, evsahibi olmayı bilmiyorlar. Çok turist ve çok polis istiyorlar. Seni giderek daha çok korkutuyorlar.

06.06.2006

‘Otuzundaki Kadın’ ı yazdığında Balzac kaç yaşındaydı bilmiyorum ama ben bu romanı okuduğumda 20 yaşındaydım. Şimdi 20 yaşındaki kadına o romanı okumasını tavsiye etmem. 30’lu yaşlar konusunda hiç de olumlu beklentiler yaratmayan bir romandır bu. ‘İnsanlık Komedyası’ndaki karakterler, durumlar değişmiyor değişmesine de, Ingeborg Bachmann’ın kaleminden 30’lu yaşlar daha umutlu bir hal alıyor. Bachmann “Otuz Yaş”ındaki adamı, bu yaşının ilk gününde şöyle anlatmıştı: “Şimdi yaşamı hissediyordu. Bir zamanlar kafasında dünya için yalnızca noktalama işaretleri çalkalanıp durmuştu, ama şimdi içlerinde dünyanın kendini açığa vurduğu ilk cümleler ona doğru gelmeye başlamıştı. Ayrıca uzun zaman neye inanacağını, bir inanmanın aşağılanacak bir şey sayılıp sayılmayacağını bilememişti. Şimdi ise bir şey yaparken ya da bir şey söylerken kendi kendine inanır olmuştu. Kendine karşı güven duyuyordu.” Ingeborg Bachmann’da erkek “Otuz Yaş”ında kendini bulmuştu; Balzac’ta ise “Otuzundaki Kadın” kendini kaybediyordu.

Paul Nizan mıydı ‘20 yaşın hayatın en güzel yaşı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım’ diyen? 20’li yaşlarımdan epeyce keyif aldım, itiraf etmeliyim. Ama 30 yaşındaki kadın olmanın da keyifli olacağını düşünüyorum. Otuzundaki kadın, daha 10 yıl bunun keyfini yaşayacak, 10 yıl daha çocuk kalacak, kendini şımartacak, şımartılmasına izin verecek! Gözleri biraz daha açılacak dünyaya baktıkça, daha çok şaşıracak ama bir yandan da yeni bir dünya kuracak bu dünyanın ona öğrettiklerinden. Yaşayacak çok şeyi olacağı için, anlatacağı da çok şey olacak. Filmlerdeki, romanlardaki insanlık durumlarını daha iyi kavrayacak bir yaşa geldi çünkü. Annemarie Schimmel ‘Sayıların Esrarı’nda 30′un adaletle bağlantılı bir sayı olduğunu belirtiyor. Bağışlamayı da öğrenecek, tıpkı başkalarını olduğu gibi kendisini de. Kendine inandığı için başkalarına da inanacak, yaşamanın hakkını verir gibi dostlukların da hakkını verecek, sevgisini tartacak. Dünyanın bir ev olduğunu herkes biliyor, o şimdi evindeki özgürlüğünü de kıskançlıkla koruyacak. 30 yaşında hem çocuk, hem genç, hem kadın olabilmenin güzelliğiyle, daha güzel olduğunu hissedecek otuzundaki kadın. Hissetmek mutluluktur ve 30 yaş tepeden tırnağa bu mutlulukla doludur. Ne mutlu otuzundaki kadına!

Gündemin Çağrıştırdıkları

Amerikalı yazar Norman Mailer’in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde’dan yapılan, “Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır.”, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu ayrıcalığı kullanmış. Oyun, geçmişte yaklaşık aynı dönemlerde yaşamış dört kişi etrafında, inanç üzerine kurgulanmış bir satranç oyunudur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, genç Melikşah’ın ve baba yadigarı veziri Nizam-ül Mülk’ün yönetiminde en güçlü dönemini yaşarken, Nizam’ı ziyaretine gelen iki eski okul arkadaşı, Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah ona eskiden içtikleri bir andı hatırlatırlar. Okulda hocaları Nişaburi onlara şöyle demiştir:
“Süreyya burcunun en parlak üç yıldızı gibi
Şavkıyacaksınız çağınızda
En yetenekli üç öğrencim
Egemen olacaksınız büyük bir zaman parçasına
Bu şaşırtıcı üç us
Değişik ışınlar salan bu üç ateş…
Ne denkleştirebildim ne üleştirebildim yürek gözümde.
Varın siz ayırdedin kendinizi.”

Devamı burda: (Read the article)

“Anneler Günü”nün Düşündürdükleri

Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında gizleyip nefret ederken belki sonuna kadar tadına varılan, ama insanı başkasıyla yüzyüze getirmesinden korkulan tabular en sadık bekçileri olarak tutmuştur sırları. Tabu: Kutsal olanı kırma korkusu. Toplum bilincinin gölgesinde yaşayıp yalnızca yaşam derdine düşmüş insanın güvenliğini sarsacak, varlığın sağ kalma mücadelesini desteklemeyen her şeyin ayıklanarak bastırılması. Oyuncu olmadığı sürece sahnede kurulu büyüye dokunma gücü olamaz seyircinin. İşte her türlü ahlak ve erdem simgesini yüklenip, kutsal görev annelik ile anlamını bulmuş tabu-kadın rasyonel düşüncenin yorumu ile hizmetinizde. Böylece insanlık tarihinin en büyük sırrı kadın, kendi içinde kilitlenip kalanlardan habersiz yürüdüğü yola ayak uydurmaya çabalıyor. Erkeğin peşinde, onun adımlarını izlemeye çalışıyor, hatta erkek adımlarını kusursuz denebilecek şekilde atabiliyor ancak kendi kadın adımlarını atma düşüncesini oluşturamıyor. Her ne kadar beyin yapısı fiziksel olarak erkekten farklı olsa da, yüklemede ve kodlamada sunulmuş erkek ürünü verilerden kaçamıyor, benliğini ona teslim ediyor. Varlığı varlığına armağan olsun!

Bu sırrı çözme savaşına giren batılı feministler için en büyük sorun şudur: Soyutlanması, nötürlenebilmesi gereken upuzun bir erkek erkil geçmiş, ‘erkek egemen’in nerde ise genlere kadar işlemiş hükmü. Seks, doğa, cins tutsağı kadın, kültür, sosyal, insan timsali erkeğe karşı donanımsız, silahsız. Bu yüzden birçok feminist kadın yazar kendi kişisel tarihlerine dönerek, içindekileri gün ışığına çıkartıyor. Yaşanmışlıklarını ve deneyimlerini yazın diline döküyor, böylelikle varoluşunun dökümünü yaratarak ‘rasyonel’e alternatif düşünce bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor. Kendi anlatım yolunu izleyerek kendi özünü ifade edebilecek bir dile varmak.

Bu tutumlarıyla varoluşçuluğu birkez daha sahipleniyor feministler, bilinçaltı ve üstü bastırılmış ne varsa çevre ile ilişkide onu yakalayarak, yapmış oldukları seçimlerde kendilerini arayarak, varoluş amaçlarını kendileri yaratarak, oluşturdukları değerlerin ışığında varolmayı seçerek. Ama ideal olan hiçbir zaman kolay olmuyor. ‘Ben’in izinde içe yapılan yolculuklar yine sırların ağına takılıp dış dünyadaki ‘gerçek an’ı yakalayamadan dağılıyor. Bu ‘an’ kopukluğu ‘ben’i yabancılaştırıyor kendine, kaybettiriyor, sadece gerçek (miş gibi değil) yaşanılırken anlamı bulabilecek ‘ben’ bulanıklaşıyor. Birey heyecan alamıyor hayattan çünkü öngürülen şemaya sığmaya çalışırken tükeniyor.

Bugün de varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. Böylece insanın yaratıp tutsağı olduğu büyü çağdan çağa içerik değiştirerek sürüyor ve ‘kutsal’ olan yeni bir kimlikle dikiliyor karşısına.

Şimdi kapitalist ahlak ketliyor ‘ben’i oluşturduğu tabularla, elini kolunu bağlıyor. Ve ‘ben’ sırlara bulanmış ‘mış’ gibi yaşamaya devam ediyor.

İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Journal Intime’m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra televizyona şöyle bir gözü takılan adam filmin ilerleyen dakikalarında iflah olmaz televizyonkolik haline gelir, öyle ki çalışmak için uygun bir ortam ararken uğradıkları adalardan birindeki yanardağın tepesinde rastladıkları Amerikalı turistlere Yalan Rüzgarı’nın ilerleyen bölümlerinde neler olduğunu sorması için ısrar eder.

Devamı AZ SONRA! (Read the article)

‘Ben hikaye kahramanı değilim’ diye düşündürdü yazar, hikâyesinin kahramanını…

Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; vapura bindim, otobüse bindim, okula gittim. İlk, orta, lise… ilk-orta-lise. Hayır! Birinci sayfada yaratılmış bir kahraman değilim. Ailem var. Annem, babam… Öğretmen benim babam, bildiğim herşeyi ondan öğrendiğim adam. Var öyle biri. Onu da yazar iki cümleyle yaratmış olamaz ya. Hadi yarattı diyelim, içime baba sevgisini de o koymuş olamaz ya! Hadi koydu diyelim, neden böyle anlamsız düşünceler yazıyor bana? Başka şeyler düşündürtemez mi? Düşündürtür… İsterse neler neler yaşatabilir: Peşime polis takabilir, ya da sabıkalı bir sevgili uygun görür bana, sayfalarca dayak yerim, camyarması Sivaslı fedailerinden… Olabilir, olabilir… Üstelik neden bu otobüsteyim? Neden bu şehirlerarası otobüste ter ve ayak kokuları içinde birdenbire yaratıldım? Bunlar işgüzar bir yazarın canı öyle istediği için gerçek olamaz. Bunlar gerçek olamaz… Bari biraz uyusam. Off uyku da tutmaz beni otobüste. ‘Kaza olursa uykunun gevşettiği insan savunmasız bir şekilde ölür’ diye bir takıntıyı da yazar yerleştirmiştir aklımın içine herhalde. Herhalde, hah-ha… Üstelik ne gerek var bu kadar uzun bir yolculuğa? Bir kere bu bir hikâye olsa yazar öyle uzun uzadıya anlamsız bir şehirlerarası otobüste vakit kaybetmezdi. Şöyle uzun soluklu, heyecanlı bir şeyler yazardı. Belki bir trene bindirirdi beni. Bindirmezdi, ülkede tren mi kaldı? Muhakkak, öz-bilmemne otobüs şirketine bindirirdi ama isminden falan bahsetmezdi. Otobüs terminalini betimleyerek de kalemini tüketmezdi. Ne yapardı? İlle de bir yolculuk yaptırtacaksa, hareketimden evvelki düşüncelerimi verirdi. Mutlaka, bir ayrılık, bir sürgün otobüsü olurdu bu. İnce ince yağmur yağardı. Ben yağmurdan sakınarak sigara içerdim. Cebimde gümüş bir kanyak şişesi olurdu. Çaktırmadan içerdim… Ya da, ya da polisten kaçıyor olurdum, belki de kanundışı bir takım adamlardan. Yok canım, artık böyle polisiye hikâyeler revaçta değil. Ama siyasi bir kaçak olabilirdim. Toplumsal içerikli bir roman! Bir çağ romanında güçlü bir karakter. Evet, evet, gizli bir örgütün beyni olan ben, bir ispiyon olayına kurban giden adamlarım dağılınca kaçıyorum; artık her yer bana sürgün, hapis, herkes bana düşman sonum kesin idam! Boşversene, sonunda yazıldığım kitap toplatılır, her sayfada ayrı ayrı yanardım. En iyisi uçuk bir yalnız insan hikâyesi… Saçlarım uzun, ve dağınık, yollardayım, biraz da toplumun dışındayım. Benzinli ağır bir çakmağım vardır. Kısa ve sert sigaralar içerim durmaksızın. Durmaksızın sokaklarda dolaşırım. Hiç bir yere ait olamayanların zarif bir resmiyimdir yazarın imgeleminde çizilen. Hayatla bağlarım şaşılacak kadar incedir. Bavulum yoktur, belki bir el çantası. Onunla dolaşırım. İçinde ne olduğu hiç açıklanmaz hikâyenin sonuna kadar. Okuyucu fazla merak da ettirilmez. Sonunda ‘beni sıradışı yapan gerçek’ çıkar çantadan. Barlara ve meyhanelere giderim. Ucuz pansiyonlarda kalırım. Çok değerli bir takım hatıralar vardır, onları satarım. Bundan da anlaşılır ki köklü bir aileden gelmekteyimdir. Serseri adamlar yaklaşmaya çalışırlar bana durmadan. Ben bunlara alışığımdır. Akıllı adamlara da ben yaklaşmam, tehlikelidir. Zarif perçemlerimin ardında buğulu susarım, yüz vermem onlara, korkarım. Ayyaşlarla içerim. Onlar beni sever. Tek kelime etmeden dinlerim onları. Onlar hakkında kötü düşünmem. Kimse hakkında kötü düşünmem. Sadece, kendi kendime kaldığımda, işte orada, düşüncelerim şaşırtır okuyucuyu. Herkese hitabederim. Herkes kendinden bir şeyler bulur acılarımda. Duygularım evrenseldir. Tuvalete gitmem, burnumu karıştırmam. Kötü daha doğrusu estetik olmayan hiç bir alışkanlığım yoktur. Of saat hâlâ ikibuçuk. Geçmiyor, geçmiyor. İşte bir delil daha. Hikâye olsaydı hemen geçerdi zaman. Varacağım yere varır, yapacaklarımı yapar evime dönerdim. Duş alırdım. Bir de mutfak alırdım hah-ha… Telefona sarılır Şenda’yı arardım. “Nasıl, nasıl böyle aptalca bişey söyledim, anlamıyorum” diye sızlanırdım ona telefonda. Beni sakinleştirirdi Şenda… Belki Erman’la Hakan uğrardı akşamleyin, birşeyler atıştırırdık. Ya da ne bileyim, onu arardım, “kızma bana, böyle apar topar ayrıldım diye, bizim işler böyle ama” derdim, laf arasında ona hiçbir söz vermediğimi hatırlatırdım, beklememesini çıtlatırdım. Demek istediğim bir şeyler olurdu işte. Hikâyede olay olması şarttır. Olaysız hikâyeler de yazılmıştır, fakat ben neden olaysız bir hikâyenin kahramanı olayım ki… Düşük bir olasılık. Eğer gerçekten, gecenin bir yarısı bir hikâyenin kahramanıysam durum iyice çetrefil hale geliyor. Eğer öyleysem olay örgüsü neyi gerektiriyorsa onu yaşardım. Oturup da kahramanlığımdan şüphe etmezdim sayfalar boyunca. Belki de varlığını sorgulayan bir kahramanı oynuyorum. Mekân önemsiz, kurgu önemsiz… Her şey bilincimde olup bitiyor. Akla ziyan bir hikâye… Hayret edilecek bir durum olduğu açık. Öyle bir hikâye kişisiyim ki varlığımın nedeni varlığımı sorgulamak. Sadece bunları düşünmek için yazarın aklına düşmüşüm. Garip bir kısırdöngü, çünkü eğer öyleyse, ben gerçek değilim ve düşündüğümü zannettiklerimin hiç bir önemi yok. şu otobüste ağır aksak akan zamanın da önemi yok Asla bir kazayla devrilmeyecek olan hayal ürünü bir otobüs! Hiç bir yere gitmeyen, hiç bir önemi olmayan uyduruk yolcular! Belki yazarın yaşadıklarının tortusundan gelişigüzel seçilmiş bir mekân. Herşeyi kabul ediyorum. Ama içimi kemiren şu soru olmasa: Neden, neden ben?

Yazarın içi nedensiz burkulur, gözlerine ağır bir uyku çöker. Aylarca kapalı kalmaktan kesif bir küf kokusuna bulanmış evinin tozlu kolidorundan yatağına doğru süzülür; başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalar. Ve işte o zaman bu akla ziyan hikâye yazılmadan unutulur…

Leaders: Absent

A task to complete was given to three groups of children. To the first group an authoritative, to the second group a democratic and to the third group quite a lax leader was appointed. In the end, it was revealed that the most amount of job was done by the group leaded by the authoritative one and the best and the most qualified job was done by the group leaded by the democratic one. On the other hand, the members of the third group were not content with anything and did not complete any of the tasks they had to. This is a proof for the fact that a leader is required for people to live together and to lead a peaceful life in an efficient and productive way. Thus the first question to be asked is why a leader is need.

(Read the article)

Hayat bazen briçe fena halde benzer

Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız her kim ise ona karşı yeterince açıksınız değil mi?). Size düşen mevcut kağıtlarla, karşı tarafın eline dair yüzlerce ihtimali dikkate alarak en doğru oyunu kurgulamaktır. Ama bazen eller açıldığında görürsünüz ki oyununuzun kurgusu ne olursa olsun bu el almazmış. Neden? Çünkü başlangıçtaki konuşmalarda ya kendinizi doğru anlatamadınız ya anlatırken dürüst davranmadınız ya da karşı tarafı yanlış anladınız. Yani kendinizi ifade etmekte ve/veya ortağınızın ya da rakiplerin konuşmasını yorumlamakta hatalısınız. Yani diyalog. Yani İLETİŞİM. Briçte kâğıtlar bir hikaye anlatır. İyi oyuncu bu hikayeyi tüm boyutlarıyla kavrayandır.

İnsanlar da hikâyelerle düşünürler. Dünyayı hikâyelerle anlarlar. Yeni olaylar ve sorunlar daha önce yaşanmış olanlara başvurularak anlaşılırlar ve başkalarına hikâyeler kullanılarak anlatılırlar. İnsanlar arasındaki sorun ve ilişkileri, bu durumları temsil eden hikâyeler yoluyla anlarız. Bilimadamlarının yeni sorunlarla başa çıkmak için kullandıkları belirli bilimsel başarı ve başarısızlık hikâyeleri vardır. Tarihçilerin dünyayı anladıkları ve açıkladıkları meşhur hikâyeleri vardır. Hikâyeler insanın düşünme sürecinde çok temel unsurlardır. Ama insanlar hikâyeleri düşünmekten kaçınmak için de kullanır. Bu iki ifade çelişkili değil mi? İnsan zekâsının temeli olan mekanizmaların kopya edilmesi neredeyse olanaksız olacak kadar karmaşık olduklarını öne sürmek gibi bir tuzağa düşmek istemem. Burada ifade ettiğim hikâye temelli anlayışın önermelerinden biri insan aklının, yapay zekâ araştırmacılarının kabul etmek istediklerinden çok daha basit olduğudur. Zekânın üçüncü boyutu kavrayıştır. Bu sayede eski hikâyeleri yeni hikâyelere bağlayabiliriz. Bazı insanlar bir adım daha öteye geçmiştir; onlar ilişkilendirebilecekleri eski bir hikâye olmasa da yeni bir hikâyenin ne demek isteyebileceğini hesap edebilirler. Çünkü anlaşılamaz olan veriler arasında nasıl bir tutarlılık keşfedebileceklerini öğrenmişlerdir.

Zeki olmanın bir anlamı da başkalarının hareketlerinin ne anlama geldiğini hesaplamaktır. Tıpkı briçte rakibin hamlesini anlamak gibi. Hayvanlar bilinmeyen herşeyi potansiyel bir tehdit olarak algılarlar. Belki çok zekice değil ama filleri uzak tutmak için etrafına patlamış mısır döken adamın dediği gibi, “Gördünüz mü, işe yaradı.” Gazeteler geçenlerde uçak kazasında ölenlerin yakınlarıyla anlaşma sağlamaya çalışan bir Japon Hava Yolları görevlisinin felaketi affettirmek için kendini öldürdüğünü yazdı. Japon Hava Yolları’nda görevli 59 yaşındaki bir idarecinin kendini boynundan ve boğazından bıçakladığı bildirildi. İdarecinin “özrümü hayatımla sunuyorum” diyen bir not bıraktığını söylendi. Bu adamın hareketleri anlamlı mıdır? Bazı kültürlerde evet bazılarındaysa hayır.

Gördüklerinizi ve duyduklarınızı yorumlamak kurulu normlara başvurarak olur. O halde zeki olmak alışılmadık davranışları, onları anlaşılır kılan bir içerikte yorumlayabilmek üzere birbirinden farklı geniş bir normlar dizisini bilmekle ilgilidir. Zekâ başka birinin hareketinin hangi planın parçası olabileceğini, bu planın hangi amaca varmak üzere hazırlandığını ve eğer bir amaç varsa bu amacın aktörün hangi inancıyla açıklanabileceğini sorgulamakla ilgilidir (ki briç de tam olarak böyle oynanır). Diyelim sorguladınız, yorumladınız ve anladınız; karşı karşıya olduğunuz bu “plan” zihninizde tüm ayrıntılarıyla net bir biçimde belirdi. Peki herşey bu kadar mı? Peki ya eylem yani sizin hamleniz? Plan karşısında takınacağınız hareket tarzı, eylem, zeka gerektiriyor mu? Cevabınız “tabi ki evet” ise bir de şöyle sorayım: Ya zeka, hiçbir eyleme girişmemeyi, tepkisiz kalmanızı söylüyorsa? Tepki vermek aptallık olacaksa? İşte o zaman herkesin zeki geçindiği bir oyunda aptal olmanın ayırt edici bir şey olduğunu düşünüp avunmak gerekir.

Hayat hakkaten briçe benzer. Briçte aslolan kağıtların anlattığı hikayeyi anlamak, kendini doğru anlatmak, karşındaki doğru yorumlamaktır. Anlamak için emek harcamak, doğru anlatmak için dürüst olmak, yorumlamak için ise zeka gerekir. Ve bu oyunu ancak böyle oynarsanız keyif verir, sonuçta kazanan siz olmasanız bile…

İyi oyunculara sevgilerimle…

Peki ya ışık hızıyla giden bir arabada farları yakarsak ne olur?

Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde (bir saniye!) daha fazla detaylarına bölünür. Böylece “ağır çekim” diye adlandırdığımız şey, aslında hızlı çekimle yapılır. Saniyede 50 kareden sonra fark iyice hissedilir hale gelir. Saniyede 100, 200, 500 kare çekebilen araştırma amaçlı laboratuvar kameraları da varmış. Bunun tersine, görüntü özellikle saniyede 16 karenin altına düştüğünde hareketler “hızlanıyormuş” izlenimi verir. Aynı süre içinde, daha az parçaya bölünmüş hareket, kesik kesik, hatta bazen göz yanılması yaratan bir görüntü verir. (Bkz. Kurtuluş Savaşı belgeselleri) Bunun uç noktası bir fotoğraf olabilir. Saniyede l kare. Donuk görüntü. Yani hareketsizlik. Öte yandan, hız sorunun diğer ucuna gidelim: Saniyede ne kadar çok kare geçerse hareket o kadar “yavaşlar”. Öyleyse bir an, bu hızın en son sınırına ulaştığımızı varsayalım: Saniyede sonsuz kare! Ne olacağı aşikâr; hareketsizlik, tek bir görüntü. Zamanın içinde varolan ve yokolan bir nesneye, bir şeye karşı zamanın içinde sonsuz bir kapı açan sinema kamerası. Yani sonsuz hızla hareket etmek, görüntüde aynı şeyi veriyor. Tek bir görüntü. Evrenin takıntılarını içinde taşıyan bir fotoğraf. Ama sonsuz hızı elde etmek yanızca teknik olarak değil fizik olarak da tabii ki imkânsız. Çünkü bilinen en yüksek hız, ışık hızının yirmide birine bile gelindiğinde kuvantum mekaniğinin yasaları devreye girer. Işık hızına ‘gelindiğinde’ ise tüm nesneler ışık olurlar.

Sinemanın en yaygın ve eski tanımlarından biri “hareketli görüntülerle hikâye anlatma sanatı” dır. Bu, çoğunlukla, bir filmin içindeki eşyalar, insanlar, ışıklar ve kameranın hareket etmesi gerektiği ile karıştırılır. Hareket etmesi kesin olan şey karelerdir. Durgun bir görüntü de sinemada kaçınılmaz olarak hareket eder. Çünkü kaderi bir zaman parçasında şekillendirilmiştir. Ve sinemadan bahsedilirken, olmayan bir şeyden bahsedilemeyeceği için nesnelerin görüntülerinden değil, kendilerinden bahsedilir. Oysa sinemada, tiyatronun aksine onların sadece görüntüleri vardır, kendileri değil. Nesnelerin kamera tarafından yakalanmış ışıkları. Bu yüzden sinema biraz gariptir diyebilirim, evrenin sonsuzlukla ilgili şakalarını sinsice içinde bulundurur, günlük hayatın görüntülerini zamanın baskısı altına iter, seyirci de bütün bunları bireysel bir şartlanma ile kabul eder. Yalnızca sinema sanatının en üst örnekleri bizim bir filmi zamanın içinde varoluşumuza anıştırmalar yaparak seyretmemizi engellerler. Ama eğer Zenon’un bilmeceleri veya Platonik felsefe yönünde kafa yorup, sinema ile ilgili kestirme yollara sapmak bize yararsız ve boş bir fikir jimnastiği gibi görünürse, yine elimizde iki temel kavram kalır: Hareket ve hareketsizlik. Sinema hareketli görüntülerden oluşur demiştik; ama onu seyretmek için durmak gerekir. Bir evde televizyonunun karşısında veya karanlık bir salonda beyaz bir perdeye doğru bakmak için, hiç olmazsa bakmak için durmak gerekir. Bu bir rutin olarak sinemanın yapısındaki yukarıda sözü geçen zamanın koşulsuz hakimiyetiyle de uyuşur. Medyanın oluşturduğu yüzlerce bahaneden sonra, her filme aynı şekilde girilir; sokaktan çıkılır, bir bilet alınır ve bir koltuğa oturulur. Kapılar kapanır. İşin daha garibi, burada da, uykuya benzer bir biçimde içine girilen süreç -belki sadece hayata devam edebilmek için- yok sayılır. Sinemada şeylerin görüntülerinden değil de, şeylerden bahsedildiği gibi film seyretmek de hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılınır. Hiç antraktta size saat soruldu mu? Neler hissettiniz? Ama sinemayı seyretmek için durmak gerekir. Sadece durmak bile, film seyretmenin zamanla ilgili uydurduklarımızla nasıl çeliştiğini gösterir. Eğer sinemadan çıktıktan sonra, tıpkı sabah aynı evde uyanmak gibi, delirmeden aynı hayata devam edebiliyorsak, bu belki de sadece film bitince zamanın aklımızdaki akışına geri dönebilmemizdendir. Demek ki seyirci yönünden basit bir şema çıkıyor: Film seyretmekte üçlü bir hareket söz konusu: Gitmek-durmak-gitmek. Bu da dışarıdan bakılınca hayatın aklımızdaki görüntüsüyle mükemmel bir uyum içinde. Uzun süre yaşadığınız bir şehri terk ettiniz mi hiç? Gitmeden önce hissedilen şey yarım bir arınma duygusudur. Çünkü kişilik “bir önceki anın” giysilerinden sıyrılır. Geride bırakma, yeni gelene bakış. Terkedecek olan, eğer eminse gideceğinden, son hazırlıkları bir cellat gibi yapar, hareketleri sonlu, ve sadece o ana ilişkindir. Şimdiyi aksaksız ve tam yaşar. Zamanla ilgili sorunsalları bir başka mekâna ertelenmiştir. Sadece bundan ötürü, yeryüzündeki varoluşu, tam da hayvanların ve bitkilerinki gibi, kusursuz bir uyuma kavuşur. Sonsuz bir şimdiki zaman yaşar. Bir sonraki adım, yani gitmek, yani hareket, onun şimdiki hareketsizliğini o an içinde sonsuz kez doğrular. Ya hayatın tümünü böyle alsaydık? Sonsuz bir gidişin öncesinde yapılan sakin hazırlıklar. Anlamı ileride belirsiz bir yere bırakılmış. Şimdiki zamanı yakalayan yolcu bir erteleme içindedir. Bir başka yerde başka bir anlamlamadır bizi rahatlatan. Sadece şimdiki zamanı yakalayabilmek için gitmekten de, durmaktan da vazgeçmek gerekiyor. Bu örneği şunun için verdim: İyi bir filmin insanda uyandırdığı da bu terketme hissi gibidir. Gerçekte yaşadığımız hayatı bir kenara bırakıp yeni bir hayata başlayacak olmanın verdiği arınma duygusu…Sinemada, ışıklar söndüğünde, sadece tek bir ışık, görüntünün ışığı, zamanın yüz ifadeleri doldurur beyazperdeyi, orada, durmak da, hareket de birdir, çünkü şeylerin kendileri değil, zamandan bağımsız ışıkları oradadır…Bütün bunlar nerden mi çıktı? Film festivali gittikçe yaklaşıyor ya insan konu hakkında birşeyler karalayarak heyecanını bastırmak istiyor. Festival bir an önce başlasa da sinema salonlarına kapatıp kendimizi, ışık olup aksak görüntüde. Bence sinemayı seviyoruz çünkü bize hayatı hızlandırdığımız hissini veriyor…

gitmek mi zor kalmak mı?

Hani bazen olur ya gece siyahtır, oldukça siyah. İşte o siyah gecelerde hep başka dünyaların varlığını düşlerim. Bir de kafamızın içinde bir yerlerde saklanmış öbür dünya fikri vardır: Bu dünyadan gitmek Allah’ın emri ama ya sonra? Sonrası biraz karışık. İşte bu yüzden insanoğlu gitmek mi zor kalmak mı henüz çözebilmiş değil. Materyalistler bizim bedenimiz olduğunu değil, bizlerin beden olduğunu söylerler ve işin içinden çıkarlar. Beden gidince herşey biter. Din adamları ise yüzyıllardır, filozofların, bilim adamlarının, aşırı düşünenlerle ve sıradan düşünürlerin düşünüp düşünüp de bulamadığı
cevaba kolayca ulaşmışlar ve beden ile ruhu kesinlikle birbirinden ayırabilmeyi başarmışlardır. Bir din adamı “Bugünkü hayatın anlamı gelecekteki sonsuz yaşamın zaferi için bir hazırlık devresi olabilmesidir” diyor. Yüzyıllarca insanların kendilerini, varlığı şüpheli bir nimetler dünyasının hülyasına kaptırıp, hükmedenin boyunduruğu altına girmesine razı olamayanlar, “Bırakın öbür dünyaya gitmeyi, bu dünyada kalın kalabildiğiniz kadar ve ölümsüzlüğü bu dünyada yaratın” demeyi uygun görürler. Düşünün, yaratın ve varlığınızı kendinize ispat edin. Ölümsüzlük belki de gerçekleşemeyecek yegane şey olduğu için çekici bir fikir gibi görünse de, şu dünyada kaç kişi ölümsüz olmayı isteyecek kadar sabırlı ve ateşlidir bilemem. Belki de ölümü cazip kılan şey bilinmeyen bir yere gidecek olmanın uyandırdığı meraktır. Ölümü korkunç kılan ise gidip de dönme ihtimalinin olmaması ve herşeyin gerçekten de son bulması fikri. Ölüm bu kadar korkunçsa ölümsüzlük neden materyalist XX.yy. insanı için bâtıl XIV. yy. insanı için olduğu kadar önemli değil? Fosdick 1916′da bunu bugünkü hayatın çok canlı ve ilginç olmasına bağlıyor ve şöyle diyor: “Eski yalıtılmışlığın üstesinden gelinmiştir ve artık tüm dünya kosmopolit olmayı seçen bir aklın taşrasıdır; ve iletişimin hızı dünyadaki herşeyi daha önceki zamanların hiçbirinde olamadığı kadar bir araya getirmiştir.” (Bugün yaşasaydı artık ne derdi düşünemiyorum). XX.yy’ın materyalist insanı pozitif bilimlerle ispatlanamayacak kuramlarla ilgilenmektense beyninin sınırlarını bu dünyada yapabilecekleri için zorlamayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden bugün dünyada sadece bir günde binlerce bilimsel buluş yapılıyor. Luther ise şöyle diyor: “Eğer gelecek hayata inanmıyorsanız sizin tanrınız beş para etmez. O zaman ne isterseniz yapın! Eğer tanrı yoksa ne cehennem ne de şeytan var; ağaçtan düşmüş gibi, öldüğünüzde herşey biter. O zaman birşeyler yapın, cinayet işleyin, ihanet edin!”. Herşey bu kadar kolay olabilir mi? İnsan pek iyi olmamakla birlikte bu kadar da kötü olabilir mi? Adam öldürmeyi, çalmayı, ırza geçmeyi engelleyen Tanrı korkusuysa, insan bu kadar mı erdemsiz ve aciz! Böylesine büyük bir haksızlığa katlanabilecek kadar kendinde kayıp mı insan? Attığımız her adımı ölüm sonrası yatırım planları içinde yapıyorsak erdem bunun neresinde? Oysa erdem kendi kendinin ödülü değil midir? Ama bu dünyanın erdemlerinin sınırları insanı rahatsız eder ve gitmeye zorlar. Yine de bilemiyorum gitmek mi zor kalmak mı?

Akıl İtaat Devlet

Munih Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten… İnanmıyorsanız Münih’i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği sınırlar içinde, onun kurallarıyla uygulanması başarıdır, bir başarısızlık varsa eğer sebebi bu sınırların dışına çıkılmasındadır diyor film. Bu filmde yeni dünya düzeninde uluslararası hukuku hiçe sayan devlet politikalarının varlığı veri kabul edilmiştir ve sorgulanmamaktadır. Çünkü bu politikaların uygulanmasında kullanılan itaatkar kişilerin neticede politikalar üzerinde akıl yürütmesi politikayı sorgulamak olmadığı gibi onun sonuçlarını da ortadan kaldırmaz…

Kant insanın yetişkin olması için esas olan iki koşul tanımlar. Bu koşullardan biri, itaati ilgilendiren şeylerle aklın kullanımını ilgilendiren şeylerin birbirinden iyice ayrılmasıdır. Kant yetişkin olmama durumunun özelliğini kısaca belirtmek için gündelik bir ifade kullanır: ‘itaat edin, akıl yürütmeyin’. Ona göre genelde askeri disiplinin, siyasi iktidarın, dini otoritenin uygulandığı biçim budur. Kant’a göre insanlık a