İnsan kendini ancak insanda tanırmış

Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir

(Read the article)

If the heart does not like İstanbul, how can it understand love?

I have gazed over you from a hill dear İstanbul,
I have not seen any place that I have not been and not liked.
Come and sit on the throne of my hearth so long as I live,
To love only a piece of you is worth a life time.
Yahya Kemal Beyatlı

“If the world was a single nation, its capital would have been İstanbul.” These are the words of Napoleon Bonaparte. Interestingly, most of the land once ruled by Napoleon is now under a single flag, European Union. But İstanbul is waiting at the doorstep of it. On the other hand, one of the fundamental missions of the EU, namely integration of the peoples, exists and has been applied in İstanbul for centuries. Think, for example, while the people of Europe were fighting, one could hear Armenian, Greek, Latino among Turkish at the Balat and Cifit Bazaar. An ambience where the Greek tavern keeper, Albanian deli, Bosnian hardware dealer, Armenian jeweler, Arab kebab seller, Laz fish manger and Jewish textiles merchant all supporting each other in their life struggle. I believe that the high level of warmth in everyday relationship flow out from this well rooted tradition of tolerance.

(Read the article)

Boş teneke çok tıngırdar…

“Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “popstar”, “alaturka star” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. “Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru’yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına“. Zira bugün artık buydu “güzel“ denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk filmlerinde iyi kalpli hassas kızın istikbalini kurtarmak ve kendisine olmadık kötülükleri yapanlardan intikam almak için olabileceği en güzel şey, en büyük gazinoda “assolist“ olmaktı. Ve bir “Türk Rüyası“ daha gerçek oldu.

(Read the article)

Hayat, sen başka planlar yaparken sana olandır!

Çocukken çok yaramazdım. Zaten bence çocuk olmanın en iyi yanı yaramaz olma hakkına sahip olmak.
(Read the article)

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Mevlana

(Read the article)

Eğer yaşamın kilidiyse hareket, o kilidin anahtarı da gitmek olsa gerek…

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma,
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Kavafis

Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. Çekildikçe uzarlar, uzadıkça kısalırlar. Tıpkı masallardaki gibi; dere tepe düz gittim, dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. İşte böyle bir çelişkiyi barındırırlar bünyelerinde.
İşte size sihirli bir sözcük; gitmek, ister uzatın, ister kısaltın. Nereye çekerseniz oraya gidebilir. Bir köpek kadar sadık, bir akrep kadar kalleş olabilir. Gurbetten gitmek, yurda dönmekmiş; varmak için gitmek gerekliymiş ve her gün yatağımızdan kalkıp kapıyı açınca yeni bir yerlere gidermişiz. Öyle söylerler. Söylenenler doğru mudur?

(Read the article)

Yazı, yolculuğumuzun sınırlarını belirler…

Duygularım sözün kıyısına vuracak da bir yazının yolunu gözleyeceğim, dediğim çok olmuştur.

(Read the article)

zil, şal ve gül

Finans, bilgi-işlem ve medya…İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.

(Read the article)

aile bir kelime değildir, aile bir cümledir.

çok şirin değil mi?

Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de aile kurma tutkusu, sanki yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdü gibi. İçgüdüler konusunda yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de, daha ziyade “homo”nun “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hala da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden birşey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı (Ya da Irak`ta yaşanan kepazeliği görene kadar ben öyle sanıyordum!) Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insancıl güdüler arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne?
Aile olmak yolundaki çabaların nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişimin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal bir gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak…Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak. Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek.
Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Aileye bir çocuğun katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nine-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. şefkat ve sevgiden gözgözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşısındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akıbetle karşılaşıncaya dek.
İnsan, kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini bilir. O nedenle aile kurmak, insanın kendinden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendi değilmiş gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğunu sanmasıdır. Ben derim ki ne bu yanılsamaya düşün ne de şu yukardaki resmin cazibesine kapılın, siz kendi başınalığınızın tadını çıkarmaya bakın…

Yaşam Tüketmektir…

“Kuşaklar birbirlerinden ne öğŸrenirlerse öğŸrensinler, o kadar akıllı olmasına rağŸmen insanoğŸlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğŸrenemez. Bu açıdan bakıldığŸında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez…Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.”
Kierkegaard 1954

Yaşam Tüketmektir…

Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır gelişme göstermeyen bir sosyal yapı falan… Geçmişin mirasını koruma ve geleceğe aktarma paniği…Acaba bize geçmişten kalan birikim nedir ki biz bu mirası geleceğe eksiksiz devretmeyi istiyoruz? Geçmişte neler yitirildiğini biliyor muyuz? Görülmeyen veya gözden kaçan fırsatlar var mıydı? Bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Elimizdekileri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere devretmek amacında olduğumuz söylenebilir. Ama bu amacın amacı nedir? İnsan uygarlığının sonsuza dek devamı mı veya evrene ve zamana hakim olma düşü mü? Yoksa ölümsüzlük mü? İnsanlar iz bırakmaya, gelecek nesillere kendilerini tanıtmaya çalışır. Üretmeye çalışır. Bu doğrultuda ortaya fikirler atılır, eserler sunulur, çalışmalar yapılır. Üretme tatmininin tükenmeye başladığı noktada üreme fikri akla gelir ve üreme gerçekleşir. İnsanlar hatırlanmaya, hiç değilse öldükleri zaman geride yaşayan birşey bırakmaya çalışırlar. Üretmek ve üremek düşüncesinin altında ölüm korkusunu bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. Yok olmak, hatırlanmamak nedense insanlara korkunç gelir. Çoğu zaman bellek hatırlanmak için hatırlar. Her hatırlayışta kendinden birşeyler katıp hatırlanmak isteği vardır. Elindekilere kendinden birşeyler katıp yeni birşey yaratmak… Yaratıcılık… Benzer noktalarda bazı kişiler ellerindekileri değerlendirip başarılı olmuş ve üst düzey eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu eserler tarihe malolmuştur. Tarih bir çeşit ortak bellek olmuş ve onu herkes kendine göre yorumlamıştır. Bu eserler, artık yaratanlarına ait değildir ve yaratıcılarını kaçınılmaz sondan kurtaramamışlardır. Toplum ise bu eserlere sahip olduğunu zanneder. Bu eserlerin algılanması ve yargılanması, zaman ve bakış açılarıyla farklılıklar gösterir. Toplumun tek bir belleği veya algılama şekli olamaz. Belki de Borges haklıdır. Herşey evrensel bir belleğe ait olacaktır. Ancak bence bu bellek tanrısal bir kusursuzluğa sahip değildir. Bu bellek belki toplumun, belki de dilin olacaktır. Yaşamın değişken dengesi içinde oluşmaktadır ve asla adaletli değildir ve de olmayacaktır. Amaca göre değişken olaylar ve eserler yer alacaktır bu bellekte. Kopuk kopuk ve anlamsız, sadece yüzeysel bir bellek kalacaktır ileriye… Unutuş ve unutuluş günden güne daha çok kemirecektir.
Üretmek veya ilerleyen bir insanlık fikri bana her zaman şaibeli gelmiştir. Öyle ya da böyle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan insanların ortadaki birtakım kombinasyonları deneyerek bunlardan bazı mantık düzeneklerine göre sonuçlar çıkarıp bu sonuçları, yaratıcılık ya da üretim olarak adlandırmaları ve bunlardan tatmin olmaları acıklıdır. Gelecek nesiller bizim ne kaybettiğimizle ilgilenecek mi yoksa gene bizimkine benzer bir düzenek içinde elindekilerle mi yetinecek? Belki onlar da geçmişten kalanı düşünmek yerine ileriye sağlıklı bir miras bırakmayı düşünürler. İnsanlar bu güne kadar birçok denge içinde yaşamayı öğrendiler. Bundan sonra ağaçlar yok olsa da insanlık ağaçsız yaşamayı öğrenecektir. Öğrenemeyen yok olur. Biz doğayı egemenliğimiz altına alamadık. Doğanın değişimine bakıp onu öldürdüğümüzü sanıyoruz ve doğa bizi de kapsayarak yoluna devam ediyor. Ağaçsız belki de insansız yeni dengelere doğru…
Geleceği düşünmek ve ona sahip olmak, onu yönlendirebilmek… Varolmak, yaşamak, insanlık, uygarlık ve sahip olduğumuzu sandığımız herşey… Kavramlarımız, tanımlarımız ve de geleceğimiz… İlerleme diye adlandırdığımız değişim… Biz eninde sonunda bir dinazor soyuyuz ve sonumuz, amaçlarımızın, hayallerimizin, ümitlerimizin çok dışında komik ve trajik olacak. Bundan eminim. Bu noktada Woody Allen’ın bir sözü geldi aklıma, söylemeden geçemeyeceğim: “Eserlerimle ölümsüz olmuşum neye yarar! Mümkünse ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum…”

En son nerde güvende olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de çalışsam gelecek günler, kapıma geldiklerinde hep şaşırdım. Daha da şaşıracağım galiba. Yapılan her yeni hamlenin yarattığı seçenekler ve her seçeneği takip eden yeni seçenekler. Düşünsene bir kapının değil bin kapının önündesin Lali, hangisini açsan ardında bir o kadar daha çıkacak karşına. Ve bir o kadar daha. Ve belki de son siyah kapıya hiç varmamak için odandan çıkmamak isteyeceksin. Kulaklarını tıkayacaksın ya da ne bileyim soyut miller çekeceksin gözlerine. Söyle Lali ne yapacaksın? Lali, benim hayatım dediğim o karanlık denizin kıyısında, kedi adımlarıyla gezinen sibirya kurdunun adı. Ben dediğim kişi ise bu masal yaratığının peşinde, O’nun açtığı kapıların eşiğinde gezinen birisi. Sadece ve sadece birisi. Ve içinde hiç durmayacakmış gibi tıkır tıkır çalışan, zamandan ürken bir saat var. Belki siz de duymuşsunuzdur, insanın içinde bir saat olduğundan sözederler. Her ne kadar cerrahlar hiçbir ameliyat sırasında ne bir zemberiğine ne akrebine, yelkovanına rastlamamış olsa da sabahları bizi uyandıranan o saat olduğu söylenir. Belki de o saatin tiktaklarıdır duyduğum ya da sadece geveze bir kalp`¦Tiktakları duyuyor musun Lali? Korkuyorum. Herkes gibi, herkes kadar, belki biraz daha fazla. Açılan kapılardan geriye dönmek mümkün değil. Üstelik bulmak ya da elegeçirmek de hayal. Varılacak yer o kara kapıysa, sadece yolunu kaybetmiş bir saf yolcu olarak, karanlıkta açılan kapıların birinden diğerine geçerken ne hissedebilir kişi?
Düşünsene, her eşikte yaşanan orada kalmıyor mu? Sevinç, hüzün gibi hayatımızın yapıtaşları o kapıların sırtına kazınmış kelimeler değil mi? Neyi taşıyoruz yanımızda Lali? Ya da içimizde? Veya ellerimizde? Ya da gözlerimizde? Soruyorum, araştırıyorum saklayabileceğimiz nerelerimiz varsa oralarımızı. Yok, gözlerimiz sadece kapı sırtlarına kazınmış o muğlak kelimelerde… Sevinç, hüzün, acı, falan filan. Ellerimiz kapıların soğukluğunu okşuyor yalnızca. İçimiz dediğimiz yer ise ne karanlık bir gece Lali! Sonra yine o düşünme saatlerinde “gelecek” kelimesini düşünüyorum. Harflerini, hecelerini, taşıdığı veya taşıyabileceği anlamları düşünüyorum. Aslında iyi bir hattat olabilmek çok isterdim. Kelimeyi eğip bükerek harfleri hiç değiştirmeksizin kelimeyi değiştirebilmeyi… “Kelime için, işiten kimsenin nefs’inde bir iz (eser) vardır. Bu sebeble, arap lisanında kelime’ ismini almıştır ki bu, yaralamak demek olan kalem mastarından türemiştir.” diyor İbn Arabi. Yani `yaralanmış olanın bedeninde bir iz.“ Arkasındakini bilmeme rağmen kapıları heyecanla açabilmeyi isterdim Lali. Açtığın yaraları sarabilmeyi`¦Fakat ne zaman ufak bir kıpırdanma - güzel bir heyecan!- olsa içkaranlığımda, yanlış bir kapıyı açmış oluyorsun. Ve o zaman kelimeler yankılanıyor gövdemin içkaranlığında: Deccal mi gelecek? Deccal’i tanımak ne kadar kolaydır. Tek gözü bir üzüm tanesi gibi yüzünün orta yerinde sallanır ve hatta alnında kâfir yazar. Oysa küçük ve zavallı hayatlarımızı felaketten felakete iten sayısız Deccaller… O kadar çoklar ki, gerçek kurtarıcı mesihleri bile hep gözden kaçırıyoruz.

Ya da beklenmedik bir kapıdan giriveriyoruz, sanki yanyana; ve sevinçli denizkızları uğulduyor sarp gövde içimde: Mesih mi gelecek? Ya da en fena kapıları açıyorsun birbiri ardına; daha birinden girmeden ikinci, üçüncü ve belki de sonuncuyu açıyorsun; işte o zaman o pis fısıltı içimde: Korku mu gelecek? Gerçekten korku mudur gelecek Lali. Sadece, salt, çıplak, bedensiz, kelimesiz, bağlantısız bir huzursuzluk. Evet Lali, bende teller değmeye başladı yine`¦işte bu huzursuzluğu yenmek için şimdi, bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorum. Yolculuk -kimbilir, hangi bilemediğimiz etimolojik bağlantı nedeniyle- her zaman mistik ve romantik bir şeyler taşıyor. Basit bir yer değiştirmenin ötesinde, yolun başında ve sonunda iki ayrı varlığı birleştiren bir anlam taşıyor sanki. Çünkü yolcu, yani yer değiştiren, yol boyunca kendisi de değişiyor olduğundan yolun sonunda kendini başka biri olarak buluyor. Bir tanrıya dönüşmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir şeye dönüşmek de ihtimal dahilinde. Yazı en korkunç büyü değil mi! İki boyutlu bir dünyayı, korkunç boyutlarıyla tanımlı zihin dünyalarına açan acayip bir kapı… Gizlice yazıyorum Lali. Gizlice. Ne dersin, uzun bir yolculuğa çıksam düzelir mi herşey?

Ankara, mon amour!

Mario Levi`nin o güzelim kitabı ‘Bir şehre Gidememek’i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de son kez o zaman gördüm, anladım. O trenin terk ettiği yolculardan biri olarak yaşıyorum hâlâ. Levi, çocukluğunda zorunlu olarak pek çok yer dolaştığı için aidiyet duygusunu yaşayamadığını, oysa bunu çok istediğini anlatıyordu. 11 ayrı ilkokulda okumuş ki bu çocukluğun omuzlarında ve kalbinde ağır bir yük olmalı. ‘Bu yüzden âşık olamaz insan, hep ayrılığı yaşar’ diyordu. Ben de onun kadar çok dolaşmasam da, Sivas, Ankara ve İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumu özleyince Sivas, gençliğimi düşleyince Ankara ve kader bağlayınca İstanbul. Kader ne zaman çözülecek ya da çözülür mü bilmiyorum, ama falımda henüz yol filan gözüktüğü yok(yani boşuna sevinme İstanbul , henüz benden kurtulmadın) Sanki garip gönlümü eğlendiriyorum burada, sanki gurbete çıkmışım da bir zaman sonra geri dönecekmişim gibi. Üstelik de o şehirlerin beni artık çağırıp çağırmadıklarını bile bilmeden. Çağırsalar da nasıl giderim ki, o tren yok artık. Keşke trenini arayan bir yolcu olsaydım, buluncaya kadar hiçbir yere adım atmasaydım! Yapamadım, trenle ayrıldığım bir şehre yıllar sonra uçakla geri döndüm. Göz açıp kapayıncaya kadar vardım ve geldim. Sonra da kendime kızdım, ama ne çare, tren beni unutmuş, ben de treni. Uçakla gittiklerimiz yabancı şehirlerdir, oralara iş için, turist olarak gidilir ve dönülür. Oysa ait olduğumuz şehirler bizden yavaşlık bekler, onlara usulca gidilir, sabaha karşı inilir, daha uyurken o şehrin koynuna girilir. O şehirler eve benzer. Evin sıcak, uykulu koynuna süzülüp çocukluk uykularına dalmadıktan sonra, bir şehri görmek, görmek sayılır mı? Sayılmazmış, anladım. ‘Ankara rüzgârı’nı yüzümde, gönlümde hissetmek için, ne yapıp edip o treni bulmalıyım, trenini arayan bir yolcu olmalıyım, benim gibi Ankara’dan İstanbul’a dökülenlere sormalıyım:
“Bir şehre dönememek nasıl bir şeydir kardeşler?”
İyisi mi, ‘bir şehre dönememek’ adlı uzun bir şiir yazmalıyım…

atlas bir halı gibi dokunan akşamlar

Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Döner, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık bir gözyaşı damlar. Bu gözyaşlarının yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz ya şu bombalı hayatta, der kadın içinden. şehir kaynamadan, köpürüp dalgalanmadan, sessizliği elinden alınmadan buralardan uzaklaşmanın hayalini kurar.
Güneş dayalı değildir göğe. Saçaklanıp yanmaz olmuştur. Rüzgar şehri hırpalamaktan vazgeçmiştir. Bilinçler kaçışır sofranın ak örtüsünden. Beklentiler yol alır susuşlarda. Kadının yüreği şehrin yüreği ile çarpmaya başlar. Yarasından kan damlayan kadın, kanlı şehri sayıklar. Işıklı bir kitaba sarılır sonra. Bilinci yontulur kitabı okudukça. Suçlu gözleri yumulur kitaba. Satırlar şehri kurtarır. Bir serüvene açılır şehrin pusu. Beyaz rüzgarları atlatıp yürümeye başlar. Sular boyunca yürür. Nereye varacağını kestiremediği şehirde makyajsız insanlara rastlar. Habersizliklerini kutlayan bu insanlara kekemeliğini bırakıp döner. Arkasından günah yüklü gemiler gibi karartılar gelir.
Martıların saklandığı yere vardığında kara gölgeler ardındadır. Bir müddet durup arkasına döner. Toprakları ölü kokan gecenin bildik çığlıklarıdır bu siyah gölgeler!..Gölgeler bıçak sallar bulutlara delikanlıca. şehrin uykusuna karayılan gibi sokulurlar. Acıyı ekmek yapıp yiyen, dünü olmayan, yarını olmayacak olan gölgeler sürgüne gider. Kadın buhranın ağıdını yakar. Prizmalı düşlere takılır zihni. Ağlamasına engeldir şaşaalı masası ve koltuklar, aydınlık koridorlar. Karanlık bir sığınak arar. Satın alabileceği gece yoktur. Gözleri ışıklı kitaba tekrar takılır. İlk sayfalar yırtılmıştır hor kullanılmaktan. Büyük büyük sözlerin altına kara çizgiler çekilmiştir. Anlatılan sahne kadını akşama isyan ettirir. Bu yaşta hayatı sıfırdan almak mümkün müdür? Batık bir yıldız gibi geride kalır ömrün (belki de) yarısı…
Akşam atlas bir halı gibi dokunur. Hatıraların yaşandığı akşamın havası buralı değildir. Unutuşlar yaşanır akşamın bir sayfasında. Hayatla aralarına bir çizgi düşmüştür. Akşam böylesine müphem geçerken tok bir ses duyulur:
“bir dinamit gibi at kendini granitlerden granitlere
parçala kayaları bulmak için yitirdiğin suyu
yeni zamanların yoksul düşlü kuzgunu”
Issız karanlığa bir çığlık düşer. şehir yaralı bir kedi gibi sızlanır. Kaçak düşünceler çökmüştür omuzlarına. Göğü siyah bulutlar çatılamıştır. Ağır bir sancı barınır ruhunun intihar ülkesinde. Acı izler bırakarak geçen akşam yüreğini tırmalar. Bir name kanamaya başlar ıslığında.
Sonra başını masadan kaldırır, derin bir nefes alır. Kaç zamandır böyle kafasını kaldırmadan yazdığını kestirmeye çalışır. Gözlüğünü takar, saçlarını toplar, ceketini giyer. Dönüp pencereden şehre bakar; ayaklarının altında serili olan şehirle barış imzalar. Ne de olsa birazdan onun kollarına bırakacaktır kendini ve bu iş güvensizliğe hiç gelmez.

Bu kentte ne kadar özgür olunabilir?

“Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?”
“Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?”
“Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı

İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar…apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir…. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için…. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.
1843 yılında Londra`nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson’ nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra’ yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul`dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler’in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel’in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı “bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı”nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler… Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar… Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme… buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.
Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.

Bardamu Ülkemizde

Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe…
Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde…
Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde…
Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan…
Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de hep beşinci viteste yaşayanların aktığı trafikte onlarla birlikte sürükleniyorsan…
Küçük bir çocukken bile nedenini bilmeksizin adam asmaca oynamak istemezken, dahası hiç kurşun askerin olmamasına rağmen büyüyünce askere alınmışsan ve hatta çatışmaya katılmışsan; ama yine de biri diğerine saldırdığında “iki taraf çatıştı” diyebiliyorsan yani bir çatışmanın iki tarafına da aynı mesafede durabiliyorsan…
Adı her ne olursa olsun bir düşünce için ölmenin başka hiçbir şey düşünememekten kaynaklandığını biliyorsan…
Kimsenin üstüne alınmadığı savaş görüntüleri yayınlayan haber bültenlerini kusmadan izleyemiyorsan ve aynı haberlerde bir trafik kazası, bir intihar ve bir selülit haberinin aynı değerde konular gibi ardı ardına verildiğini görünce, karnı tokken ağzına sokuşturulan lokmayı çevirmeye çalışan bir çocuk gibi boğuluyorsan…Üstelik artık büyük olduğun için her boğuluşunda bir çocuk gibi ağlayamıyorsan…
…ve ve ve AşK fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka cebinde, her kendini koruman gerektiğinde ona sarılıyorsan…
Sen de bir Bardamu sayılırsın. Nasıl? Bardamu`yu tanımıyor musun?
Bardamu geçen gün bir kitabevinin vitrininden selamladı beni. Yıllar sonra, üstelik ilk defa kendi dilimde…Dost kalmayı becerememiş iki eski sevgilinin pat edene karşılaşması gibi bir şeydi bu selamlaşma. Biraz tedirgin, biraz mahcup…
Tedirgindim çünkü; vicdan, huzur, yürek, aşk kavramları onunla girmişti hayatıma, o öğretmişti anlamlarını bana €“birlikte çıktığımız- Gecenin Sonuna Yolculuk`ta. Belki de şimdi bunların hakkını ne kadar verebildiğimi soracaktı bana. “En uzağa giden kişi kendi içinde yolculuk yapandır” demişti bir keresinde. şimdi kendi yolculuğumda ne kadar uzağa gidebildiğimi sorar mıydı acaba? Yaşadığı bir ayrılık acısını benimle paylaşmış ve ne denli üzüldüğünü anlatmıştı: “Üzgündüm, gerçek bir üzüntü; kırk yılda bir, benim adıma, onun adına, herkes adına, tüm insanlar adına üzüldüm. Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu: Olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.” Peki ben, “kendim olabilmek” adına ne yapmıştım Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra?
Peki neydi Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra ulaşılan nokta? Bu “Yolculuk” bir yere ulaştırma iddiası taşımadan, yeni yolculuklara açılıyordu aslında, kendi yolculuğumuza. Yolculuk, yeni yolculuklara bağlanıyor, bir çember oluyor. Sonunda başladığınız yere geldiğiniz bir çember ama başlangıçtaki kişi değilsiniz artık çemberi tamamladığınızda. “Yolculuk” gerçekleri aramanın dolaylı bir yolunu sunuyor insana. Başı belli, sonu bilinmeyen bir arayış sürecini… En az “ben” kadar “ötekini” de tanıma gereksinimi yer alıyor bu “Yolculuğun” kaynağında. Ötekilerin dünyasını fark ediyorsunuz, ötekilerin boyutuna taşınıyorsunuz “Gecenin Sonuna Yolculuk” noktalandığında. Bu nedenle iki ucu birbirine değen bir helezona benzer daha çok, üçüncü boyutu yaşattığı için insana… Gerçeğin yanı sıra biraz kuşku biraz hayal taşıtıyor size yanınızda. Bu “Yolculuk” getirdiği gerçeklerle birlikte ütopyalarını da aktarıyor hayatınıza.
Mahcuptum çünkü; ötekilerin dünyasını tanımak neye yarar onların haklarını, değerlerini, inançlarını benimseyip savunamadıktan sonra? Bunun sadece bir ütopya olarak kaldığını nasıl söylerdim Bardamu`ya? Bunu söylemek onunla yolculuğa hiç çıkmamışım demekle aynı şeydi nasıl olsa…
Benim elim uzanamadı ona. Bardamu biraz da uzanıp da ulaşamadıklarımdı aslında; isteyip de olamadıklarımı hatırlatıyordu bana. Belki de bu yüzden cesaret edemedim ona uzanmaya. “Sevmek, cesaret ister;. bir seçiş, bir risk, bir meydan okumadır sevmek, cesaret ister” derdi. Ben Bardamu`yu hiç sevmiş miydim acaba?

Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu. Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli şarkı söylemişler. şarkı söyleyerek astronot olunabileceğini hiç sanmıyormuş. Ha bir de sınıfta mesela bir tane bile uzay resmi yokmuş. Eğitim sistemimizin standartları veri olduğuna göre, kendi adıma böyle beklentileri olan bir çocuğun annesi olmak asla istemem. Ama çevremde gözlemlediğim ebebeyinler tam tersini düşünüyor gibi. Çocuklarına verebilecekleri (sadece maddi ve fiziki şartları kastetmiyorum, analitik ve rasyonel yaklaşım, sezgi ve diyalog seviyesi gibi şartlar da dahil) ne olursa olsun onlardan hep daha fazlasını bekliyorlar.
Devamı burdan
(Read the article)

gün olur alır başımı giderim

Neden bilmem ama yerleşik olmama isteği çok baskın bende. Sürekli bir yerlere gitmenin özlemini duyarım. Neden bu kadar kuvvetli bende göçebelik isteği? Beni bıktıran roller mi, yıpranan ilişkiler, eskimiş başlangıçlar mı, yoksa hayata başka bir yerden bakabilme ihtiyacı mı? Cevabı ancak “gitmeye” başlayınca buldum: Beni çeken sadece şehirler ve asıl tutkum mekanı hissedebilmek. Yeni bir şehre gittiğimde ilk duyduğum his mekanın büyüklüğü olur. Sokaklar her zamankinden geniş görünür gözüme, binalarda her zamankinden çok ayrıntı gizli olur. Kafamda farklı semtlerin ilişkisini kuramam, şehrin neresinde olduğumu bilemem. Nerede olursam olayım kaybolmuş hissederim kendimi ve aslında hiç bir yerde kaybolmuş değilimdir. şehir ve bazı insanlar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek en sevdiğim oyundur. Bazı şehirlerde insanlar tutkulu olur, bazıları tüm ateşlerini şehre yansıtır, o zaman ben de alev alev yanarım. Soğuk insanların olduğu yerlere hiç ısınamam. En kötüsü ise boş vermiş şehirlerdir, hemen bırakmak isterim onları. Etrafımdaki mekan, insanlar beni de değiştirir. Yürüyüşüm, bakışlarım, düşünüşüm, her şeyim değişir. Kendimi bambaşka bir şekilde algılarken şehir ve benim ayrılığımızı görürüm. Mekanı fark ederim, bir binanın bina oluşunu, köprünün köprülüğünü, ayaklarımın altında uzayıp giden sokakları hissederim; benden bağımsız tanımlanmışlıklar duyarım. O zaman şehrin içinde olur, kendimi bir denge noktasında hissederim; şehrin içinde yokolmak ve onu benimseyememek arasında.
Mekanın benden ayrı varlığını fark ettiğim o anlarda, o denge noktasında, hep kocaman bir el tarafından oraya bırakılmış olduğumu düşünürüm. Ve beni heyecanlandıran da budur. Sonraları mekanı hissedememeye başladığımda, artık hangi sokağın hangisine çıktığını, şehrin neresinde olduğumu, biraz yürürsem nereye varacağımı anladığımda, keşfedilecek ayrıntılar azalır. En kötüsü sokak adlarını ezberlemek, aynı insanı ikinci kere görmek, ayrıntıları incelemeyi unutmak ve sadece bir yerlere yetişmek için dışarı çıkmaktır. Mekanı duyuşum zamanı duyuşumu da etkiler. Mekanı asıl boyutlarından büyük hissettiğim o ilk günlerde zaman da sonsuza dek büyür sanki, mekandaki keşiflerimle kesişir, zenginleşir ve düşünsel keşiflere taşır beni. Mekan küçüldükçe zaman da küçülür, artık sıkıcı, hiç bir heyecan barındırmayan ve ne yapacağımı bilemeyecek kadar bol zamanım olur. O zaman orada kalmak için nedenim kalmaz, ne sevdiklerim, ne yarım kalmış işlerim ne de sorumluluklarım beni orada tutabilir. Hiç bir açıklama bulmaya çalışmam, mekana körleşmiş olmam her şeyi söyler. Hissettiğim sadece yeni yerler görmek isteği olur ve giderim.

Wittgenstein`ı sevmek için birkaç neden

“Kendini düzelt; dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu” dediği için.
Yazarken kendi kendini aldatmış olmaktan korktuğundan yazdığı itiraflarını bile yaktığı için.
Karşımızdaki insanın zihnindeki görüntümüzü kendimizi anlatarak çizemeyeceğimizi öğrettiği için
Felsefe alanında çalışmanın insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğini düşündüğü için
Dostluğa inandığı için”Bir dost, anlamsızlık alanında bile kilometrelerce yol alabileceğiniz kişidir” dediği için
Neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmakla insanın kendinden başka kimseye zarar vermediğini söylediği için.
ܜniversitedeki dersini bitirir bitirmez en yakın sinemaya koşup bir western ya da müzikal izlediği için
Öğrencilerine “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!” prensibini salık verdiği için.(Yazılarının bu kısmı özellikle evli çiftlere önerilir..)
“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” dediği için.
(Wittgenstein`ın yazılarında “Ben” felsefeye “dünyanın benim dünyam” olması yoluyla girer. “Metafizik özne” de denilen bu “Ben” dile getirilebilir bir şey değildir. Bir şeyden söz etmekle o dile getirilmiş olmaz. Bir şeyin ne olduğunu söylemek yani onun varlığından söz etmek onu dile getirmek demek değildir. Burada bir parantez daha açarak dile getirmek ile kastedilenin sadece bahsetmek ya da belirtmek değil, anlamına vakıf olunmasını sağlamak ve varlığını kanıtlamak üzere ifade etmek olduğunu belirtmek gerek. Diğer pek çok sosyal bilimci gibi, Wittgenstein`ın felsefesinin bir diğer cilvesi de onun ifadelerinin, kelime oyunlarının tercüme edilmeye pek müsait olmaması)
“Felsefe, aklımızın dille büyülenmesine karşı verilen bir savaştır” dediği için.
“Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susmalı” dediği için.
Keşke herkes az biraz Wittgenstein okusa. Belki o zaman biraz daha düşünerek konuşurlar.

gündemin çağrıştırdıkları

İlk hikayemiz Güncel Hukuk dergisinden. Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nde, Abdurrahman Dil`in Hadisat-ı Hukukiyye`sinde ve Hasan Basri Erk`in Adalet Edebiyatı Antolojisinde yer alan bir hikayeye yer vermiş dergi. Hikaye kısaca şöyle: Hızır Bey Çelebi İstanbul`un ilk kadısıdır. Günün birinde önüne bir dava gelir. İddiaya göre Fatih Sultan Mehmet, tarihi değeri olan iki mermer sütunu üçer arşın keserek kısaltan ve hem tarihi hem de mimari değerini yokeden bir Rum mimara ceza vermek üzere ellerini kestirmiş, mimar da bunu dava konusu yaparak Hızır Bey`in önüne getirmiştir. Kadı, her zaman olduğu gibi davanın görüleceği zamanı tayin ederek İstanbul`un Fatih`ine belirtilen tarihte mahkemede hazır bulunması gerektiğini bildirir. Mahkeme saati geldiğinde Fatih, vezirleriyle birlikte mahkeme mahalline gelmiş ama baş köşeye oturmak istediğinde Kadı`nın şu ihtarıyla karşılaşmıştır:
-”Oturma beyim! Hasmınla murâfaa-i şer` olup ayak beraber dur!”.
Fatih Sultan Mehmet afallamakla birlikte denileni yapmış ve dava sonunda kısas ile cezalandırılıp ellerinin kesilmesi kararına boyun eğmiştir. Bereket, Rum mimar kısas yerine diyeti tercih etmiş ve Fatih kişisel hazinesinden günde on akçe tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yine rivayete göre Fatih bu kısastan kurtulduğu için tazminatı kendi isteğiyle yirmi akçeye çıkartmış ve Rum mimardan helallik diledikten sonra Hızır Bey`e adaletin gereğini uyguladığı için teşekkür etmiş, payesini yükseltmiştir. Yani bir hükümdar, her nekadar kendi canını yakacaksa da, adaletin doğru uygulanmasının hakkını teslim etmiştir.
İkinci hikayeyi yıllar önce yabancı gazetelerin birinde okumuştum. Meğer 11 Eylül saldırısı Dünya Ticaret Örgütü`nü hedef alan ilk eylem değilmiş. 1993 yılında da altı kişinin ölmesine ve binden fazla insanın yaralanmasına yol açan bir bombalı saldırı düzenlenmiş. Bu saldırının baş faili Remzi Yusuf adında, üçüncü dünya ülkelerinden öfkeli bir genç. Remzi Yusuf ve şürekası kiraladıkları bir Ryder marka kamyonet ve yüklüce miktar dinamitle kapitalist düzenin gözbebeklerine nişan almışlar. Remzi Yusuf`un hikayesinin en enteresan tarafı, Yusuf`un, İkiz Kulelerdeki patlamadan hemen sonra saldırıda kullanılan minibüsü kiraladıkları kamyon kiralama ofisine geri dönmesi. Yusuf minibüsü kiralamak için 400 dolar depozit yatırmış ve parasını geri almak istemiş, minibüsü havaya uçurmuş olmasına rağmen! Kiralama ofisinin yetkililerine minibüsün çalındığını söyleyip düzenlediği sahte polis tutanağı karşılığında depoziti geri almış da nitekim. Yani bir sabah kalkıp şu ya da bu nedenle bir ülkenin insanlarını, sistemini, özünü hedef alan bir bombalı saldırı düzenleyen kişiler, öğleden sonra o ülkenin hukuk sistemine ve sözleşme kanunlarına dayanarak, paralarını geri alabiliyorlar. Saldırı düzenledikleri ülkeye olan hisleri ne olursa olsun, onun hukuk sisteminin korumasını talep etme ve bundan yararlanma hakkını kendilerinde buluorlar. Yararlanıyorlar da…
Kıssadan hisse: İster hükümdar olun ister terörist, hukuk herkes için var. Herkesin hukuka ihtiyacı var. Bugün kanunların kişiselleştirilerek uygulanmasına göz yumanlar, yarın bunun kendi ayaklarına dolanmayacağından asla emin olamazlar.

Oyunun kuralları son derece basitti. Üç kişilik bir oyundu: Yaratan, yaratılan ve seyirci. Amaç verilen zaman sonunda nihai sona ulaşmaktı. Belli bir senaryo yoktu, uyulması gereken kurallar çok esnek gibi görünmekle birlikte öylesine temel üç kural vardı ki manevra özgürlüğünü sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldırılıyordu. Doğmak, hayatta kalmak ve ölmek. Bu üç kural aslında oyunun da birer parçasıydı daha doğrusu ana temalarıydı. Yani hem kural hem amaç.
Giriş yaratanın elindeydi. Doğuma sebebiyeti kurallar gereği yaratılan vermiyordu ama doğmak da onun göreviydi ve doğmak zorundaydı. (Kendi kendine doğmak kurallara göre mümkün değil ama bilebildiğim her dilde doğmak kendi kendine yapılan bir eylemmiş gibi zikredilir, başkasının eylemi yaptığını birinin de ondan etkilendiğini gösteren fiiller çeşitli ekler alırlar ki doğmak onlardan biri değildir ama doğurmak bu ikinci tür eylemlerdendir.) Her neyse tüm bu dil oyunları bir tarafa bu oyunun kuralına göre biri doğmak biri de doğurmak zorunda.
Bu giriş bölümü çok uzun sürmemekle birlikte oyunun en etkileyici bölümlerinden biri olduğu da muhakkaktır. Yaratıcının rolü fiilen burada bitmekle beraber artık yaradılanın, yarattığı için yaradanına duyduğu minnet duygusundan mıdır yoksa yarattığı gibi yok da edebilir korkusundan mı bilinmez oyun boyunca yaradılanın kafasının bir yerinde çoğu hareket ve davranışlarına yansıyan bir yaratan kişiliği kendisini gösterir. Artık oyun yaratılanın üzerinde ilerlemektedir. Yaratılan elindeki süre içinde istediği her şeyi yapmaya özgürdür tek bir şartla, zamanı geldiğinde ölerek. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bu oyun dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir, birçok oyuncu süreyi dolduramadan ölmüştür. Kimisi oyunun sonunu getirebilecek kadar yetenekli olmadığından kimisi fazla heyecandan (özellikle bu ilk oyunuysa). Kimisi de oyunu sıkıcı ve anlamsız bulmuş, zamanın dolmasını beklemeden çekilmiştir sahneden (hemen belirtelim bu durum oyunun ana ve temel kurallarına kesinlikle aykırıdır). Bunun tersine olan durumlarda yaşanmamış değildir. Oyunun süresi bittiği halde ısrarla ölmek istemeyenler de olmuştur. Bu durumda kurallar etkilerini kesinlikle gösterir. Bu tip durumlar için kural son derece acımasızdır; süre bitince oyun biter. İlk bölümün afaki ışıltılı ve karmaşık etkileyiciliğine karşın bu son bölüm biraz kuru, isteksiz ve gayrı ciddi oynanır. Zamanı geldiğinde ölmeyi başaran oyuncu usta bir oyuncudur ve zamanı iyi ayarlamasıyla ne kadar övünse azdır. Ne de olsa oyun sırasında tam çorbasını içerken kendisini yere atarak veya bir konuşma sırasında, lafının ortasında aceleyle ölen, hatta uyurken aniden uyanıp sonra da hemen ölmek zorunda kalan ve oyunu vodvile çeviren oyunculara da rastlanmıştır.
Bu arada üçüncü oyuncunun yani seyircinin ne yaptığını merak ediyorsunuzdur herhalde. O, oyunun hiç bir bölümünde ön plana çıkmamakla birlikte, oyuna katılan her oyuncunun kabul ettiği gibi, aslında oyun onun varlığı ile şekillenmektedir.Yaratılan oyunun en serbest akışlı bölümlerini oynarken bile seyirci onu görünmez kurallar kıskacına alır ve finalde sahnede sadece o görünürdü.
Oyunlar çocuklar içindir, oyunlar seyirciler içindir, oyunlar başarılar içindir, oyunlar zaman geçirmek içindir, oyunlar şaşırtmak içindir. Ama bu, hayatın da bir oyun olduğu anlamına gelmez, her ne kadar oyunlarla yaşıyor olsak da.
Oyunlar kendinizi kandırmanız içindir. Oyunlar, hemen yanıbaşınızdaki savaşı görmezden gelmek için zihninizde kurguladığınız bir yanılsamadır. Ölümler oyun içindir, ölümler oyun içindedir. Biz de bu oyunun seyircileri

İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen…

İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani ‘beyaz kadın’a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam’da mesela, coffee shop’lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint’larla Amsterdam’da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam’da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam’ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu’dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş. Coffee shop’da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen “İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en ’sıcak’ mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına “Türksünüz değil mi?” der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın “Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?” bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: “Bu şehir arkandan gelecek…”

(Read the article)

06.06.2006

‘Otuzundaki Kadın’ ı yazdığında Balzac kaç yaşındaydı bilmiyorum ama ben bu romanı okuduğumda 20 yaşındaydım. şimdi 20 yaşındaki kadına o romanı okumasını tavsiye etmem. 30`lu yaşlar konusunda hiç de olumlu beklentiler yaratmayan bir romandır bu. ‘İnsanlık Komedyası’ndaki karakterler, durumlar değişmiyor değişmesine de, Ingeborg Bachmann’ın kaleminden 30`lu yaşlar daha umutlu bir hal alıyor. Bachmann “Otuz Yaş”ındaki adamı, bu yaşının ilk gününde şöyle anlatmıştı: “şimdi yaşamı hissediyordu. Bir zamanlar kafasında dünya için yalnızca noktalama işaretleri çalkalanıp durmuştu, ama şimdi içlerinde dünyanın kendini açığa vurduğu ilk cümleler ona doğru gelmeye başlamıştı. Ayrıca uzun zaman neye inanacağını, bir inanmanın aşağılanacak bir şey sayılıp sayılmayacağını bilememişti. şimdi ise bir şey yaparken ya da bir şey söylerken kendi kendine inanır olmuştu. Kendine karşı güven duyuyordu.” Ingeborg Bachmann`da erkek “Otuz Yaş”ında kendini bulmuştu; Balzac`ta ise “Otuzundaki Kadın” kendini kaybediyordu.

Paul Nizan mıydı ‘20 yaşın hayatın en güzel yaşı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım’ diyen? 20`li yaşlarımdan epeyce keyif aldım, itiraf etmeliyim. Ama 30 yaşındaki kadın olmanın da keyifli olacağını düşünüyorum. Otuzundaki kadın, daha 10 yıl bunun keyfini yaşayacak, 10 yıl daha çocuk kalacak, kendini şımartacak, şımartılmasına izin verecek! Gözleri biraz daha açılacak dünyaya baktıkça, daha çok şaşıracak ama bir yandan da yeni bir dünya kuracak bu dünyanın ona öğrettiklerinden. Yaşayacak çok şeyi olacağı için, anlatacağı da çok şey olacak. Filmlerdeki, romanlardaki insanlık durumlarını daha iyi kavrayacak bir yaşa geldi çünkü. Annemarie Schimmel ‘Sayıların Esrarı’nda 30′un adaletle bağlantılı bir sayı olduğunu belirtiyor. Bağışlamayı da öğrenecek, tıpkı başkalarını olduğu gibi kendisini de. Kendine inandığı için başkalarına da inanacak, yaşamanın hakkını verir gibi dostlukların da hakkını verecek, sevgisini tartacak. Dünyanın bir ev olduğunu herkes biliyor, o şimdi evindeki özgürlüğünü de kıskançlıkla koruyacak. 30 yaşında hem çocuk, hem genç, hem kadın olabilmenin güzelliğiyle, daha güzel olduğunu hissedecek otuzundaki kadın. Hissetmek mutluluktur ve 30 yaş tepeden tırnağa bu mutlulukla doludur. Ne mutlu otuzundaki kadına!

Gündemin Çağrıştırdıkları

Amerikalı yazar Norman Mailer’in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde’dan yapılan, “Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır.”, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu ayrıcalığı kullanmış. Oyun, geçmişte yaklaşık aynı dönemlerde yaşamış dört kişi etrafında, inanç üzerine kurgulanmış bir satranç oyunudur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, genç Melikşah’ın ve baba yadigarı veziri Nizam-ül Mülk’ün yönetiminde en güçlü dönemini yaşarken, Nizam’ı ziyaretine gelen iki eski okul arkadaşı, Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah ona eskiden içtikleri bir andı hatırlatırlar. Okulda hocaları Nişaburi onlara şöyle demiştir:
“Süreyya burcunun en parlak üç yıldızı gibi
şavkıyacaksınız çağınızda
En yetenekli üç öğrencim
Egemen olacaksınız büyük bir zaman parçasına
Bu şaşırtıcı üç us
Değişik ışınlar salan bu üç ateş…
Ne denkleştirebildim ne üleştirebildim yürek gözümde.
Varın siz ayırdedin kendinizi.”

Devamı burda

(Read the article)

“Anneler Günü”nün Düşündürdükleri

Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında gizleyip nefret ederken belki sonuna kadar tadına varılan, ama insanı başkasıyla yüzyüze getirmesinden korkulan tabular en sadık bekçileri olarak tutmuştur sırları. Tabu: Kutsal olanı kırma korkusu. Toplum bilincinin gölgesinde yaşayıp yalnızca yaşam derdine düşmüş insanın güvenliğini sarsacak, varlığın sağ kalma mücadelesini desteklemeyen her şeyin ayıklanarak bastırılması. Oyuncu olmadığı sürece sahnede kurulu büyüye dokunma gücü olamaz seyircinin. İşte her türlü ahlak ve erdem simgesini yüklenip, kutsal görev annelik ile anlamını bulmuş tabu-kadın rasyonel düşüncenin yorumu ile hizmetinizde. Böylece insanlık tarihinin en büyük sırrı kadın, kendi içinde kilitlenip kalanlardan habersiz yürüdüğü yola ayak uydurmaya çabalıyor. Erkeğin peşinde, onun adımlarını izlemeye çalışıyor, hatta erkek adımlarını kusursuz denebilecek şekilde atabiliyor ancak kendi kadın adımlarını atma düşüncesini oluşturamıyor. Her ne kadar beyin yapısı fiziksel olarak erkekten farklı olsa da, yüklemede ve kodlamada sunulmuş erkek ürünü verilerden kaçamıyor, benliğini ona teslim ediyor. Varlığı varlığına armağan olsun!
Bu sırrı çözme savaşına giren batılı feministler için en büyük sorun şudur: Soyutlanması, nötürlenebilmesi gereken upuzun bir erkek erkil geçmiş, ‘erkek egemen’in nerde ise genlere kadar işlemiş hükmü. Doğa ve cinsiyet tutsağı kadın, insan timsali erkeğe karşı donanımsız, silahsız. Bu yüzden birçok feminist kadın yazar kendi kişisel tarihlerine dönerek, içindekileri gün ışığına çıkartıyor. Yaşanmışlıklarını ve deneyimlerini yazın diline döküyor, böylelikle varoluşunun dökümünü yaratarak ‘rasyonel’e alternatif düşünce bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor. Kendi anlatım yolunu izleyerek kendi özünü ifade edebilecek bir dile varmak.
Bu tutumlarıyla varoluşçuluğu birkez daha sahipleniyor feministler, bilinçaltı ve üstü bastırılmış ne varsa çevre ile ilişkide onu yakalayarak, yapmış oldukları seçimlerde kendilerini arayarak, varoluş amaçlarını kendileri yaratarak, oluşturdukları değerlerin ışığında varolmayı seçerek. Ama ideal olan hiçbir zaman kolay olmuyor. ‘Ben’in izinde içe yapılan yolculuklar yine sırların ağına takılıp dış dünyadaki ‘gerçek an’ı yakalayamadan dağılıyor. Bu ‘an’ kopukluğu ‘ben’i yabancılaştırıyor kendine, kaybettiriyor, sadece gerçek (miş gibi değil) yaşanılırken anlamı bulabilecek ‘ben’ bulanıklaşıyor. Birey heyecan alamıyor hayattan çünkü öngürülen şemaya sığmaya çalışırken tükeniyor.
Bugün de varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. Böylece insanın yaratıp tutsağı olduğu büyü çağdan çağa içerik değiştirerek sürüyor ve ‘kutsal’ olan yeni bir kimlikle dikiliyor karşısına.
şimdi kapitalist ahlak ketliyor ‘ben’i oluşturduğu tabularla, elini kolunu bağlıyor. Ve ‘ben’ sırlara bulanmış ‘mış’ gibi yaşamaya devam ediyor.

İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Journal Intime’m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra televizyona şöyle bir gözü takılan adam filmin ilerleyen dakikalarında iflah olmaz televizyonkolik haline gelir, öyle ki çalışmak için uygun bir ortam ararken uğradıkları adalardan birindeki yanardağın tepesinde rastladıkları Amerikalı turistlere Yalan Rüzgarı’nın ilerleyen bölümlerinde neler olduğunu sorması için ısrar eder.

Devamı AZ SONRA!

(Read the article)

‘Ben hikaye kahramanı değilim’ diye düşündürdü yazar, hikâyesinin kahramanını

Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; vapura bindim, otobüse bindim, okula gittim. İlk, orta, lise… ilk-orta-lise. Hayır! Birinci sayfada yaratılmış bir kahraman değilim. Ailem var. Annem, babam… Öğretmen benim babam, bildiğim herşeyi ondan öğrendiğim adam. Var öyle biri. Onu da yazar iki cümleyle yaratmış olamaz ya. Hadi yarattı diyelim, içime baba sevgisini de o koymuş olamaz ya! Hadi koydu diyelim, neden böyle anlamsız düşünceler yazıyor bana? Başka şeyler düşündürtemez mi? Düşündürtür… İsterse neler neler yaşatabilir: Peşime polis takabilir, ya da sabıkalı bir sevgili uygun görür bana, sayfalarca dayak yerim, camyarması Sivaslı fedailerinden… Olabilir, olabilir… Üstelik neden bu otobüsteyim? Neden bu şehirlerarası otobüste ter ve ayak kokuları içinde birdenbire yaratıldım? Bunlar işgüzar bir yazarın canı öyle istediği için gerçek olamaz. Bunlar gerçek olamaz… Bari biraz uyusam. Off uyku da tutmaz beni otobüste. ‘Kaza olursa uykunun gevşettiği insan savunmasız bir şekilde ölür’ diye bir takıntıyı da yazar yerleştirmiştir aklımın içine herhalde. Herhalde, hah-ha… Üstelik ne gerek var bu kadar uzun bir yolculuğa? Bir kere bu bir hikâye olsa yazar öyle uzun uzadıya anlamsız bir şehirlerarası otobüste vakit kaybetmezdi. şöyle uzun soluklu, heyecanlı bir şeyler yazardı. Belki bir trene bindirirdi beni. Bindirmezdi, ülkede tren mi kaldı? Muhakkak, öz-bilmemne otobüs şirketine bindirirdi ama isminden falan bahsetmezdi. Otobüs terminalini betimleyerek de kalemini tüketmezdi. Ne yapardı? İlle de bir yolculuk yaptırtacaksa, hareketimden evvelki düşüncelerimi verirdi. Mutlaka, bir ayrılık, bir sürgün otobüsü olurdu bu. İnce ince yağmur yağardı. Ben yağmurdan sakınarak sigara içerdim. Cebimde gümüş bir kanyak şişesi olurdu. Çaktırmadan içerdim… Ya da, ya da polisten kaçıyor olurdum, belki de kanundışı bir takım adamlardan. Yok canım, artık böyle polisiye hikâyeler revaçta değil. Ama siyasi bir kaçak olabilirdim. Toplumsal içerikli bir roman! Bir çağ romanında güçlü bir karakter. Evet, evet, gizli bir örgütün beyni olan ben, bir ispiyon olayına kurban giden adamlarım dağılınca kaçıyorum; artık her yer bana sürgün, hapis, herkes bana düşman sonum kesin idam! Boşversene, sonunda yazıldığım kitap toplatılır, her sayfada ayrı ayrı yanardım. En iyisi uçuk bir yalnız insan hikâyesi… Saçlarım uzun, ve dağınık, yollardayım, biraz da toplumun dışındayım. Benzinli ağır bir çakmağım vardır. Kısa ve sert sigaralar içerim durmaksızın. Durmaksızın sokaklarda dolaşırım. Hiç bir yere ait olamayanların zarif bir resmiyimdir yazarın imgeleminde çizilen. Hayatla bağlarım şaşılacak kadar incedir. Bavulum yoktur, belki bir el çantası. Onunla dolaşırım. İçinde ne olduğu hiç açıklanmaz hikâyenin sonuna kadar. Okuyucu fazla merak da ettirilmez. Sonunda ‘beni sıradışı yapan gerçek’ çıkar çantadan. Barlara ve meyhanelere giderim. Ucuz pansiyonlarda kalırım. Çok değerli bir takım hatıralar vardır, onları satarım. Bundan da anlaşılır ki köklü bir aileden gelmekteyimdir. Serseri adamlar yaklaşmaya çalışırlar bana durmadan. Ben bunlara alışığımdır. Akıllı adamlara da ben yaklaşmam, tehlikelidir. Zarif perçemlerimin ardında buğulu susarım, yüz vermem onlara, korkarım. Ayyaşlarla içerim. Onlar beni sever. Tek kelime etmeden dinlerim onları. Onlar hakkında kötü düşünmem. Kimse hakkında kötü düşünmem. Sadece, kendi kendime kaldığımda, işte orada, düşüncelerim şaşırtır okuyucuyu. Herkese hitabederim. Herkes kendinden bir şeyler bulur acılarımda. Duygularım evrenseldir. Tuvalete gitmem, burnumu karıştırmam. Kötü daha doğrusu estetik olmayan hiç bir alışkanlığım yoktur. Of saat hâlâ ikibuçuk. Geçmiyor, geçmiyor. İşte bir delil daha. Hikâye olsaydı hemen geçerdi zaman. Varacağım yere varır, yapacaklarımı yapar evime dönerdim. Duş alırdım. Bir de mutfak alırdım hah-ha… Telefona sarılır şenda`yı arardım. `Nasıl, nasıl böyle aptalca bişey söyledim, anlamıyorum` diye sızlanırdım ona telefonda. Beni sakinleştirirdi şenda. Belki Erman`la Hakan uğrardı akşamleyin, birşeyler atıştırırdık. Ya da ne bileyim, onu arardım, `kızma bana, böyle apar topar ayrıldım diye, bizim işler böyle ama` derdim, laf arasında ona hiçbir söz vermediğimi hatırlatırdım, beklememesini çıtlatırdım. Demek istediğim bir şeyler olurdu işte. Hikâyede olay olması şarttır. Olaysız hikâyeler de yazılmıştır, fakat ben neden olaysız bir hikâyenin kahramanı olayım ki… Düşük bir olasılık. Eğer gerçekten, gecenin bir yarısı bir hikâyenin kahramanıysam durum iyice çetrefil hale geliyor. Eğer öyleysem olay örgüsü neyi gerektiriyorsa onu yaşardım. Oturup da kahramanlığımdan şüphe etmezdim sayfalar boyunca. Belki de varlığını sorgulayan bir kahramanı oynuyorum. Mekân önemsiz, kurgu önemsiz… Her şey bilincimde olup bitiyor. Akla ziyan bir hikâye… Hayret edilecek bir durum olduğu açık. Öyle bir hikâye kişisiyim ki varlığımın nedeni varlığımı sorgulamak. Sadece bunları düşünmek için yazarın aklına düşmüşüm. Garip bir kısırdöngü, çünkü eğer öyleyse, ben gerçek değilim ve düşündüğümü zannettiklerimin hiç bir önemi yok. şu otobüste ağır aksak akan zamanın da önemi yok Asla bir kazayla devrilmeyecek olan hayal ürünü bir otobüs! Hiç bir yere gitmeyen, hiç bir önemi olmayan uyduruk yolcular! Belki yazarın yaşadıklarının tortusundan gelişigüzel seçilmiş bir mekân. Herşeyi kabul ediyorum. Ama içimi kemiren şu soru olmasa: Neden, neden ben?
Yazarın içi nedensiz burkulur, gözlerine ağır bir uyku çöker. Aylarca kapalı kalmaktan kesif bir küf kokusuna bulanmış evinin tozlu kolidorundan yatağına doğru süzülür; başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalar. Ve işte o zaman bu akla ziyan hikâye yazılmadan unutulur…

Leaders: Absent

A task to complete was given to three groups of children. To the first group an authoritative, to the second group a democratic and to the third group quite a lax leader was appointed. In the end, it was revealed that the most amount of job was done by the group leaded by the authoritative one and the best and the most qualified job was done by the group leaded by the democratic one. On the other hand, the members of the third group were not content with anything and did not complete any of the tasks they had to. This is a proof for the fact that a leader is required for people to live together and to lead a peaceful life in an efficient and productive way. Thus the first question to be asked is why a leader is need.
Thomas Hobbes states that in natural condition of mankind man is self-interested and has a tendency to do what he instinctively wants. But it is clear that in the same state of nature the desires, rights and benefits of individuals will contradict because each individual will consider it as legitimate to disregard others` rights for the sake of his own rights. This will bring together a war of all against all. Right at this point, Hobbes` ideas become interesting. He claims that under such a condition it cannot be decided who is right and who is wrong. In other words, in natural condition of mankind, concepts such as true / false or right / wrong become meaningless. Hobbes says that this is how it works and that we cannot talk about laws or rights wherever the power is common and shared. However, on the other hand, man can keep on living only in a society. But this condition of constant war resulting from commodious living causes a fear in man and threatens his life. This danger and the fear stemming from it incline man to find the most logical solution, which is peace. This peace will be made only under the condition that man surrenders his natural rights to an authority for this authority to protect and defend him. Mankind will be able to form a society and go on living in peace only with the help of this social contract in which natural rights are mutually surrendered to the other party. According to Machiavelli, nature has created man with a thirst for possession of everything and with a lack of power to reach everything. That`s why there is always a probability of chaos in each group of mankind. The only way to prevent this is to use power and here he says his famous quotation which gives the authority an infinite power: “the ends justify the means”. Rousseau, who passionately opposes to Hobbes, defends that man, first of all, should be educated by nature so as to become “human”. However, as to the matter of living together of this human-being, Rousseau is inevitably inspired by Hobbes. In fact, the only difference between Hobbes` Social Contract and Rousseau`s Social Contract is the name of the political order. It is appreciated to consider people equal and to leave people free, but the only method to resolve the chaos caused by their living together is to abandon the leadership to someone. More and more theses like these can be added to these ones; each thinker, each historian of politics, each sociologist may add something new. But finally, as can be seen from living examples and from different periods of history, a leader is always needed whether in a group of ten or in a country of ten million.
The common characteristic of all groups around the world is that the leadership in all of them is attributed to the one who can provide continuity. That`s why, in the animal kingdom the throne of the female is always guaranteed with the help of their fertility. On the other hand, in groups of human, continuity is provided by not fertility but by the ability to govern. This ability to govern, first of all, requires that the governor understand the governed people, understand their feelings, expectations and needs. Throughout the history lots of thinkers agreed upon the fact that mankind has natural tendencies towards extremes. Taking these tendencies under control is possible only by the way of education. A good leader is the one who can educate the group he leads in such a way that all the needs of that group are provided. His starting point is his own education. Every morning when he wakes up, he thinks that there are lots of things they are going to learn that day. The first thing that he should learn is “himself”. Why is it important for a leader to know oneself? Because the person who knows himself is aware of his internal power and knows how to use his intellectual and intuitive talents. So he can determine a clear vision and distinct direction for himself. He can concentrate and focus on the matters that are first and foremost important for his vision and aims. He can share his vision, his targets and goals with anyone who takes on responsibility within the group he leads primarily his employees. He listens to what others say. He is always ready to criticize and to give advice. Therefore, he surrounds himself with right kind of people; he has a good team. Again with the help of this, he can give a positive direction to others` feelings and do away with the disadvantages caused by negative feelings. In other words, a leader who knows himself influences others and leads them. And this is how continuity is provided. Do you know such a leader in your agency, firm or community in those days?

Hayat bazen briçe fena halde benzer

Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız her kim ise ona karşı yeterince açıksınız değil mi?). Size düşen mevcut kağıtlarla, karşı tarafın eline dair yüzlerce ihtimali dikkate alarak en doğru oyunu kurgulamaktır. Ama bazen eller açıldığında görürsünüz ki oyununuzun kurgusu ne olursa olsun bu el almazmış. Neden? Çünkü başlangıçtaki konuşmalarda ya kendinizi doğru anlatamadınız ya anlatırken dürüst davranmadınız ya da karşı tarafı yanlış anladınız. Yani kendinizi ifade etmekte ve/veya ortağınızın ya da rakiplerin konuşmasını yorumlamakta hatalısınız. Yani diyalog. Yani İLETİSİM. Briçte kâğıtlar bir hikaye anlatır. İyi oyuncu bu hikayeyi tüm boyutlarıyla kavrayandır.

(Read the article)

Peki ya ışık hızıyla giden bir arabada farları yakarsak ne olur?

Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde (bir saniye!) daha fazla detaylarına bölünür. Böylece “ağır çekim” diye adlandırdığımız şey, aslında hızlı çekimle yapılır. Saniyede 50 kareden sonra fark iyice hissedilir hale gelir. Saniyede 100, 200, 500 kare çekebilen araştırma amaçlı laboratuvar kameraları da varmış. Bunun tersine, görüntü özellikle saniyede 16 karenin altına düştüğünde hareketler “hızlanıyormuş” izlenimi verir. Aynı süre içinde, daha az parçaya bölünmüş hareket, kesik kesik, hatta bazen göz yanılması yaratan bir görüntü verir. (Bkz. Kurtuluş Savaşı belgeselleri) Bunun uç noktası bir fotoğraf olabilir. Saniyede l kare. Donuk görüntü. Yani hareketsizlik. Öte yandan, hız sorunun diğer ucuna gidelim: Saniyede ne kadar çok kare geçerse hareket o kadar “yavaşlar”. Öyleyse bir an, bu hızın en son sınırına ulaştığımızı varsayalım: Saniyede sonsuz kare! Ne olacağı aşikâr; hareketsizlik, tek bir görüntü. Zamanın içinde varolan ve yokolan bir nesneye, bir şeye karşı zamanın içinde sonsuz bir kapı açan sinema kamerası. Yani sonsuz hızla hareket etmek, görüntüde aynı şeyi veriyor. Tek bir görüntü. Evrenin takıntılarını içinde taşıyan bir fotoğraf. Ama sonsuz hızı elde etmek yanızca teknik olarak değil fizik olarak da tabii ki imkânsız. Çünkü bilinen en yüksek hız, ışık hızının yirmide birine bile gelindiğinde kuvantum mekaniğinin yasaları devreye girer. Işık hızına gelindiğinde ise tüm nesneler ışık olurlar.
Sinemanın en yaygın ve eski tanımlarından biri “hareketli görüntülerle hikâye anlatma sanatı” dır. Bu, çoğunlukla, bir filmin içindeki eşyalar, insanlar, ışıklar ve kameranın hareket etmesi gerektiği ile karıştırılır. Hareket etmesi kesin olan şey karelerdir. Durgun bir görüntü de sinemada kaçınılmaz olarak hareket eder. Çünkü kaderi bir zaman parçasında şekillendirilmiştir. Ve sinemadan bahsedilirken, olmayan bir şeyden bahsedilemeyeceği için nesnelerin görüntülerinden değil, kendilerinden bahsedilir. Oysa sinemada, tiyatronun aksine onların sadece görüntüleri vardır, kendileri değil. Nesnelerin kamera tarafından yakalanmış ışıkları. Bu yüzden sinema biraz gariptir diyebilirim, evrenin sonsuzlukla ilgili şakalarını sinsice içinde bulundurur, günlük hayatın görüntülerini zamanın baskısı altına iter, seyirci de bütün bunları bireysel bir şartlanma ile kabul eder. Yalnızca sinema sanatının en üst örnekleri bizim bir filmi zamanın içinde varoluşumuza anıştırmalar yaparak seyretmemizi engellerler. Ama eğer Zenon€™un bilmeceleri veya Platonik felsefe yönünde kafa yorup, sinema ile ilgili kestirme yollara sapmak bize yararsız ve boş bir fikir jimnastiği gibi görünürse, yine elimizde iki temel kavram kalır: Hareket ve hareketsizlik. Sinema hareketli görüntülerden oluşur demiştik; ama onu seyretmek için durmak gerekir. Bir evde televizyonunun karşısında veya karanlık bir salonda beyaz bir perdeye doğru bakmak için, hiç olmazsa bakmak için durmak gerekir. Bu bir rutin olarak sinemanın yapısındaki yukarıda sözü geçen zamanın koşulsuz hakimiyetiyle de uyuşur. Medyanın oluşturduğu yüzlerce bahaneden sonra, her filme aynı şekilde girilir; sokaktan çıkılır, bir bilet alınır ve bir koltuğa oturulur. Kapılar kapanır. İşin daha garibi, burada da, uykuya benzer bir biçimde içine girilen süreç -belki sadece hayata devam edebilmek için- yok sayılır. Sinemada şeylerin görüntülerinden değil de, şeylerden bahsedildiği gibi film seyretmek de hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılınır. Hiç antraktta size saat soruldu mu? Neler hissettiniz? Ama sinemayı seyretmek için durmak gerekir. Sadece durmak bile, film seyretmenin zamanla ilgili uydurduklarımızla nasıl çeliştiğini gösterir. Eğer sinemadan çıktıktan sonra, tıpkı sabah aynı evde uyanmak gibi, delirmeden aynı hayata devam edebiliyorsak, bu belki de sadece film bitince zamanın aklımızdaki akışına geri dönebilmemizdendir. Demek ki seyirci yönünden basit bir şema çıkıyor: Film seyretmekte üçlü bir hareket söz konusu: Gitmek-durmak-gitmek. Bu da dışarıdan bakılınca hayatın aklımızdaki görüntüsüyle mükemmel bir uyum içinde. Uzun süre yaşadığınız bir şehri terk ettiniz mi hiç? Gitmeden önce hissedilen şey yarım bir arınma duygusudur. Çünkü kişilik “bir önceki anın” giysilerinden sıyrılır. Geride bırakma, yeni gelene bakış. Terkedecek olan, eğer eminse gideceğinden, son hazırlıkları bir cellat gibi yapar, hareketleri sonlu, ve sadece o ana ilişkindir. şimdiyi aksaksız ve tam yaşar. Zamanla ilgili sorunsalları bir başka mekâna ertelenmiştir. Sadece bundan ötürü, yeryüzündeki varoluşu, tam da hayvanların ve bitkilerinki gibi, kusursuz bir uyuma kavuşur. Sonsuz bir şimdiki zaman yaşar. Bir sonraki adım, yani gitmek, yani hareket, onun şimdiki hareketsizliğini o an içinde sonsuz kez doğrular. Ya hayatın tümünü böyle alsaydık? Sonsuz bir gidişin öncesinde yapılan sakin hazırlıklar. Anlamı ileride belirsiz bir yere bırakılmış. şimdiki zamanı yakalayan yolcu bir erteleme içindedir. Bir başka yerde başka bir anlamlamadır bizi rahatlatan. Sadece şimdiki zamanı yakalayabilmek için gitmekten de, durmaktan da vazgeçmek gerekiyor. Bu örneği şunun için verdim: İyi bir filmin insanda uyandırdığı da bu terketme hissi gibidir. Gerçekte yaşadığımız hayatı bir kenara bırakıp yeni bir hayata başlayacak olmanın verdiği arınma duygusu…Sinemada, ışıklar söndüğünde, sadece tek bir ışık, görüntünün ışığı, zamanın yüz ifadeleri doldurur beyazperdeyi, orada, durmak da, hareket de birdir, çünkü şeylerin kendileri değil, zamandan bağımsız ışıkları oradadır.Bütün bunlar nerden mi çıktı? Film festivali gittikçe yaklaşıyor ya insan konu hakkında birşeyler karalayarak heyecanını bastırmak istiyor. Festival bir an önce başlasa da sinema salonlarına kapatıp kendimizi, ışık olup aksak görüntüde. Bence sinemayı seviyoruz çünkü bize hayatı hızlandırdığımız hissini veriyor…

gitmek mi zor kalmak mı?

Hani bazen olur ya gece siyahtır, oldukça siyah. İşte o siyah gecelerde hep başka dünyaların varlığını düşlerim. Bir de kafamızın içinde bir yerlerde saklanmış öbür dünya fikri vardır: Bu dünyadan gitmek Allah’ın emri ama ya sonra? Sonrası biraz karışık. İşte bu yüzden insanoğlu gitmek mi zor kalmak mı henüz çözebilmiş değil. Materyalistler bizim bedenimiz olduğunu değil, bizlerin beden olduğunu söylerler ve işin içinden çıkarlar. Beden gidince herşey biter. Din adamları ise yüzyıllardır, filozofların, bilim adamlarının, aşırı düşünenlerle ve sıradan düşünürlerin düşünüp düşünüp de bulamadığı cevaba kolayca ulaşmışlar ve beden ile ruhu kesinlikle birbirinden ayırabilmeyi başarmışlardır. Bir din adamı “Bugünkü hayatın anlamı gelecekteki sonsuz yaşamın zaferi için bir hazırlık devresi olabilmesidir” diyor. Yüzyıllarca insanların kendilerini, varlığı şüpheli bir nimetler dünyasının hülyasına kaptırıp, hükmedenin boyunduruğu altına girmesine razı olamayanlar, “Bırakın öbür dünyaya gitmeyi, bu dünyada kalın kalabildiğiniz kadar ve ölümsüzlüğü bu dünyada yaratın” demeyi uygun görürler. Düşünün, yaratın ve varlığınızı kendinize ispat edin. Ölümsüzlük belki de gerçekleşemeyecek yegane şey olduğu için çekici bir fikir gibi görünse de, şu dünyada kaç kişi ölümsüz olmayı isteyecek kadar sabırlı ve ateşlidir bilemem. Belki de ölümü cazip kılan şey bilinmeyen bir yere gidecek olmanın uyandırdığı meraktır. Ölümü korkunç kılan ise gidip de dönme ihtimalinin olmaması ve herşeyin gerçekten de son bulması fikri. Ölüm bu kadar korkunçsa ölümsüzlük neden materyalist XX.yy. insanı için bâtıl XIV. yy. insanı için olduğu kadar önemli değil? Fosdick 1916′da bunu bugünkü hayatın çok canlı ve ilginç olmasına bağlıyor ve şöyle diyor: “Eski yalıtılmışlığın üstesinden gelinmiştir ve artık tüm dünya kosmopolit olmayı seçen bir aklın taşrasıdır; ve iletişimin hızı dünyadaki herşeyi daha önceki zamanların hiçbirinde olamadığı kadar bir araya getirmiştir.” (Bugün yaşasaydı artık ne derdi düşünemiyorum). XX.yy’ın materyalist insanı pozitif bilimlerle ispatlanamayacak kuramlarla ilgilenmektense beyninin sınırlarını bu dünyada yapabilecekleri için zorlamayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden bugün dünyada sadece bir günde binlerce bilimsel buluş yapılıyor. Luther ise şöyle diyor: “Eğer gelecek hayata inanmıyorsanız sizin tanrınız beş para etmez. O zaman ne isterseniz yapın! Eğer tanrı yoksa ne cehennem ne de şeytan var; ağaçtan düşmüş gibi, öldüğünüzde herşey biter. O zaman birşeyler yapın, cinayet işleyin, ihanet edin!”. Herşey bu kadar kolay olabilir mi? İnsan pek iyi olmamakla birlikte bu kadar da kötü olabilir mi? Adam öldürmeyi, çalmayı, ırza geçmeyi engelleyen Tanrı korkusuysa, insan bu kadar mı erdemsiz ve aciz! Böylesine büyük bir haksızlığa katlanabilecek kadar kendinde kayıp mı insan? Attığımız her adımı ölüm sonrası yatırım planları içinde yapıyorsak erdem bunun neresinde? Oysa erdem kendi kendinin ödülü değil midir? Ama bu dünyanın erdemlerinin sınırları insanı rahatsız eder ve gitmeye zorlar. Yine de bilemiyorum gitmek mi zor kalmak mı?

Akıl İtaat Devlet

Munih Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten! İnanmıyorsanız Münih`i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği sınırlar içinde, onun kurallarıyla uygulanması başarıdır, bir başarısızlık varsa eğer sebebi bu sınırların dışına çıkılmasındadır diyor film. Bu filmde yeni dünya düzeninde uluslararası hukuku hiçe sayan devlet politikalarının varlığı veri kabul edilmiştir ve sorgulanmamaktadır. Çünkü bu politikaların uygulanmasında kullanılan itaatkar kişilerin neticede politikalar üzerinde akıl yürütmesi politikayı sorgulamak olmadığı gibi onun sonuçlarını da ortadan kaldırmaz.
Kant insanın yetişkin olması için esas olan iki koşul tanımlar. Bu koşullardan biri, itaati ilgilendiren şeylerle aklın kullanımını ilgilendiren şeylerin birbirinden iyice ayrılmasıdır. Kant yetişkin olmama durumunun özelliğini kısaca belirtmek için gündelik bir ifade kullanır: “itaat edin, akıl yürütmeyin”. Ona göre genelde askeri disiplinin, siyasi iktidarın, dini otoritenin uygulandığı biçim budur. Kant`a göre insanlık artık itaat etmek zorunda olmadığı zaman değil, ona “itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz” dendiği zaman yetişkin olacaktır. Burada kullanılan kelimenin razonieren olduğunu belirtmek gerek. Mutlak Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Gücünün Eleştirisi`nde kullanıldığı görülen bu kelime aklın herhangi bir kullanımıyla değil, aklın kendisinden başka bir amaca yönelmediği bir kullanımıyla ilgilidir: razonieren akıl yürütmek için akıl yürütmektir. Ve Kant görünürde önemsiz olan örnekler verir: vergilerini ödemek ama vergi sistemi üzerine istenildiği kadar akıl yürütmek, işte yetişkinlik durumunu ayırdeden budur. Ya da eğer kişi papazsa, bir dini bölgenin hizmetini ait olunan kilisenin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek ama dini dogmalar konusunda istenildiği gibi akıl yürütmek. Tüm bunların XVI. yüzyıldan bu yana vicdan özgürlüğü denince anlaşılan şeyden yani gerektiği gibi itaat edildiği sürece istendiği gibi düşünme hakkından hiç de farklı olmadığı düşünülebilir. Oysa ki Kant bu noktada başka bir ayrımı devreye sokar ve oldukça şaşırtıcı bir biçimde yapar bunu. Burada söz konusu olan aklın özel kullanımıyla kamusal kullanımı arasındaki ayrımdır. Aynı anda aklın özel kullanımında özgür ve kamusal kullanımında itaatkâr olması gerektiğini de ekler. Kant`a göre aklın özel kullanımı nedir? Uygulandığı alan hangisidir? İnsan, der Kant, aklının kamusal bir kullanımını “bir makinenin bir parçası` olduğu zaman, yani toplumda oynayacak bir rolü ve yerine getirmesi gereken işlevleri olduğu zaman gerçekleştirir. Asker olmak, ödeyecek vergileri olmak, bir dini bölgenin sorumluluğunu üstlenmiş olmak, bir hükümetin memuru olmak, tüm bunlar insanı toplumda belirli bir parça haline getirir: İnsan böylece kuralları uygulamak ve belirli hedeflere ulaşmak zorunda olduğu tanımlı bir konumda bulur kendini. Kant körü körüne ve aptalca bir itaati değil, aklın belli koşullara uyarlanmış bir kullanımını talep eder; bu durumda akıl bu belirli hedeflere hizmet etmek zorundadır. O halde burada, aklın özgür kullanımı olamaz. Buna karşılık yalnızca aklı kullanmak üzere akıl yürütüldüğünde, (bir makinenin parçası olarak değil) makul varlık olarak akıl yürütüldüğünde, makul bir insanlığın üyesi olarak akıl yürütüldüğünde akıl özgür olabilir. O halde Aydınlanma sadece insanların kişisel düşünce özgürlüklerinin güvence altına alındığı süreç değildir. Aklın evrensel kullanımının, özgür kullanımının ve kamusal kullanımının üstüste bindiği durumda vardır. Oysa ki bu bizi Kant`ın bu eseri üzerine başka bir sonuca getirir. Aklın (her türlü belirli hedefin dışında) evrensel kullanımı birey olarak bizzat öznenin işidir; ama bu aklın kamusal kullanımı nasıl sağlanabilir? Görüyoruz ki Aydınlanma yalnızca tüm insanlığı etkileyen genel bir süreç gibi anlaşılmamalıdır. Bireylere yüklenen bir zorunluluk gibi de anlaşılmalıdır. Bu noktada siyasi bir sorun da ortaya çıkmaktadır. Her durumda sorun aklın kullanımının kendisine gerekli olan kamusal biçimi nasıl alacağı, bireyler mümkün olduğu kadar kesin bir biçimde itaat ederken bilme cüretinin nasıl gün ışığında ortaya konabileceğidir. Bu noktada Kant II. Frederic`e bir sözleşme önerir. Bu, özgür akılla rasyonel despotluğun sözleşmesi diyebileceğimiz şeydir: itaat edilmesi gereken siyasi ilkenin evrensel akla uygun olması koşuluyla, özerk aklın kamusal ve özgür kullanımı itaatin en iyi garantisi olacaktır. Bugün evrensel akıl olarak empoze edilenin uluslararası hukuku yok sayan askeri müdahaleler olduğunu düşünürsek, Kant’ın işte bu sözleşmesinden itibaren devletin etkinliği (ya da güncel anlamıyla derinliği) aklı -hem kamusal hem de sivil hayatta- itaatkâr kılma başarısı ile eş anlamlı olmuştur. Aynı şekilde “başarılı devlet adamı” terimi ile kastedilen aklını kamusal alanda özgürce kullanıyor görünmek için devletin rasyonalitesini sorgulayan ama bunu yaparken de itaat etmekten geri durmayanlardır. Çünkü kural basit: itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz!

Edebiyatımızdaki Güldünya`lar

Bir süre önce birşey fark ettim, bilmem katılır mısınız: Rastgele seçerek kitap okumak uluorta aşı vurunmak gibi, istenilen sağlıklı sonuçlara ulaştırmıyor. Bu nedenle ben de bir karar almıştım, artık daha seçici davranacağım ve bir tema ekseninde okuyacağım diye. Bunun için de konu olarak ekonomi tarihi özelinde okumaya yöneldim. Takdir edersiniz ki ekonomi demek sadece bir takım teoremler, denklemler, rakamlar demek değil. Ekonomi demek hayatın idamesi amacıyla üretilip tüketilen, bu nedenle de maddi bir karşılığı olan herşey. Tanım böyle geniş olunca verilerini de hayatın içinden topluyor. Dolayısıyla ekonomi tarihi, tarihin ekonomik koşulları anlamına da geliyor. Bunu öğrenmenin en iyi yolu da geçmişi hikaye eden kitapları tarihi dokusunda ekonomik figürlere odaklanarak okumak (yani görüldüğü üzere her disiplinden edebiyata kayış yapmak için bir bahanem mevcut). Ben de öyle yaptım, konu edindikleri dönemin ekonomik şartlarını gözümde canlandırmama yardımcı olsunlar diye şemsettin Sami`nin Taaşuk`ı Talat ve Fitnat`ını, Samipaşazade Sezai`nin Sergüzeşt`i, Peyami Safa`nın Cumbadan Rumbaya ve Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü`nü, Tarık Dursun K.`nın Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Nezihe Meric`in Menekşeli Bilinç`ini, Yakup Kadri`nin Kiralık Konak`ını, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın şıpsevdi`sini okudum. Tabi bunların yanı sıra birkaç tane de ekonomi tarihini konu alan bilimsel çalışmaya göz attım ama bu ayrı bir yazı konusu.
Bir de şu var: Kısa bir süre önce aldığım bir mesajla Güldünya`ya seslenmeye davet edildim. Uluslararası Af Örgütü “Kadına Yönelik şiddete Son” kampanyası çerçevesinde, kadınlara yönelik aile içi şiddetin en korkuncu olan namus cinayetlerine karşı söyleyecek sözü olan herkesi, Güldünya`ya mektup yazmaya davet ediyordu. Güldünya Tören`i hatırladınız mı? Teyzesinin damadının tecavüzüne uğrayarak hamile kaldı diye kardeşleri tarafından, ailenin `namusunu` temizlemek için öldürülen gariban. (İlgilenenler için internet sitesinin adresi: www.amnesty-turkiye.org/sindex.php3?sindex=vifois0912200501 )
İşte bu yukarda bahsettiğim iki konu şu noktada birleşiyor: Bu mesaj beni -okuduklarım çerçevesinde- eski Türk edebiyatındaki kadın teması üzerinde düşündürdü son birkaç gündür. Edebiyatımızda kadına nasıl seslenilmiş? Bu edebi temaların ne kadarı gerçeği yansıtıyor, hayattan esinleniyor, ne kadarı ideali arıyordu?
Edebiyatımızda kadın olgusu birçok yönden toplumsal gerçeklerimizi yansıtıyor aslında. Konu hakkında karaladıklarımı okumak isterseniz buradan buyurun.
(Read the article)

Gönderilmemiş Mektuplar III

Merhaba sevgili yeni kiracı,
Sana bu satırları neden yazdığımı ben de pek bilmiyorum. Sanırım sadece bir temennimi iletmek için: Dilerim benim bir zamanlar yaşadığım bu ev sana mutluluk getirir…
Sevgili yeni kiracı,
Sana bu mektubu taşıyıcılar bütün eşyayı yükleyip bundan sonraki hayatıma doğru yola çıkarken, daha birkaç saat önce masamın durduğu yerden yazıyorum. Bu aynı zamanda evde geçirdiğim son dakikalar. Perdesiz pencerelerden salonun boşluğunu daha da genişleten kuvvetli bir gün ışığı vuruyor, açık pencereden giren bütün sesler duvarlardan başka çarpacak herhangi bir nesneyle karşılaşmadıklarından yankılanıyor, ortada kocaman bir uğultu yumağı oluşuyor. Çiçeklerin durduğu pencere önünde kurumuş yapraklara, toprak kırıntılarına, mutfakta sandalye sırtlarının duvarda bıraktığı izlere, eski ahşap bir konsolun bulunduğu duvarın tavanına mumlardan bulaşmış islere tek tek bakıyor ve bu evde geçirdiğim bütün zamanları hatırlamaya çalışıyorum; bu evin beni sarmaladığı yılları dingin ve her anından keyif alarak geçirmiş olduğumu düşünüyorum. Sana tavsiyem evin düzeniyle pek oynamaman. Taşındıktan sonra göreceksin, evin sana armağan edeceği hayat öyle bir anda değil yavaş yavaş çevreleyecek seni. Mevsimlerin evde yarattığı ayrıntılara, günün her saati değişen ışığa, dışardan gelen seslere dikkat et. Mesela ben en güzel okumalarımı odama sızan martı sesleri eşliğinde yaptım; bahar sabahları cırcır böceklerinin sesleriyle uyandım, her defasında “bakalım bügün gökyüzü ne alemde” diyerek pencerelere koştum. Sen de koş!
Güvercinler arkadaşım oldu; izin ver pencerene konsunlar, balkona yuva yapsınlar. Yavru sokak köpekleri ile dertleş, çabuk büyürler; geç saatlerde eve dönerken seni tanıyıp evine kadar eşlik edeceklerdir, onlardan korkma, onların hikayelerini dinlemeyen insanlardan kork…
Bence bu evde oturmanın en güzel tarafı bu semtin çocukları ile tanışma fırsatı. Benim dünyama duyarlılığı o çocuklar taşıdılar. Onların sorularına cevap vermeye çalıştıkça kendimden yol aldım, bazılarını da hala cevaplayamadım; anlayacağın daha yolun başındayım… Sokak kapısının üzerine dolanan hanımeli, arka bahçedeki zambak, pencereyi zorlayan sarmaşık, komşu bahçede açan mimoza seni tek tek selamlayacaklar, onları ihmal etme…
Sevgili yeni kiracı, bırakıp gittiğim bu ev dilerim sana bana verdiklerinin çok daha fazlasını verir. Ona ve elli yaşındaki bu evde bizden önce yaşamış olanların bıraktıkları görünmez mirasa sahip çık, sen de birşeyler ekle.
Hoşçakal,
İmza:Eski kiracı

birlikte yaşamak zor mu?

İlk zamanlarda insanlar bir başbuğları olduğunun pek farkında değillerdi (Başbuğun etkisi o kadar belirsizdi). Sonraları halk başbuğu sevdi ve övdü (gördüğü iyilikler için), daha sonra, ondan korktu (yasaları yüzünden) ve onu hor gördü, (haksızlıklarından ötürü). Kendisine dürüst davranılmadığı için, dürüst olmaktan çıktı ve güzel işlerle sonuçlanmayan güzel sözler dinleye dinleye güvenini yitirdi.
Lao Tzetı
İlkokullarda doğa bilime dair ne öğrendik doğrusu pek hatırlayamıyorum ama çizgi filmlerden mi yoksa hayat bilgisi kitaplarından mı geliyor bilmem uzun yıllar karıncaların mükemmel yaratıklar olduklarına inandım. Sonra La Fontaine’in meşhur fable’ını öğredik hatta ezberledik: Çalışmanın erdemi, tembelliğin kötülüğü. Çalışkan karıncayı ezmemeyi öğrenirken çalgıcı ağustos böceğine de “oh olsun” dedik. Maalesef bu yalanın konusu ağustos böceğine karşı karıncayı yüceltmek değil. Daha da garip olan insana hiçbir şekilde benzemeyen karıncaların grup halinde yaşam tarzlarıyla insanların yaşam tarzlarının bu kadar benzemesi. İleriyi garanti altına alabilmek için çalışmak, bunu yaparken de son derece belirli iş bölümü uygulamak: yemek bulan işçi karıncalar, larvalara bakan erkek karıncalar, grubu koruyan asker karıncalar ve tabii ki üremeyi yani sürekliliği sağlayan anakarınca. Her ne kadar bu grup hiyerarşisini insan topluluklarına uyarlamak mümkünse de insanların grup halinde yaşamaları ile karıncaların (ve irili ufaklı daha birçok hayvanın) grup halinde yaşamaları arasında hem dehşet verici benzerlikler hem de kesin ayrılıklar var. Hayvan gruplarındaki korkunç düzen, insan gruplarına gelince yerini karmaşaya bırakır. Nasıl bırakmasın ki? Ne de olsa insan düşünebilen bir varlık, karşı koyabilen, isyan edebilen, daha fazlasını isteyebilen bir varlık. Mükemmel işleyen hiyerarşi ve akıl almaz disiplin ve görev bilincinde karıncalara en çok benzeyen toplum Japonlardır ki onların da neden hâlâ böylesine disiplinli oldukları tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Doğadaki tüm grupların belki de tek ortak yanları bir lidere ihtiyaç duymaları. Çok vahşi bir ortamda yaşanmadığı yani kaba kuvvete fena halde ihtiyaç duyulmadığı sürece liderlik, sürekliliği sağlayabilende toplanır. İnsanlık tarihinin de başlarında biryerlerde anatanrıçanın doğal liderliği köle-işçi erkekler tarafından gayet olağan görülürken kuvvete dayalı bir devrimle erkeğin iktidarı ele geçirmesi henüz doğada sıkça rastlanan bir durum değil. şimdilik doğurganlıkları sayesinde dişilerin liderlik tahtları garanti altındaya benziyor taki işçiler devrim yapana kadar. Liderlik ve iktidar mücadelesi insanlarda son derece karmaşıkken örneğin karıncalarda bir grupta 30 tane lider bir arada kavgasız gürültüsüz yaşamayı başarabiliyor. Oysa insanlar öyle mi? Fatih Sultan Mehmet’in kanunlarında iktidarı tek elde tutmak uğruna kardeşlerin öldürülmesi dahi reva görülüyor, böylece hem “çok sesliliğin” getirebileceği sorunlar ortadan kalkıyor hem de Fetret devri gibi bir dönemin tekrarlanması engelleniyor. Geliştiği söylenen medeniyetin baştacı demokrasi ise iktidarı önce halka bırakıyor gibi yapıyor ama sonra masum bir numarayla ister istemez yine tek bir liderin eline geçmesine izin veriyor. Artık liderin seçilmiş olması veya babadan devir teslim almasının pek önemi kalmıyor önemli olan insanların bir arada yaşayabilmek için bir kişinin iktidarına yani bir lidere ihtiyaç duymaları.
Thomas Hobbes insanın doğal durumunda bencil olduğunu ve içgüdüsel olarak hep kendi istediğini yapmaya eğilimli olduğunu söyler. Ancak aynı doğal durumda bireylerin istek, hak ve çıkarlarının çelişeceği açıktır. Zira herkes kendi hakkı için başkalarının haklarını çiğnemeyi mubah görecektir. Bu ise herkesin herkese karşı sürekli bir savaş halinde olmasıdır. İşte burada Hobbes’ın görüşleri ilginçleşiyor. Diyor ki: böyle bir durumda kimin haklı olup kimin haksız olduğu tartışılamaz. Bir başka deyişle doğal bir durumda doğru ve yanlış haklı ve haksız gibi kavramların anlamı yoktur. Hobbes gücün ortak olduğu her yerde bunun böyle olduğunu söylüyor ve buralarda ne yasa ne de hakdan bahsedilemeyeceğini söylüyor. Ama bir yandan da insan ancak toplum içinde yaşamını devam ettirebilmektedir. Ama bu başkalarıyla birlikte yaşamanın getirdiği sürekli savaş durumu insanı korkutur zira yaşamını devamlı tehdit eder. İşte bu tehlike ve onun doğurduğu korku, insanı en mantıklı çözümü seçmeye iter ki bu barışdır ve bu barışın sağlanması ancak insanın doğal haklarından vazgeçerek onlan bir lidere devretmesi ve bunun karşılığında da korunma bcklemesiyle oluşacaktır. İşte insan ancak bu anlaşma (hakların karşılıklı olarak devredilmesi) sayesinde toplum oluşturacak ve barış içinde yaşamını sürdürebilecektir. Machievelli’ye göre de doğa insanları her şeyi elde etme susuzluğu ve herşeye ulaşma güçsüzlüğü ile yaratmıştır. Bu yüzden insan gruplarında karmaşa daima muhtemeldir. Bunu önlemenin tek yolu ise birilerinin güç kullanmasıdır. Ve iktidara sonsuz güç veren meşhur sözünü söyler “amaca ulaşmak için heryol mubahtır” Hobbes’a kanının son damlasına kadar karşı çıkan Rousseau öncelikle insanın “insan gibi” olabilmesi için doğa içinde eğitimi savunur. Ama iş bu insanların birlikte yaşamalarına gelince Rouseau da hiç istememekle birlikte Hobbes’dan esinlenmiştir. Sonuçta Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi ile Hobbes’un Anlaşması arasındaki tek fark iktidarların adının değişmesidir aslında. İnsanları eşit görmek, özgür bırakmak iyi de biraraya geldiklerinde çıkan karmaşayı çözmenin tek yolu da birilerine liderliği bırakmak galiba. Bu görüşler daha da çoğalabilir, her düşünür her siyaset tarihçisi veya her sosyolog bir başka görüş getirebilir ama sonuçta ortada olan her durumda ve tarihin her evresinde ister 10 kişilik bir grup ister 10 milyonluk bir ülke olsun bir lidere her zaman ihtiyaç duyar insan.
Nedense b i r l i k t e yaşamak hem zaruridir hem de katlanılmaz bir ağırlıktır ve her an çıkabilecek muhtemel bir anlaşmazlık veya kaosa karşı bir kişinin iktidarı gereklidir. En ufak grup ailede bile eşit katılım sağlamaya imkan yok ve bu az sayıda üstelik de duygusal bağlarla birbirine sıkı sıkı bağlanmış insanlar dahi bir lidere ihtiyaç duyuyorlar. İllaiki bir lider. Her toplumun hatta her grubun ihtiyaçlarına göre ortaya çıkardığı bir kişinin olması, liderlerin her yönleriyle araştırılmasını cazip hale getirmişse de ortaya elle tutulur kesin özellikler çıkarılamamıştır. Çocuklardan oluşmuş üç gruba yapmaları için bir iş verilmiş. Bir gruba otoriter, bir diğerine demokratik, son gruba ise hiçbir işe karışmayan serbest bir lider verilmiş. Gönül isterdi ki en çok işi yapan, en iyi anlaşan grup serbest liderli grup olsun ama maalesef sonuçta en çok işi otoriter grubun, en kaliteli ve iyi işi de demokratik grubun yaptığı ortaya çıkmış. Serbest gruptakiler ise hiçbirşeyden memnun kalmayarak hiçbir iş de yapmamışlar.
Özgürlüğe olan inancım bu sonucu ciddiye almamı engellese de insanların birlikte yaşamalarının zorluğuna ve bir iktidarın varlığının kendiliğinden ortaya çıkmasına sırt çeviremeyiz. Yine de içimizdeki özgürlük ateşini yalnızlığımızla örtmeye çalışıp belki de kendimizi kandırıyoruz. Her ne kadar “yalnızlık edebiyatı” çok beğenilse de ve insan ne olursa olsun “aslında ben hep yalnızım” dese bile ne teorik ne de pratik, hiçbir insan tek başına değildir.

“Kurul” mu “Dağıl” mı demek daha kolay?

Türkiye’de yaşayan insanlar olarak geleneğin izlerini ne kadar üstümüzde taşıyoruz? Hem tek tek bireyler olarak hem de hangi anlamda alınırsa alınsın Türkiye sınırları içinde yaşayan insan topluluğu olarak varoluşumuza hangi süreklilik arzeden durum, kurum ve alışkanlıklar etki ediyor’? Soru biraz keskince, farkındayım. Ama içimi çok acıtan mesleki format değişikliğinden beri sormak istiyorum Türkiyeli insanların bir takım gelenekleri var mı? Elbette, partiküler toplum alanlarının kendilerine has ve kendi aralarında kaldıkça sürdürmeye gayret sarfettikleri bir takım alışkanlıkları, rituelleri mevcut. Ancak bunların özellikle kentleşme ve toplumsal sınıflaşmanın günümüzdeki gelişimi karşısında devam ettirilebilirliği hayli tartışma konusu. Ama asıl sorduğum bu tür parçalanmış toplumsal alışkanlıklar değil. Toplumların bir çatı altında toplayabilecek bir gelenek izleğinin zihinsel olarak kurgulanıp kavranabilmesi imkanı, araştırdığım asıl şey. 70 küsur milyon insanın üzerinde yaşadığı bu ülkede genel kabul görmüş bir dizi alışkanlık, uygulama ve kurumun yine ortaklaşa kabul görmüş bir düzeyde sürekli bir yeniden üretime tabi tutulabilir olması, araştırma konusu olunca sonuç çok da umut verici gözükmüyor. Bireysel anlamda oldukça zeki olan Türk insanı toplumsal akıl sözkonusu olunca ne yazık ki sınıfta kalıyor. Siz üç kuşak boyunca parasal veya kişisel nedenlerle aile krizi yaşamamış sülale, Başbakanıyla altı aydan fazla anlaşabilmiş Cumhurbaşkanı, başka imkanları olmamak durumu dışta tutulmak kaydıyla hayat boyu aynı işyerinde çalışan ücretli, üç sayıdan fazla aynı dergiyi çıkartmaya devam edebilmiş bir yazar grubu gördünüz mü hiç ülkenizde? Bunlar niye mi olmuyor? Galiba geleneğin izlerinin üzerimizde çok belirgin olmayışından. İnsanları ortak kültür ve çıkar alanları üzerinde yaşamaya itecek yaptırımlar, sosyal şekillenmeler çok zayıf olduğundan, toplumsal akıl bir belkemiği oluşturamıyor. Bu yüzden toplumu ayakta tutan tek yapı hâlâ devlet olarak gözüküyor. Devletin yaptırımcı ve düzene sokucu varlığı da aslında kendi içinde bir gelenek oluşturabildiği anlamını taşımıyor. Öyle olsaydı yetmiş yıllık Cumhuriyet tarihi üç müdahaleye maruz kalmazdı. Süreklilik ya politikacılar, ya askerler tarafından bir şekilde bozuluyor yani! ‘Geleneklerin ve toplumsal ahlâkın kendini yenileyişinin akılcı’ bir temelinin olmayışı bir takım gariplikleri de ortaya çıkarıyor. Söylemde herkesin namuslu ve adalete düşkün olduğu ülkemizde, toplumsal örgütlenmenin en üstündeki şahıslardan başlayarak apartman kapıcılarına kadar pek çok kişinin yolsuzluk, üç kağıtçılık ve haksız kazanç zannı altında bulunması, bu yönde bir çok iddianın da kanıtlanmış olmasına ne dersiniz? Geleneklerin güçlü olduğu, toplumsal aklın belkemiği oluşturabildiği toplumlarda bu tür çelişkilerin yaşanmasını pek fazla mümkün görmüyorum. Gelenekler olmayınca süreklilik de sağlanamıyor tabii. Bu nedenle yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdüren kurumlarımızın sayısı parmakla sayılacak kadar az. En önemlisi de, geleneğin olduğu toplumlarda geleneği kabullenmek de, geleneği reddetmek de bir olgunluk geliştirir insanlarda. Oysa gelenek diye şimdilerde, tahta perdelerin arkasında yıktıkları eski ahşap evlerin yerine, betondan yapılan, üstüne tahtadanmış gibi desenler çizilen ve aşı boyası renginde boyalar yapılan binalar inşa edilmesi anlaşılıyor. Daha da kötüsü geleneklerimizin olmasından, sarayların yıkılıp yerine saraya benzeyen biçimde inşa edilmiş oteller yapmayı da anlıyorlar. Ramazan aylarında televizyonda Karagöz Hacivat oyunu oynatmak ve direklerarasını yadetmek gelenek diye anlaşılınca, geleneğe yaslanmak da yaratıcılık eksikliğine mazeret haline geliyor. Mutfak geleneğimiz ise, yabancı mutfakların istilasından nasibini alarak yeniden icad ediliyor. Midesine pek düşkün olan halkımızın üstüne en fazla düştüğü geleneğin mutfakta olması ilginç değil tabii. Diğer alanlarda bir geleneğin net olarak kurulamayışı bir ölçüde anlaşılabilir ama edebiyatta gözlemlediğimiz bir önceki kuşağın neredeyse yok sayılması olgusu anlaşılır gibi değil. Hangi büyük yazar veya şairimizle hesaplaşılıp, yerli yerine oturtulduğuna tanığız? Otuz yaşın altında olup da şiir geleneğimizle hesaplaşmış ve önemli şiir verimi ortaya koymuş kaç şairimizi tanıyorsunuz siz? Bu tabii, şairlerin yeteneksizliğinden kaynaklanıyor değil. Onları besleyen damarların tıkanıklığı, kendilerine şiir sunulan dar okuyan-yazan kadroların tepkisizliği ana kaynağı oluşturuyor.
Elbette her çağda, modalar akımlar olacaktır. Ama bütün bir toplum iyonize olmuş duygular, köksüzlük, üstelik bunu mühim bir şeymiş gibi sunma anlayışı hakim olunca, içimizden bazıları üzülüyorlar. Neticede demem o ki, halkımızın kültüründe, düşünce dünyamızın ürünlerinde ve devletimizin yapısında gelenek izlerini bulmak çok iyimser ön kabulleri gerektiriyor. Mutlaka gelenek ve süreklilik gereklidir demek zorunda değilsek durumu kabul edip bu yönde hayatı temellendirmeye bakmak belki de en iyisi.

iktidar her yerde

Foucault bize iktidar her yerde, dedi. İktidarın sadece polisin copunda, öğretmenin not defterinde ya da müdürün önünde iliklenen düğmelerde değil; sevgilimizin bedeninde, dostlarımızın sözlerinde ya da doktorun beyaz önlüğünde gizli (ya da açık) olduğunu gösterdi bize. Onu bulduğu her yerde sobe dedi. İktidar başkalarının edimde bulunmasına etki (illa ki müdahale değil) ettiğimiz, bizim edimimize etki edilen her yerde duruyordu. Bu illetten kurtulmak -ya da ondan kaçmak- için anarşist olmak yetmiyor. Belki de yapılacak tek şey bir odaya kapanıp kimseleri görmemek, belki intihar etmek, belki -senin söylediğin gibi Murat- düşlerimize sığınmaktır. (Sanki düşlerimizde iktidar yok mu? Ama en azından, düşlerimiz bir başkasına etki etme gücünden yoksun. Belki de düşlerimiz iktidarın edilgen olduğu tek yer. Çünkü düşlerimizi yalnız kurarız)
Muktedir olmakla zorba olmak aynı şey mi? Muktedir olmadan yaşamayı, değiştirmeyi, sevmeyi sürdürebilir miyiz? Yoksa ben’im hayal gücüm mü sınırlı?Kimsenin kimsenin edimine etki etmediği ilişkiler ilişki değil midir? Yoksa hepimiz kendi içimize katlanıp kendimizi didik didik etmeden edimde bulunamaz mıyız? Tıpkı terapiden geçmeden psikoterapist olunmayacağı gibi. Peki iktidarın her yerde ve her zaman var olduğu düşüncesi onu kaçınılmaz ve dolayısıyla “doğal” kıldığında mücadele etmenin gereksiz ve anlamsız olduğu sonucu çıkarılmayacak mı buradan? Foucault’nun düşüncesinin itilebileceği (çekilebileceği, savrulabileceği, gidebileceği, uğrayabileceği) son noktada (iktidarı yıktığımız her yerde yeni bir iktidar yarattığımızda, söylemi kırmaya çalışırken söylem yarattığımızda) yapılabilecek tek şey, maruz kalma durumuna katlanmaktır; ancak bunun bilincinde olarak. Oysa Foucault çok önemli bir şey daha söylüyor bize. Diyor ki, mücadelenin varacağı bir son bir nokta yok. Bana kalırsa bu Foucault’nun düşüncesindeki devrimci tek yön. Mücadeleler süregider ve siz yerinizi alırsınız, tarafınızı seçersiniz, tarihin (talihlerin) neresinde durmayı seçiyorsanız orada durursunuz. İşte bu noktada durup geriye bakanlar “boşunaymış işte her şey” deyip sıraya geri dönmezler, yılbaşı hindisini çamura düşürdüklerinde* reklamcı kartviziti bastırmazlar. Her şey bir gençlik heyecanı olarak buruk bir gülümsemeyle anılmaz.
Uzun sözün kısası iktidar yer yerde, her zaman olacak. bir insanın kişiliğini en iyi tanımlayan işte bu “iktidar” karşısında takındığı tavırdır.

*Ahmet Altan’ın Sudaki İz adlı romanının kahramanlarından biri, öncü devrimci umutları için gecekondu mahallesine yerleşmiş bir küçük burjuva kadını yılbaşı gecesinde komşusuna giderken elindeki hindiyi çamura düşürdüğünde birden -gerçeğin (!) farkına varıverir. Devrim falan olmayacaktır!

Kavranması en güç şeylerden biri zaman. Son derece değişken, akışkan, bazen de yoğun bir sis kadar durgundur zaman. Uzak bir ülkede sevdiklerinize kavuşmayı bekliyorsanız geçmek bilmez, mutlu ve tasasız yaşıyorsanız uçarak, koşarak geçer yanınızdan. Zaman upuzun sonsuz bir yoldur, sizin yürüyebildiğiniz ise birkaç adımdır sadece… O geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. Oysa siz ufacıksınız, siz miniciksiniz, siz kimsiniz?
Zaman kalabalık bir halktır, karmaşıktır; katledilmiş onca insan, yaşanmış onca savaş, yıkılmış onca krallık, toplanmış onca ürün, el değiştirip dünyayı dolaşan onca para, yazılmış onca kitap, içlerinde hayatın yanıp söndüğü onca şehir, kırılmış onca kalp, şerefe kaldırılmış onca kadeh, birbirinden farklı onca mezartaşı, dalgaları yara yara ilerleyen onca gemi, gökyüzüne uzanan onca ağaç, doğup batmış onca güneştir zaman, bizi kucaklar, rüzgarında dört bir yana savurur. Doğmuş onca bebek, gömülmüş veya yakılmış onca bedendir.
Birbirini izleyen iki dakika hiç benzemez birbirine. Zaman bizi şaşırtır, kandırır, kendine bağlar. Onun değişkenliğinde dönenir dururuz biz; seslerimiz, görüntülerimiz, aşklarımız ve acılarımız evrenin karanlığına yükselip kaybolur. Acıklı bir çabadır bizimki, varolma çabası. Zaman önümüzde çatallaşır, binlerce farklı geleceğe doğru açılır. Bunların hangilerinde varoluruz, hangilerinde yokoluruz, bilemeyiz. Zaman evrendeki tek labirenttir ve biz çıkış yolunu hiç bulamayız.
Zaman bize yalnızlığımızı hatırlatır. Yıldızların altında, toprağın üstündeyiz ama zaman yüzünden belki de hiçbir yerdeyiz. Geçmişimiz gitgide uzaklaşan hatıralarla, geleceğimiz belirsiz seçeneklerle doludur ve biz sadece içinde bulunduğumuz anda varoluruz.
İster bilincinde olalım, ister olmayalım bu zavallı halimiz, bizi zamana sahip çıkmaya, onu kontrol altına almaya, kavramaya itmiştir. Tarih ilmi dediğimiz nedir ki? Eskiden olup bitenleri bilmek, geçmişi bir takım dönemlere ayırmak, ona isimler vermek, yorumlamak, tezler geliştirmek bizi rahatlatır. Böylece zamana hükmettiğimiz zannına kapılırız. Ünlü Fransız tarihçi Marc Bloch “Tarihçinin düşünceleri zaman ikliminin havasını özgürce solur” der. Medyumluk, fal bakma gibi geleceği önceden tahmin etmeye yönelik faaliyetler de aynı endişenin bir ürünü değil mi? Sadece bugünde varolabilen insan, varoluşunun sınırlarını hem geriye hem ileriye doğru uzatabilmek için didinir durur. Oysa zaman bütün bu çabalardan bağımsız, dörtnala sürdürür akışını. Rüzgarlı havalarda hızla yol alan bulutlarda hissedersiniz zamanı veya kirpiklerinizin bir hareketinde veya bardağa dökülen suyu izlerken.. Ama bunlar hiçbir şeyi değiştirmez hiçbir zaman, o geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. İnsanoğlunun zamanı zapturapt altına almak için kullandığı ölçüm yöntemlerinden olan yıl ise bu sonsuzluğun adı bile edilmeyecek kadar küçük bir parçasıdır.Buna ragmen yeni bir yıldan bahsedecekseniz, pekiy iyi yıllar öyleyse.

ya gerçekten kanser olduysam?

Diyelim güç bir gece geçirdin. Gördüğün dört düşte dört gündüz yaşadın. Uykunu alamadan uyandın. Karşında sabahı bulmaktan hoşlanmadın. Yataktan kayarak indin, parke döşemenin gıcırdayan bölgesine yayılmış eski halıyı yakalayıp altına çektin. Senden boşalan şilteye, çukurlaşmış ortasına toplanmış çarşafa, ayakucundan döşemeye kaymış battaniyeye, döşemenin parkesi kabarmış kısmına yayılmış kilime, üstündeki kadife kaplı koltuğa, havları dökülmüş koltuklara iliştirilmiş kolalı mendillerin tentenelerine, perdenin geniş aralığından odaya dolan sabaha, camı kaplamış buz kristallerine sırtlarını vermiş bir çift serçeye, sulusepken yağan kara baktın, soğuğu gördün. Her saniye yüz yirmi altı trilyon beygirgücüne eşdeğerde güneş enerjisi almaya alışmış yerküre bu sabah havasını alıyordu. şžeytan tırnağının battığı noktadan sızan cerahat parmaklarına bulaşıyor, parmağını sıktıkça artan acı göz pınarlarının taşıyamayacağı ölçüde irileşip yanaklarından boynuna doğru kayan damlalarda somutlaşıyordu. Hapşırıyordun. Burnun akıyordu. Kötü dokunmuş halının keçeleşmiş tüyleri bacaklarını dalıyordu.
Devamı burda:
(Read the article)

Tüketiyorum öyleyse varım

Sanırım endüstri toplumunu vareden fert olmak, varolmak demek artık. “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ve insan, bedensel hazza yenik düştü. Asırlar boyu gücünü, tanrısal dinlerden ve toplumu tanrı olarak sunmuş kenter dini ahlaktan alan insanoğlu sonunda özgürlük çağını yakaladı. Ama nasıl? İlkin cinsel özgürlükle tanışıldı, tabular yıkıldı sanıldı. Çünkü tam tersi olması gerekirken bu özgürlüğün yolu da önce bedenden geçti, sonra beyine ulaştı. İnsan yaşayarak öğrendi, yaşadıkça açıldı. Ancak kafa ile kilitlenen beden, anahtarı yine bedende aradı. Din, ahlak gibi soyutlamalarla ket vurulmuş beyin işlerliğini yitirmişti çünkü. Merkez bedendir artık. Onu ayakta tutacak tek güç maddeden alınacak güçtür. Bedensel hazlar ve acılar herşeyin üstündedir. Hukuk sistemi de bunu kabul eder: Suçlu için öngörülen en büyük ceza kafanın bedenden fiziksel olarak ayrılmasıdır. Peki, zaten kurumuş bir kafanın bedenden çekilip koparılması mıdır gerçekten trajik olan? Çelişki, anlamı ve mutluluğu maddede aratan sistemin kendisidir. Sınıf geçirtmek üzere öğrenciye vadedilen ödüllerle başlayan süreç maddeye önlenemez yöneliş ile devam eder ve sınıf atlamanın mutlak çaresi olmaya başlar. Pompalanan hırs, ortam buldukça kıskançlık, nefret ve suça dönüşerek toplumu çürütür, çökertir. Yaşamın vadedebileceği yegâne gerçek olarak tanıtılan bu ödüller akıl ve yaratıcı düşünceyi ezer, yok eder. Bugünkü mevcut sistem kolay kolay demode olacağa benzemez. Tıpkı eroin bağımlısı olmuş biri gibi para, toplumu, oluşturduğu illüzyonlarla tutsak eder. Dünyayı tek kutba hapseder. Tutunabilecek hiç bir değer yargısı bırakmaz. Sistem insanı yutmuştur. Oysa sistemler belirlenmiş amaca ulaşma yolunda sadece araç olabilirler. Amaca dönüşmeden, geçerliliklerini yitirdiklerinde terk edilebilmelidirler. Düşünceyi maddeye yenik düşüren bu sistemden nasıl kurtulunabilir? Tek çözüm bedensel hazların tekrarına dayalı doyum döngüsünden sıyrılıp düşünceyi amaç edinmek olarak gözüküyor. Bu saplanmaları kırabilme yetisi “Neden?, Niçin?, Nasıl?” sorularının her davranış öncesi sorulmasını ve cevaplanmadan sonuca gidilmemesini gerektiriyor. Düşünce ve duygunun ortak ürünü sezginin de büyük katılımıyla varsayımdan varolana geçiş sağlanabilir.
Sezgi önemlidir. Sezgi, matematiksel düşüncenin, yani mantığın sonuca ulaşımında yetkin bir fonksiyon olarak düşünülebilir. Hayat, betimlemelerle yüklü tanım kümesi olarak ele alındığında, görüntü kümesinde ulaşılması amaçlanan sonuç bu fonksiyonu yaşamın ta kendisi kılar. Görüntü kümesini yine tanım kümesi olarak gösteren, varış noktasını çıkış noktasında aratan kısır döngüsel bir sistem bireyin iç enerjisinin ancak boşa tüketilmesi ile sonuçlanır. Yaşamı sürdürmeyi değer kılacak heyecanı sadece, oluşturulacak fonksiyon ile ‘Tanım Kümesi Hayattan’ edinilen birikimleri sonuca dönüştürmek, yani benzersiz görüntü kümesine ulaşabilmek verebilir. Tıpkı sahne ve dekoru hayat edinmiş tiyatro oyuncusunun rolünü her defasında yeniden oluşturarak aktarması, o anı yaşarken hissettikleriyle bir önceki oyunundan bambaşka bir rol çıkarması gibi. İşte yaşanan şartlardaki geri dönüşü olmayan dünyaya paralel bu değişimi yakalayıp, birikimleri o anki tekrarsız koşullarda sonuca dönüştürebilmek ancak ayakta tutulan diri bir zihinle mümkün olabilir. Yaş ilerledikçe pençesine düşülen alışkanlıklar, saplantılar, prensipler bedenle paralel yıpranma içinde bulunan beynin değişimden kaçış yollarıdır. Her gün hücreleri biraz daha yok olan beynin bu gidişi kaçınılmaz olabilir, ama henüz vakit varken beyne gereken değişimi yaşatmamak, ona kendini yenileme imkânları sunmamak büyük haksızlık olur. Bunu gözardı etmek bedeni uyutabilir, ancak akla açık bir ihanettir.

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. “En çok kimi severek okudun?” deseler, onun adını verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya…
Kendini en az gösteren o… Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o… İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana yapmış olması mı beni çeken? “Çiğlik edip ne kadar piştiğimizi mi anlatıyoruz?” diye sorması mı içten içe? Yoksa “İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz.” deyişi mi? “Onu anlamıyorum ama beğeniyorum.” diyen çok kişi olmalı. Ben de onu anlamaya, anlamadığımı anladığım an başladım. Bilge Karasu adına yakışır yaşadı. Benim içimde şimdiki zaman ekini taşıyor “yaşamak” onunla birlikte. Dostuyum, çocuğuyum, kedisiyim… En çok da kedisiyim. Kendi yalnızlığımda okşatırım düşüncelerimi. Okşanmanın rehaveti mırıltılara dönüşünce o da iletişimin içine girer. “Konuşanlarla konuşurum; konuşmayanları çok iyi anlarım, ben de onlardanımdır çünkü.”Bilge Karasu “Kendi izinden başka? Neredeydi kurtuluş?” diyor bir kedi şeytanlığı ile. Kendi izim, kendi içimdeydi. İçimi nasıl böyle örmüşüm? Bu ipi, bu şişi ne zaman almışım elime? Bu motifleri kim dokumuş zihnime? Çözmek için mi çabam, yoksa çaprazları çoğaltmak mı?
Geceme bakıyorum. Bira, sigara, radyo, umut… Bu gece oynaşlarım bunlar mı? Bu kadar mı? Geçmiş, gelecek nerede? Ne kadar? Karasu’ya bakıyorum. Ona düşüyor anlatmak: “Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti…” Anladım. (Tırnağın hem içinde hem dışında anlamak) Onu anlatmak dönüp dolaşıp kendimi anlatma noktasına geliyor. Birilerini anlatanlar da hep böyle yapıyor; ama inatla başkalarını anlattıklarını söylemiyorlar mı?.. . Deli gömleğimin dikişleri geriliyor. Yardım et Bilge Kedi!
Ediyor. “Bu benim anlayacağım bir şey değil galiba ” diyebilmek, “ben her şeyi anlarım” demekten öteye bir adım atabilmiş olmaktır. Adım adım öteye gitmek istiyorum seninle. Arkalarda kalabilirim kimi zaman. Öne geçtiğimi de görebilirsin. Sen 1995′te durdun. Sayılacak günlerim var benim. Aşılacak engellerim, toplanacak deniz kabuklarım var yeniden denize atılmak için. Gözlerimdeki insani kıskançlığı görmelisin. Kötü niyetimi gizleyemiyorum. Beceriksizlik ediyorum. Bana baktığını biliyorum. Bakıp bakıp sustuğunu, ne düşündüğümü bildiğini biliyorum. Utanmamam için sevgiyle gülümsediğini…

Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp… Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp.

SaatleriAyarlama Enstitüsü,
Ahmet Hamdi Tanpınar

Tam bir yıl geçmiş bu sayfaya birşeyler karalamayalı. Uzun zaman! Peki ama nedir zaman? Sıfır meridyenini, Greenwich’i hepimiz ilkokuldan hatırlarız. En az dünyayı ortasından ikiye bölen ekvator kadar tuhaf gelen bu yer, içinde uzun beyaz sakallı, ermişle bilgin arası yaşlı, sevimli bir amcanın yaşadığı, okyanusun ortasında bir kuleyi çağrıştırmıştır bana. Kaygı da duymuşumdur bir yandan, “ya birgün şaşırır ya da uyuyakalırsa” diye. Unuttuğu, şaşırdığı pek olmadı ama ben bu çocuksu kaygıları ve yaşlı amcayı çoktan kendi haline bıraktım. İlk saatimi bir doğum günümde aldım. Japon, Kore malı elektronik, pilli saatler henüz Tahtakale’ye düşmemiş olacaklardı ki ana-babalar çocuklarına saat almak için doğumgünlerini vesile ediyorlardı. Erkekler biraz daha şanslıydı; saat-bisiklet orta sınıfın sünnet klasiklerindendi nerdeyse. Sonra, çocuk bileklere büyük gelen saati özenle gösteren poz poz fotoğraflar girdi aile albümlerine. Toplumsal albümümüzün de aşağı kalır yanı yok hani; kimbilir Abdülhamit ne hesaplarla dikmişti Anadolu’nun dört bir yanına o saat kulelerini. Önüne geçip fotoğraflar çektirmemiz için biraz, biraz da kartpostal olsun diye elegüne karşı. Bir de buluşmalar vardır, saat kulesinin önünde. Koordinatları bu kadar boyutlu başka bir yer de pek bulamazsınız herhalde. Hem buluşmak biraz da şehirli işi madem, biz her zamanki yerde çiçek ve öpücüklerle hazır olalım - tabii saatinde. Bu tembih sözü, aşağı-yukarı benzer anlam ve değerlerin bahçesinde geziniyorsak, kısacası aynı kültürdensek anlamlı. Yoksa, iki Afganlı kardeşin bir zamanlar Kabil’de seneler senesi birbirlerini beklediklerini okumuştum; sözleşmişler. Ayrıca, iki Farisi de bilmem kaçıncı sözleşmelerinde buluştuklarında hiçde şaşırmıyorlarmış. Eh ne diyelim; sabrın sermayesinde zaman; o da “bol” olunca insan ilişkileri böyle renklenebiliyor işte.
Zaman, bizim yaptığımız gibi, ölçülür, biriktirilir, harcanır, kazanılır birşey mi acaba? Daha doğrusu, ne zamandır dışımızda, bizden ayrı bizi belirleyen bir zaman olgusu var? Sanırım insanlar (Batı’da) tarlalarından kopup, ay baladlara, nostaljik kilise canları da romantik değerlerine kavuştuğunda, saatler çoktan yaşlı amcanınkine ayarlanmıştı. Üstelik bu yaşlı amcanın bir İngiliz tüccar sülalesinden gelmesinin de pek rastlantısal yanı yok elbet. Ha, bir de Pueblo yerlisi var. O kule ihalesini kazanamamıştı, aslında çok belli ki katılmamıştı. şimdi kulede bir Pueblo yerlisini düşünebiliyor musunuz? Pueblo yerlilerinin başlangıç saati “herşey tamam olunca” olan yeni yıl dansları varmış. Antropolog Edward HaH’ı bu dansı izlemesi için kabul etmişler, ancak HaH’ın saatlerce sabırla dansı beklemesi gerekmiş; üstelik herşey, ona göre, başından beri tamamken. Düşünün bir kez. Eş-dost-akraba yılbaşı kutlaması için toplanmışsınız diyelim. Kilolarınızı düşünmeden yiyorsunuz, iyice kaptırmış olanlar süslenmiş çamın etrafında toplaşıyor. Yeniyıl şarkıları söyleniyor, Opel talihlisini buluyor, ışıkları söndürüp bekliyorsunuz; gelmiyor. Programlar bitiyor, yemeğiniz, daha kötüsü sabrınız tükeniyor ve saatler hâlâ “geceyarısını göstermiyor”. “Hayır” diyor kulenin efendisi Pueblo yerlisi, “henüz herşey tamam değil”. Ve siz sızıyor ya da telefon hatlarını, bildiğiniz en yetkili makama “bu ne rezalet!” demek için meşgul ederken “yeni yıl geliyor”… E artık böyle gelen yeni yıldan görülecek hayrı sormuyorum. Kule istihdamında yaşlı İngiliz amcayı mı, yoksa Pueblo yerlisini mi tercih ederdiniz bilemem ama, görünen o ki Batı’nın zaman anlayışı Doğu’nınkinden oldukça farklıdır. Batı’da zaman, üzerinde yürünen bir yol gibi, tüketilen birşeydir. “Boş zaman” da Batı yaşam kalıplarından türemiş bir kavram. Herneyse, siz ister üzümlerin rengi değiştiğinde, isterse fındık başladığında doğmuş olanlardan olun, ama memlekete mektup yazarken, eminim tarih atıyorsunuz artık. Nasıl? Artık mektup zamanı da mı geçti? Sorsalar, belki de bir Tiv yerlisini (Batı Afrika) tercih ederdiniz. Zamanı kapsül gibi yaşayan insanları… ziyaret, yemek, iş zamanları hep ayrı ve iki iş birarada asla yapılamıyor. Mesela Pazartesi ürünlerin en yakın pazarda satıldığı gün. Ürünler satılmadıkça Pazartesi bitmiyor, pazartesi bitmedikce de Salı gelmiyor.

Kültürler arası “zaman” farkı belli ki meridyen hesabından daha karışık ama biz artık kolumuzdaki saatin dünyanın heryerinde ‘bir’ anlamı olduğunu biliyoruz. Günde sekiz saat çalışmanın kalıpladığı iş yaşamında iç zamanın, psikolojik zamanın, soykütüğünüzün hükmü yok. Siz ister sabah ezanıyla, ister kedinizin ısrarlı miyavlamalarıyla uyanın, geçiminizi belli saatlerde açılıp kapanan kapılardan geçerek sağladığınız kesin. Hem artık herkes çok çalışmak zorunda! Nasıl deniyor… “zamana karşı koşuyorum”. Ama, nereye? Araba taksidi için, beyaz eşya için, yazlık için, tatil için, çocukların okul masrafları için… ve daha birçok günlük yaşam nesnesi için herkes çok çalışıp çok tüketmek istiyor. Ancak, gözden kaçan birşey var, o da bu nesnelerin sonsuz, kullanmak için gereken zamanınsa sınırlı olduğu. Kullanıma giren her yeni nesne daha önce edinilen bir başka nesnenin kullanım zamanını azaltacaktır. Tabii, “varsın azaltsın” denebilir. Ayrıca, mirasyedilerin konu dışı olduğunu, bilmem belirtmeli miyim? şehir yaşantımızın ayrılmaz ayrıntılarından biri de kalabalık mekanlar. Haftanın ancak belli bir zamanını “sosyal yaşama” ayırabiliyorsanız bunu ençok sayıda insanla gerçekleştirebilir, toplantılara gidebilirsiniz. Böylece hem pek çok tanıdık edinir, edindiklerinizi tazeler ve hesabı da uzun vadede kredi kartınızın dost hanesinden düşebilirsiniz. (Kredi kartınızın olmadığını söylemeyin… dostunuz elbette vardır.) Düşlerinizi, fantezilerinizi bilemem ama bunlara gittikçe daha az zaman ayırabildiğinizi biliyorum (Dergilerden, dedikodulardan). Romantik aşkların zamana karşı durumunu gözden geçirebileceğimiz duyarlıkta bir paragrafta olmadığımın bilinciyle yaşanası aşkların seyrelmesine - izninizle- iç geçiriyorum. Zira, şu sıra siz de bu yazıdan iç geçiriyor, büyük insan resimleriyle dolu ofset bir dergi karıştırmayı, kahvenizi yudumlarken teyid edilmiş yaşam tarzınızın keyfini çıkarmayı istiyor olabilirsiniz. Hem, ben de bu yazıyı bir kahvelik tasarlamıştım; kahvenizi soğutmak istemem. Çok da zaman kaybettirmiyim size. uzun sözün kısası ben yine zaman zaman burda olacağım. Beklerim…

“azınlık olmak çok zor” dedi adam iç geçirerek. Etrafıma baktım, hiç azınlık göremedim, “evet hakkaten zor olsa gerek” dedim…
Nazım’dan konuştuk sonra, Itri’den, Necip Fazıl’dan, uzmanlardan, uzman olmayanlardan, dış kaynaklı projelerden, hava şartlarından…sonra sıkıldım, sıkıldığımdan da sıkıldım…sonra sustuk…
eski bir New Orleans ağıtına eşlik ettim içimden: Nobody knows the trouble I’ve seen…Sabahattin Ali’nin Hanende Meleği geldi aklıma…işyerinde arkadaşım boğaza bakıp bakıp “vay be ecdat çok güzel bi memleket fethetmiş” diyordu; bir anda farkettim ki Hanende Meleği “azınlık”tı bu manzarada…
“eğer yaşamın kilidiyse ‘hareket’, o kilidin anahtarı da ‘gitmek’ olsa gerek” dedim adama. “aslında ben tatile gitmeyi sevmem, gidenlerin de sevdiklerini sanmam” dedi bana…birbirimizi anlamıyorduk ve birbirimize göre ‘azınlık”tık bu konuşmada…

Bu yazı İHSAN OKTAY ANAR’a hitaben yazılmıştır; biz onu ne kadar anlıyorsak bu yazı da o kadar anlaşılacaktır

Dingin ifadesini çevreleyen kırışıklıkların işini bilen parmaklar tarafından sanat kaygısıyla-çoğunlukla üzerine geçmişi belirginleştirme görevi yüklenerek-doğru yerlere serpiştirilmesinden mi çıkarmıştım bu sonucu. O’nun yaşama ince köklerle bağlı insanların yufka yürek mutluluk kaygılarını duymadığını? Taş zemin üzerinde yankılanan adımları arasından, vermiş olduğu kararın hoşnutluğu ile önünden ilerlediği Büyük Bilim Adamları portre dizisi gözünde pek de itibarı bulunmayan ‘mutluluğun’ yerine gerçeği tanımlama sorumluluğunu üstlenmişlerdi. Çok sonraları tutacak gurbetine dergâh belleyeceği günah öncesinde de, Yahudi Beş Vakit İsa Efendi, çoğu zaman yanılsamanın kapanlarından sakınamadığı apdallığına mazeret, itiraftan kaçırışları ile örtündüğü özleminde tek vakit gerçek idi. Budala ve masumuzdur hep kendimize rağmen. İsa Amca karşılaştığı yerde içeriğine aldırmaksızın tanrı inançlarını sahiplenir, Yahudi olmasına rağmen beş vakitte titizlenirdi. Muhalefet olmak da dahil, dinle pek ilgili olmadığı bilinen profesörü tanrısal öfke yandaşları karşısında savunmasız bırakmaz, O’nun kelime-i şahadet getirmeyen ya da istavroz çıkarmayan inancının; koridorun kasvetli atmosferine egemen, merasim kıtası gibi dizili oniki fani bilim adamının, bölünüp tanrısal görüntüye bürünmüş akıl-bilim ruhaniliği ile ilintili olduğunu yinelerdi. Profesör günaha aşina değildi ve günahın bir koşul ya da ceza oluşu arasında gidip geldiği dalaş, ideolojilerin son kalıntılarının da süpürüldüğü bir meydanda, 70 yılın kimliğinin Mc Donalds’a kiralanması ile sonuçlanırken; kendi haklarından emin bir şekilde günahları serbest bırakacaktı. Bu tasfiyede, O’nun ip cambazının parmaklarının ucundaki dengenin sığınılmazlığına beş duyusunu tıkayan kendinden hoşnutluk haliyle tanışık olanlar; artık başı dönen profesörle bu iki adamın yargılarının iç içe geçmişliğini açıklama çabalarını acele ile geçiştirmeyecekti: Pencerelerimizi gösterdiğimiz oba töresinin pusulasına bağımlı yön bulma alışkanlığından arındırılmamış cüretkarlığımızın, hüzünlerden tasarruf etmeye tuş olabilecek kadar burnu sürtmemişti henüz. Böylece Profesör, eski alışkanlıkla yüreğine kırkdokuz küsur kandırılmışlığı takıp dişiliğin beyaz omuzları üzerinde akan yelenin kışkırtıcılığına, daha fazla direnmedi. Hamlığının eksik darasına sevdalanışını bu kez de, rastgele ilişilen bir hurda günahta bağışlatma düzenlemeleri ile anlaşarak tenin çağrısında inzivaya çekilecekti. Hafızası kudretli bir günahta, acılarımız değmeden birbirine, arınmanın onca uzağına düşmüştük: Günahın ortalarda dolaşması kavranmıyordu- sorulara yanıt vermediği için değil, çünkü yanıt verirdi- hep yanlış sorular sorulduğu için. Tahta eşik üzerinden, açık bırakılmış kapı aralığında kestane dalının ucuna düşen kırmızılığa, biriktirme tutkusuna sebep yönelişimin ayrımına varmadan; öğrenilmiş cehaletimizin rehin bırakıldığı estetik günahta, ‘bir kadın-bir erkek’ yansımasına rastlamayınca kendi sıcaklığımda ısındığım bu kucaklaşmaya katılmış olan masal sevgimi kurtarmaya yetecek, ödenmiş haraçlardan edinilmiş becerim yoktu. Her günahın içine kendi payına düşen elemin üleştirildiği bir geçmiş zaman tanımının eşiğine asılı kalmıştım. O’nun, kendisini bir fatih suretine büyüten, insanın içindekileri çözme ve önemi olmadığını gösterme yeteneğine bu kadar yakın olması, başka herşeyden koparılmış olmasını daha belirginleştiriyordu. Eksik inci düğmelerinin çözülüşünde soyunukluğum, O’nun doğayla unutulmuş güdüsel ilintisinde aklını çelmeyecekti. Patiska şilte üzerine düşürülen dantel yakalı lal gömleğin uyumsuzluğunda kendini hoş bir edilginliğe, çoktandır alıştığı bir şeye yeniden alışıyor gibi bırakışlarmda; doğrudan deneyimin çok daha uzun bir kuramın parçası olduğu inancını sahiplenişini onca kan kurutmadı. Ardından kapanan çift kanatlı ağır ahşap kapının homurtusunda hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza. Buna sebep bağışlamadın beni. Masalın, cam ayakkabıların kül kedisinin de ayağına küçük geldiği, artık benimsenen versiyonunun egemenliğini yaygınlaştıran tamtamları bu kez de; kayıtlarımızda bir yere yerleşen günah için tövbeyi gereksizleştirecek panzehiri yaşama misyon yüklemenin anlamsızlığından daraltacaktı; hep yanlış sorular sorulduğu için. Kendini ağartılan aldanışlara ileten yüreğimize yürüyen günahı, kendi adı ile çağırmaktan utanarak, küçücük bir yorgunlukta sakladık. Kimsenin ellerinin funda toprağı ya da kusmuk koktuğu yoktu. Mantıksal yöntemle düzenlenen fethi katlanılabilir yapan ayrıntıları kurcalanmış içtenliklerden artırırken, ılık kıvrımlarında büzüleceğimiz üstü çizilmiş okşayışların gelişigüzel savrulmuşluğun asılı kalmış küçüklüğümüzü özentili tanımların ocağına düşmekten alıkoymak ise dişlerini çok sonraları etimize geçirecek sayıklama idi. Nefsimizin mağruruyduk, hepsi bu! Fatihlerin güzergâhından günümüze uyarlanan bir fetih biçip, günaha tutunmamızın özde gizli bir kutsama olduğunun bilincinde olmamız dahi yazgıyı kışkırtıp boyunduruk altına alarak belirsizlikte asılı kalmışlığın tanımını yapma uğraşımızdı belki de. Hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza.

Güneş kara bulutlar hep kurşundu
Milletimiz acılarla dolmuştu
Sahip çıkan yokken vatana
Millet meclisimiz kuruldu.

Seğmenler oyunlarla coşkuyla
Atamı konuk etti Ankara
Kadın kız çoluk çocuk umutla
Kara kıştan girdik bahara.

Bu bahar neler gösterecek?
Bu çiçekler kimin için açıyor?
Gönlümdeki inanca en büyük destek
Kemal Paşam meclisimi açıyor.

diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle birlikte anneme hediye etmişim. O ise saklamış bunca sene, yılbaşında bana hediye etti (anlayacağınız bu yılbaşı biraz geçiştirildim) Kirli çıkıdır benim annem, bazen sandığının dibinde tarihi vesikalar falan sakladığından şüpheleniyorum. Gerçi bir ara sıkıştırmıştım, seksen ihtilaline ilişkin belgeler var mı elinde diye. Ama maalesef konuşturamadım. Yine de şüphelerim var, ne de olsa olayların en ağdalı döneminde baba evinin çatısında eylemcileri gizlemiş, yedirmiş, içirmiş€¦ Annemden aldığım yılbaşı hediyesi dedim de aklıma Hal SIROWITZ`in Annem Diyor Ki kitabı geldi. İşte size kitaptan birkaç kısa alıntı:

“Baban yılbaşı için sana ne hediye aldığını bilmiyor olabilir, dedi Annem, ama bu bir şey almadığı anlamına gelmez. Mağazaya gitmeden aldı baban hediyeni, bana para verdi, ben gittim. Yani hediye üzerinde eşit haklara sahip. Yarısı onun. Doğrudur, mağazayı karış karış dolaşıp rafta kalan son kovboy tabancasını, hem de benim cüssemin iki misli bir kadının da göz koyduğu kovboy tabancasını, bir hamleyle kapıp, arkasından kasa kuyruğunda beklemiş değil baban. Bunların hiçbirisini yapmadı gerçekten de. Öyleyse yeni tabancanı niye benim üzerimde deniyorsun hep, biraz da ona nişan alsana.”
“Yağmur yağarken denize girme sakın, dedi Annem. Suya yıldırım düşebilir, felç olursun. Bitkisel gıdaları sevmiyorsun, bak. Birde ömrünü bitkisel hayatta geçirdiğini düşün”
“Sütünü içerken, dedi Annem, bu bardağı da kırma sakın. Musa, On Emir tabletlerini kırdığında, yenilerini almak için koca bir dağı bir daha tırmanmak zorunda kalmamıştı sadece, Vaat Edilmiş Topraklar`a gidişini geciktirerek cezalandırmıştı onu Tanrı. Aslında belki de kâğıt bardak vermeliyim sana, cam bardak kullandırmamalıyım. Ama işte dua et ki Tanrı`dan bile daha iyiyim.”
İşte böyle kopuk annelerde var, neyse ki benimki onlardan biri değil. Geçenlerde sinemaya gittim annemle. 2004`ün -zannımca- en iyi filmini kaçırmasına gönlüm razı olmadı: KARPUZ KABUğUNDAN GEMİLER YAPMAK. “Herkesin bir hayali vardır, gerçekleştiremeyeceğini bildiği ama yine de uğruna tüm hayatını adadığı; işte bu hüznün başlangıcıdır” der Hemingway. Sanırım bu filmi en iyi bu sıfat tanımlıyor anne: hüzün, dedim. Madem bu seni hüzünlendiriyor, sen niye hep olmayacak şeyler istiyorsun, dedi. Bilmem, belki ben istediğim sürece hiçbir şey imkânsız değildir, dedim ama bir yandan da bu soru aklımda takılı kaldı. Peki, sen ne zaman olmazları istemekten vazgeçmiştin, dedim (biraz da iğnelediğimi sanarak). Babanı tanıdığımda, dedi€¦Keşke annemin sandığının derinlerine sızabilsem de size babamın anneme yazdıklarını aktarabilsem. Nazım Hikmet`in Piraye`ye yazdıkları ile ilk sırayı paylaşır o mektuplar benim “en güzel aşk mektupları” listemde. Bu yazı -televole kıvamına gelip magazinleşmeden- Nazım Hikmet`ten bir şiirle bitireyim:

Hasret

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığŸına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığŸına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

06.07.1959

Daha fazlasını okumak isterseniz burdan buyurun: (Read the article)

Size bir sır veriyim mi? Ne zaman ki bir dersin final sınavı yaklaşmıştır -ki her zaman yumurta kapıya dayandığında eyleme geçtiğimden- benim zip`li bir biçimde çalışmam gerekiyordur, ben konunun özünden uzaklaştıkça uzaklaşırım. Misal ders: karşılaştırmalı iktisat tarihi; konu: klasik okul teorisi ve iktisadi liberalizme tepki olarak sosyalist öğretinin doğuşu; ve ben düşünüyorum da, her dönemin iktisadi koşullarına göre kadın bedeni inceltiliyor veya kalınlaştırılıyor.
Çok eski çağlarda yiyecek kıt, ölüm oranları yüksek olduğundan ideal kadın bedenine ilişkin imajlarda doğurgan, güçlü kuvvetli, toplu bir kadın tipi öne çıkmaktaymış. Ortaçağda Avrupa`nın veba salgınıyla ve kıtlıkla boğuştuğu dönemlerde de yine kilolu, hamile kadın imajı ölüm korkusuna karşı insanı yatıştıran bir özelliğe sahipmiş. (Bkz. Albert Camus`un Veba`sında felaketten kıl payı kurtulan kesimin genel görünümü) Zaten bu çağda beslenme alışkanlıkları üzerindeki yegâne kontrol ve sınırlama `oruç tutan kızlar` örneğinde olduğu gibi sadece dinsel içerikliymiş (Bkz. Umberto Eco`nun tüm romanları)
XVIII. yüzyıldan itibaren gıda arzının istikrar kazanmasıyla birlikte kontrollü yemek yeme bir tür rafineleşme göstergesi olarak değerlendirilmeye başlanmış. XIX. yüzyıla gelindiğinde ideal kadın imajı inceliğe, narinliğe, zarafete gönderme yapmaktadır (Bkz. bu dönemi anlatan filmlerde arkadan bağlamalı korselerin içine girmek için çırpınan kadın figürleri) Bu dönemde kadın bedeni modernliğin nesneleştirici, metalaştırıcı estetiğinin yöneldiği düzlemdir. 1900`lerde kadın bedeninde incelik öne çıkarılırken, 1960`lardan sonra ise cinsel özgürlük dalgasına, cinsellik ile üremenin ayrıştırılmasına, hareketlilik ve bağımsızlık temalarının öne çıkmasına bağlı olarak ince kadın bedeni imajı yükselişe geçmiş.
Bu yıllarda gençliğin/yeniyetmeliğin yüceltilmesiyle birlikte kadının gençliği ve saflığı temaları öne çıkarılmış, çocukluk romantik bir boyut kazanarak çocuksu kadın imajı pohpohlanmış. Takdir edersiniz ki kadının çocukla ilişkilendirilmesi en çok koruyucu, kollayıcı erkek imajının işine gelir. Öyle sanıyorum ki günümüzde zayıflık zorlamasının erkek bedeninden ziyade kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmasının bir nedeni, kadın bedeninin eril ideoloji tarafından bir nesne olarak algılanmasıdır. Erkeğin egemenlik alanının akıl olmasıyla da ilişkili olarak, erkek bedeni `kendiliğinden olumlu bir niteliğe sahiptir` ve bu nedenle kendini aktif bir özne olarak kurar. Kadın bedeni ise erkek bedenine oranla toplumsal cinsiyetin ayrımcı damgasını daha çok taşımakta ve `nesne` olarak `kusurları` daha çok göze batmaktadır (Gerçi bu noktada bir parantez açıp, fitness salonlarında fashion tv eşliğinde ter atan beyleri tenzih ettiğimi belirtmek isterim). Modern çağda kontrol edilemeyen iştahın hanımefendilikle bağdaşmadığı empoze edilir bize. şimdi diyeceğim şu ki ben kalkıp bir büyük pizza siparişi verdiğimde bunu sırf açlığımı bastırmak ve akşamı geçiştirmek için yapmış olmayacağım. Bu günümüzün egemen incelik normlarına ve toplumsal kontrole bir başkaldırı olarak yapacağım. Yani benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım…

`Oyunlar`dedi, `oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de -bazı güçlükler yüzünden- iyi oynanmayan oyunlardır.` Neden gerçeklerden kaçtığımı, ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim; soluğumu oyunlara göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de önce her şeyi kullanmayı öğrenmeliydim. En küçük ayrıntı bile önemliydi.`

Kimileri Promethe`ye soyunup, Brütüs`ü oynar.
Kimileri oyunu baştan bozar, Pavese gibi, Zweig ya da Tezer Özlü gibi,
Hiçbir rolü olmayan Selim Işık gibi
Yaşam hiçbir rolüne uymaz onun. Belki de bu nedenle durmadan oynar ve oyunlarla yaşar. Ölüme karşı bir manifesto, bir başkaldırıdır onun oyunları. Otobüste oynar, konuşarak oynar, yazarak oynar. Hatta öldükten sonra Turgut Özben`le oynar.
Her uzandığı elde kendini kucaklama talihsizliğine uğrayan bütün sepya kahramanları gibi. Sirenlerin sesi de yoktur yaralarını iyi edecek.
O, zaten dünyaya ateşi getirmek için değil, ateşin ta kendisi olmak için gelmiştir.
Tükenmeden yanan çırası, yürekten ve sevgiden oluşmuş bir ateş.
Sevgi sözcüğünü her çağda yılışık ağızlarda, günlük konuşma dilinin reklâm çığlığı olmaktan kurtaranların soyundan gelir.
Sinarit Baba gibi, sonunu görenlerin ama korkmayanların soyundan.
Hiç denenmemişlere inanır. Çünkü ayağının biri Karamazoflara, diğeri Amok Koşucularına uzanır.
Oyunlarda ölenleri, oyunlarla yaşayanlarda dile getirir.
Kendi ölümünü oynarYaşayarakKader sözcüğüne gerçek anlamını yükler.
Sınırsızlığın sınırlarını zorladığı yerde tek bir gerçek vardır: Kendisi.
Böyle varolduğuna kızan ama başka türlü olmanın imkânsızlığına ulaşmış `yeni insan`dır o.
Sonuçta bu dünyayı reddetmediği için, kendini bu dünyaya reddettirir.
Bu en görkemli oyunudur.
Sevgili Oğuz Atay, günlüklerinde `bana bunu da yaptınız` derken ne kadar suçsuzdur.
İnsanı suçsuz kılan tek şey başka bir insana inanmasıdır.
Ya inanılacak insan yoksa? O zaman kendi varlığı bir oyundan başka nedir ki?
Hamlet`i delirten oyunHamlet`i oyunlaştıran delilik.
Belki son anda annesinin ona inanmasıyla intihar yerine cinayetlerle son bulur Hamlet`in oyunu. Ama Hamlet, babasının öldürüldüğü gün intihar etmiştir zaten. Selim Işık da kendisini tanıdığı gün
Başka çıkış yolu var mıdır? Oyunlarla yaşamaktan başka
Kırk bir döşek altındaki bezelye tanesinden rahatsız olan prensesler çağı belki yalnızca masallarda varoldu. Ama ben prensesler gibi büyütüldüğüm yıllarda işte onun kitaplarından öğrendim oyunları, öğrendiklerimden rahatsız oldum.
Sonuçta bana da kendi oyunumu yazmak ve seyretmek kalıyor, ölümüne oynayarak.
Oğuz Atay bir 21 aralık gecesi kapamış gözlerini. Fenalaşmasının ardından arkadaşlarına son sözleri `sevinmeyin daha ölmedim` olmuş. İstese de ölemeyecek ya işte ben buna seviniyorum…

Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanlar ilüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar hakkı verilmemiş bir sanat erbabı var mı? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil? Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatların ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi olan ilüzyon ya da yanılsama, ilüzyonistler tarafından açık açık “biz gözünüzü bağlıyoruz, aslında bunlar birer yanılsama, sizi yanıltıyoruz” teması ile icra edildiği için, onlar insanlığın kendisine şeref madalyaları olarak seçtiği sanat dallarının dışında, bir eğlence gösterisinin en çok da çocukları eğlendiren kısmına itilmişlerdir.
Kim bilir belki bu bakış açısı da bir göz yanılgısı. Aynen Dali`nin şu yukardaki resminde olduğu gibi. Bakan bir göz köle pazarına üzülürken, bir başka göz -ki bu ikinci bir bakış da olabilir- Voltaire`in büstünde aydınlanma çağını hatırlıyor ve her ikisi de neden resmin adının “köle pazarında gözden kaybolan Voltaire büstü” olduğuna anlam veremiyor.
İtiraf etmeliyim ki kafamı toplayamadım; resmin bende ülke gündemini çağrıştıran temasına değinip (köle pazarına bakış=ülkenin iç gerçekleri, Voltare`in gölgesinde aydınlanma çağına bakış= AB`ne üyelik kapısından muasır medeniyet özlemi), sonucu ilüzyonistlere (politikacılar) bağlıyacaktım. Ama içimden gelmedi. İyisi mi ben buraya içimden gelenleri karalayıp huzurlarınızdan ayrılayım.

Aslında tek kelime yazmak istemiyorum
Çünkü sen karakalemimsin
Ve gözlerimin altına bir parmak yerleştirip
Üstünden geçecek tuzlu bir damlayı dindiremeyecek kadar
Uzakta gibisin

Anakronizma nedir? Basit, hatta biraz yavan bir örnek verecek olursak; İstanbul`un fethini anlatan bir filmde Sultan Mehmet`in saat takıyor olması veya Roma devrinde geçen bir filmde Brütüs`ün tenis ayakkabısı giymesi bariz anakronizmadır. Patates ve domatesin Amerika kıtasından dünyaya yayıldığını göz ardı ederek, Amerikanın keşfinden önceki tarihlerde Avrupa`da veya dünyanın başka herhangi bir yerinde bu iki yiyeceğin ekilip biçildiğinden, alınıp satıldığından söz etmek de anakronizmadır. Aslında daha ciddi bir tanımla anakronizma, kronolojik hatalar yapmak veya her zamanı, her dönemi kendi koşulları ve mantığı içinde değerlendirmeme yanlışına düşmektir. Öte yandan bu kavram ahlaki açıdan ele alındığında, sadece gülünç tarih filmlerinde rastlanan türden bir olgu olmaktan çıkıyor, daha dikkate değer bir niteliğe bürünüyor. şöyle ki ahlak -ve onun bir parçası olarak centilmenlik- tarihin her döneminde toplumdan topluma farklılık göstermiştir. Bundan yola çıkarak eski Yunanda oldukça yaygın olduğu bilinen ve Yunan mitolojisinde bile kendini gösteren ensest olayını `ahlak dışı` görmek, o dönemi değerlendirirken düşülen anakronik bir yanılsamadır.
Aslında anakronizma, kimi zaman kimi tezlerin desteklenmesinde sıkça başvurulan bir yöntem. Bugünün dünyasında geçerli olabilecek bir takım tezlere, geçmişle bağlantılarını kurmak suretiyle süreklilik kazandırma, günümüz ideolojilerinin sık sık başvurduğu bir yol. Marx`ın doğumundan yüzyıllar önce yaşamış olan şeyh Bedrettin`i Marksizm`in atası olarak tanımlamak da bu durumun en iyi örneği.
Anakronizmanın bilinçli olarak uygulanması en yaygın olarak devletlerin resmi tarihlerinde karşımıza çıkıyor. Bu noktada anakronizma, sosyolojide yaratılmış gelenek veya muhayyel cemaat denilen olgularla örtüşüyor. Temelde bu kavramlar bugünkü toplumu, uygun görülen bir tarihi yaşamış olduğuna inandırmayı, onu -çoğu zaman- şerefli, onurlu, üstün geçmişle beslemeyi ve bu sayede o gün için geçerli ideolojiyi meşru kılmayı tanımlamak amacıyla kullanılır. Cumhuriyetin ilanından sonra 600 yıllık bir Osmanlı geçmişinin toptan reddi sonucunda ortaya çıkan ideolojik ve tarihsel boşluğu doldurmak için girişilen tarih yazma seferberliği gibi. Türklerin Orta Asya`ya kadar uzanan şerefli tarihleri ve güneş-dil teorisine varan anakronizmalar yumağı gibi.
Görüldüğü gibi zamanı dilediğimiz gibi çekiştirmek, binlerce farklı bakış açısıyla binlerce farklı tarih yazmak mümkün. Anakronizmanın -kimi zaman- tehlikeli sularında seyretmenin oldukça değişik sonuçları olabilir. Farz edelim ki Fransız ihtilali hiç yaşanmadı. Bunun günlük hayatımıza en önemli izdüşümü -tamam equality, fraternity, liberty falan da önemli sayılır ama en önemlisi- centilmenlik kurallarında kendini gösterecekti. Misal `düello` Fransız ihtilali ile yasadışı hale geldi. Oysa düellonun serbest olduğunu bir düşünün, zira hayatta vuruşmaya değen şeyler de var. Demek istiyorum ki yaşama hakkının kutsallığı kadar adilane bir biçimde yapıldığı sürece vuruşma hakkının kutsallığını tanımanın da bir mantığı var. Zira insan onuru sözkonusu olduğunda gerçek adalet -kim ne derse desin- yasalarla ya da kurallarla değil, iki insan arasında sağlanabilir ancak. Bunun en iyi yolu da düello. Sonuçta insanoğlunun günlük hayatını programlamak için kullanılan ve gitgide katı bir hale evrilen ahlak kuralları başlı başına anakronik bir değerler bütünü Bugünün dünyasında centilmenliğe aykırı gibi düşünülen şeyler bir zamanlar uğruna mücadele edilen değerlerdi. Madem devletler ulusal tarihlerini yazarken bunu yapabiliyorlar, ben de kişisel tarihimde anakronizmanın yanılsamasına kapılıp şu kahrolası Fransız ihtilalinden önce yaşamış olmayı istiyorum, her türlü centilmenlik anlaşmasını da buna göre kurgulamayı

ah o ODTÜ günleri

işte size geçmişimden birkaç satır, tek bir kelimesini bile değiştirmeden aktarıyorum.Zamanın birinde çok sevdiğim kuzenime yazdığım mektuplardan biri. Bunlara hak ettiğinden fazla anlam yüklemiş olmalı ki saklamış bunca zaman. Özellikle bunu seçmiş olmamın sebebi ise tarihi. Tam 10 yıl geçmiş üstünden. Acaba diyorum kendi kendime, acaba 10 yıl sonra da bu siteye yazdıklarımı okuyup komik mi bulacağım? Eğer okumaya değer bulursanız lütfen derhal -bir daha hatırlanmamak üzere- silin hafızanızdan. Çünkü ben hatırladıkça çok gülüyorum kendime. Arkama bakıyorum, küçük bir kız görüyorum, kendini aşmak için çabalayıp duran, hâlâ da kendiyle didişmesi bitmemiş bir kız… Arkama bakıyorum, okulumu görüyorum, verdiğimden daha fazlasını aldığım, her anını dolu dolu yaşadığım yer. Arkama bakıyorum Ağbimi görüyorum, her zaman dağlar gibi sırtımı dayadığım, omzunda ağladığım Ağbimi. İyi ki okumuşum, iyi ki yazmışım, iyi ki varsın Ağbi…
(Read the article)

İsminizden memnun musunuz? Ben de memnunum. Ama yine de küçükken içimden şöyle bir oyun oynardım: Her durum için ayrı bir ismim olduğunu hayal ederdim. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni. Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi, başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, nasıl davranırdım merakından doğmuştur. Düşünsenize Müjde Ar gerçek adı Suat Ebrem ile ortaya çıksaydı acaba nasıl bir imaja sahip olurdu? Ya da yerli Alain Delon’umuz adım Cüneyt Arkın olarak değiştirmeseydi, Anadolu’nun Yazlık sinemalarında Fahrettin Cüreklibatur’un Malkoçoğlu’nu seyreden halkımız doğan çocuklarına Cüneyt değil de Fahrettin adını koyarlar mıydı yine de? Ya da “Sezenkolikler”. Gülümse’yi, Sen Ağlama’yı Fatma Sezen Yıldırım’dan dinleselerdi, yıllarca “Fatmakolik” olurlar mıydı? Belki de Hümeyra evlenmezdi Bumin Gaffar’la bildiğimiz Fikret Hakan olmasa? Kimbilir?
Bu takma isimler kimi zaman yeni bir imaj oluşturmak için kullanılmakta, kimi zamansa kendini gizlemek için seçilmektedir. Örneğin İzmir’de Yunan askerine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin adlı gazetecinin aslında Osman Nevres olması bir güvenlik önlemi olsa gerek. Ya da birçok gizli örgüt çeşitli kod adlarını gizli işler çevirdikleri için kullanıyorlardı. Örneğin, bir siyasi akıma ismini (takma ismini) verecek kadar meşhur olan Troçki’nin adının Leon Bronştayn olması ve Troçki ismini hapisaneden kaçtıktan sonra bir nedenle isim uydurması gerektiğinde eski gardiyanının adının gayri ihtiyari ağzından çıkması sonucu ona takılı kalması da basit bir güvenlik önlemi olarak gözükmekte. Fakat bir de şöyle düşünün: ya buna gerek olmasaydı, ya Troçki Kızılordu’yu Leon Bronştayn ismiyle kumanda etmiş olsaydı acaba Bronştaynizm diye bir akım olabilir miydi? Oysa Troçki, -izm eklemek için çok uygun bir ad, değil mi? Bunları imaj problemleri ile karıştırmamak gerek. Bazen de takma isimler ticari amaçlar için işe yarayabiliyor. Mesela bir zamanlar Mike Hammer serisi Türkiye’de çok tutulan bir kitap dizisi olmuş. Sürekli Mike Hammer’in yeni maceraları okuyucuların nefesini kesiyormuş. Fakat işin gerçeği Kemal Tahir adlı büyük romancımızın bir müddet sonra çevrilecek Mike Hammer’ler bitince dizinin devamını kendisinin yazmasıdır (Bir rivayete göre, ünlü yazarımıza bu şeytani fikri veren editörü Ertem Eğilmez’dir.) Tabii bu basit ticari anlayışın (tecimsel de diyebilirsiniz) Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerini Muhibbi mahlası ile yazmasıyla hiç mi hiç ilgisi yok. Fakat Aziz Nesin’in şiirlerini bir ara Vedia Nesin adıyla yayınlaması bir yasak aşkın doğmasına neden olmuş. Evet Orhan Kemal adlı bir genç bu şiirleri okuyup Vedia adlı bu duyarlı kıza aşık olmuş. Gerçeği öğrenince ne kadar üzülmüştür Orhan Kemal yani Mehmet Raşit Öğütçü. Ne diyeceksiniz Yalancı Dünya?
Yalancı Dünya dedim de aklıma Çelik Bilgin geldi. Biliyorsunuz Stalin çelik demektir. Çelik Bilgin de Yalçın Küçük’ün, Yalçın Küçük’ü övmek için yarattığı bir hayali muharrirdir. Fakat yaratılmış bu muharrir ismiyle müsemma Stalin’in mürekkep yalamış türevidir. Her neyse politik nedenlerden dolayı takma isim kullanmak çok yaygın bir davranış, Ali Sirmen’in aylarca, hapiste olduğu için Samim Lütfü adıyla yazması gibi. Acaba fırsat olsa da incelesem diyorum Samim Lütfü ile Ali Sirmen’in yazıları arasında kalem/karakter farkı bulunabilir mi? Çünkü bazen takma bir isim yeni bir kişilik olarak eskisini gölgede bırakabiliyor. Sadık Özben’in mariz kişiliğinin Murat Belge’yi gölgede bırakması gibi. Nedense bana en romantik gelen Orhan Selim ile Server Bedii arasındaki kalem düellosudur. Yani “biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz oğlum, yetim-i safa” diyen Nazım Hikmetle, “bu kavgada değil bir nokta bir eğri virgül bile olamayan” Peyami Safa arasındaki düello. Kim mi kazandı? Siz de bir alemsiniz, sorulacak soru mu bu?

Bir başka ilginç isim meselesi de “takılan isimler” değil de eksiltilen isimlerdir. Bunlardan en dürüstü Tarık Dursun K. herhalde. Kakınç soyadını K. diye kısaltmakla yetinmiş. Fakat Havva Pınar Kür’ün Havva ismini hokus pokus yok etmesi, Oktay Rıfat’ın “Horozcu” soyadını yok sayması, Alpay Nazikoğlunun sadece isim olarak kalması bayağı bayağı eksiltilen isimlerdir. Eh, haksız da değil Alpay, düşünsenize radyo da şöyle bir anons: “Evet sevgili dinleyiciler, şimdi de III. şahsın şiiri’ni Alpay Nazikoğlu’ndan dinliyoruz.” Ne yapalım hayat böyle, isim, imaj önemli. Bunu kavramak önemli. şimdi size bir soru: Attila İlhan`ın şoför Nebahat`a taktığı ismi biliyor musunuz? Biliyorsanız bana yazın, sizi süpriz hediyeler bekliyor.
Bu arada isimler konulu bir yazı yazdım ama yazıya bir isim koyamadım iyi mi? Madem başlık atarak başlayamadım, bari bir şiirle kapatayım…

HERşEYİ BİRDEN İSTEMEK
o kitabı da okudum bitirdim
hani o genç kızın beni unuttuğu
bir ara fena halde fikrindeydim
dudağındaki nem gözündeki buğu

durmadan hayal değiştiriyorduk
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu

erteleyip durduk suç ortalığımızı
asıl mutluluğun içinde bulunduğu
bazı ben yalnıştım o yalnıştı bazı
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu

yanıldığımız herşeyi birden istemekti
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu

tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim
sararmış yaprakların usulca savrulduğu
köprüler yıkıldı artık kendimleyim
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu

Attila İLHAN

Bir Sonraki Sayfa »