Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe…
Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde…
Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde…
Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan…
Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de hep beşinci viteste yaşayanların aktığı trafikte onlarla birlikte sürükleniyorsan…
Küçük bir çocukken bile nedenini bilmeksizin adam asmaca oynamak istemezken, dahası hiç kurşun askerin olmamasına rağmen büyüyünce askere alınmışsan ve hatta çatışmaya katılmışsan; ama yine de biri diğerine saldırdığında “iki taraf çatıştı” diyebiliyorsan yani bir çatışmanın iki tarafına da aynı mesafede durabiliyorsan…
Adı her ne olursa olsun bir düşünce için ölmenin başka hiçbir şey düşünememekten kaynaklandığını biliyorsan…
Kimsenin üstüne alınmadığı savaş görüntüleri yayınlayan haber bültenlerini kusmadan izleyemiyorsan ve aynı haberlerde bir trafik kazası, bir intihar ve bir selülit haberinin aynı değerde konular gibi ardı ardına verildiğini görünce, karnı tokken ağzına sokuşturulan lokmayı çevirmeye çalışan bir çocuk gibi boğuluyorsan…Üstelik artık büyük olduğun için her boğuluşunda bir çocuk gibi ağlayamıyorsan…
…ve ve ve AŞK fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka cebinde, her kendini koruman gerektiğinde ona sarılıyorsan…
Sen de bir Bardamu sayılırsın. Nasıl? Bardamu’yu tanımıyor musun?
Bardamu geçen gün bir kitabevinin vitrininden selamladı beni. Yıllar sonra, üstelik ilk defa kendi dilimde…Dost kalmayı becerememiş iki eski sevgilinin pat edene karşılaşması gibi bir şeydi bu selamlaşma. Biraz tedirgin, biraz mahcup…
Tedirgindim çünkü; vicdan, huzur, yürek, aşk kavramları onunla girmişti hayatıma, o öğretmişti anlamlarını bana –birlikte çıktığımız- Gecenin Sonuna Yolculuk’ta. Belki de şimdi bunların hakkını ne kadar verebildiğimi soracaktı bana. “En uzağa giden kişi kendi içinde yolculuk yapandır” demişti bir keresinde. Şimdi kendi yolculuğumda ne kadar uzağa gidebildiğimi sorar mıydı acaba? Yaşadığı bir ayrılık acısını benimle paylaşmış ve ne denli üzüldüğünü anlatmıştı: “Üzgündüm, gerçek bir üzüntü; kırk yılda bir, benim adıma, onun adına, herkes adına, tüm insanlar adına üzüldüm. Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu: Olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.” Peki ben, “kendim olabilmek” adına ne yapmıştım Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra?
Peki neydi Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra ulaşılan nokta? Bu “Yolculuk” bir yere ulaştırma iddiası taşımadan, yeni yolculuklara açılıyordu aslında, kendi yolculuğumuza. Yolculuk, yeni yolculuklara bağlanıyor, bir çember oluyor. Sonunda başladığınız yere geldiğiniz bir çember ama başlangıçtaki kişi değilsiniz artık çemberi tamamladığınızda. “Yolculuk” gerçekleri aramanın dolaylı bir yolunu sunuyor insana. Başı belli, sonu bilinmeyen bir arayış sürecini… En az “ben” kadar “ötekini” de tanıma gereksinimi yer alıyor bu “Yolculuğun” kaynağında. Ötekilerin dünyasını fark ediyorsunuz, ötekilerin boyutuna taşınıyorsunuz “Gecenin Sonuna Yolculuk” noktalandığında. Bu nedenle iki ucu birbirine değen bir helezona benzer daha çok, üçüncü boyutu yaşattığı için insana… Gerçeğin yanı sıra biraz kuşku biraz hayal taşıtıyor size yanınızda. Bu “Yolculuk” getirdiği gerçeklerle birlikte ütopyalarını da aktarıyor hayatınıza.
Mahcuptum çünkü; ötekilerin dünyasını tanımak neye yarar onların haklarını, değerlerini, inançlarını benimseyip savunamadıktan sonra? Bunun sadece bir ütopya olarak kaldığını nasıl söylerdim Bardamu’ya? Bunu söylemek onunla yolculuğa hiç çıkmamışım demekle aynı şeydi nasıl olsa…
Benim elim uzanamadı ona. Bardamu biraz da uzanıp da ulaşamadıklarımdı aslında; isteyip de olamadıklarımı hatırlatıyordu bana. Belki de bu yüzden cesaret edemedim ona uzanmaya. “Sevmek, cesaret ister;. bir seçiş, bir risk, bir meydan okumadır sevmek, cesaret ister” derdi. Ben Bardamu’yu hiç sevmiş miydim acaba?