Archive for the 'Sayıklamalar' Category

Hayat, sen başka planlar yaparken sana olandır!

Çocukken çok yaramazdım. Zaten bence çocuk olmanın en iyi yanı yaramaz olma hakkına sahip olmak.
(Read the article)

atlas bir halı gibi dokunan akşamlar

Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Döner, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık bir gözyaşı damlar. Bu gözyaşlarının yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz ya şu bombalı hayatta, der kadın içinden. şehir kaynamadan, köpürüp dalgalanmadan, sessizliği elinden alınmadan buralardan uzaklaşmanın hayalini kurar.
Güneş dayalı değildir göğe. Saçaklanıp yanmaz olmuştur. Rüzgar şehri hırpalamaktan vazgeçmiştir. Bilinçler kaçışır sofranın ak örtüsünden. Beklentiler yol alır susuşlarda. Kadının yüreği şehrin yüreği ile çarpmaya başlar. Yarasından kan damlayan kadın, kanlı şehri sayıklar. Işıklı bir kitaba sarılır sonra. Bilinci yontulur kitabı okudukça. Suçlu gözleri yumulur kitaba. Satırlar şehri kurtarır. Bir serüvene açılır şehrin pusu. Beyaz rüzgarları atlatıp yürümeye başlar. Sular boyunca yürür. Nereye varacağını kestiremediği şehirde makyajsız insanlara rastlar. Habersizliklerini kutlayan bu insanlara kekemeliğini bırakıp döner. Arkasından günah yüklü gemiler gibi karartılar gelir.
Martıların saklandığı yere vardığında kara gölgeler ardındadır. Bir müddet durup arkasına döner. Toprakları ölü kokan gecenin bildik çığlıklarıdır bu siyah gölgeler!..Gölgeler bıçak sallar bulutlara delikanlıca. şehrin uykusuna karayılan gibi sokulurlar. Acıyı ekmek yapıp yiyen, dünü olmayan, yarını olmayacak olan gölgeler sürgüne gider. Kadın buhranın ağıdını yakar. Prizmalı düşlere takılır zihni. Ağlamasına engeldir şaşaalı masası ve koltuklar, aydınlık koridorlar. Karanlık bir sığınak arar. Satın alabileceği gece yoktur. Gözleri ışıklı kitaba tekrar takılır. İlk sayfalar yırtılmıştır hor kullanılmaktan. Büyük büyük sözlerin altına kara çizgiler çekilmiştir. Anlatılan sahne kadını akşama isyan ettirir. Bu yaşta hayatı sıfırdan almak mümkün müdür? Batık bir yıldız gibi geride kalır ömrün (belki de) yarısı…
Akşam atlas bir halı gibi dokunur. Hatıraların yaşandığı akşamın havası buralı değildir. Unutuşlar yaşanır akşamın bir sayfasında. Hayatla aralarına bir çizgi düşmüştür. Akşam böylesine müphem geçerken tok bir ses duyulur:
“bir dinamit gibi at kendini granitlerden granitlere
parçala kayaları bulmak için yitirdiğin suyu
yeni zamanların yoksul düşlü kuzgunu”
Issız karanlığa bir çığlık düşer. şehir yaralı bir kedi gibi sızlanır. Kaçak düşünceler çökmüştür omuzlarına. Göğü siyah bulutlar çatılamıştır. Ağır bir sancı barınır ruhunun intihar ülkesinde. Acı izler bırakarak geçen akşam yüreğini tırmalar. Bir name kanamaya başlar ıslığında.
Sonra başını masadan kaldırır, derin bir nefes alır. Kaç zamandır böyle kafasını kaldırmadan yazdığını kestirmeye çalışır. Gözlüğünü takar, saçlarını toplar, ceketini giyer. Dönüp pencereden şehre bakar; ayaklarının altında serili olan şehirle barış imzalar. Ne de olsa birazdan onun kollarına bırakacaktır kendini ve bu iş güvensizliğe hiç gelmez.

cinayete benzer cümleler kapalı havalarda

Gözlerim karardığında oldu ilkin herşey. Önce beynimde devinimler yaşadım. Bilincimin sıradışılığını, kâinatın gördüğüm gibi olmadığını.. cümleyi tamamlayamıyorum bir türlü. Sert bir kahveye ihtiyacım var…
Kahveyi çok içtiğimde birtakım titreşimler oluyor kalbimde. Nedendir bilmem. Birşeyler bulacakmışım gibi başlıyorum her sabah güne. Musa`nın duasıyla yok olmuş anka gibisini arıyorum. Yalnızlığa alışkın anka bile benden yardım istiyor. Yeşil ve kırmızı tonlarda bir papağan konuşuyor şimdi zihnimin duru yerinde. Zihnimde hep duru bir bölge bulundururum; en hazırlıksız zamanlarda eşin dostun kullanımına açmak için. Bu sabah orası bile kullanım dışı.
Sabah gözlerimi açtığımda fark ettim. Yeni nesil rüya görmeden büyüyor. Ya da en azından ben zamane çocuklarının rüyalarını anlattıklarını hiç görmedim.
Hiç düşündünüz mü bilmem, biz en çok öğrendiklerimizden ızdırap çekeriz. Onların sızıları bizi iteler durur bir yöne doğru. Sonra saçlarının ağardığını hiç de beklemediği bir anda farkettiğini anlatır annelerimiz…Peki konumuz neydi?
Sarhoşlar cirit atıyor şu an kafamda. Naralar, ağır içki kokuları. Hayat bir ağaçtır, gece bir fare; kemirir durur hayatı, gibi anlamsız cümleler kuruyorum.
Ben bu sabah cümlelerimde özne-yüklem bütünlüğünden geçtim, konuşamıyorum bile.
Karar verdim: Tüm gün sadece miyavlayacağım…
Mııırkalın…

korkunç bir çığlıktı suskunluğun

ayna içip sarhoş olmuşum
dönüyorum
dönüyorum
bir imgenin eşliğinde batıyorum dünyaya bakıyor ve yanıyorum ayrıyım çünkü kökümden koparılışımın bu zehirli sularda seyyare oluşumun ayrımındayım gözlerim iki sönük kandil kalbim çöl parçası kim aleve boğacak içten içe kül olan yangına hasret benliğimi gidişat öyle ki kavuşamadan biteceğim gizli korlar tüketecek bende ben sandığım beni ne zaman kavuşacağım beni var kılan hasretimle
okunmak için hazır bir kitabım gel gör ki alfabemi sökene rastlayamadım desenlerime bakıp geçtiler basıp gittiler üstüme göz sahipleri başka yöne kaçırdılar bakışlarını feryadımı duymazlıktan geldiler başlarının iki yanından kulaklarını eksik etmeyenler
ne hikayeler anlattım oysa kimse kendisinden bahsedildiğini anlamadı dinledi ve unuttular anlasalardı ya feryatlarını kimse dindiremezdi yahut öyle bir kilitlenirdi ki ağızları onlardan bir fısıltı bile duyamazdınız
kağıda dökülen mürekkeple birlikte donuyorum dönüp duruyorum halime bir kelime arıyorum sıradan bir tane değil “o” kelimeyi arıyorum hatırlamalıyım evet daha önce bu kelime bana söylendi tasdik ettim kendime dönmeliyim durmadan aramam lazım bulmayı hak etmeden bulamam
aramam lazım fakat mürekkeple birlikte kağıda akıyorum orda donuyorum oysa yola çıkmalıyım yoldan çıkma pahasına da olsa yolda olmalıyım
gürültü
tutulup kaldığım nehir saplandığım her seste yitirdiğim bir şeyler var her harfte karanlığa bir adım daha yaklaşıyorum uzakta gördüğüm ışıksa belki zihnimin bana bir oyunu belki karşıdan üstüme hızla gelen trene ait
gürültü
körleşiyor muyum neyim gözlerimi kendime çeviremiyorum kendim derken ezberletilen anlamsız fragmanlar toplamını kastediyorum
bu gürültü sesimi boğuyor bütün benler yığılıyor üstüme hep beraber kalabalığa karışıyoruz yığında yoğrulup kalabalıkta kayboluyoruz

susuyorsun

sustuğun yerde açtı çiçekler
sustuğun yer çölden elbiseler kuşandı
sustuğun yerde bıraktın kendini
sustuğun yerde kaybettin beni
sustuğun yere gömüldü gelecek
sustuğun yeri dinleyerek büyüdüm
sustuğun yerde büyüyen saz inledi
seni susuşundan tanıdım
sana susarak bağlandım
ben susarak sen oldum
sen susarak kayboldun…

meğer ki bir tashih hatasıymış yaşadıklarım

Kocakarılardan bilinen serin Nisan günlerinde burnuma sıkça bahar kokuları geliyor… “İşte” diyorum, “tekrar… tekrarın tekrarındaki baş döndürücülük.” Her ne kadar ben gönül mevsimlerimin kendinden menkul bir takım yörüngelerde gezindiğini düşünsem de, o adı konmuş, dışımdaki mevsimler, şaşmadan tekrar ediyor… ve her defasında hayretlere düşüyorum, gönül indirip tarihlerime isimlerini veriyorum yeni aldığım kitapların ilk yapraklarına, meselâ: bahar ‘04. Tekerrür ibaresinin ağırlığından sıyrılmış pek de kişisel olmayan o büyük tarih bitti deniyor… Bir, tek bir macera yok artık… (Saatlerinizi ayarladınız mı?) Başka bahçelerde mevsimlerin gidiş gelişi nasıl olur pek bilmem ama bizim maceramızda eşkıyaların dünya işleriyle ilgilerinin rengi değişeli beri her dem şarabiyiz, artık. Ve gönlümün de yıldızlar altındaki sarhoşluğu o günlerde başlar.
Güzel ülkelerin, yüksek dağlar ardında olan güzel ülkelerin bulunduğu atlasların tedavülden kaldırıldığı zamanlarda… gizli bir elin, şüphelerimize el atıp, türlü çeşit giysilere bürünmüş anlamı, artık görünür yapma vaadiyle kare kare görselleştirdiği zamanlarda bir de… Oysa kurmak, düşlemek ve istemek gerekiyordu… Geçmişte, gelecekte ya da geleceğe yerleştirilmiş bir geçmişte… ama mutlaka başka renk ve biçimde, ulaşılması güç bir yerde.
Gidecek yeni bir ülke olmadığını mı söylüyor şimdi, bitti denen tarih… yoksa yazanların, gidecek, görecek ve yenecek bir yerleri mi kalmamış da biz çok gizli edasında tutulmuş umuma açık günlüklerden öğreniyoruz, uygarlığın, tek dişli uygarlığın iç sıkıntılarını ?
Ayda oturup efkârla yeryüzüne bakan bir adamla aynı anda gözgöze gelebilir miyiz? Bilmem! Ama, dünya pek de küçük, uydular yapma, iletişim çok kanaldanmış… Ve ben bahar gelmiş diye dağ bucak kaçıyorsam; denizlerime tenekeler dolusu pislik, rengini bilmediğim gemilerden düşüyorsa; üzerimizdeki gökyüzünün aynı renk, mevsimlerin aynı mevsim ve tarihin de aynı tarih olduğuna kim inandırabilir beni!… Tarihimin kimlerle aynı, kimlerle ayrı olduğunu öğrenip kendi dilimde, kendi tarihimi yazarken ancak yol alacak; güzel ülkeler göreceğim… Meğer ki, bir tashih hatasıymış yaşadıklarım; biz, bizim hikâyenin kahramanları yazacakmış, yazılacak olanı.

sık sık olduğu gibi bugün de sabah oldu…

geceleyin her evde çocuklar en uslu halleriyle ninnisiz uyuyorlar, şehirde ninnisiz uyunur… anneleri, babaları bütün ömürlerinin tortusunu akıttıkları uyku hayatlarına dalmışlar. ödemek, yetişmek, günün en boğucu saatleri, yorgun sabahlar, beklemek gibi esas insanlık hallerini silip, unutturup rüyaları dolduruyorlar. geceyi kabuslardan kurtarmak elde mutluluk niyetine kalan tek define. kurumuş bir deniz yatağı olan sokaklarda, susuz ve kansız kalmış köpekbalıklarını andıran adamlar, çocukların rüyalarından, kadınların teninden, erkeklerin canından uzak tutmaya çalıştığımız bin türlü günahın ümidiyle dolanıyorlar. hepimizin damarlarında açlık dolaşıyor, ekmeğe, mala, mal addettiğimiz tutkuya, başkalarının hayatına duyulan açlık. birazdan sıcak yataklarımızda buz gibi kalplerimiz uyanacak, gece şehirden çekilecek, gecenin yorgun insanları kovuklarına kaçarken gündüz, kimsenin birbirine selam vermediği çünkü kimsenin birbirini tanımadığı şehre basacak. bir nimet gibi peşinden koştuğumuz işlerimize doğru yola çıkacağız. sevmemek, yırtmak, kanatmak üzere bilmediğimiz bir yerde ettiğimiz yeminleri tutacağız. canımız, tenimizin en ağır yükü, onu dişimize takacağız, tenimize, ruhumuza yabancı bir hayat parçasını bir an önce yaşayıp, bitirip huzura kavuşmak için. sanki bizden ve başkalarından başka bir cehennem olabilirmiş gibi. sanki kendimizden başka sığınacak bir kucak olabilirmiş gibi. kendimizi de kendimizden olmayanları da unutmak üzere yorgun bir değirmenin dişlisi olmaktan ibaret vazifemizi üstleneceğiz. ömrümüzü öğüten bir değirmen. burada, şehirde üstümüze anahtarları kayıp kilitlerin vurulduğu bu kervansarayda, uyumak lüks bize. susması imkansız bir gürültünün eşliğinde birbirimizinkine bir türlü benzeyemeyen, zaten bir türlü ustası olmadığımız bir dans!

Uykusuz geceler medeniyetin en kutsal armağanı neslimize…

bir varmış bir yokmuş…

Anlatsam inanmazlar, masal derler; masala inanmazlar, masalı yalnız dinlerler. Sanki hakikati bilirmiş gibi, sanki hakikatin sırrına ermişler gibi. Masala inanmayan gerçeğŸe inanır mı? diye başlasam ve anlatsam hissettiklerimi içimden geçtiğŸi gibi, o zaman anlayabilir miydiniz masala mı gerçeğŸe mi daha yakınım? Masalımsı acılarla mı yürek tüketiyorum yoksa acı gerçekleri masal sanıp kendimi mi kandırıyorum?

Kız bilirdi balta girmemiş ormanları aşıp gelen şovalyeler masallarda kalmıştı. Hem kendisi de umudunu ilk günkü gibi taze tutan bir prenses değŸildi.

Uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında yapayalnız duran, ululuğŸunu yalnızlığŸından alan vakur ve usul usul yükselen bir dağŸın eteğŸine kurulmuş azametli şatonun büyüleyici bahçesinde, ay tabiatı laciverte boyarken buluşmamışlardı hiç…

Ne ay ışığŸında dalgalanan buğŸday denizlerinin kıyısından, fundalıkların boğŸuk fısıltılı gölgelerinden, kocamış ağŸaçlarla örülü sarp patikalardan, ölü şehirlerin taş sessizliğŸine gömülü kalıntılarından ne de ırmak köpüklerinden, yamaç tutmaz uçurumlardan, ıslık çalan vadilerden, portakal acısından, elma ekşisinden, limon ferahlığŸından geçerek ilerlemişlerdi birbirlerine. Nesnelerin dünyasında herhangi bir yerdeydi kız ve herhangi bir yere gidilir gibi gidilirdi ona…

Erkek başını gömdüğŸü siyah saçları uzun uzun koklamazdı hiç, belki eskinin lavanta ya da menekşe kokulu sevgililerinin yerini şimdi jöle kokuluların aldığŸını bildiğŸinden. Kız, €œyeşil elma, kekik ve tarçın kokulu erkeğŸim€ diye seslenemezdi sevdiğŸine çünkü bilirdi ki kimse kimsenin değŸildi bu ilişkide, kimse kimsenin coşkusuna, kederine ya da kaderine ortak olmadığŸı gibi. Kız dursun isterdi kalbi ve zaman, sevdiğŸini öperken; erkek teğŸet geçer gibi dokunmalarla yetinirdi…

Kız bilirdi, bir rüyadan çalınmışcasına büyülü görünümlü; güneşin şavkıyla ala, akşam alacasında orman yeşiline bürünen; gecenin siyahında aydan damlayan gözyaşı, gündüzün aydınlığŸında güneşin ikizi gibi beliren şatonun biricik prensesi değŸildi; adına yakılan türküler yedi düvelde kol gezmezdi; €œay parçası, dolunaydan güzel; gül goncası, nice gülden güzel€ denilmekten uzaktı ama yine de ruhu okşanmak isterdi kızın. Yine bilirdi ki gözlerinin parıltısı gökteki yıldızları, parmaklarının inceliğŸi şžirin€™i, beli ve endamı Aslı€™yı, sözlerinin büyüsü Leyla€™yı kıskandırmaktan çok uzaktı ama zaten Ferhat kadar güçlü olsun istemezdi sevdiğŸi, gücü yumruğŸunda değŸil yüreğŸinde olsun yeterdi; Kerem kadar abdal olsun diye de diretmezdi, türküsü yüreğŸinde uğŸuldasın isterdi ya da Mecnun kadar engin olmasa da olurdu, çölleri serapları sığŸdırmasa da yüreğŸinin ıssızına, gurbeti ve diyarı yüreğŸinde olsun kabulüm derdi. Çünkü bilirdi ki her üçü de sevdalarını unutana dek sevmişlerdi. Unutulmak istemezdi kız, olduğŸu gibi sevilmek isterdi…

Kır çiçeğŸinin taç yaprağŸına €œumut€ yazalım derdi kız, gökyüzünün beyazına €œseni seviyorum€…Oysa €“öyle sanıyordu ki- sevdiğŸi kırçiçeğŸini sevmezdi, gökyüzüne onun gözüyle bakmayı bilmediğŸi gibi…

Kız yüreğŸindeki patlamalarla yaşamak isterdi sevdasını, erkek ise ufakcık bir patlamadan bile en uzak yerde olmak…

Kız, ansızın beliren hüzünlerin eksi sonsuz, çılgınca yaşanan sevinçlerin artı sonsuzda olduğŸu yaşam grafiğŸinin eğŸrisini sevdiğŸiyle çizmek isterdi, erkekse bu grafikteki yerini bilmezden gelirdi…

Kız, bir yoğŸunluk yaşasam doya doya
şöyle taaa karanlığŸa gömülen okyanusun dibi gibi doya doya.
Kar yağŸarken,
gökyüzüne dikdörtgen penceremden bakarken
kaybolduğŸum,
sanki gökyüzüne adım adım ilerlediğŸim gibi
avuçlarımı uzatıp kapasam
tutacakmışım gibi
bir yoğŸunluk yaşasam…
şžu yaşayıp da benim dediğŸim anlardan
doya doya
şöyle gözümü kapayıp
dipsiz, döne döne düştüğŸüm kuyu gibi
bir yoğŸunluk yaşasam
su gibi net, doyururcasına, içsem kana kana
bir duygu yaşasam
yağŸmurun sesi gibi, gökgürlemesi gibi
güçlü hissedilir…
ölürcesine, ölmek gibi bir yoğŸunluk yaşasam, diye geçirirdi içinden; erkek zaten yoğŸundu sanal sohbetlerle…

Kız bilirdi, bu masal €œonlar ermiş muradına€ gibi mutlu bir sonla bitmeyecekti ama yine de bekleyecekti. Çünkü şunu da bilirdi ki;
Mutluluk, beklentilerin gelişmesinde
ve beklentilerin olduğŸu yerdedir
(durup doyasıya yaşanmalıdır, saniyeliktir)
beklenti gerçekleşecek diye ummak,
hayatın ta kendisidir…

(26.12.2003 Ankara)