Archive for the 'Ben beni bilirim gel gör anlatamam' Category

06.06.2006

‘Otuzundaki Kadın’ ı yazdığında Balzac kaç yaşındaydı bilmiyorum ama ben bu romanı okuduğumda 20 yaşındaydım. şimdi 20 yaşındaki kadına o romanı okumasını tavsiye etmem. 30`lu yaşlar konusunda hiç de olumlu beklentiler yaratmayan bir romandır bu. ‘İnsanlık Komedyası’ndaki karakterler, durumlar değişmiyor değişmesine de, Ingeborg Bachmann’ın kaleminden 30`lu yaşlar daha umutlu bir hal alıyor. Bachmann “Otuz Yaş”ındaki adamı, bu yaşının ilk gününde şöyle anlatmıştı: “şimdi yaşamı hissediyordu. Bir zamanlar kafasında dünya için yalnızca noktalama işaretleri çalkalanıp durmuştu, ama şimdi içlerinde dünyanın kendini açığa vurduğu ilk cümleler ona doğru gelmeye başlamıştı. Ayrıca uzun zaman neye inanacağını, bir inanmanın aşağılanacak bir şey sayılıp sayılmayacağını bilememişti. şimdi ise bir şey yaparken ya da bir şey söylerken kendi kendine inanır olmuştu. Kendine karşı güven duyuyordu.” Ingeborg Bachmann`da erkek “Otuz Yaş”ında kendini bulmuştu; Balzac`ta ise “Otuzundaki Kadın” kendini kaybediyordu.

Paul Nizan mıydı ‘20 yaşın hayatın en güzel yaşı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım’ diyen? 20`li yaşlarımdan epeyce keyif aldım, itiraf etmeliyim. Ama 30 yaşındaki kadın olmanın da keyifli olacağını düşünüyorum. Otuzundaki kadın, daha 10 yıl bunun keyfini yaşayacak, 10 yıl daha çocuk kalacak, kendini şımartacak, şımartılmasına izin verecek! Gözleri biraz daha açılacak dünyaya baktıkça, daha çok şaşıracak ama bir yandan da yeni bir dünya kuracak bu dünyanın ona öğrettiklerinden. Yaşayacak çok şeyi olacağı için, anlatacağı da çok şey olacak. Filmlerdeki, romanlardaki insanlık durumlarını daha iyi kavrayacak bir yaşa geldi çünkü. Annemarie Schimmel ‘Sayıların Esrarı’nda 30′un adaletle bağlantılı bir sayı olduğunu belirtiyor. Bağışlamayı da öğrenecek, tıpkı başkalarını olduğu gibi kendisini de. Kendine inandığı için başkalarına da inanacak, yaşamanın hakkını verir gibi dostlukların da hakkını verecek, sevgisini tartacak. Dünyanın bir ev olduğunu herkes biliyor, o şimdi evindeki özgürlüğünü de kıskançlıkla koruyacak. 30 yaşında hem çocuk, hem genç, hem kadın olabilmenin güzelliğiyle, daha güzel olduğunu hissedecek otuzundaki kadın. Hissetmek mutluluktur ve 30 yaş tepeden tırnağa bu mutlulukla doludur. Ne mutlu otuzundaki kadına!

hadi size biraz kendimden bahsedeyim

güneşli bir haziran akşamı, eğer tam bir tarih vermek gerekirse hüzünlü şeceremizin bir nevi miladı sayılabilecek binsekizyüzseksenbir yılından doksanbeş; Abdulhamit’e suikast düzenleyen Belçikalı kiralık katil Jores’in affedilip yurduna gönderilmesinden yetmişbir; Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Sarıkamış saldırısını başlatmasından altmışiki; Mevlanzade Rıgat’ın Radikal Avam Kamarasını kurmasından ellisekiz; İttihatçı Baba Sait’in Bakü’de Ruslarla imzaladığı sonradan Mustafa Kemal tarafından reddedilen anlaşmadan ellialtı; Osmanlı şžehzadesi Ömer Faruk Efendi’nin Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İnebolu’ya hareket edişinden ellibeş; Yerebatan Camii’nde ilk defa Hafız Yaşar tarafından okunan Türkçe Kuran’dan kırkdört; Ordu Süvari Ekibimizin Roma’da “Milletler Kupası”nı kazanmasından otuzsekiz; Von Papen’in Milli şefe Führer’in mesajını getirişinden otuzbeş; Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın intiharından otuz; Yunus Emre’nin kemiklerinin yeni mezarına nakledilişinden yirmiyedi; Türk-Amerikan Atom Anlaşması’nın imzalanışından yirmibir; Menderes’i Londra’ya götüren SEV adlı uçağın Gotwick yakınlarında düşmesinden onyedi; seksenüç yaşına basan İnönü’nün Hilton’da onuruna verilen bir baloda hayatında ilk defa dans edişinden on; Ereğli Demir Çelik Fabrikası’ndaki “Ayşe” adlı fırının patlamasından beş; Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi’nin kuruluşundan dört yıl sonra doğmuşum eğer tam olarak bir tarih vermek gerekirse…

‘doğmuşum’ diyorum çünkü o kadar geriyi hatırlamıyorum…

81′in bir nisan akşamı
babamla tanrı konulu ilk sohbetimizi etmiştik,
söylediğine göre benim babam olmanın
hiç de kolay olmayacağını
ilk o gün geçirmiş içinden
sanırım o günden beri babamı yanıltmıyorum…

86′da ilk kez bir erkek için hıçkırıklara boğularak ağladım,
o gün bu gündür hep en sıkıntılı anlarımda
onu yanımda bulurum,
bu yüzden hayatımda gözyaşına değen insanların varlığına şükrediyorum…

88′de Dostoyevski’yi okudum,
o günden beri huzursuzum…

92′de edebiyat öğretmenime aşık oldum
artık hayatımı ne edebiyatsız ne aşksız düşünemiyorum…

97′de ilk kez terkedildim…
benzer acıları daha ne kadar içimde taşırım bilmiyorum ama
her terkediliş bana annemi ne denli çok sevdiğimi hatırlatacaksa
terkedilmekten korkmuyorum…

Kendimi bildim bileli
bişeylerin arayışı içindeyim,
aradığım nedir bilmem ama
hala bulamadım diyebilirim…
geleceğe dair tek beklentim ise;
umarım aradığımı bulduğumda,
hakkını verebilirim…