Archive for the 'Karalamalar' Category

Boş teneke çok tıngırdar…

“Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “popstar”, “alaturka star” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. “Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru’yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına“. Zira bugün artık buydu “güzel“ denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk filmlerinde iyi kalpli hassas kızın istikbalini kurtarmak ve kendisine olmadık kötülükleri yapanlardan intikam almak için olabileceği en güzel şey, en büyük gazinoda “assolist“ olmaktı. Ve bir “Türk Rüyası“ daha gerçek oldu.

(Read the article)

Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş

Mevlana

(Read the article)

Eğer yaşamın kilidiyse hareket, o kilidin anahtarı da gitmek olsa gerek…

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma,
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Kavafis

Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. Çekildikçe uzarlar, uzadıkça kısalırlar. Tıpkı masallardaki gibi; dere tepe düz gittim, dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. İşte böyle bir çelişkiyi barındırırlar bünyelerinde.
İşte size sihirli bir sözcük; gitmek, ister uzatın, ister kısaltın. Nereye çekerseniz oraya gidebilir. Bir köpek kadar sadık, bir akrep kadar kalleş olabilir. Gurbetten gitmek, yurda dönmekmiş; varmak için gitmek gerekliymiş ve her gün yatağımızdan kalkıp kapıyı açınca yeni bir yerlere gidermişiz. Öyle söylerler. Söylenenler doğru mudur?

(Read the article)

Yazı, yolculuğumuzun sınırlarını belirler…

Duygularım sözün kıyısına vuracak da bir yazının yolunu gözleyeceğim, dediğim çok olmuştur.

(Read the article)

zil, şal ve gül

Finans, bilgi-işlem ve medya…İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.

(Read the article)

aile bir kelime değildir, aile bir cümledir.

çok şirin değil mi?

Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de aile kurma tutkusu, sanki yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdü gibi. İçgüdüler konusunda yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de, daha ziyade “homo”nun “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hala da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden birşey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı (Ya da Irak`ta yaşanan kepazeliği görene kadar ben öyle sanıyordum!) Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insancıl güdüler arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne?
Aile olmak yolundaki çabaların nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişimin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal bir gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak…Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak. Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek.
Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Aileye bir çocuğun katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nine-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. şefkat ve sevgiden gözgözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşısındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akıbetle karşılaşıncaya dek.
İnsan, kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini bilir. O nedenle aile kurmak, insanın kendinden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendi değilmiş gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğunu sanmasıdır. Ben derim ki ne bu yanılsamaya düşün ne de şu yukardaki resmin cazibesine kapılın, siz kendi başınalığınızın tadını çıkarmaya bakın…

Yaşam Tüketmektir…

“Kuşaklar birbirlerinden ne öğŸrenirlerse öğŸrensinler, o kadar akıllı olmasına rağŸmen insanoğŸlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğŸrenemez. Bu açıdan bakıldığŸında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez…Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.”
Kierkegaard 1954

Yaşam Tüketmektir…

Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır gelişme göstermeyen bir sosyal yapı falan… Geçmişin mirasını koruma ve geleceğe aktarma paniği…Acaba bize geçmişten kalan birikim nedir ki biz bu mirası geleceğe eksiksiz devretmeyi istiyoruz? Geçmişte neler yitirildiğini biliyor muyuz? Görülmeyen veya gözden kaçan fırsatlar var mıydı? Bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Elimizdekileri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere devretmek amacında olduğumuz söylenebilir. Ama bu amacın amacı nedir? İnsan uygarlığının sonsuza dek devamı mı veya evrene ve zamana hakim olma düşü mü? Yoksa ölümsüzlük mü? İnsanlar iz bırakmaya, gelecek nesillere kendilerini tanıtmaya çalışır. Üretmeye çalışır. Bu doğrultuda ortaya fikirler atılır, eserler sunulur, çalışmalar yapılır. Üretme tatmininin tükenmeye başladığı noktada üreme fikri akla gelir ve üreme gerçekleşir. İnsanlar hatırlanmaya, hiç değilse öldükleri zaman geride yaşayan birşey bırakmaya çalışırlar. Üretmek ve üremek düşüncesinin altında ölüm korkusunu bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. Yok olmak, hatırlanmamak nedense insanlara korkunç gelir. Çoğu zaman bellek hatırlanmak için hatırlar. Her hatırlayışta kendinden birşeyler katıp hatırlanmak isteği vardır. Elindekilere kendinden birşeyler katıp yeni birşey yaratmak… Yaratıcılık… Benzer noktalarda bazı kişiler ellerindekileri değerlendirip başarılı olmuş ve üst düzey eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu eserler tarihe malolmuştur. Tarih bir çeşit ortak bellek olmuş ve onu herkes kendine göre yorumlamıştır. Bu eserler, artık yaratanlarına ait değildir ve yaratıcılarını kaçınılmaz sondan kurtaramamışlardır. Toplum ise bu eserlere sahip olduğunu zanneder. Bu eserlerin algılanması ve yargılanması, zaman ve bakış açılarıyla farklılıklar gösterir. Toplumun tek bir belleği veya algılama şekli olamaz. Belki de Borges haklıdır. Herşey evrensel bir belleğe ait olacaktır. Ancak bence bu bellek tanrısal bir kusursuzluğa sahip değildir. Bu bellek belki toplumun, belki de dilin olacaktır. Yaşamın değişken dengesi içinde oluşmaktadır ve asla adaletli değildir ve de olmayacaktır. Amaca göre değişken olaylar ve eserler yer alacaktır bu bellekte. Kopuk kopuk ve anlamsız, sadece yüzeysel bir bellek kalacaktır ileriye… Unutuş ve unutuluş günden güne daha çok kemirecektir.
Üretmek veya ilerleyen bir insanlık fikri bana her zaman şaibeli gelmiştir. Öyle ya da böyle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan insanların ortadaki birtakım kombinasyonları deneyerek bunlardan bazı mantık düzeneklerine göre sonuçlar çıkarıp bu sonuçları, yaratıcılık ya da üretim olarak adlandırmaları ve bunlardan tatmin olmaları acıklıdır. Gelecek nesiller bizim ne kaybettiğimizle ilgilenecek mi yoksa gene bizimkine benzer bir düzenek içinde elindekilerle mi yetinecek? Belki onlar da geçmişten kalanı düşünmek yerine ileriye sağlıklı bir miras bırakmayı düşünürler. İnsanlar bu güne kadar birçok denge içinde yaşamayı öğrendiler. Bundan sonra ağaçlar yok olsa da insanlık ağaçsız yaşamayı öğrenecektir. Öğrenemeyen yok olur. Biz doğayı egemenliğimiz altına alamadık. Doğanın değişimine bakıp onu öldürdüğümüzü sanıyoruz ve doğa bizi de kapsayarak yoluna devam ediyor. Ağaçsız belki de insansız yeni dengelere doğru…
Geleceği düşünmek ve ona sahip olmak, onu yönlendirebilmek… Varolmak, yaşamak, insanlık, uygarlık ve sahip olduğumuzu sandığımız herşey… Kavramlarımız, tanımlarımız ve de geleceğimiz… İlerleme diye adlandırdığımız değişim… Biz eninde sonunda bir dinazor soyuyuz ve sonumuz, amaçlarımızın, hayallerimizin, ümitlerimizin çok dışında komik ve trajik olacak. Bundan eminim. Bu noktada Woody Allen’ın bir sözü geldi aklıma, söylemeden geçemeyeceğim: “Eserlerimle ölümsüz olmuşum neye yarar! Mümkünse ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum…”

En son nerde güvende olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de çalışsam gelecek günler, kapıma geldiklerinde hep şaşırdım. Daha da şaşıracağım galiba. Yapılan her yeni hamlenin yarattığı seçenekler ve her seçeneği takip eden yeni seçenekler. Düşünsene bir kapının değil bin kapının önündesin Lali, hangisini açsan ardında bir o kadar daha çıkacak karşına. Ve bir o kadar daha. Ve belki de son siyah kapıya hiç varmamak için odandan çıkmamak isteyeceksin. Kulaklarını tıkayacaksın ya da ne bileyim soyut miller çekeceksin gözlerine. Söyle Lali ne yapacaksın? Lali, benim hayatım dediğim o karanlık denizin kıyısında, kedi adımlarıyla gezinen sibirya kurdunun adı. Ben dediğim kişi ise bu masal yaratığının peşinde, O’nun açtığı kapıların eşiğinde gezinen birisi. Sadece ve sadece birisi. Ve içinde hiç durmayacakmış gibi tıkır tıkır çalışan, zamandan ürken bir saat var. Belki siz de duymuşsunuzdur, insanın içinde bir saat olduğundan sözederler. Her ne kadar cerrahlar hiçbir ameliyat sırasında ne bir zemberiğine ne akrebine, yelkovanına rastlamamış olsa da sabahları bizi uyandıranan o saat olduğu söylenir. Belki de o saatin tiktaklarıdır duyduğum ya da sadece geveze bir kalp`¦Tiktakları duyuyor musun Lali? Korkuyorum. Herkes gibi, herkes kadar, belki biraz daha fazla. Açılan kapılardan geriye dönmek mümkün değil. Üstelik bulmak ya da elegeçirmek de hayal. Varılacak yer o kara kapıysa, sadece yolunu kaybetmiş bir saf yolcu olarak, karanlıkta açılan kapıların birinden diğerine geçerken ne hissedebilir kişi?
Düşünsene, her eşikte yaşanan orada kalmıyor mu? Sevinç, hüzün gibi hayatımızın yapıtaşları o kapıların sırtına kazınmış kelimeler değil mi? Neyi taşıyoruz yanımızda Lali? Ya da içimizde? Veya ellerimizde? Ya da gözlerimizde? Soruyorum, araştırıyorum saklayabileceğimiz nerelerimiz varsa oralarımızı. Yok, gözlerimiz sadece kapı sırtlarına kazınmış o muğlak kelimelerde… Sevinç, hüzün, acı, falan filan. Ellerimiz kapıların soğukluğunu okşuyor yalnızca. İçimiz dediğimiz yer ise ne karanlık bir gece Lali! Sonra yine o düşünme saatlerinde “gelecek” kelimesini düşünüyorum. Harflerini, hecelerini, taşıdığı veya taşıyabileceği anlamları düşünüyorum. Aslında iyi bir hattat olabilmek çok isterdim. Kelimeyi eğip bükerek harfleri hiç değiştirmeksizin kelimeyi değiştirebilmeyi… “Kelime için, işiten kimsenin nefs’inde bir iz (eser) vardır. Bu sebeble, arap lisanında kelime’ ismini almıştır ki bu, yaralamak demek olan kalem mastarından türemiştir.” diyor İbn Arabi. Yani `yaralanmış olanın bedeninde bir iz.“ Arkasındakini bilmeme rağmen kapıları heyecanla açabilmeyi isterdim Lali. Açtığın yaraları sarabilmeyi`¦Fakat ne zaman ufak bir kıpırdanma - güzel bir heyecan!- olsa içkaranlığımda, yanlış bir kapıyı açmış oluyorsun. Ve o zaman kelimeler yankılanıyor gövdemin içkaranlığında: Deccal mi gelecek? Deccal’i tanımak ne kadar kolaydır. Tek gözü bir üzüm tanesi gibi yüzünün orta yerinde sallanır ve hatta alnında kâfir yazar. Oysa küçük ve zavallı hayatlarımızı felaketten felakete iten sayısız Deccaller… O kadar çoklar ki, gerçek kurtarıcı mesihleri bile hep gözden kaçırıyoruz.

Ya da beklenmedik bir kapıdan giriveriyoruz, sanki yanyana; ve sevinçli denizkızları uğulduyor sarp gövde içimde: Mesih mi gelecek? Ya da en fena kapıları açıyorsun birbiri ardına; daha birinden girmeden ikinci, üçüncü ve belki de sonuncuyu açıyorsun; işte o zaman o pis fısıltı içimde: Korku mu gelecek? Gerçekten korku mudur gelecek Lali. Sadece, salt, çıplak, bedensiz, kelimesiz, bağlantısız bir huzursuzluk. Evet Lali, bende teller değmeye başladı yine`¦işte bu huzursuzluğu yenmek için şimdi, bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorum. Yolculuk -kimbilir, hangi bilemediğimiz etimolojik bağlantı nedeniyle- her zaman mistik ve romantik bir şeyler taşıyor. Basit bir yer değiştirmenin ötesinde, yolun başında ve sonunda iki ayrı varlığı birleştiren bir anlam taşıyor sanki. Çünkü yolcu, yani yer değiştiren, yol boyunca kendisi de değişiyor olduğundan yolun sonunda kendini başka biri olarak buluyor. Bir tanrıya dönüşmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir şeye dönüşmek de ihtimal dahilinde. Yazı en korkunç büyü değil mi! İki boyutlu bir dünyayı, korkunç boyutlarıyla tanımlı zihin dünyalarına açan acayip bir kapı… Gizlice yazıyorum Lali. Gizlice. Ne dersin, uzun bir yolculuğa çıksam düzelir mi herşey?

Ankara, mon amour!

Mario Levi`nin o güzelim kitabı ‘Bir şehre Gidememek’i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de son kez o zaman gördüm, anladım. O trenin terk ettiği yolculardan biri olarak yaşıyorum hâlâ. Levi, çocukluğunda zorunlu olarak pek çok yer dolaştığı için aidiyet duygusunu yaşayamadığını, oysa bunu çok istediğini anlatıyordu. 11 ayrı ilkokulda okumuş ki bu çocukluğun omuzlarında ve kalbinde ağır bir yük olmalı. ‘Bu yüzden âşık olamaz insan, hep ayrılığı yaşar’ diyordu. Ben de onun kadar çok dolaşmasam da, Sivas, Ankara ve İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumu özleyince Sivas, gençliğimi düşleyince Ankara ve kader bağlayınca İstanbul. Kader ne zaman çözülecek ya da çözülür mü bilmiyorum, ama falımda henüz yol filan gözüktüğü yok(yani boşuna sevinme İstanbul , henüz benden kurtulmadın) Sanki garip gönlümü eğlendiriyorum burada, sanki gurbete çıkmışım da bir zaman sonra geri dönecekmişim gibi. Üstelik de o şehirlerin beni artık çağırıp çağırmadıklarını bile bilmeden. Çağırsalar da nasıl giderim ki, o tren yok artık. Keşke trenini arayan bir yolcu olsaydım, buluncaya kadar hiçbir yere adım atmasaydım! Yapamadım, trenle ayrıldığım bir şehre yıllar sonra uçakla geri döndüm. Göz açıp kapayıncaya kadar vardım ve geldim. Sonra da kendime kızdım, ama ne çare, tren beni unutmuş, ben de treni. Uçakla gittiklerimiz yabancı şehirlerdir, oralara iş için, turist olarak gidilir ve dönülür. Oysa ait olduğumuz şehirler bizden yavaşlık bekler, onlara usulca gidilir, sabaha karşı inilir, daha uyurken o şehrin koynuna girilir. O şehirler eve benzer. Evin sıcak, uykulu koynuna süzülüp çocukluk uykularına dalmadıktan sonra, bir şehri görmek, görmek sayılır mı? Sayılmazmış, anladım. ‘Ankara rüzgârı’nı yüzümde, gönlümde hissetmek için, ne yapıp edip o treni bulmalıyım, trenini arayan bir yolcu olmalıyım, benim gibi Ankara’dan İstanbul’a dökülenlere sormalıyım:
“Bir şehre dönememek nasıl bir şeydir kardeşler?”
İyisi mi, ‘bir şehre dönememek’ adlı uzun bir şiir yazmalıyım…

Bu kentte ne kadar özgür olunabilir?

“Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?”
“Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?”
“Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı

İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar…apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir…. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için…. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.
1843 yılında Londra`nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson’ nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra’ yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul`dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler’in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel’in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı “bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı”nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler… Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar… Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme… buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.
Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.

Bardamu Ülkemizde

Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe…
Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde…
Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde…
Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan…
Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de hep beşinci viteste yaşayanların aktığı trafikte onlarla birlikte sürükleniyorsan…
Küçük bir çocukken bile nedenini bilmeksizin adam asmaca oynamak istemezken, dahası hiç kurşun askerin olmamasına rağmen büyüyünce askere alınmışsan ve hatta çatışmaya katılmışsan; ama yine de biri diğerine saldırdığında “iki taraf çatıştı” diyebiliyorsan yani bir çatışmanın iki tarafına da aynı mesafede durabiliyorsan…
Adı her ne olursa olsun bir düşünce için ölmenin başka hiçbir şey düşünememekten kaynaklandığını biliyorsan…
Kimsenin üstüne alınmadığı savaş görüntüleri yayınlayan haber bültenlerini kusmadan izleyemiyorsan ve aynı haberlerde bir trafik kazası, bir intihar ve bir selülit haberinin aynı değerde konular gibi ardı ardına verildiğini görünce, karnı tokken ağzına sokuşturulan lokmayı çevirmeye çalışan bir çocuk gibi boğuluyorsan…Üstelik artık büyük olduğun için her boğuluşunda bir çocuk gibi ağlayamıyorsan…
…ve ve ve AşK fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka cebinde, her kendini koruman gerektiğinde ona sarılıyorsan…
Sen de bir Bardamu sayılırsın. Nasıl? Bardamu`yu tanımıyor musun?
Bardamu geçen gün bir kitabevinin vitrininden selamladı beni. Yıllar sonra, üstelik ilk defa kendi dilimde…Dost kalmayı becerememiş iki eski sevgilinin pat edene karşılaşması gibi bir şeydi bu selamlaşma. Biraz tedirgin, biraz mahcup…
Tedirgindim çünkü; vicdan, huzur, yürek, aşk kavramları onunla girmişti hayatıma, o öğretmişti anlamlarını bana €“birlikte çıktığımız- Gecenin Sonuna Yolculuk`ta. Belki de şimdi bunların hakkını ne kadar verebildiğimi soracaktı bana. “En uzağa giden kişi kendi içinde yolculuk yapandır” demişti bir keresinde. şimdi kendi yolculuğumda ne kadar uzağa gidebildiğimi sorar mıydı acaba? Yaşadığı bir ayrılık acısını benimle paylaşmış ve ne denli üzüldüğünü anlatmıştı: “Üzgündüm, gerçek bir üzüntü; kırk yılda bir, benim adıma, onun adına, herkes adına, tüm insanlar adına üzüldüm. Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu: Olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.” Peki ben, “kendim olabilmek” adına ne yapmıştım Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra?
Peki neydi Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra ulaşılan nokta? Bu “Yolculuk” bir yere ulaştırma iddiası taşımadan, yeni yolculuklara açılıyordu aslında, kendi yolculuğumuza. Yolculuk, yeni yolculuklara bağlanıyor, bir çember oluyor. Sonunda başladığınız yere geldiğiniz bir çember ama başlangıçtaki kişi değilsiniz artık çemberi tamamladığınızda. “Yolculuk” gerçekleri aramanın dolaylı bir yolunu sunuyor insana. Başı belli, sonu bilinmeyen bir arayış sürecini… En az “ben” kadar “ötekini” de tanıma gereksinimi yer alıyor bu “Yolculuğun” kaynağında. Ötekilerin dünyasını fark ediyorsunuz, ötekilerin boyutuna taşınıyorsunuz “Gecenin Sonuna Yolculuk” noktalandığında. Bu nedenle iki ucu birbirine değen bir helezona benzer daha çok, üçüncü boyutu yaşattığı için insana… Gerçeğin yanı sıra biraz kuşku biraz hayal taşıtıyor size yanınızda. Bu “Yolculuk” getirdiği gerçeklerle birlikte ütopyalarını da aktarıyor hayatınıza.
Mahcuptum çünkü; ötekilerin dünyasını tanımak neye yarar onların haklarını, değerlerini, inançlarını benimseyip savunamadıktan sonra? Bunun sadece bir ütopya olarak kaldığını nasıl söylerdim Bardamu`ya? Bunu söylemek onunla yolculuğa hiç çıkmamışım demekle aynı şeydi nasıl olsa…
Benim elim uzanamadı ona. Bardamu biraz da uzanıp da ulaşamadıklarımdı aslında; isteyip de olamadıklarımı hatırlatıyordu bana. Belki de bu yüzden cesaret edemedim ona uzanmaya. “Sevmek, cesaret ister;. bir seçiş, bir risk, bir meydan okumadır sevmek, cesaret ister” derdi. Ben Bardamu`yu hiç sevmiş miydim acaba?

Oyunun kuralları son derece basitti. Üç kişilik bir oyundu: Yaratan, yaratılan ve seyirci. Amaç verilen zaman sonunda nihai sona ulaşmaktı. Belli bir senaryo yoktu, uyulması gereken kurallar çok esnek gibi görünmekle birlikte öylesine temel üç kural vardı ki manevra özgürlüğünü sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldırılıyordu. Doğmak, hayatta kalmak ve ölmek. Bu üç kural aslında oyunun da birer parçasıydı daha doğrusu ana temalarıydı. Yani hem kural hem amaç.
Giriş yaratanın elindeydi. Doğuma sebebiyeti kurallar gereği yaratılan vermiyordu ama doğmak da onun göreviydi ve doğmak zorundaydı. (Kendi kendine doğmak kurallara göre mümkün değil ama bilebildiğim her dilde doğmak kendi kendine yapılan bir eylemmiş gibi zikredilir, başkasının eylemi yaptığını birinin de ondan etkilendiğini gösteren fiiller çeşitli ekler alırlar ki doğmak onlardan biri değildir ama doğurmak bu ikinci tür eylemlerdendir.) Her neyse tüm bu dil oyunları bir tarafa bu oyunun kuralına göre biri doğmak biri de doğurmak zorunda.
Bu giriş bölümü çok uzun sürmemekle birlikte oyunun en etkileyici bölümlerinden biri olduğu da muhakkaktır. Yaratıcının rolü fiilen burada bitmekle beraber artık yaradılanın, yarattığı için yaradanına duyduğu minnet duygusundan mıdır yoksa yarattığı gibi yok da edebilir korkusundan mı bilinmez oyun boyunca yaradılanın kafasının bir yerinde çoğu hareket ve davranışlarına yansıyan bir yaratan kişiliği kendisini gösterir. Artık oyun yaratılanın üzerinde ilerlemektedir. Yaratılan elindeki süre içinde istediği her şeyi yapmaya özgürdür tek bir şartla, zamanı geldiğinde ölerek. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bu oyun dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir, birçok oyuncu süreyi dolduramadan ölmüştür. Kimisi oyunun sonunu getirebilecek kadar yetenekli olmadığından kimisi fazla heyecandan (özellikle bu ilk oyunuysa). Kimisi de oyunu sıkıcı ve anlamsız bulmuş, zamanın dolmasını beklemeden çekilmiştir sahneden (hemen belirtelim bu durum oyunun ana ve temel kurallarına kesinlikle aykırıdır). Bunun tersine olan durumlarda yaşanmamış değildir. Oyunun süresi bittiği halde ısrarla ölmek istemeyenler de olmuştur. Bu durumda kurallar etkilerini kesinlikle gösterir. Bu tip durumlar için kural son derece acımasızdır; süre bitince oyun biter. İlk bölümün afaki ışıltılı ve karmaşık etkileyiciliğine karşın bu son bölüm biraz kuru, isteksiz ve gayrı ciddi oynanır. Zamanı geldiğinde ölmeyi başaran oyuncu usta bir oyuncudur ve zamanı iyi ayarlamasıyla ne kadar övünse azdır. Ne de olsa oyun sırasında tam çorbasını içerken kendisini yere atarak veya bir konuşma sırasında, lafının ortasında aceleyle ölen, hatta uyurken aniden uyanıp sonra da hemen ölmek zorunda kalan ve oyunu vodvile çeviren oyunculara da rastlanmıştır.
Bu arada üçüncü oyuncunun yani seyircinin ne yaptığını merak ediyorsunuzdur herhalde. O, oyunun hiç bir bölümünde ön plana çıkmamakla birlikte, oyuna katılan her oyuncunun kabul ettiği gibi, aslında oyun onun varlığı ile şekillenmektedir.Yaratılan oyunun en serbest akışlı bölümlerini oynarken bile seyirci onu görünmez kurallar kıskacına alır ve finalde sahnede sadece o görünürdü.
Oyunlar çocuklar içindir, oyunlar seyirciler içindir, oyunlar başarılar içindir, oyunlar zaman geçirmek içindir, oyunlar şaşırtmak içindir. Ama bu, hayatın da bir oyun olduğu anlamına gelmez, her ne kadar oyunlarla yaşıyor olsak da.
Oyunlar kendinizi kandırmanız içindir. Oyunlar, hemen yanıbaşınızdaki savaşı görmezden gelmek için zihninizde kurguladığınız bir yanılsamadır. Ölümler oyun içindir, ölümler oyun içindedir. Biz de bu oyunun seyircileri

İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Journal Intime’m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra televizyona şöyle bir gözü takılan adam filmin ilerleyen dakikalarında iflah olmaz televizyonkolik haline gelir, öyle ki çalışmak için uygun bir ortam ararken uğradıkları adalardan birindeki yanardağın tepesinde rastladıkları Amerikalı turistlere Yalan Rüzgarı’nın ilerleyen bölümlerinde neler olduğunu sorması için ısrar eder.

Devamı AZ SONRA!

(Read the article)

‘Ben hikaye kahramanı değilim’ diye düşündürdü yazar, hikâyesinin kahramanını

Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; vapura bindim, otobüse bindim, okula gittim. İlk, orta, lise… ilk-orta-lise. Hayır! Birinci sayfada yaratılmış bir kahraman değilim. Ailem var. Annem, babam… Öğretmen benim babam, bildiğim herşeyi ondan öğrendiğim adam. Var öyle biri. Onu da yazar iki cümleyle yaratmış olamaz ya. Hadi yarattı diyelim, içime baba sevgisini de o koymuş olamaz ya! Hadi koydu diyelim, neden böyle anlamsız düşünceler yazıyor bana? Başka şeyler düşündürtemez mi? Düşündürtür… İsterse neler neler yaşatabilir: Peşime polis takabilir, ya da sabıkalı bir sevgili uygun görür bana, sayfalarca dayak yerim, camyarması Sivaslı fedailerinden… Olabilir, olabilir… Üstelik neden bu otobüsteyim? Neden bu şehirlerarası otobüste ter ve ayak kokuları içinde birdenbire yaratıldım? Bunlar işgüzar bir yazarın canı öyle istediği için gerçek olamaz. Bunlar gerçek olamaz… Bari biraz uyusam. Off uyku da tutmaz beni otobüste. ‘Kaza olursa uykunun gevşettiği insan savunmasız bir şekilde ölür’ diye bir takıntıyı da yazar yerleştirmiştir aklımın içine herhalde. Herhalde, hah-ha… Üstelik ne gerek var bu kadar uzun bir yolculuğa? Bir kere bu bir hikâye olsa yazar öyle uzun uzadıya anlamsız bir şehirlerarası otobüste vakit kaybetmezdi. şöyle uzun soluklu, heyecanlı bir şeyler yazardı. Belki bir trene bindirirdi beni. Bindirmezdi, ülkede tren mi kaldı? Muhakkak, öz-bilmemne otobüs şirketine bindirirdi ama isminden falan bahsetmezdi. Otobüs terminalini betimleyerek de kalemini tüketmezdi. Ne yapardı? İlle de bir yolculuk yaptırtacaksa, hareketimden evvelki düşüncelerimi verirdi. Mutlaka, bir ayrılık, bir sürgün otobüsü olurdu bu. İnce ince yağmur yağardı. Ben yağmurdan sakınarak sigara içerdim. Cebimde gümüş bir kanyak şişesi olurdu. Çaktırmadan içerdim… Ya da, ya da polisten kaçıyor olurdum, belki de kanundışı bir takım adamlardan. Yok canım, artık böyle polisiye hikâyeler revaçta değil. Ama siyasi bir kaçak olabilirdim. Toplumsal içerikli bir roman! Bir çağ romanında güçlü bir karakter. Evet, evet, gizli bir örgütün beyni olan ben, bir ispiyon olayına kurban giden adamlarım dağılınca kaçıyorum; artık her yer bana sürgün, hapis, herkes bana düşman sonum kesin idam! Boşversene, sonunda yazıldığım kitap toplatılır, her sayfada ayrı ayrı yanardım. En iyisi uçuk bir yalnız insan hikâyesi… Saçlarım uzun, ve dağınık, yollardayım, biraz da toplumun dışındayım. Benzinli ağır bir çakmağım vardır. Kısa ve sert sigaralar içerim durmaksızın. Durmaksızın sokaklarda dolaşırım. Hiç bir yere ait olamayanların zarif bir resmiyimdir yazarın imgeleminde çizilen. Hayatla bağlarım şaşılacak kadar incedir. Bavulum yoktur, belki bir el çantası. Onunla dolaşırım. İçinde ne olduğu hiç açıklanmaz hikâyenin sonuna kadar. Okuyucu fazla merak da ettirilmez. Sonunda ‘beni sıradışı yapan gerçek’ çıkar çantadan. Barlara ve meyhanelere giderim. Ucuz pansiyonlarda kalırım. Çok değerli bir takım hatıralar vardır, onları satarım. Bundan da anlaşılır ki köklü bir aileden gelmekteyimdir. Serseri adamlar yaklaşmaya çalışırlar bana durmadan. Ben bunlara alışığımdır. Akıllı adamlara da ben yaklaşmam, tehlikelidir. Zarif perçemlerimin ardında buğulu susarım, yüz vermem onlara, korkarım. Ayyaşlarla içerim. Onlar beni sever. Tek kelime etmeden dinlerim onları. Onlar hakkında kötü düşünmem. Kimse hakkında kötü düşünmem. Sadece, kendi kendime kaldığımda, işte orada, düşüncelerim şaşırtır okuyucuyu. Herkese hitabederim. Herkes kendinden bir şeyler bulur acılarımda. Duygularım evrenseldir. Tuvalete gitmem, burnumu karıştırmam. Kötü daha doğrusu estetik olmayan hiç bir alışkanlığım yoktur. Of saat hâlâ ikibuçuk. Geçmiyor, geçmiyor. İşte bir delil daha. Hikâye olsaydı hemen geçerdi zaman. Varacağım yere varır, yapacaklarımı yapar evime dönerdim. Duş alırdım. Bir de mutfak alırdım hah-ha… Telefona sarılır şenda`yı arardım. `Nasıl, nasıl böyle aptalca bişey söyledim, anlamıyorum` diye sızlanırdım ona telefonda. Beni sakinleştirirdi şenda. Belki Erman`la Hakan uğrardı akşamleyin, birşeyler atıştırırdık. Ya da ne bileyim, onu arardım, `kızma bana, böyle apar topar ayrıldım diye, bizim işler böyle ama` derdim, laf arasında ona hiçbir söz vermediğimi hatırlatırdım, beklememesini çıtlatırdım. Demek istediğim bir şeyler olurdu işte. Hikâyede olay olması şarttır. Olaysız hikâyeler de yazılmıştır, fakat ben neden olaysız bir hikâyenin kahramanı olayım ki… Düşük bir olasılık. Eğer gerçekten, gecenin bir yarısı bir hikâyenin kahramanıysam durum iyice çetrefil hale geliyor. Eğer öyleysem olay örgüsü neyi gerektiriyorsa onu yaşardım. Oturup da kahramanlığımdan şüphe etmezdim sayfalar boyunca. Belki de varlığını sorgulayan bir kahramanı oynuyorum. Mekân önemsiz, kurgu önemsiz… Her şey bilincimde olup bitiyor. Akla ziyan bir hikâye… Hayret edilecek bir durum olduğu açık. Öyle bir hikâye kişisiyim ki varlığımın nedeni varlığımı sorgulamak. Sadece bunları düşünmek için yazarın aklına düşmüşüm. Garip bir kısırdöngü, çünkü eğer öyleyse, ben gerçek değilim ve düşündüğümü zannettiklerimin hiç bir önemi yok. şu otobüste ağır aksak akan zamanın da önemi yok Asla bir kazayla devrilmeyecek olan hayal ürünü bir otobüs! Hiç bir yere gitmeyen, hiç bir önemi olmayan uyduruk yolcular! Belki yazarın yaşadıklarının tortusundan gelişigüzel seçilmiş bir mekân. Herşeyi kabul ediyorum. Ama içimi kemiren şu soru olmasa: Neden, neden ben?
Yazarın içi nedensiz burkulur, gözlerine ağır bir uyku çöker. Aylarca kapalı kalmaktan kesif bir küf kokusuna bulanmış evinin tozlu kolidorundan yatağına doğru süzülür; başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalar. Ve işte o zaman bu akla ziyan hikâye yazılmadan unutulur…

Hayat bazen briçe fena halde benzer

Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız her kim ise ona karşı yeterince açıksınız değil mi?). Size düşen mevcut kağıtlarla, karşı tarafın eline dair yüzlerce ihtimali dikkate alarak en doğru oyunu kurgulamaktır. Ama bazen eller açıldığında görürsünüz ki oyununuzun kurgusu ne olursa olsun bu el almazmış. Neden? Çünkü başlangıçtaki konuşmalarda ya kendinizi doğru anlatamadınız ya anlatırken dürüst davranmadınız ya da karşı tarafı yanlış anladınız. Yani kendinizi ifade etmekte ve/veya ortağınızın ya da rakiplerin konuşmasını yorumlamakta hatalısınız. Yani diyalog. Yani İLETİSİM. Briçte kâğıtlar bir hikaye anlatır. İyi oyuncu bu hikayeyi tüm boyutlarıyla kavrayandır.

(Read the article)

Peki ya ışık hızıyla giden bir arabada farları yakarsak ne olur?

Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde (bir saniye!) daha fazla detaylarına bölünür. Böylece “ağır çekim” diye adlandırdığımız şey, aslında hızlı çekimle yapılır. Saniyede 50 kareden sonra fark iyice hissedilir hale gelir. Saniyede 100, 200, 500 kare çekebilen araştırma amaçlı laboratuvar kameraları da varmış. Bunun tersine, görüntü özellikle saniyede 16 karenin altına düştüğünde hareketler “hızlanıyormuş” izlenimi verir. Aynı süre içinde, daha az parçaya bölünmüş hareket, kesik kesik, hatta bazen göz yanılması yaratan bir görüntü verir. (Bkz. Kurtuluş Savaşı belgeselleri) Bunun uç noktası bir fotoğraf olabilir. Saniyede l kare. Donuk görüntü. Yani hareketsizlik. Öte yandan, hız sorunun diğer ucuna gidelim: Saniyede ne kadar çok kare geçerse hareket o kadar “yavaşlar”. Öyleyse bir an, bu hızın en son sınırına ulaştığımızı varsayalım: Saniyede sonsuz kare! Ne olacağı aşikâr; hareketsizlik, tek bir görüntü. Zamanın içinde varolan ve yokolan bir nesneye, bir şeye karşı zamanın içinde sonsuz bir kapı açan sinema kamerası. Yani sonsuz hızla hareket etmek, görüntüde aynı şeyi veriyor. Tek bir görüntü. Evrenin takıntılarını içinde taşıyan bir fotoğraf. Ama sonsuz hızı elde etmek yanızca teknik olarak değil fizik olarak da tabii ki imkânsız. Çünkü bilinen en yüksek hız, ışık hızının yirmide birine bile gelindiğinde kuvantum mekaniğinin yasaları devreye girer. Işık hızına gelindiğinde ise tüm nesneler ışık olurlar.
Sinemanın en yaygın ve eski tanımlarından biri “hareketli görüntülerle hikâye anlatma sanatı” dır. Bu, çoğunlukla, bir filmin içindeki eşyalar, insanlar, ışıklar ve kameranın hareket etmesi gerektiği ile karıştırılır. Hareket etmesi kesin olan şey karelerdir. Durgun bir görüntü de sinemada kaçınılmaz olarak hareket eder. Çünkü kaderi bir zaman parçasında şekillendirilmiştir. Ve sinemadan bahsedilirken, olmayan bir şeyden bahsedilemeyeceği için nesnelerin görüntülerinden değil, kendilerinden bahsedilir. Oysa sinemada, tiyatronun aksine onların sadece görüntüleri vardır, kendileri değil. Nesnelerin kamera tarafından yakalanmış ışıkları. Bu yüzden sinema biraz gariptir diyebilirim, evrenin sonsuzlukla ilgili şakalarını sinsice içinde bulundurur, günlük hayatın görüntülerini zamanın baskısı altına iter, seyirci de bütün bunları bireysel bir şartlanma ile kabul eder. Yalnızca sinema sanatının en üst örnekleri bizim bir filmi zamanın içinde varoluşumuza anıştırmalar yaparak seyretmemizi engellerler. Ama eğer Zenon€™un bilmeceleri veya Platonik felsefe yönünde kafa yorup, sinema ile ilgili kestirme yollara sapmak bize yararsız ve boş bir fikir jimnastiği gibi görünürse, yine elimizde iki temel kavram kalır: Hareket ve hareketsizlik. Sinema hareketli görüntülerden oluşur demiştik; ama onu seyretmek için durmak gerekir. Bir evde televizyonunun karşısında veya karanlık bir salonda beyaz bir perdeye doğru bakmak için, hiç olmazsa bakmak için durmak gerekir. Bu bir rutin olarak sinemanın yapısındaki yukarıda sözü geçen zamanın koşulsuz hakimiyetiyle de uyuşur. Medyanın oluşturduğu yüzlerce bahaneden sonra, her filme aynı şekilde girilir; sokaktan çıkılır, bir bilet alınır ve bir koltuğa oturulur. Kapılar kapanır. İşin daha garibi, burada da, uykuya benzer bir biçimde içine girilen süreç -belki sadece hayata devam edebilmek için- yok sayılır. Sinemada şeylerin görüntülerinden değil de, şeylerden bahsedildiği gibi film seyretmek de hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılınır. Hiç antraktta size saat soruldu mu? Neler hissettiniz? Ama sinemayı seyretmek için durmak gerekir. Sadece durmak bile, film seyretmenin zamanla ilgili uydurduklarımızla nasıl çeliştiğini gösterir. Eğer sinemadan çıktıktan sonra, tıpkı sabah aynı evde uyanmak gibi, delirmeden aynı hayata devam edebiliyorsak, bu belki de sadece film bitince zamanın aklımızdaki akışına geri dönebilmemizdendir. Demek ki seyirci yönünden basit bir şema çıkıyor: Film seyretmekte üçlü bir hareket söz konusu: Gitmek-durmak-gitmek. Bu da dışarıdan bakılınca hayatın aklımızdaki görüntüsüyle mükemmel bir uyum içinde. Uzun süre yaşadığınız bir şehri terk ettiniz mi hiç? Gitmeden önce hissedilen şey yarım bir arınma duygusudur. Çünkü kişilik “bir önceki anın” giysilerinden sıyrılır. Geride bırakma, yeni gelene bakış. Terkedecek olan, eğer eminse gideceğinden, son hazırlıkları bir cellat gibi yapar, hareketleri sonlu, ve sadece o ana ilişkindir. şimdiyi aksaksız ve tam yaşar. Zamanla ilgili sorunsalları bir başka mekâna ertelenmiştir. Sadece bundan ötürü, yeryüzündeki varoluşu, tam da hayvanların ve bitkilerinki gibi, kusursuz bir uyuma kavuşur. Sonsuz bir şimdiki zaman yaşar. Bir sonraki adım, yani gitmek, yani hareket, onun şimdiki hareketsizliğini o an içinde sonsuz kez doğrular. Ya hayatın tümünü böyle alsaydık? Sonsuz bir gidişin öncesinde yapılan sakin hazırlıklar. Anlamı ileride belirsiz bir yere bırakılmış. şimdiki zamanı yakalayan yolcu bir erteleme içindedir. Bir başka yerde başka bir anlamlamadır bizi rahatlatan. Sadece şimdiki zamanı yakalayabilmek için gitmekten de, durmaktan da vazgeçmek gerekiyor. Bu örneği şunun için verdim: İyi bir filmin insanda uyandırdığı da bu terketme hissi gibidir. Gerçekte yaşadığımız hayatı bir kenara bırakıp yeni bir hayata başlayacak olmanın verdiği arınma duygusu…Sinemada, ışıklar söndüğünde, sadece tek bir ışık, görüntünün ışığı, zamanın yüz ifadeleri doldurur beyazperdeyi, orada, durmak da, hareket de birdir, çünkü şeylerin kendileri değil, zamandan bağımsız ışıkları oradadır.Bütün bunlar nerden mi çıktı? Film festivali gittikçe yaklaşıyor ya insan konu hakkında birşeyler karalayarak heyecanını bastırmak istiyor. Festival bir an önce başlasa da sinema salonlarına kapatıp kendimizi, ışık olup aksak görüntüde. Bence sinemayı seviyoruz çünkü bize hayatı hızlandırdığımız hissini veriyor…

birlikte yaşamak zor mu?

İlk zamanlarda insanlar bir başbuğları olduğunun pek farkında değillerdi (Başbuğun etkisi o kadar belirsizdi). Sonraları halk başbuğu sevdi ve övdü (gördüğü iyilikler için), daha sonra, ondan korktu (yasaları yüzünden) ve onu hor gördü, (haksızlıklarından ötürü). Kendisine dürüst davranılmadığı için, dürüst olmaktan çıktı ve güzel işlerle sonuçlanmayan güzel sözler dinleye dinleye güvenini yitirdi.
Lao Tzetı
İlkokullarda doğa bilime dair ne öğrendik doğrusu pek hatırlayamıyorum ama çizgi filmlerden mi yoksa hayat bilgisi kitaplarından mı geliyor bilmem uzun yıllar karıncaların mükemmel yaratıklar olduklarına inandım. Sonra La Fontaine’in meşhur fable’ını öğredik hatta ezberledik: Çalışmanın erdemi, tembelliğin kötülüğü. Çalışkan karıncayı ezmemeyi öğrenirken çalgıcı ağustos böceğine de “oh olsun” dedik. Maalesef bu yalanın konusu ağustos böceğine karşı karıncayı yüceltmek değil. Daha da garip olan insana hiçbir şekilde benzemeyen karıncaların grup halinde yaşam tarzlarıyla insanların yaşam tarzlarının bu kadar benzemesi. İleriyi garanti altına alabilmek için çalışmak, bunu yaparken de son derece belirli iş bölümü uygulamak: yemek bulan işçi karıncalar, larvalara bakan erkek karıncalar, grubu koruyan asker karıncalar ve tabii ki üremeyi yani sürekliliği sağlayan anakarınca. Her ne kadar bu grup hiyerarşisini insan topluluklarına uyarlamak mümkünse de insanların grup halinde yaşamaları ile karıncaların (ve irili ufaklı daha birçok hayvanın) grup halinde yaşamaları arasında hem dehşet verici benzerlikler hem de kesin ayrılıklar var. Hayvan gruplarındaki korkunç düzen, insan gruplarına gelince yerini karmaşaya bırakır. Nasıl bırakmasın ki? Ne de olsa insan düşünebilen bir varlık, karşı koyabilen, isyan edebilen, daha fazlasını isteyebilen bir varlık. Mükemmel işleyen hiyerarşi ve akıl almaz disiplin ve görev bilincinde karıncalara en çok benzeyen toplum Japonlardır ki onların da neden hâlâ böylesine disiplinli oldukları tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Doğadaki tüm grupların belki de tek ortak yanları bir lidere ihtiyaç duymaları. Çok vahşi bir ortamda yaşanmadığı yani kaba kuvvete fena halde ihtiyaç duyulmadığı sürece liderlik, sürekliliği sağlayabilende toplanır. İnsanlık tarihinin de başlarında biryerlerde anatanrıçanın doğal liderliği köle-işçi erkekler tarafından gayet olağan görülürken kuvvete dayalı bir devrimle erkeğin iktidarı ele geçirmesi henüz doğada sıkça rastlanan bir durum değil. şimdilik doğurganlıkları sayesinde dişilerin liderlik tahtları garanti altındaya benziyor taki işçiler devrim yapana kadar. Liderlik ve iktidar mücadelesi insanlarda son derece karmaşıkken örneğin karıncalarda bir grupta 30 tane lider bir arada kavgasız gürültüsüz yaşamayı başarabiliyor. Oysa insanlar öyle mi? Fatih Sultan Mehmet’in kanunlarında iktidarı tek elde tutmak uğruna kardeşlerin öldürülmesi dahi reva görülüyor, böylece hem “çok sesliliğin” getirebileceği sorunlar ortadan kalkıyor hem de Fetret devri gibi bir dönemin tekrarlanması engelleniyor. Geliştiği söylenen medeniyetin baştacı demokrasi ise iktidarı önce halka bırakıyor gibi yapıyor ama sonra masum bir numarayla ister istemez yine tek bir liderin eline geçmesine izin veriyor. Artık liderin seçilmiş olması veya babadan devir teslim almasının pek önemi kalmıyor önemli olan insanların bir arada yaşayabilmek için bir kişinin iktidarına yani bir lidere ihtiyaç duymaları.
Thomas Hobbes insanın doğal durumunda bencil olduğunu ve içgüdüsel olarak hep kendi istediğini yapmaya eğilimli olduğunu söyler. Ancak aynı doğal durumda bireylerin istek, hak ve çıkarlarının çelişeceği açıktır. Zira herkes kendi hakkı için başkalarının haklarını çiğnemeyi mubah görecektir. Bu ise herkesin herkese karşı sürekli bir savaş halinde olmasıdır. İşte burada Hobbes’ın görüşleri ilginçleşiyor. Diyor ki: böyle bir durumda kimin haklı olup kimin haksız olduğu tartışılamaz. Bir başka deyişle doğal bir durumda doğru ve yanlış haklı ve haksız gibi kavramların anlamı yoktur. Hobbes gücün ortak olduğu her yerde bunun böyle olduğunu söylüyor ve buralarda ne yasa ne de hakdan bahsedilemeyeceğini söylüyor. Ama bir yandan da insan ancak toplum içinde yaşamını devam ettirebilmektedir. Ama bu başkalarıyla birlikte yaşamanın getirdiği sürekli savaş durumu insanı korkutur zira yaşamını devamlı tehdit eder. İşte bu tehlike ve onun doğurduğu korku, insanı en mantıklı çözümü seçmeye iter ki bu barışdır ve bu barışın sağlanması ancak insanın doğal haklarından vazgeçerek onlan bir lidere devretmesi ve bunun karşılığında da korunma bcklemesiyle oluşacaktır. İşte insan ancak bu anlaşma (hakların karşılıklı olarak devredilmesi) sayesinde toplum oluşturacak ve barış içinde yaşamını sürdürebilecektir. Machievelli’ye göre de doğa insanları her şeyi elde etme susuzluğu ve herşeye ulaşma güçsüzlüğü ile yaratmıştır. Bu yüzden insan gruplarında karmaşa daima muhtemeldir. Bunu önlemenin tek yolu ise birilerinin güç kullanmasıdır. Ve iktidara sonsuz güç veren meşhur sözünü söyler “amaca ulaşmak için heryol mubahtır” Hobbes’a kanının son damlasına kadar karşı çıkan Rousseau öncelikle insanın “insan gibi” olabilmesi için doğa içinde eğitimi savunur. Ama iş bu insanların birlikte yaşamalarına gelince Rouseau da hiç istememekle birlikte Hobbes’dan esinlenmiştir. Sonuçta Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi ile Hobbes’un Anlaşması arasındaki tek fark iktidarların adının değişmesidir aslında. İnsanları eşit görmek, özgür bırakmak iyi de biraraya geldiklerinde çıkan karmaşayı çözmenin tek yolu da birilerine liderliği bırakmak galiba. Bu görüşler daha da çoğalabilir, her düşünür her siyaset tarihçisi veya her sosyolog bir başka görüş getirebilir ama sonuçta ortada olan her durumda ve tarihin her evresinde ister 10 kişilik bir grup ister 10 milyonluk bir ülke olsun bir lidere her zaman ihtiyaç duyar insan.
Nedense b i r l i k t e yaşamak hem zaruridir hem de katlanılmaz bir ağırlıktır ve her an çıkabilecek muhtemel bir anlaşmazlık veya kaosa karşı bir kişinin iktidarı gereklidir. En ufak grup ailede bile eşit katılım sağlamaya imkan yok ve bu az sayıda üstelik de duygusal bağlarla birbirine sıkı sıkı bağlanmış insanlar dahi bir lidere ihtiyaç duyuyorlar. İllaiki bir lider. Her toplumun hatta her grubun ihtiyaçlarına göre ortaya çıkardığı bir kişinin olması, liderlerin her yönleriyle araştırılmasını cazip hale getirmişse de ortaya elle tutulur kesin özellikler çıkarılamamıştır. Çocuklardan oluşmuş üç gruba yapmaları için bir iş verilmiş. Bir gruba otoriter, bir diğerine demokratik, son gruba ise hiçbir işe karışmayan serbest bir lider verilmiş. Gönül isterdi ki en çok işi yapan, en iyi anlaşan grup serbest liderli grup olsun ama maalesef sonuçta en çok işi otoriter grubun, en kaliteli ve iyi işi de demokratik grubun yaptığı ortaya çıkmış. Serbest gruptakiler ise hiçbirşeyden memnun kalmayarak hiçbir iş de yapmamışlar.
Özgürlüğe olan inancım bu sonucu ciddiye almamı engellese de insanların birlikte yaşamalarının zorluğuna ve bir iktidarın varlığının kendiliğinden ortaya çıkmasına sırt çeviremeyiz. Yine de içimizdeki özgürlük ateşini yalnızlığımızla örtmeye çalışıp belki de kendimizi kandırıyoruz. Her ne kadar “yalnızlık edebiyatı” çok beğenilse de ve insan ne olursa olsun “aslında ben hep yalnızım” dese bile ne teorik ne de pratik, hiçbir insan tek başına değildir.

“Kurul” mu “Dağıl” mı demek daha kolay?

Türkiye’de yaşayan insanlar olarak geleneğin izlerini ne kadar üstümüzde taşıyoruz? Hem tek tek bireyler olarak hem de hangi anlamda alınırsa alınsın Türkiye sınırları içinde yaşayan insan topluluğu olarak varoluşumuza hangi süreklilik arzeden durum, kurum ve alışkanlıklar etki ediyor’? Soru biraz keskince, farkındayım. Ama içimi çok acıtan mesleki format değişikliğinden beri sormak istiyorum Türkiyeli insanların bir takım gelenekleri var mı? Elbette, partiküler toplum alanlarının kendilerine has ve kendi aralarında kaldıkça sürdürmeye gayret sarfettikleri bir takım alışkanlıkları, rituelleri mevcut. Ancak bunların özellikle kentleşme ve toplumsal sınıflaşmanın günümüzdeki gelişimi karşısında devam ettirilebilirliği hayli tartışma konusu. Ama asıl sorduğum bu tür parçalanmış toplumsal alışkanlıklar değil. Toplumların bir çatı altında toplayabilecek bir gelenek izleğinin zihinsel olarak kurgulanıp kavranabilmesi imkanı, araştırdığım asıl şey. 70 küsur milyon insanın üzerinde yaşadığı bu ülkede genel kabul görmüş bir dizi alışkanlık, uygulama ve kurumun yine ortaklaşa kabul görmüş bir düzeyde sürekli bir yeniden üretime tabi tutulabilir olması, araştırma konusu olunca sonuç çok da umut verici gözükmüyor. Bireysel anlamda oldukça zeki olan Türk insanı toplumsal akıl sözkonusu olunca ne yazık ki sınıfta kalıyor. Siz üç kuşak boyunca parasal veya kişisel nedenlerle aile krizi yaşamamış sülale, Başbakanıyla altı aydan fazla anlaşabilmiş Cumhurbaşkanı, başka imkanları olmamak durumu dışta tutulmak kaydıyla hayat boyu aynı işyerinde çalışan ücretli, üç sayıdan fazla aynı dergiyi çıkartmaya devam edebilmiş bir yazar grubu gördünüz mü hiç ülkenizde? Bunlar niye mi olmuyor? Galiba geleneğin izlerinin üzerimizde çok belirgin olmayışından. İnsanları ortak kültür ve çıkar alanları üzerinde yaşamaya itecek yaptırımlar, sosyal şekillenmeler çok zayıf olduğundan, toplumsal akıl bir belkemiği oluşturamıyor. Bu yüzden toplumu ayakta tutan tek yapı hâlâ devlet olarak gözüküyor. Devletin yaptırımcı ve düzene sokucu varlığı da aslında kendi içinde bir gelenek oluşturabildiği anlamını taşımıyor. Öyle olsaydı yetmiş yıllık Cumhuriyet tarihi üç müdahaleye maruz kalmazdı. Süreklilik ya politikacılar, ya askerler tarafından bir şekilde bozuluyor yani! ‘Geleneklerin ve toplumsal ahlâkın kendini yenileyişinin akılcı’ bir temelinin olmayışı bir takım gariplikleri de ortaya çıkarıyor. Söylemde herkesin namuslu ve adalete düşkün olduğu ülkemizde, toplumsal örgütlenmenin en üstündeki şahıslardan başlayarak apartman kapıcılarına kadar pek çok kişinin yolsuzluk, üç kağıtçılık ve haksız kazanç zannı altında bulunması, bu yönde bir çok iddianın da kanıtlanmış olmasına ne dersiniz? Geleneklerin güçlü olduğu, toplumsal aklın belkemiği oluşturabildiği toplumlarda bu tür çelişkilerin yaşanmasını pek fazla mümkün görmüyorum. Gelenekler olmayınca süreklilik de sağlanamıyor tabii. Bu nedenle yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdüren kurumlarımızın sayısı parmakla sayılacak kadar az. En önemlisi de, geleneğin olduğu toplumlarda geleneği kabullenmek de, geleneği reddetmek de bir olgunluk geliştirir insanlarda. Oysa gelenek diye şimdilerde, tahta perdelerin arkasında yıktıkları eski ahşap evlerin yerine, betondan yapılan, üstüne tahtadanmış gibi desenler çizilen ve aşı boyası renginde boyalar yapılan binalar inşa edilmesi anlaşılıyor. Daha da kötüsü geleneklerimizin olmasından, sarayların yıkılıp yerine saraya benzeyen biçimde inşa edilmiş oteller yapmayı da anlıyorlar. Ramazan aylarında televizyonda Karagöz Hacivat oyunu oynatmak ve direklerarasını yadetmek gelenek diye anlaşılınca, geleneğe yaslanmak da yaratıcılık eksikliğine mazeret haline geliyor. Mutfak geleneğimiz ise, yabancı mutfakların istilasından nasibini alarak yeniden icad ediliyor. Midesine pek düşkün olan halkımızın üstüne en fazla düştüğü geleneğin mutfakta olması ilginç değil tabii. Diğer alanlarda bir geleneğin net olarak kurulamayışı bir ölçüde anlaşılabilir ama edebiyatta gözlemlediğimiz bir önceki kuşağın neredeyse yok sayılması olgusu anlaşılır gibi değil. Hangi büyük yazar veya şairimizle hesaplaşılıp, yerli yerine oturtulduğuna tanığız? Otuz yaşın altında olup da şiir geleneğimizle hesaplaşmış ve önemli şiir verimi ortaya koymuş kaç şairimizi tanıyorsunuz siz? Bu tabii, şairlerin yeteneksizliğinden kaynaklanıyor değil. Onları besleyen damarların tıkanıklığı, kendilerine şiir sunulan dar okuyan-yazan kadroların tepkisizliği ana kaynağı oluşturuyor.
Elbette her çağda, modalar akımlar olacaktır. Ama bütün bir toplum iyonize olmuş duygular, köksüzlük, üstelik bunu mühim bir şeymiş gibi sunma anlayışı hakim olunca, içimizden bazıları üzülüyorlar. Neticede demem o ki, halkımızın kültüründe, düşünce dünyamızın ürünlerinde ve devletimizin yapısında gelenek izlerini bulmak çok iyimser ön kabulleri gerektiriyor. Mutlaka gelenek ve süreklilik gereklidir demek zorunda değilsek durumu kabul edip bu yönde hayatı temellendirmeye bakmak belki de en iyisi.

Kavranması en güç şeylerden biri zaman. Son derece değişken, akışkan, bazen de yoğun bir sis kadar durgundur zaman. Uzak bir ülkede sevdiklerinize kavuşmayı bekliyorsanız geçmek bilmez, mutlu ve tasasız yaşıyorsanız uçarak, koşarak geçer yanınızdan. Zaman upuzun sonsuz bir yoldur, sizin yürüyebildiğiniz ise birkaç adımdır sadece… O geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. Oysa siz ufacıksınız, siz miniciksiniz, siz kimsiniz?
Zaman kalabalık bir halktır, karmaşıktır; katledilmiş onca insan, yaşanmış onca savaş, yıkılmış onca krallık, toplanmış onca ürün, el değiştirip dünyayı dolaşan onca para, yazılmış onca kitap, içlerinde hayatın yanıp söndüğü onca şehir, kırılmış onca kalp, şerefe kaldırılmış onca kadeh, birbirinden farklı onca mezartaşı, dalgaları yara yara ilerleyen onca gemi, gökyüzüne uzanan onca ağaç, doğup batmış onca güneştir zaman, bizi kucaklar, rüzgarında dört bir yana savurur. Doğmuş onca bebek, gömülmüş veya yakılmış onca bedendir.
Birbirini izleyen iki dakika hiç benzemez birbirine. Zaman bizi şaşırtır, kandırır, kendine bağlar. Onun değişkenliğinde dönenir dururuz biz; seslerimiz, görüntülerimiz, aşklarımız ve acılarımız evrenin karanlığına yükselip kaybolur. Acıklı bir çabadır bizimki, varolma çabası. Zaman önümüzde çatallaşır, binlerce farklı geleceğe doğru açılır. Bunların hangilerinde varoluruz, hangilerinde yokoluruz, bilemeyiz. Zaman evrendeki tek labirenttir ve biz çıkış yolunu hiç bulamayız.
Zaman bize yalnızlığımızı hatırlatır. Yıldızların altında, toprağın üstündeyiz ama zaman yüzünden belki de hiçbir yerdeyiz. Geçmişimiz gitgide uzaklaşan hatıralarla, geleceğimiz belirsiz seçeneklerle doludur ve biz sadece içinde bulunduğumuz anda varoluruz.
İster bilincinde olalım, ister olmayalım bu zavallı halimiz, bizi zamana sahip çıkmaya, onu kontrol altına almaya, kavramaya itmiştir. Tarih ilmi dediğimiz nedir ki? Eskiden olup bitenleri bilmek, geçmişi bir takım dönemlere ayırmak, ona isimler vermek, yorumlamak, tezler geliştirmek bizi rahatlatır. Böylece zamana hükmettiğimiz zannına kapılırız. Ünlü Fransız tarihçi Marc Bloch “Tarihçinin düşünceleri zaman ikliminin havasını özgürce solur” der. Medyumluk, fal bakma gibi geleceği önceden tahmin etmeye yönelik faaliyetler de aynı endişenin bir ürünü değil mi? Sadece bugünde varolabilen insan, varoluşunun sınırlarını hem geriye hem ileriye doğru uzatabilmek için didinir durur. Oysa zaman bütün bu çabalardan bağımsız, dörtnala sürdürür akışını. Rüzgarlı havalarda hızla yol alan bulutlarda hissedersiniz zamanı veya kirpiklerinizin bir hareketinde veya bardağa dökülen suyu izlerken.. Ama bunlar hiçbir şeyi değiştirmez hiçbir zaman, o geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. İnsanoğlunun zamanı zapturapt altına almak için kullandığı ölçüm yöntemlerinden olan yıl ise bu sonsuzluğun adı bile edilmeyecek kadar küçük bir parçasıdır.Buna ragmen yeni bir yıldan bahsedecekseniz, pekiy iyi yıllar öyleyse.

ya gerçekten kanser olduysam?

Diyelim güç bir gece geçirdin. Gördüğün dört düşte dört gündüz yaşadın. Uykunu alamadan uyandın. Karşında sabahı bulmaktan hoşlanmadın. Yataktan kayarak indin, parke döşemenin gıcırdayan bölgesine yayılmış eski halıyı yakalayıp altına çektin. Senden boşalan şilteye, çukurlaşmış ortasına toplanmış çarşafa, ayakucundan döşemeye kaymış battaniyeye, döşemenin parkesi kabarmış kısmına yayılmış kilime, üstündeki kadife kaplı koltuğa, havları dökülmüş koltuklara iliştirilmiş kolalı mendillerin tentenelerine, perdenin geniş aralığından odaya dolan sabaha, camı kaplamış buz kristallerine sırtlarını vermiş bir çift serçeye, sulusepken yağan kara baktın, soğuğu gördün. Her saniye yüz yirmi altı trilyon beygirgücüne eşdeğerde güneş enerjisi almaya alışmış yerküre bu sabah havasını alıyordu. şžeytan tırnağının battığı noktadan sızan cerahat parmaklarına bulaşıyor, parmağını sıktıkça artan acı göz pınarlarının taşıyamayacağı ölçüde irileşip yanaklarından boynuna doğru kayan damlalarda somutlaşıyordu. Hapşırıyordun. Burnun akıyordu. Kötü dokunmuş halının keçeleşmiş tüyleri bacaklarını dalıyordu.
Devamı burda:
(Read the article)

Tüketiyorum öyleyse varım

Sanırım endüstri toplumunu vareden fert olmak, varolmak demek artık. “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ve insan, bedensel hazza yenik düştü. Asırlar boyu gücünü, tanrısal dinlerden ve toplumu tanrı olarak sunmuş kenter dini ahlaktan alan insanoğlu sonunda özgürlük çağını yakaladı. Ama nasıl? İlkin cinsel özgürlükle tanışıldı, tabular yıkıldı sanıldı. Çünkü tam tersi olması gerekirken bu özgürlüğün yolu da önce bedenden geçti, sonra beyine ulaştı. İnsan yaşayarak öğrendi, yaşadıkça açıldı. Ancak kafa ile kilitlenen beden, anahtarı yine bedende aradı. Din, ahlak gibi soyutlamalarla ket vurulmuş beyin işlerliğini yitirmişti çünkü. Merkez bedendir artık. Onu ayakta tutacak tek güç maddeden alınacak güçtür. Bedensel hazlar ve acılar herşeyin üstündedir. Hukuk sistemi de bunu kabul eder: Suçlu için öngörülen en büyük ceza kafanın bedenden fiziksel olarak ayrılmasıdır. Peki, zaten kurumuş bir kafanın bedenden çekilip koparılması mıdır gerçekten trajik olan? Çelişki, anlamı ve mutluluğu maddede aratan sistemin kendisidir. Sınıf geçirtmek üzere öğrenciye vadedilen ödüllerle başlayan süreç maddeye önlenemez yöneliş ile devam eder ve sınıf atlamanın mutlak çaresi olmaya başlar. Pompalanan hırs, ortam buldukça kıskançlık, nefret ve suça dönüşerek toplumu çürütür, çökertir. Yaşamın vadedebileceği yegâne gerçek olarak tanıtılan bu ödüller akıl ve yaratıcı düşünceyi ezer, yok eder. Bugünkü mevcut sistem kolay kolay demode olacağa benzemez. Tıpkı eroin bağımlısı olmuş biri gibi para, toplumu, oluşturduğu illüzyonlarla tutsak eder. Dünyayı tek kutba hapseder. Tutunabilecek hiç bir değer yargısı bırakmaz. Sistem insanı yutmuştur. Oysa sistemler belirlenmiş amaca ulaşma yolunda sadece araç olabilirler. Amaca dönüşmeden, geçerliliklerini yitirdiklerinde terk edilebilmelidirler. Düşünceyi maddeye yenik düşüren bu sistemden nasıl kurtulunabilir? Tek çözüm bedensel hazların tekrarına dayalı doyum döngüsünden sıyrılıp düşünceyi amaç edinmek olarak gözüküyor. Bu saplanmaları kırabilme yetisi “Neden?, Niçin?, Nasıl?” sorularının her davranış öncesi sorulmasını ve cevaplanmadan sonuca gidilmemesini gerektiriyor. Düşünce ve duygunun ortak ürünü sezginin de büyük katılımıyla varsayımdan varolana geçiş sağlanabilir.
Sezgi önemlidir. Sezgi, matematiksel düşüncenin, yani mantığın sonuca ulaşımında yetkin bir fonksiyon olarak düşünülebilir. Hayat, betimlemelerle yüklü tanım kümesi olarak ele alındığında, görüntü kümesinde ulaşılması amaçlanan sonuç bu fonksiyonu yaşamın ta kendisi kılar. Görüntü kümesini yine tanım kümesi olarak gösteren, varış noktasını çıkış noktasında aratan kısır döngüsel bir sistem bireyin iç enerjisinin ancak boşa tüketilmesi ile sonuçlanır. Yaşamı sürdürmeyi değer kılacak heyecanı sadece, oluşturulacak fonksiyon ile ‘Tanım Kümesi Hayattan’ edinilen birikimleri sonuca dönüştürmek, yani benzersiz görüntü kümesine ulaşabilmek verebilir. Tıpkı sahne ve dekoru hayat edinmiş tiyatro oyuncusunun rolünü her defasında yeniden oluşturarak aktarması, o anı yaşarken hissettikleriyle bir önceki oyunundan bambaşka bir rol çıkarması gibi. İşte yaşanan şartlardaki geri dönüşü olmayan dünyaya paralel bu değişimi yakalayıp, birikimleri o anki tekrarsız koşullarda sonuca dönüştürebilmek ancak ayakta tutulan diri bir zihinle mümkün olabilir. Yaş ilerledikçe pençesine düşülen alışkanlıklar, saplantılar, prensipler bedenle paralel yıpranma içinde bulunan beynin değişimden kaçış yollarıdır. Her gün hücreleri biraz daha yok olan beynin bu gidişi kaçınılmaz olabilir, ama henüz vakit varken beyne gereken değişimi yaşatmamak, ona kendini yenileme imkânları sunmamak büyük haksızlık olur. Bunu gözardı etmek bedeni uyutabilir, ancak akla açık bir ihanettir.

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. “En çok kimi severek okudun?” deseler, onun adını verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya…
Kendini en az gösteren o… Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o… İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana yapmış olması mı beni çeken? “Çiğlik edip ne kadar piştiğimizi mi anlatıyoruz?” diye sorması mı içten içe? Yoksa “İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz.” deyişi mi? “Onu anlamıyorum ama beğeniyorum.” diyen çok kişi olmalı. Ben de onu anlamaya, anlamadığımı anladığım an başladım. Bilge Karasu adına yakışır yaşadı. Benim içimde şimdiki zaman ekini taşıyor “yaşamak” onunla birlikte. Dostuyum, çocuğuyum, kedisiyim… En çok da kedisiyim. Kendi yalnızlığımda okşatırım düşüncelerimi. Okşanmanın rehaveti mırıltılara dönüşünce o da iletişimin içine girer. “Konuşanlarla konuşurum; konuşmayanları çok iyi anlarım, ben de onlardanımdır çünkü.”Bilge Karasu “Kendi izinden başka? Neredeydi kurtuluş?” diyor bir kedi şeytanlığı ile. Kendi izim, kendi içimdeydi. İçimi nasıl böyle örmüşüm? Bu ipi, bu şişi ne zaman almışım elime? Bu motifleri kim dokumuş zihnime? Çözmek için mi çabam, yoksa çaprazları çoğaltmak mı?
Geceme bakıyorum. Bira, sigara, radyo, umut… Bu gece oynaşlarım bunlar mı? Bu kadar mı? Geçmiş, gelecek nerede? Ne kadar? Karasu’ya bakıyorum. Ona düşüyor anlatmak: “Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti…” Anladım. (Tırnağın hem içinde hem dışında anlamak) Onu anlatmak dönüp dolaşıp kendimi anlatma noktasına geliyor. Birilerini anlatanlar da hep böyle yapıyor; ama inatla başkalarını anlattıklarını söylemiyorlar mı?.. . Deli gömleğimin dikişleri geriliyor. Yardım et Bilge Kedi!
Ediyor. “Bu benim anlayacağım bir şey değil galiba ” diyebilmek, “ben her şeyi anlarım” demekten öteye bir adım atabilmiş olmaktır. Adım adım öteye gitmek istiyorum seninle. Arkalarda kalabilirim kimi zaman. Öne geçtiğimi de görebilirsin. Sen 1995′te durdun. Sayılacak günlerim var benim. Aşılacak engellerim, toplanacak deniz kabuklarım var yeniden denize atılmak için. Gözlerimdeki insani kıskançlığı görmelisin. Kötü niyetimi gizleyemiyorum. Beceriksizlik ediyorum. Bana baktığını biliyorum. Bakıp bakıp sustuğunu, ne düşündüğümü bildiğini biliyorum. Utanmamam için sevgiyle gülümsediğini…

Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp… Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp.

SaatleriAyarlama Enstitüsü,
Ahmet Hamdi Tanpınar

Tam bir yıl geçmiş bu sayfaya birşeyler karalamayalı. Uzun zaman! Peki ama nedir zaman? Sıfır meridyenini, Greenwich’i hepimiz ilkokuldan hatırlarız. En az dünyayı ortasından ikiye bölen ekvator kadar tuhaf gelen bu yer, içinde uzun beyaz sakallı, ermişle bilgin arası yaşlı, sevimli bir amcanın yaşadığı, okyanusun ortasında bir kuleyi çağrıştırmıştır bana. Kaygı da duymuşumdur bir yandan, “ya birgün şaşırır ya da uyuyakalırsa” diye. Unuttuğu, şaşırdığı pek olmadı ama ben bu çocuksu kaygıları ve yaşlı amcayı çoktan kendi haline bıraktım. İlk saatimi bir doğum günümde aldım. Japon, Kore malı elektronik, pilli saatler henüz Tahtakale’ye düşmemiş olacaklardı ki ana-babalar çocuklarına saat almak için doğumgünlerini vesile ediyorlardı. Erkekler biraz daha şanslıydı; saat-bisiklet orta sınıfın sünnet klasiklerindendi nerdeyse. Sonra, çocuk bileklere büyük gelen saati özenle gösteren poz poz fotoğraflar girdi aile albümlerine. Toplumsal albümümüzün de aşağı kalır yanı yok hani; kimbilir Abdülhamit ne hesaplarla dikmişti Anadolu’nun dört bir yanına o saat kulelerini. Önüne geçip fotoğraflar çektirmemiz için biraz, biraz da kartpostal olsun diye elegüne karşı. Bir de buluşmalar vardır, saat kulesinin önünde. Koordinatları bu kadar boyutlu başka bir yer de pek bulamazsınız herhalde. Hem buluşmak biraz da şehirli işi madem, biz her zamanki yerde çiçek ve öpücüklerle hazır olalım - tabii saatinde. Bu tembih sözü, aşağı-yukarı benzer anlam ve değerlerin bahçesinde geziniyorsak, kısacası aynı kültürdensek anlamlı. Yoksa, iki Afganlı kardeşin bir zamanlar Kabil’de seneler senesi birbirlerini beklediklerini okumuştum; sözleşmişler. Ayrıca, iki Farisi de bilmem kaçıncı sözleşmelerinde buluştuklarında hiçde şaşırmıyorlarmış. Eh ne diyelim; sabrın sermayesinde zaman; o da “bol” olunca insan ilişkileri böyle renklenebiliyor işte.
Zaman, bizim yaptığımız gibi, ölçülür, biriktirilir, harcanır, kazanılır birşey mi acaba? Daha doğrusu, ne zamandır dışımızda, bizden ayrı bizi belirleyen bir zaman olgusu var? Sanırım insanlar (Batı’da) tarlalarından kopup, ay baladlara, nostaljik kilise canları da romantik değerlerine kavuştuğunda, saatler çoktan yaşlı amcanınkine ayarlanmıştı. Üstelik bu yaşlı amcanın bir İngiliz tüccar sülalesinden gelmesinin de pek rastlantısal yanı yok elbet. Ha, bir de Pueblo yerlisi var. O kule ihalesini kazanamamıştı, aslında çok belli ki katılmamıştı. şimdi kulede bir Pueblo yerlisini düşünebiliyor musunuz? Pueblo yerlilerinin başlangıç saati “herşey tamam olunca” olan yeni yıl dansları varmış. Antropolog Edward HaH’ı bu dansı izlemesi için kabul etmişler, ancak HaH’ın saatlerce sabırla dansı beklemesi gerekmiş; üstelik herşey, ona göre, başından beri tamamken. Düşünün bir kez. Eş-dost-akraba yılbaşı kutlaması için toplanmışsınız diyelim. Kilolarınızı düşünmeden yiyorsunuz, iyice kaptırmış olanlar süslenmiş çamın etrafında toplaşıyor. Yeniyıl şarkıları söyleniyor, Opel talihlisini buluyor, ışıkları söndürüp bekliyorsunuz; gelmiyor. Programlar bitiyor, yemeğiniz, daha kötüsü sabrınız tükeniyor ve saatler hâlâ “geceyarısını göstermiyor”. “Hayır” diyor kulenin efendisi Pueblo yerlisi, “henüz herşey tamam değil”. Ve siz sızıyor ya da telefon hatlarını, bildiğiniz en yetkili makama “bu ne rezalet!” demek için meşgul ederken “yeni yıl geliyor”… E artık böyle gelen yeni yıldan görülecek hayrı sormuyorum. Kule istihdamında yaşlı İngiliz amcayı mı, yoksa Pueblo yerlisini mi tercih ederdiniz bilemem ama, görünen o ki Batı’nın zaman anlayışı Doğu’nınkinden oldukça farklıdır. Batı’da zaman, üzerinde yürünen bir yol gibi, tüketilen birşeydir. “Boş zaman” da Batı yaşam kalıplarından türemiş bir kavram. Herneyse, siz ister üzümlerin rengi değiştiğinde, isterse fındık başladığında doğmuş olanlardan olun, ama memlekete mektup yazarken, eminim tarih atıyorsunuz artık. Nasıl? Artık mektup zamanı da mı geçti? Sorsalar, belki de bir Tiv yerlisini (Batı Afrika) tercih ederdiniz. Zamanı kapsül gibi yaşayan insanları… ziyaret, yemek, iş zamanları hep ayrı ve iki iş birarada asla yapılamıyor. Mesela Pazartesi ürünlerin en yakın pazarda satıldığı gün. Ürünler satılmadıkça Pazartesi bitmiyor, pazartesi bitmedikce de Salı gelmiyor.

Kültürler arası “zaman” farkı belli ki meridyen hesabından daha karışık ama biz artık kolumuzdaki saatin dünyanın heryerinde ‘bir’ anlamı olduğunu biliyoruz. Günde sekiz saat çalışmanın kalıpladığı iş yaşamında iç zamanın, psikolojik zamanın, soykütüğünüzün hükmü yok. Siz ister sabah ezanıyla, ister kedinizin ısrarlı miyavlamalarıyla uyanın, geçiminizi belli saatlerde açılıp kapanan kapılardan geçerek sağladığınız kesin. Hem artık herkes çok çalışmak zorunda! Nasıl deniyor… “zamana karşı koşuyorum”. Ama, nereye? Araba taksidi için, beyaz eşya için, yazlık için, tatil için, çocukların okul masrafları için… ve daha birçok günlük yaşam nesnesi için herkes çok çalışıp çok tüketmek istiyor. Ancak, gözden kaçan birşey var, o da bu nesnelerin sonsuz, kullanmak için gereken zamanınsa sınırlı olduğu. Kullanıma giren her yeni nesne daha önce edinilen bir başka nesnenin kullanım zamanını azaltacaktır. Tabii, “varsın azaltsın” denebilir. Ayrıca, mirasyedilerin konu dışı olduğunu, bilmem belirtmeli miyim? şehir yaşantımızın ayrılmaz ayrıntılarından biri de kalabalık mekanlar. Haftanın ancak belli bir zamanını “sosyal yaşama” ayırabiliyorsanız bunu ençok sayıda insanla gerçekleştirebilir, toplantılara gidebilirsiniz. Böylece hem pek çok tanıdık edinir, edindiklerinizi tazeler ve hesabı da uzun vadede kredi kartınızın dost hanesinden düşebilirsiniz. (Kredi kartınızın olmadığını söylemeyin… dostunuz elbette vardır.) Düşlerinizi, fantezilerinizi bilemem ama bunlara gittikçe daha az zaman ayırabildiğinizi biliyorum (Dergilerden, dedikodulardan). Romantik aşkların zamana karşı durumunu gözden geçirebileceğimiz duyarlıkta bir paragrafta olmadığımın bilinciyle yaşanası aşkların seyrelmesine - izninizle- iç geçiriyorum. Zira, şu sıra siz de bu yazıdan iç geçiriyor, büyük insan resimleriyle dolu ofset bir dergi karıştırmayı, kahvenizi yudumlarken teyid edilmiş yaşam tarzınızın keyfini çıkarmayı istiyor olabilirsiniz. Hem, ben de bu yazıyı bir kahvelik tasarlamıştım; kahvenizi soğutmak istemem. Çok da zaman kaybettirmiyim size. uzun sözün kısası ben yine zaman zaman burda olacağım. Beklerim…

Bu yazı İHSAN OKTAY ANAR’a hitaben yazılmıştır; biz onu ne kadar anlıyorsak bu yazı da o kadar anlaşılacaktır

Dingin ifadesini çevreleyen kırışıklıkların işini bilen parmaklar tarafından sanat kaygısıyla-çoğunlukla üzerine geçmişi belirginleştirme görevi yüklenerek-doğru yerlere serpiştirilmesinden mi çıkarmıştım bu sonucu. O’nun yaşama ince köklerle bağlı insanların yufka yürek mutluluk kaygılarını duymadığını? Taş zemin üzerinde yankılanan adımları arasından, vermiş olduğu kararın hoşnutluğu ile önünden ilerlediği Büyük Bilim Adamları portre dizisi gözünde pek de itibarı bulunmayan ‘mutluluğun’ yerine gerçeği tanımlama sorumluluğunu üstlenmişlerdi. Çok sonraları tutacak gurbetine dergâh belleyeceği günah öncesinde de, Yahudi Beş Vakit İsa Efendi, çoğu zaman yanılsamanın kapanlarından sakınamadığı apdallığına mazeret, itiraftan kaçırışları ile örtündüğü özleminde tek vakit gerçek idi. Budala ve masumuzdur hep kendimize rağmen. İsa Amca karşılaştığı yerde içeriğine aldırmaksızın tanrı inançlarını sahiplenir, Yahudi olmasına rağmen beş vakitte titizlenirdi. Muhalefet olmak da dahil, dinle pek ilgili olmadığı bilinen profesörü tanrısal öfke yandaşları karşısında savunmasız bırakmaz, O’nun kelime-i şahadet getirmeyen ya da istavroz çıkarmayan inancının; koridorun kasvetli atmosferine egemen, merasim kıtası gibi dizili oniki fani bilim adamının, bölünüp tanrısal görüntüye bürünmüş akıl-bilim ruhaniliği ile ilintili olduğunu yinelerdi. Profesör günaha aşina değildi ve günahın bir koşul ya da ceza oluşu arasında gidip geldiği dalaş, ideolojilerin son kalıntılarının da süpürüldüğü bir meydanda, 70 yılın kimliğinin Mc Donalds’a kiralanması ile sonuçlanırken; kendi haklarından emin bir şekilde günahları serbest bırakacaktı. Bu tasfiyede, O’nun ip cambazının parmaklarının ucundaki dengenin sığınılmazlığına beş duyusunu tıkayan kendinden hoşnutluk haliyle tanışık olanlar; artık başı dönen profesörle bu iki adamın yargılarının iç içe geçmişliğini açıklama çabalarını acele ile geçiştirmeyecekti: Pencerelerimizi gösterdiğimiz oba töresinin pusulasına bağımlı yön bulma alışkanlığından arındırılmamış cüretkarlığımızın, hüzünlerden tasarruf etmeye tuş olabilecek kadar burnu sürtmemişti henüz. Böylece Profesör, eski alışkanlıkla yüreğine kırkdokuz küsur kandırılmışlığı takıp dişiliğin beyaz omuzları üzerinde akan yelenin kışkırtıcılığına, daha fazla direnmedi. Hamlığının eksik darasına sevdalanışını bu kez de, rastgele ilişilen bir hurda günahta bağışlatma düzenlemeleri ile anlaşarak tenin çağrısında inzivaya çekilecekti. Hafızası kudretli bir günahta, acılarımız değmeden birbirine, arınmanın onca uzağına düşmüştük: Günahın ortalarda dolaşması kavranmıyordu- sorulara yanıt vermediği için değil, çünkü yanıt verirdi- hep yanlış sorular sorulduğu için. Tahta eşik üzerinden, açık bırakılmış kapı aralığında kestane dalının ucuna düşen kırmızılığa, biriktirme tutkusuna sebep yönelişimin ayrımına varmadan; öğrenilmiş cehaletimizin rehin bırakıldığı estetik günahta, ‘bir kadın-bir erkek’ yansımasına rastlamayınca kendi sıcaklığımda ısındığım bu kucaklaşmaya katılmış olan masal sevgimi kurtarmaya yetecek, ödenmiş haraçlardan edinilmiş becerim yoktu. Her günahın içine kendi payına düşen elemin üleştirildiği bir geçmiş zaman tanımının eşiğine asılı kalmıştım. O’nun, kendisini bir fatih suretine büyüten, insanın içindekileri çözme ve önemi olmadığını gösterme yeteneğine bu kadar yakın olması, başka herşeyden koparılmış olmasını daha belirginleştiriyordu. Eksik inci düğmelerinin çözülüşünde soyunukluğum, O’nun doğayla unutulmuş güdüsel ilintisinde aklını çelmeyecekti. Patiska şilte üzerine düşürülen dantel yakalı lal gömleğin uyumsuzluğunda kendini hoş bir edilginliğe, çoktandır alıştığı bir şeye yeniden alışıyor gibi bırakışlarmda; doğrudan deneyimin çok daha uzun bir kuramın parçası olduğu inancını sahiplenişini onca kan kurutmadı. Ardından kapanan çift kanatlı ağır ahşap kapının homurtusunda hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza. Buna sebep bağışlamadın beni. Masalın, cam ayakkabıların kül kedisinin de ayağına küçük geldiği, artık benimsenen versiyonunun egemenliğini yaygınlaştıran tamtamları bu kez de; kayıtlarımızda bir yere yerleşen günah için tövbeyi gereksizleştirecek panzehiri yaşama misyon yüklemenin anlamsızlığından daraltacaktı; hep yanlış sorular sorulduğu için. Kendini ağartılan aldanışlara ileten yüreğimize yürüyen günahı, kendi adı ile çağırmaktan utanarak, küçücük bir yorgunlukta sakladık. Kimsenin ellerinin funda toprağı ya da kusmuk koktuğu yoktu. Mantıksal yöntemle düzenlenen fethi katlanılabilir yapan ayrıntıları kurcalanmış içtenliklerden artırırken, ılık kıvrımlarında büzüleceğimiz üstü çizilmiş okşayışların gelişigüzel savrulmuşluğun asılı kalmış küçüklüğümüzü özentili tanımların ocağına düşmekten alıkoymak ise dişlerini çok sonraları etimize geçirecek sayıklama idi. Nefsimizin mağruruyduk, hepsi bu! Fatihlerin güzergâhından günümüze uyarlanan bir fetih biçip, günaha tutunmamızın özde gizli bir kutsama olduğunun bilincinde olmamız dahi yazgıyı kışkırtıp boyunduruk altına alarak belirsizlikte asılı kalmışlığın tanımını yapma uğraşımızdı belki de. Hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza.

`Oyunlar`dedi, `oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de -bazı güçlükler yüzünden- iyi oynanmayan oyunlardır.` Neden gerçeklerden kaçtığımı, ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim; soluğumu oyunlara göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de önce her şeyi kullanmayı öğrenmeliydim. En küçük ayrıntı bile önemliydi.`

Kimileri Promethe`ye soyunup, Brütüs`ü oynar.
Kimileri oyunu baştan bozar, Pavese gibi, Zweig ya da Tezer Özlü gibi,
Hiçbir rolü olmayan Selim Işık gibi
Yaşam hiçbir rolüne uymaz onun. Belki de bu nedenle durmadan oynar ve oyunlarla yaşar. Ölüme karşı bir manifesto, bir başkaldırıdır onun oyunları. Otobüste oynar, konuşarak oynar, yazarak oynar. Hatta öldükten sonra Turgut Özben`le oynar.
Her uzandığı elde kendini kucaklama talihsizliğine uğrayan bütün sepya kahramanları gibi. Sirenlerin sesi de yoktur yaralarını iyi edecek.
O, zaten dünyaya ateşi getirmek için değil, ateşin ta kendisi olmak için gelmiştir.
Tükenmeden yanan çırası, yürekten ve sevgiden oluşmuş bir ateş.
Sevgi sözcüğünü her çağda yılışık ağızlarda, günlük konuşma dilinin reklâm çığlığı olmaktan kurtaranların soyundan gelir.
Sinarit Baba gibi, sonunu görenlerin ama korkmayanların soyundan.
Hiç denenmemişlere inanır. Çünkü ayağının biri Karamazoflara, diğeri Amok Koşucularına uzanır.
Oyunlarda ölenleri, oyunlarla yaşayanlarda dile getirir.
Kendi ölümünü oynarYaşayarakKader sözcüğüne gerçek anlamını yükler.
Sınırsızlığın sınırlarını zorladığı yerde tek bir gerçek vardır: Kendisi.
Böyle varolduğuna kızan ama başka türlü olmanın imkânsızlığına ulaşmış `yeni insan`dır o.
Sonuçta bu dünyayı reddetmediği için, kendini bu dünyaya reddettirir.
Bu en görkemli oyunudur.
Sevgili Oğuz Atay, günlüklerinde `bana bunu da yaptınız` derken ne kadar suçsuzdur.
İnsanı suçsuz kılan tek şey başka bir insana inanmasıdır.
Ya inanılacak insan yoksa? O zaman kendi varlığı bir oyundan başka nedir ki?
Hamlet`i delirten oyunHamlet`i oyunlaştıran delilik.
Belki son anda annesinin ona inanmasıyla intihar yerine cinayetlerle son bulur Hamlet`in oyunu. Ama Hamlet, babasının öldürüldüğü gün intihar etmiştir zaten. Selim Işık da kendisini tanıdığı gün
Başka çıkış yolu var mıdır? Oyunlarla yaşamaktan başka
Kırk bir döşek altındaki bezelye tanesinden rahatsız olan prensesler çağı belki yalnızca masallarda varoldu. Ama ben prensesler gibi büyütüldüğüm yıllarda işte onun kitaplarından öğrendim oyunları, öğrendiklerimden rahatsız oldum.
Sonuçta bana da kendi oyunumu yazmak ve seyretmek kalıyor, ölümüne oynayarak.
Oğuz Atay bir 21 aralık gecesi kapamış gözlerini. Fenalaşmasının ardından arkadaşlarına son sözleri `sevinmeyin daha ölmedim` olmuş. İstese de ölemeyecek ya işte ben buna seviniyorum…

Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanlar ilüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar hakkı verilmemiş bir sanat erbabı var mı? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil? Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatların ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi olan ilüzyon ya da yanılsama, ilüzyonistler tarafından açık açık “biz gözünüzü bağlıyoruz, aslında bunlar birer yanılsama, sizi yanıltıyoruz” teması ile icra edildiği için, onlar insanlığın kendisine şeref madalyaları olarak seçtiği sanat dallarının dışında, bir eğlence gösterisinin en çok da çocukları eğlendiren kısmına itilmişlerdir.
Kim bilir belki bu bakış açısı da bir göz yanılgısı. Aynen Dali`nin şu yukardaki resminde olduğu gibi. Bakan bir göz köle pazarına üzülürken, bir başka göz -ki bu ikinci bir bakış da olabilir- Voltaire`in büstünde aydınlanma çağını hatırlıyor ve her ikisi de neden resmin adının “köle pazarında gözden kaybolan Voltaire büstü” olduğuna anlam veremiyor.
İtiraf etmeliyim ki kafamı toplayamadım; resmin bende ülke gündemini çağrıştıran temasına değinip (köle pazarına bakış=ülkenin iç gerçekleri, Voltare`in gölgesinde aydınlanma çağına bakış= AB`ne üyelik kapısından muasır medeniyet özlemi), sonucu ilüzyonistlere (politikacılar) bağlıyacaktım. Ama içimden gelmedi. İyisi mi ben buraya içimden gelenleri karalayıp huzurlarınızdan ayrılayım.

Aslında tek kelime yazmak istemiyorum
Çünkü sen karakalemimsin
Ve gözlerimin altına bir parmak yerleştirip
Üstünden geçecek tuzlu bir damlayı dindiremeyecek kadar
Uzakta gibisin

Anakronizma nedir? Basit, hatta biraz yavan bir örnek verecek olursak; İstanbul`un fethini anlatan bir filmde Sultan Mehmet`in saat takıyor olması veya Roma devrinde geçen bir filmde Brütüs`ün tenis ayakkabısı giymesi bariz anakronizmadır. Patates ve domatesin Amerika kıtasından dünyaya yayıldığını göz ardı ederek, Amerikanın keşfinden önceki tarihlerde Avrupa`da veya dünyanın başka herhangi bir yerinde bu iki yiyeceğin ekilip biçildiğinden, alınıp satıldığından söz etmek de anakronizmadır. Aslında daha ciddi bir tanımla anakronizma, kronolojik hatalar yapmak veya her zamanı, her dönemi kendi koşulları ve mantığı içinde değerlendirmeme yanlışına düşmektir. Öte yandan bu kavram ahlaki açıdan ele alındığında, sadece gülünç tarih filmlerinde rastlanan türden bir olgu olmaktan çıkıyor, daha dikkate değer bir niteliğe bürünüyor. şöyle ki ahlak -ve onun bir parçası olarak centilmenlik- tarihin her döneminde toplumdan topluma farklılık göstermiştir. Bundan yola çıkarak eski Yunanda oldukça yaygın olduğu bilinen ve Yunan mitolojisinde bile kendini gösteren ensest olayını `ahlak dışı` görmek, o dönemi değerlendirirken düşülen anakronik bir yanılsamadır.
Aslında anakronizma, kimi zaman kimi tezlerin desteklenmesinde sıkça başvurulan bir yöntem. Bugünün dünyasında geçerli olabilecek bir takım tezlere, geçmişle bağlantılarını kurmak suretiyle süreklilik kazandırma, günümüz ideolojilerinin sık sık başvurduğu bir yol. Marx`ın doğumundan yüzyıllar önce yaşamış olan şeyh Bedrettin`i Marksizm`in atası olarak tanımlamak da bu durumun en iyi örneği.
Anakronizmanın bilinçli olarak uygulanması en yaygın olarak devletlerin resmi tarihlerinde karşımıza çıkıyor. Bu noktada anakronizma, sosyolojide yaratılmış gelenek veya muhayyel cemaat denilen olgularla örtüşüyor. Temelde bu kavramlar bugünkü toplumu, uygun görülen bir tarihi yaşamış olduğuna inandırmayı, onu -çoğu zaman- şerefli, onurlu, üstün geçmişle beslemeyi ve bu sayede o gün için geçerli ideolojiyi meşru kılmayı tanımlamak amacıyla kullanılır. Cumhuriyetin ilanından sonra 600 yıllık bir Osmanlı geçmişinin toptan reddi sonucunda ortaya çıkan ideolojik ve tarihsel boşluğu doldurmak için girişilen tarih yazma seferberliği gibi. Türklerin Orta Asya`ya kadar uzanan şerefli tarihleri ve güneş-dil teorisine varan anakronizmalar yumağı gibi.
Görüldüğü gibi zamanı dilediğimiz gibi çekiştirmek, binlerce farklı bakış açısıyla binlerce farklı tarih yazmak mümkün. Anakronizmanın -kimi zaman- tehlikeli sularında seyretmenin oldukça değişik sonuçları olabilir. Farz edelim ki Fransız ihtilali hiç yaşanmadı. Bunun günlük hayatımıza en önemli izdüşümü -tamam equality, fraternity, liberty falan da önemli sayılır ama en önemlisi- centilmenlik kurallarında kendini gösterecekti. Misal `düello` Fransız ihtilali ile yasadışı hale geldi. Oysa düellonun serbest olduğunu bir düşünün, zira hayatta vuruşmaya değen şeyler de var. Demek istiyorum ki yaşama hakkının kutsallığı kadar adilane bir biçimde yapıldığı sürece vuruşma hakkının kutsallığını tanımanın da bir mantığı var. Zira insan onuru sözkonusu olduğunda gerçek adalet -kim ne derse desin- yasalarla ya da kurallarla değil, iki insan arasında sağlanabilir ancak. Bunun en iyi yolu da düello. Sonuçta insanoğlunun günlük hayatını programlamak için kullanılan ve gitgide katı bir hale evrilen ahlak kuralları başlı başına anakronik bir değerler bütünü Bugünün dünyasında centilmenliğe aykırı gibi düşünülen şeyler bir zamanlar uğruna mücadele edilen değerlerdi. Madem devletler ulusal tarihlerini yazarken bunu yapabiliyorlar, ben de kişisel tarihimde anakronizmanın yanılsamasına kapılıp şu kahrolası Fransız ihtilalinden önce yaşamış olmayı istiyorum, her türlü centilmenlik anlaşmasını da buna göre kurgulamayı

ah o ODTÜ günleri

işte size geçmişimden birkaç satır, tek bir kelimesini bile değiştirmeden aktarıyorum.Zamanın birinde çok sevdiğim kuzenime yazdığım mektuplardan biri. Bunlara hak ettiğinden fazla anlam yüklemiş olmalı ki saklamış bunca zaman. Özellikle bunu seçmiş olmamın sebebi ise tarihi. Tam 10 yıl geçmiş üstünden. Acaba diyorum kendi kendime, acaba 10 yıl sonra da bu siteye yazdıklarımı okuyup komik mi bulacağım? Eğer okumaya değer bulursanız lütfen derhal -bir daha hatırlanmamak üzere- silin hafızanızdan. Çünkü ben hatırladıkça çok gülüyorum kendime. Arkama bakıyorum, küçük bir kız görüyorum, kendini aşmak için çabalayıp duran, hâlâ da kendiyle didişmesi bitmemiş bir kız… Arkama bakıyorum, okulumu görüyorum, verdiğimden daha fazlasını aldığım, her anını dolu dolu yaşadığım yer. Arkama bakıyorum Ağbimi görüyorum, her zaman dağlar gibi sırtımı dayadığım, omzunda ağladığım Ağbimi. İyi ki okumuşum, iyi ki yazmışım, iyi ki varsın Ağbi…
(Read the article)

İsminizden memnun musunuz? Ben de memnunum. Ama yine de küçükken içimden şöyle bir oyun oynardım: Her durum için ayrı bir ismim olduğunu hayal ederdim. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni. Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi, başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, nasıl davranırdım merakından doğmuştur. Düşünsenize Müjde Ar gerçek adı Suat Ebrem ile ortaya çıksaydı acaba nasıl bir imaja sahip olurdu? Ya da yerli Alain Delon’umuz adım Cüneyt Arkın olarak değiştirmeseydi, Anadolu’nun Yazlık sinemalarında Fahrettin Cüreklibatur’un Malkoçoğlu’nu seyreden halkımız doğan çocuklarına Cüneyt değil de Fahrettin adını koyarlar mıydı yine de? Ya da “Sezenkolikler”. Gülümse’yi, Sen Ağlama’yı Fatma Sezen Yıldırım’dan dinleselerdi, yıllarca “Fatmakolik” olurlar mıydı? Belki de Hümeyra evlenmezdi Bumin Gaffar’la bildiğimiz Fikret Hakan olmasa? Kimbilir?
Bu takma isimler kimi zaman yeni bir imaj oluşturmak için kullanılmakta, kimi zamansa kendini gizlemek için seçilmektedir. Örneğin İzmir’de Yunan askerine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin adlı gazetecinin aslında Osman Nevres olması bir güvenlik önlemi olsa gerek. Ya da birçok gizli örgüt çeşitli kod adlarını gizli işler çevirdikleri için kullanıyorlardı. Örneğin, bir siyasi akıma ismini (takma ismini) verecek kadar meşhur olan Troçki’nin adının Leon Bronştayn olması ve Troçki ismini hapisaneden kaçtıktan sonra bir nedenle isim uydurması gerektiğinde eski gardiyanının adının gayri ihtiyari ağzından çıkması sonucu ona takılı kalması da basit bir güvenlik önlemi olarak gözükmekte. Fakat bir de şöyle düşünün: ya buna gerek olmasaydı, ya Troçki Kızılordu’yu Leon Bronştayn ismiyle kumanda etmiş olsaydı acaba Bronştaynizm diye bir akım olabilir miydi? Oysa Troçki, -izm eklemek için çok uygun bir ad, değil mi? Bunları imaj problemleri ile karıştırmamak gerek. Bazen de takma isimler ticari amaçlar için işe yarayabiliyor. Mesela bir zamanlar Mike Hammer serisi Türkiye’de çok tutulan bir kitap dizisi olmuş. Sürekli Mike Hammer’in yeni maceraları okuyucuların nefesini kesiyormuş. Fakat işin gerçeği Kemal Tahir adlı büyük romancımızın bir müddet sonra çevrilecek Mike Hammer’ler bitince dizinin devamını kendisinin yazmasıdır (Bir rivayete göre, ünlü yazarımıza bu şeytani fikri veren editörü Ertem Eğilmez’dir.) Tabii bu basit ticari anlayışın (tecimsel de diyebilirsiniz) Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerini Muhibbi mahlası ile yazmasıyla hiç mi hiç ilgisi yok. Fakat Aziz Nesin’in şiirlerini bir ara Vedia Nesin adıyla yayınlaması bir yasak aşkın doğmasına neden olmuş. Evet Orhan Kemal adlı bir genç bu şiirleri okuyup Vedia adlı bu duyarlı kıza aşık olmuş. Gerçeği öğrenince ne kadar üzülmüştür Orhan Kemal yani Mehmet Raşit Öğütçü. Ne diyeceksiniz Yalancı Dünya?
Yalancı Dünya dedim de aklıma Çelik Bilgin geldi. Biliyorsunuz Stalin çelik demektir. Çelik Bilgin de Yalçın Küçük’ün, Yalçın Küçük’ü övmek için yarattığı bir hayali muharrirdir. Fakat yaratılmış bu muharrir ismiyle müsemma Stalin’in mürekkep yalamış türevidir. Her neyse politik nedenlerden dolayı takma isim kullanmak çok yaygın bir davranış, Ali Sirmen’in aylarca, hapiste olduğu için Samim Lütfü adıyla yazması gibi. Acaba fırsat olsa da incelesem diyorum Samim Lütfü ile Ali Sirmen’in yazıları arasında kalem/karakter farkı bulunabilir mi? Çünkü bazen takma bir isim yeni bir kişilik olarak eskisini gölgede bırakabiliyor. Sadık Özben’in mariz kişiliğinin Murat Belge’yi gölgede bırakması gibi. Nedense bana en romantik gelen Orhan Selim ile Server Bedii arasındaki kalem düellosudur. Yani “biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz oğlum, yetim-i safa” diyen Nazım Hikmetle, “bu kavgada değil bir nokta bir eğri virgül bile olamayan” Peyami Safa arasındaki düello. Kim mi kazandı? Siz de bir alemsiniz, sorulacak soru mu bu?

Bir başka ilginç isim meselesi de “takılan isimler” değil de eksiltilen isimlerdir. Bunlardan en dürüstü Tarık Dursun K. herhalde. Kakınç soyadını K. diye kısaltmakla yetinmiş. Fakat Havva Pınar Kür’ün Havva ismini hokus pokus yok etmesi, Oktay Rıfat’ın “Horozcu” soyadını yok sayması, Alpay Nazikoğlunun sadece isim olarak kalması bayağı bayağı eksiltilen isimlerdir. Eh, haksız da değil Alpay, düşünsenize radyo da şöyle bir anons: “Evet sevgili dinleyiciler, şimdi de III. şahsın şiiri’ni Alpay Nazikoğlu’ndan dinliyoruz.” Ne yapalım hayat böyle, isim, imaj önemli. Bunu kavramak önemli. şimdi size bir soru: Attila İlhan`ın şoför Nebahat`a taktığı ismi biliyor musunuz? Biliyorsanız bana yazın, sizi süpriz hediyeler bekliyor.
Bu arada isimler konulu bir yazı yazdım ama yazıya bir isim koyamadım iyi mi? Madem başlık atarak başlayamadım, bari bir şiirle kapatayım…

HERşEYİ BİRDEN İSTEMEK
o kitabı da okudum bitirdim
hani o genç kızın beni unuttuğu
bir ara fena halde fikrindeydim
dudağındaki nem gözündeki buğu

durmadan hayal değiştiriyorduk
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu

erteleyip durduk suç ortalığımızı
asıl mutluluğun içinde bulunduğu
bazı ben yalnıştım o yalnıştı bazı
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu

yanıldığımız herşeyi birden istemekti
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu

tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim
sararmış yaprakların usulca savrulduğu
köprüler yıkıldı artık kendimleyim
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu

Attila İLHAN

“Bayan M…. elli yaşında, evli ve iki çocuk annesiydi. Sabahleyin uyandığında yabancı bir adamla aynı yatakta olduğunu gördü ve çığlığı bastı. Kocası, ne olduğunu anlamadığından sinir krizi geçirdiğini zannettiği karısını yatıştırmaya çalışıyordu. Bayan M…. kocasının yüzünü tanımamış, yabancı biri zannetmişti. Ancak konuştuğu zaman bu yabancı adamın kocası olduğunu anlamış ve yatışmıştı. Yüzünü yıkamak için banyoya gittiğinde kocası bayan M’nin ikinci çığlığını duydu. Bu sefer Bayan M…. aynada kendi yüzünü tanıyamamıştı!”Oliver Sacks

Hiç düşündünüz mü, yeryüzünde yüzlerce kültür ve milyarlarca insan var; bu insanlar arasında düşünce ya da akıl açısından ortak noktalar nelerdir? Bu aralar okuduğum kültürlerarası psikoloji kitabı tam da bu sorunun olası cevapları üzerine kurulmuş. Kültürlerarası psikoloji batıda yüzyıldır yapılan insan ruhuna ve düşünme/algılama süreçlerine ilişkin bulguların ne derece evrensel olduğu şüphesinden doğmuş bir bilimdalı. Yani diğer kültürler, batının bulgularının bir kontrol grubu gibi. Yapılan birçok araştırmada varılan sonuçların, aslında ne kadar kültüre bağımlı, ne kadar sağlıksız sonuçlar olduğu kültürlerarası araştırmalar sayesinde ortaya konuldu. Örneğin zeka testleri bu sağlıksızlığa iyi bir örnek. Batılı bilimcilerinin hazırladığı testlerin “zekâ” niyetine ölçtükleri şeyin kimi zaman dilbilgisine, kimi zaman matematiğe, kimi zamansa tamamen kültürel öğelere dayandığı yine sonradan ortaya çıktı. Zeka testleri ve bunların sosyal, politik ve psikolojik bileşenleri aslında bambaşka bir hikaye. Sonuçta, kültürlerarası psikoloji, batı biliminin sağlıksız ve kültüre bağımlı “evrensel” sonuçlarına iyi bir turnusol görevi yapmakta.
Asıl dikkatimi çeken, kimi kültürler arasında ortak olarak bulunan, hepsinde aynı olan üç şeyin olmasıydı: renk, şekil ve yüz ifadeleri! Garip ama gerçek. Gerçi Afrikalı’nın da, Amerikalı’nın da, Çinli’nin de kırmızıyı kırmızı, üçgeni üçgen olarak algılaması insana ilk bakışta doğal geliyor. Fakat yüz ifadeleri? Evet bunlar, yani kızgınlık, sevinç, tiksinti, üzüntü belirtmek sanki fazlasıyla kültüre ve eğitime bağımlı edimler gibi geliyor insana (Bu kanaatimi desteklemek amacıyla -belki ilk görüşte biraz garip kaçacak ama- Mark Haddon”un Süper İyi Günler ya da Christopher Boone”un Sıradışı Hayatı adlı kitabını öneriyorum; hatta bu siteyi okuduğunuzu anlayabileceğim türden mesajlar gönderirseniz bana, size bu kitabı seve seve hediye ederim) Fakat bulgular ortada ve sağduyunun sesi bilimsel araştırma sürecinde bir yere kadar vokal yapabilme hakkına sahiptir diye düşünüp altta yatan nedenleri araştırmak istiyor insan. Ve yüzlerle ilgili düşünmeye başladığım ve Hurufilik ile yeni tanıştığım bir döneme rastgeldi bu araştırma. Bir otel odasında tesadüfen rastgeldiğim “Gizli Yüz” araştırma heyecanıma mistik motifler ekledi diyebilirim. Hurufilik gibi bir düşünce akımının (tarikat ya da din demekten kaçınıyorum ) varlığı bile kendi başına bir heyecan öğesi benim için. İnsanların yüzündeki (burnu, gözleri, kaşları, ağzı vs. oluşturan) çizgilerin birer harf karşılığı olması ve herkesin yüzünden belli şeylerin okunabilir olması daha da önemlisi bunun düşünülmüş olması ürkütücü. 1985 yılında sıcak bir San Diego gününde Baylis adlı araştırmacıyı düşündüren de -mistik motifleri olmaksızın- aynı soruydu aslında: beyin denen greyfurt büyüklüğündeki o anlaşılmaz nesne acaba yüzlere özgü bir merkez barındırıyor muydu? Baylis’in laboratuarında beynine derin elektrotlarla girilmiş bir maymun, araştırmacının yüzünü her görüşünde uyarılmış beyin potansiyelleri üretiyordu. Maymunlarla akrabalığımızın derecesini bilemiyoruz ama bildiğimiz şu ki maymunlar da kendi çaplarında ilkel bir sosyal hayata sahipler ve birbirleriyle anlaşırlarken yüzlerindeki mimikleri kullanıyorlar. Baylis’in bulgusu buna bir ek daha yapıyordu. Daha doğrusu, beyinde yüzlerin algılanmasından sorumlu belirli bir bölgenin varlığını gösteriyordu. Tabii araştırmalar birbiri ardına rapor edilmeye başlandı. İnsanlardan alınan EEG kayıtları, insanların da yüz uyarısına karşı uyarılmış beyin potansiyelleri ürettiğini ortaya koydu. Araştırdıkça daha ilginç veriler karşıma çıkmaya başlamışdı. Yukarıdaki alıntıda bahsi geçen Bayan M…. gibi nadir görülen prosopagnosia vakaları beyinde yüzlerle ilgili bir bölgenin, bir ağın varlığına ilişkin klinik bulguları oluşturuyor. Bir başka ilginç bulgu da bebek çalışmalarından geliyor. Bebekler doğuştan, birçok yüz ifadesini oluşturabiliyor ve tanıyabiliyorlar. Hatta doğuştan âmâ bebeklerin “rüya görürlerken” gülümsemeleri yüz ifadeleri ile ilgili davranışların doğuştan geldiğine delil oluşturuyor. Diğer bir araştırmada güdülen mantık gayet basit: Bilgisayar ekranından yüz, ağaç veya anlamsız bir resim gösterip, insanların EEG kayıtları inceleniyor. Yani görsel olarak uyarıldığında beynin ürettiği potensiyeller karşılaştırılıyor. Uyarı olarak kullanılan yüz resminin aranışı Gizli Yüz’deki resimlerin kesilip biçilme sahnesini epeyce andırıyordu. Gizli Yüz’de aranan yüz ne kadar bilinmezse, burada aranan o derece netti. İfadesiz bir yüz. Bir sürü fotoğraf arasından seçilen tek bir yüz olumlu sonuç veriyor ve o yüz fotoğrafına karşı elde edilen elektriksel beyin potansiyeli diğer yüzlere, ağaç ve anlamsız resme karşı elde edilenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede büyük çıkıyor. (Yani kişi yüzlerce yüz arasından sadece birisinin kendisine yüz vermesini bekliyor ve buna tepki veriyordu.
şimdi düşündüğümde bu konuyla ilgili olarak aklıma gelen açıklama üç aşağı beş yukarı şöyle: Yüzlerdeki ifadeler yalnız insanlar değil bütün primatlar arasında önemli bir iletişim aracı olduğu Darwin’den beri bilinen bir gerçek. Sözlü dilden daha eskilere dayanan bu iletişim aracının kullanımı ile ilişkili sinirsel yapılar doğuştan hazır olarak geliyor. Ve bu şekilde temel yüz ifadeleri bütün kültürlerde ortak olarak varolabiliyor.Öte yandan beynin bazı bölümlerinin bazı özel fizyolojik işlevlere ayrıldığı da biliniyor. Örneğin beynin arka tarafındaki parça görmeyle ilişkili temel sinirsel yapıları barındırıyor. O halde yüzlere ilişkin bir sinirsel ağ da varolabilir. Bu çıkarsamanın gündelik yaşamdaki kanşılığı şu olabilir: her gün bir sürü tanıdık tanımadık insan görüyoruz ve bu insanları yüzlerinden tanıyoruz. Üstelik bu tanıma işlemi diğer birçok görsel uyarıyla karşılaştırıldığında, çok daha çabuk tamamlanıyor. Neredeyse “düşünmeden” tanıyıveriyoruz birbirimizi. Oysa başka hiçbir cismi, kategorisi içindeki diğerlerinden ayırtetme gibi bir ödevimiz olmuyor. Günün hiçbir anında binlerce değişik ve birbirine benzer sandalyeyi /ağacı /böceği /köpeği birbirinden ayırmak zorunda kalmıyoruz. Ve birbirinin aynı birçok cismi de karıştırıveriyoruz. Çünkü yüzleri tanımak, ayırdetmek, onlardaki ifadeyi anlamak hayati bir önem taşımakta (hatta bazen “yüz bulmak” hayattaki tek beklenti haline geliyor). Böyle olunca binlerce yıldır evrimleşen beynimizin bu şekilde günümüze ulaşması son derece doğal. Benim hala merak ettiğim hurufilerin bu konuya duydukları ilginin nereden kaynaklandığı? Yüzlerdeki her çizgi bir harfe karşılık geliyorsa nasıl oluyor da bir yüzde birbirinden farklı yazılar okunabiliyor?

“Ne tuhaf bir adam” dedi. “İnsan, yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor”.Gabriel Garda Marquez

Bazen, hiç farkında olmadığınız bir şeyin farkına varırsınız ve şaşırırsınız ya, işte benim yüzlerle ilgilenmeye başlamam da böyle bir şaşkınlığın sonucunda ortaya çıkmış bir tutku gibi. Bu ilgimin ilk belirişi Onu görmemden sonraya rastlar. Onun kanımı donduran gözlerini gördükten sonradır ki “acaba daha güzel birini görebilecek miyim?” diye düşünerek bakmaya başladım insanların yüzlerine.

İnsan yüzleri kadar ilginç başka bir görüntü var mıdır yeryüzünde? Bu karmaşık dünyada hayalle gerçek arasında gidip gelip yaşarken gördüğümüz en soyut, belki de en değişken nesne insan yüzü değil midir? Yüzlerin ardında gizlenenlere ulaşmanın bir yolu var mıdır? Bu soruların arkasındaki merak, Hurufileri insan yüzlerini çözmek için harflere başvurma yoluna itmiş: Yüzlerden kelam okuyabilmek Arap alfabesindeki kıvrak harflerin bir marifeti de sayılabilir elbette, ancak yüzlerdeki anlamları, o değişken ve belirsiz görüntüleri somut bir hale getirme çabası olarak da görülebilir. Hurufiler, bizlerin tanrının suretleri olduğuna inanır, bu suretlerde saklı mana çözülebilirse Tanrı`ya ulaşılabileceğini sanır. Eğer öyleyse bile tıpkı tanrı gibi bir bilinmezlik perdesi ardında kalmaya mahkumuz zannımca. Tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanlarından Jose Arcadio Buendia’nın deneyip de başaramadığı gibi. Buendia, çevresindeki herşeyin fotoğrafını çekip üstüste basarak Tanrı’nın resmini elde edeceğine inanır ama sonuç koca bir sıfır. Ya Borges’in Sheakespeare’ine ne demeli? “Ötekiler, hiç kimse olmadığını farketmesinler diye ‘başka birisiymiş gibi yapma alışkanlığını” geliştiren ve tüm yaşamını tiyatro sahnelerinde geçiren Sheakespeare. Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı’nın huzurunda bulduğunu ve o’na şöyle dediğini yazar: “Boşuboşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum.” Tanrı`nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: “Ben tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Sheakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tipkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın.”

Hepimiz tanrının birer sÜ»reti olsaydık eğer, olay bambaşka bir havaya bürünürdü bu kez. Bir düşünün, M.Ö. 3000 yıllarından kalma bir Sümer heykeli, bir Rönesans resmi veya bir Ortaçağ köylüsünün yüzü ne denli benzer birbirine? Dünya belki binlerce kez değişmiş (bazıları bunu gelişme diye adlandırıyor). Yüzlerimizde ise aynı görüntüyü ikinci kez yakalamak mümkün değil. Suretlerinin bu kadar çok değiştiği bir evrende yaratıcının, yani “aşkın” aynı kalıp kalmadığı önemli bir soru. Acaba tanrımız o eski bildik tanrı mı? Yani aşklar o eski aşklar kıvamında mı? Herşeyin akıl almaz hızlarda değiştiği bugünün dünyası her türlü durağanlığı tamamen dışlamış durumda. Böyle olunca yüzlerimizdeki değişim hızı da farklı boyutlarda sürüyor. Buna bir de son birkaç onyılın marifeti olan “medya yoluyla imaj yaratma”yı da eklersek işin tadı iyice kaçıyor. Dünya her türlü hayal ve büyüden gitgide uzaklaşıyor.

Sahi, yükselen değerlerin dünyasında siz neler okuyorsunuz yüzlerde?

Kumar: Antik kötülük. Tüm zamanların en lanetli en büyük tutkusu.
Nedir kumarı böylesine çekici kılan? Düşününce, kumar yüzünden sefil olan insanlar değil de yaldızlı film karelerinden karizmatik kumarbazların suretleri geliyor gözümün önüne. Yeşil çuhalar, rulet masaları, buzlu viskiler, baştan çıkarıcı kadınlar…Ve briyantinle yapıştırılmış saçları, umursamaz bakışlarıyla sigara dumanları arasında bir kahraman: kumarbaz! Gidip gelen fişler, paralar, çekler, mücevherler ve hatta kadınlar. Fakat kumarbaz bütün bunların üzerinde, oyunu sadece oynamak için oynayan aykırı bir oyuncu.
Kumar…Olası tüm hayatların yoğunlaştırılmış bir özeti gibi. Bir anda kral olmak da mümkün köle olmak da. Ve o, bu iki uç arasında bir sarkaç gibi salınırken oyununu mitolojik bir yaratık gibi oynuyor. Titremeyen elleri, acıkmayan, hastalanmayan ve uyumayan bedeni ile trajedisi kendinden menkul bir kahraman. Ne omuzlarını gevşeten karton bebeklerin kokulu parmakları, ne masadaki paralar ne de dışarıda mezartaşlarını cilalayan dolunay. Hem parayı ne yapacak ki! Onun, bahçesinde ebrulilerin, hanımellerinin açacağı bir çekirdek ailesi ve maaş bodrosu asla olmayacak. Onun yaşamla, insanlarla, insanların küçük hesapları ve sarsak oyunlarıyla işi yoktur. Kumarbaz parayı oyunu sürdürmek için kullanır o kadar. Hepsinin sonunda o en büyük kumara varmak için. Rus ruletinde terlemeden o tetiği çekebilmek için yaşar belki. O ilahi ana ulaşabilmek için. Yaşamın ve basitliğin reddi olan o muhteşem an…
Peki ya bizler? Oyunun seyircileri? Masanın kenarına ilişen korkak ruhlar? Bizim için bir çıkış yok mu? Yazı bir çıkış olabilir mi? Metinlerle oynamak? Kelimeleri sürmek oyun masasına, bilmiyorum. Belki en doğru cevabı Dostoyevski biliyordu. Kumara olan tutkusu, onu Almanya`nın kumar kasabalarında süründüren talihsizliği, sonradan dünya edebiyatına silinmeyecek harflerle yazılan romanlarının avanslarını kaybettiği oyun masaları gizliyor cevabı galiba.
Yazı? Hayatla oynanan bir kumar değil mi? Sözcüklerle oynamak, hayatla oynamak değil mi? Tiyatro? Hayatın bir sahnede tekrarlanması, kurgulanması ve tüm bu sürecin seyredilmesi (seyretmek için para ödeyen seyircilerin antraktta gazoz içmesi size de garip gelir mi?) Belki de bu yüzden oyunculuk hepimizi çeker zaman zaman. İnsanlık dışı bir durum olduğu için: herkesin önünde başkası olabilmek! Kral veya soytarı olmak. Onaylanmış bir sahnede tanrısal bir özgürlük düşüne gömülmek. Herşey ve hiçbirşey olabilmek.
Yavaş yavaş gerçekliğin soluklaştığını hissediyorum. Yaşamla alay eden bir oyuncu: Kumarbaz…Yaşamın oyunu kırdığı yer: Tiyatro…Yaşamın kumarbazdan aldığı intikam: Kumarbazı sahneleyen bir tiyatro metni….
Ve belki bir adım daha atarak gerçekliğe karşı bir gol daha atabilirim: Kumarbazın yaşamla dalga geçtiği bir trajediyi sergileyen tiyatro metninden bahseden bir yazının yazılması. Ya da bir adım daha: Böyle bir metnin yazılabileceğini hayal eden bir başka metin. Veya bu metinler arasında kaybolup giden biri…
Acaba ben tüm bu düzeyler içinde nerede varolabiliyorum? Kumarbaz? Kumarbaz rolünde bir oyuncu? Kumarbaz rolündeki bir oyuncuyu anlatan bir metnin yazarı? Kumarbaz rolündeki bir oyuncuyu anlatan bir metnin yazarını hayal eden başka bir metnin yazarı…
“Ben neredeyim?” sorusu kimi zaman kendimi uyduruk bir metnin uyduruk bir birinci tekil şahsı zannetmeme neden oluyor. İşte o zaman bu zavallı oyuncu, kendini akla ziyan hikayelere kaptırarak gecenin sönük yıldızı olma düşü kuruyor…

londra

Londra, sisli bir rüya…

Dibi delik dünyanın en ihtişamlı görüntüsü olarak belleklerimize kazınan parlak ışıklarıyla büyülemedi beni ilk vardığımda bu şehir. İsli puslu bir sonbahar günüydü. Ben, “üçüncü dünya ülkesi”nden gelen naçizane bir yolcu. Hergün dünyanın dört bir yanından gelenler gibi…

Kimisi ziyaretçidir gelenlerin. şehrin bayramlıklarını giymiş uslu çocuğa benzeyen halini ve türlü marifetlerini görür. Yüksek binalardan kuşbakışı fotoğraflar, Thames Nehri`ne otobüslerin tepesinden şöyle bir göz atılarak yapılan ticarileşmiş geziler, müzeler, parklar, müzikaller ve tabi publar. El öpülür, harçlık alınır. Üzerinde “I Love Londan” yazılı tişörtler, “Underground” yazılı şapkalar alınır; dillerde şehre adanmış bir şarkı ile evlerine dönerler.

Bundan sonrası kalanları ilgilendirir. Kimi savaşlardan, kimi yoksulluktan, kendi kaderinden kaçmak, kimisi kendini yaşamak, kimisi özgürlük için, ama hemen hepsi daha iyi bir yaşam için gelir. Türlü ırktan, milletten, etnik kökenden insanlar kendilerinden olanlarla kurdukları özerk yaşamları ve şehrin herkesi saran genel yaşamı içine karışıp gider. Keşmekeşliği, çirkefliği, özgürlüğü, naifliği, zenginliği, yoksulluğu ve ille de insanlarıyla koskoca bir bütündür bu şehir.

Metrodayım. Karşımda Hintli bir kadın, hiçbir unsurunda değişiklik yapmadığı yerel kıyafetleriyle işine gidiyor, çantasından sarkan yaka kartından anlıyoruz ki devlet memuru (Demek ki buralarda “kamusal alan” yok!) Siyah kültüre entegre olmuş Portorico`lu gencin kulaklığındaki rap müziğin ritmini duyuyorum az ötemde. Yanımdaki Uzakdoğulu kadın kendi dilindeki gazetesini karıştırıyor. Bir satıcı elindeki aletleri, bir Türk, birkaç Yunanlu, İngiliz ve Uzakdoğuluya İspanyolca satmaya çalışıyor.

“Next station Holborn. Change here Piccadilly Line! Mind the gap please, mind the gap!”

Ekvatorlu bir müzisyen hiç bilmediğim çalgılarıyla şehrin altında müzik yapıyor. Buckingham Sarayı`na giden caddeye çıkan istasyonun ışıltılı yer döşemesi, sınıf farkını yerin altında da hissettiriyor. Birdenbire önümde beliren adam yaşlı sesiyle, “we are the world” dedikten sonra, elindeki kutuyu şıngırdatarak sesleniyor: “Bayanlar, baylar, bozuk lütfen!”

Az sonra gün ışığına çıkıyorum. Kırmızı ışıkta beklerken şehrin altında çalınan müziğin dehlizlere yayılan titreşimlerini hissediyorum. Yolun karşısına geçerken hep olduğu gibi- yanlış yöne bakıyorum ve sık sık olduğu gibi bir motorsikletlinin hışmıyla karşılaşıyorum. Köşedeki Çinli marketten kahve, yanındaki Pakistanlı gazeteciden bir dergi alarak rüzgara karşı iki blok yürüyorum. Bir grup siyah adam, her hafta aynı sokakta verdiklere vaazlarına başlıyorlar. İsa`nın bildik portresi yere fırlatılıp, siyah bir melek olarak canlandırıldığı resmi birkaç kişilik dinleyici topluluğuna gösteriliyor.

Gün amansız bir koşuşturmaya başlarken şehrin kalbi daha bir hızlı atıyor. Durmaksızın çalışmanın karşılığında cepte taşınan paranın sıcaklığı, yoksulluğa, ezilmişliğe başkaldırının zaferi gibi içleri ısıtıyor bir süre. Gece olup renkli ışıklar gözleri kamaştırdığında, bambaşka bir hayat başlıyor şehrin arka sokaklarında. Kodları kimsenin tekelinde olmayan bu şehrin kendine ait dili hüküm sürüyor gündelik hayatta. Acı siren sesleriyle “kanun adamları” geçerken caddeden, uyduruk polisiye filmlerin kovalamaca sahnelerinden biri çevriliyor yanı başımda adeta. Ya da şehrin altında bir yerlerde gün ışığına çıkmamış insanların yaşam sürdüğüne inanmak hiç de zor gelmiyor şu anda bana. Düşler alabildiğine sınırsızken herşey acımasızca gerçek! Yukarılara doğru çıktıkça sıklaşan caddelerde saraylara nazır dökdelenlerin yanıbaşında 3-5 pound için dilenen evsiz adam geceyi geçirecek kuytu bir yerin derdine düşüyor bu saatte. Dışarıda dondurucu bir soğuk; koca kalabalığın içinde yutulup kaybolunca sistemin dişlerinin sızısını dindirmiyor paranın sıcaklığı.

Bu şehir herşeyi sarıyor. Yeryüzünün iliklere işleyen bütün çelişkilerini zenginlikleriyle birlikte içinde taşıyarak en kışkırtıcı haliyle Soho`dan el sallıyor. Hergün dünyanın dört bir yanından birileri daha geliyor. Kimisi özgürlük, kimisi kaderinden kaçmak için. Hemen hepsi de daha iyi bir yaşam için.

Bulanık ve çamurlu Nehrin dibi, terkedilmiş hayallerle doluyor.

GELECEğİN MİMARLARI OLARAK KOLONİZATÖR DERVİşLER

Türkler Anadolu’ya gelirken beraberlerinde animizmin, şamaniliğin, manişeizmin (1), Budizmin, Batınilik’in yoğun izleriyle geldiler. Kafalarında sadece cihadın ve yağmanın saldırgan evreni değil, aynı zamanda uzlaştırıcı evrenin de öğeleri vardı. Anadolu’daki kültürler de bu yeni konuklarla birlikte Anadolu’yu ve taşıdıkları değerleri uzlaştırıcı bir tutumla paylaşmışlardır. Selçuklu şehirlerinde binlerce yıllık Anadolu uygarlığının kalıntıları; Bizans’ın dinsel ve politik gelenekleri; kilise karşıtı radikal mezheplerin bastırılmış kalıntıları; Selçuklu soylularının Orta Asya, Türkistan, İran ve İslamiyet’ten getirdikleri özellikler iç içe geçmiştir. Fakat şehirlerdeki farklı cemaatlerden oluşan bu toplum, devletin kendisi için oluşturduğu bir toplumdu. Türkmenler (2) bu kültürün dışındaydılar (3). Göçebe Türkmen aşiretleri genellikle Müslüman olmakla beraber, Müslümanlıkları görünüşteydi; aslında eski şamanı geleneklerini devam ettiren, heteredoks Türkmen Babaları’n manevi etkisi altındaydılar (4). Dini kültürü medreseden alan, İran’ın etkisinde bulunan ve Farsça konuşan bu kentli nüfus ise Türkmen’leri dinen zayıf görüyordu. Selçuklu Anadolusu’nda bu her iki kesime de (Kır’a ve şehir’e) ait olmayan, sayıları oldukça kabarık ama sayılarıyla değil, daha çok çağrılarıyla önemli olan bir karşı kültür unsuru sayabileceğimiz başka bir kesim de Heteredoks Dervişler’di (5).

(Read the article)

Uzak diyarlardan yansimalar…

… işte öyle gecelerden biriydi. Uyuyor muydum, uyanık mıydım? Kimbilir… Kalktım ve bir sigara yaktım. Saat sabahın dördüydü. Yarım ya da en çok bir saat arayla bunu kaç kez yaptığımı hatırlayamadım. Üzerinde durmadım. Az sonra gün ağaracak ve yorgun bir güne başlayacağım diye mırıldandım. Eva Braun -ki o bir kedidir- kuytu bir köşede usulca yerini aldığında, polisler yine geldiler ve beni alıp götürdüler. Son derece kibar bir bey -sanırım ekibin başı oydu- bana sorular sormaya başladığında tedirginliğim yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Garip bir adamdı. Ona sevimli gelebilecek cevaplar verirken aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Bu geçişi daha derinlerde eğip büktüğümü farkettiğimde ekibin başı daha sert sorular sormaya başlıyor ve uyku ile uyanıklık arasında yaşanan türden bu hayal bir kez daha son buluyordu.

Yeniden bir sigara yaktım. Gün ağarmaya başlamıştı. Sokağa çıktım, uzakta bir karaltı gördüm, peşinden gidip köşeyi döndüğümde yerde cansız yatan Yılbaşı Hindisi’ni kapısı açık bir matbaaya bakarken buldum. İçeri girdim. Ansızın çıplak bir kölenin savunmasız bedeninde kopan kum fırtınası gözlerimi kör etti. Yolumu zor buluyordum. Tüylü bir el bana yol gösterdi, dışarı çıktım. Etrafta kimseler yoktu ama ilk adımda bir muz kabuğuna basıp kaydım. Düşmeye başlamıştım. …ve bundan büyük zevk alıyordum. Ama kısa sürdü. Lindsey adında bir adamın solmuş orkidesinin cenaze töreninde ne işim olduğunu düşünmeden, çaycının bir bayrak gibi dalgalanan yüzüne çaresizlik içinde baktım. Bir çay istedim ve peşinden gidip çayımı kendim aldım. Bir otel yangınının içinden görülebilecek puslu bir manzaranın köşesinde duruyor ve sakalını sıvazlıyordu. Oturdum, çayımdan bir yudum aldım, sandalyeleri ters çevrilmiş bu boş çaybahçesinde yavru bir kedi sabahın ilk ışıklarının keyfiyle oyun oynuyordu. Memo, ertesi gün sabahın altısında beni telefonla arayıp `benim yerime de bol bol çapkınlık yap e mi?` diyecekti`Bir başka gün Barış, çalmadan açılan telefonun ucunda Ortaköy sabahlarının yağmurlu sesiyle oyununu tamamlamak üzere olduğunu anlatacaktı. Tanıştığımızda beni beklerken bulduğum o kırılgan çocuk Bedri`nin, günlük hayatta yerini almaya hazırlandığı saatlerde ben sigaramı otel odasının lavabosunda söndürüyorum.
Ve gün başlıyor. Bugün, Defneler, Aslılar, Emreler, Mertler, Ermanlar, Berrinler, Aliler, Haliller, Perihanlar, İlkerler, Burhanlar, Yüceller, Oktaylar geçecek aklımdan belki… belki akıllara durgunluk veren bir olayın içinde yerimi alacağım. Sonra……sonra metronun loş kamaralarından birinde gözlerimi kapatıp, ve kendimi bir koltuğa bırakıp, geçmişi ve geleceği ve en önemlisi bugünü düşünüp sorular soracağım uzak ülkelerin gecesine yaptığım yolculuğumda…

Not: Eva Braun patilerini kıvırıp göğsümün üzerindeki yerini aldığında polislerin yeniden gelmeyeceğini kim garanti edebilir ki!

`Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider`

Dış dünyadan uzaklaşmak isteriz, kendimizle aramızdaki mesafeyi kapatmak için. Gitmeyi kurarız, buralardan gitmek, yani eylem… Durağanlıktan kurtulmak, bizi kuşatan, eylemsizleştiren çemberden çıkmak için bir hamle…
Bütün o düşler dışarıda sandığımız çemberi içimizde taşıdığımızı sezmenin, adlandırmaktan kaçmanın ürünü belki de. Uzaklarda, meçhulde; bilmediğimiz diyarlarda kendimize kavuşma tutkusu, yoksul ve yavan bulduğumuz şimdiki zamanın, buradaki hayatın bir başka zamanda, yerde başka türlü olabileceği avuntusu belki de.
Başka bir yerde başka-yeni bir hayat düşünü bizde yazıya geçiren ilk isimlerden biri olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın Düşlerdeki Hayat adlı öyküsü şöyle başlar: “Bu şimdiki alemlerden pek uzaklara gitmiştik; mazi ile aramızda ebedi fırtınalarla cenkleşen büyük denizler vardı. şimdi her şey yeni idi: hatta kalplerimiz, hatta hislerimiz, hatta ilk günlerde kubbei saf ve laciverdisi altında misafir olduğumuz yıldızlı gökyüzü bile yeni idi.” Uzaklar, böyle bir yenilenme düşü, beklentisi taşıyor.Yazarın anılarından öğreniyoruz ki, yeni bir yerde yeni ve bambaşka bir hayat düşü yazınsal bir kurgunun ötesinde, somut bir arayış. ‘İstibdat’ diye adlandırılan II. Abdülhamit döneminin baskılarından bunalan Servet-i Fünun yazarları rastlantıyla ellerine geçen bir broşürden Londra’da bir derneğin Yeni Zelanda adalarına göçmen gönderdiğini öğrenince topluca göç düşleri kuruyorlar. Öyle ki, asla bir daha buralara dönmeme düşüncesindeki Tevfik Fikret’le eğer Abdülhamit öldükten sonra meşrutiyet kurulursa hemen ülkeye dönmeyi düşünen Hüseyin Cahit arasında sıkı tartışmalar oluyor. Anlaşmazlık, ‘hele o zaman gelsin, düşünürüz’ denerek erteleniyor. Orada kurulacak köşklerin planları çiziliyor, sabahtan akşama saat be saat hayatın yeni düzeni tasarlanıyor… Göç masraflarını karşılayacak olan arkadaşları bu işten vazgeçince adada yeni bir hayat düşlerine de veda ediliyor. Onun yerini bu kez Manisa yakınlarında bir köydeki çiftliğe yerleşme düşleri alıyor. Yine hazırlıklar, girişimler, araştırmalar… Her şey tamam. Ama hiç kimse yerinden kıpırdamıyor. O topluluk uzaklardaki, kendileri için meçhul olan adaya; Yeni Zelanda’ya değil ama buradaki, yanı başlarındaki adaya; Büyükada’ya sığınmış en sonunda.
Belki uzaklara göre daha evcil, yerleşik düzene yakın, uygun bir sığınak. Ama yine de sığınaktır bir ada. Hem burada, hem de buranın dışında, ayrı olma olanağı veriyor insana: Kendinizle yüz yüze, baş başa olma imkanı. Düşlerinize yakınlaşma fırsatı. Bir mola yeri.
Karadan ve dolayısıyla saraydan uzaklığı dolayısıyla Bizans döneminde iktidar için tehlike arz edenler (özellikle prensler) için sürgün yeri olarak kullanılırmış adalar. Pek birşey değiştiği söylenemez, şimdi de bazi kimseleri uzaklaştırmak için uygun bir yer adalar, özellikle uzaktaki adalar

Bugün diye birşey yok! Herşeyi, ya geçmişin ya da geleceğin omuzlarına yükleyerek yaşıyoruz. Hayatımızda varolan en kalıcı duygu, hüzün, acı değil. Acı, yaşayan bir şeydir, hüzünse ölümün yaşayan halidir. Sevinçler bile ‘geçmiş’ olduklarında, hüzünle anılırlar, yaşanırlar. Geleceğe ‘umutlu özlem’, geçmişe ‘hüzünlü özlem’… nostalji. “Bugün” ise özlemin işgali altında, yaşamıyor, çoktan intihar etti. “Güzel olan hiçbir şey, hülasa edilemez” demiş Valery. Belki bunu bugün ‘Güzel olan hiçbirşey yaşanamaz’ diye çevirmek daha anlamlı. Çünkü yaşanmamışın mükemmelliği yanında, yaşananın sıradanlığı, ‘idealin’ hep bir adım gerisinde kalması, bir leke gibi göze batar. Ve yine yaşanıp bitmiş olan an’ın, zihnin süzgecinden geçerek, güzel, hoş yönleriyle hatırlanması -kötü şeyleri unutmazsak, yaşayamayız-, gelecekteki ‘ideal’e benzer bir ‘nostalji ideali’ne dönüşmesi, tüm bunların sonucunda da şimdi yaşamanin kirliliiği. Yaşam, kirletir, bozar. O, hiç bir hayale, kalıba, ütopyaya sığmaz. Yaşam, aslında çirkindir… Anımsamalar güzel, umutlar güzel. İnsan öznel müdehaleleriyle onu, geçmiş ve gelecek biçiminde yaşanır kılar.
Geçmişte yaşadığımızın daha güzel ya da gelecekte yaşayacağımızın daha güzel olacağını düşündükçe, an, önemsizleşir, atlanası, öldürülesi bir şey olur. Gelecekte beklenen her an, şimdiki an olduğunda kirlenecek ve sonra bambaşka bir şey olarak zihnimizde tekrar doğacaksa, ben diyorum ki; aslında geçmiş ve gelecek diye birşey yok. Geçmiş ve gelecek deforme edilmiş bilinç biçimleridir. Bizden bağımsız olarak yaşayan tek şeyse ‘an’dır. Yaşam ‘an’ın içinden doğar, biçimlenir. Değişimin dinamiği bugünün içindedir. Bugün aslında ‘en değerli’dir ve bu yüzden ‘an’ı deforme etmenin hiçbir meşru yanı yoktur. Bunu yapan yalnızca delilerdir. Toplum dışına itilirler, tehlikelidirler. Çünkü değişebilir olanla, yaşayanla uğraşırlar… ölüler değişmez ve değiştiremez. Çirkin de olsa önce yaşayanı farketmenin ve yaşamanın yoludur güzele giden. ‘Yaşasın şimdiki An’

Sinema: Hayali Tanrılar Yaratan Bir Büyü

Geniş kitlelere hitap eden ve onların büyük ilgisini çekmeyi başarabilen tek sanat dalı sinema olsa gerek. Elbette her sanat gibi, sinemanın da kendi içinde farklı alanları var. Burada benim kasdettiğim popüler sinema veya Amerikan Sineması diye adlandırılan tür, kısaca tipik Hollywood filmleri… Büyük halk kitlelerine seslenen, büyük halk kitlelerini çekmek amacıyla yapılan ve artık işin geldiği noktanın sanat sayılıp sayılamayacağı bir soru işareti oluştururken, giderek sinema “endüstrisi” olarak tanımlanan sinema. Kendi içinde örgütlenmiş, kırılan kolun yen içinde kaldığı, Oscar ödülleri mekanizmasıyla kendi reklamını yapma ve satışının bir o kadar daha artırma akıllığı gösterdiği için takdire şayan bir endüstri. Endüstri olmanın, şirket olmanın, kâr-zarar hesapları yapmanın tüm özelliklerini taşıyan, bir yandan sanat yapma bir yandan şirket olma gibi iki çelişkili durumu bünyesinde aynı anda barındıran, kendine özgü bir dünya. Durum böyle olunca, sadece Amerikan seyircisiyle sınırlı kalmayıp dünyanın hemen hemen her yanındaki benzer düzeydeki seyirciye hitap etmesi gereken bu sinemanın bazı kuralları da kendiliğinden oluşuyor. Sıradan izleyiciyi sinemaya çekecek altın kurallardan biri elbette star sistemi. O bir yana filmin belirli bir ritmi olacak, onun altına hiç bir zaman düşmeyecek; meşhur 90 saniye kuralı mutlaka işlemeli. Ama en önemlisi, hikâye. Sinema en saf anlamıyla hikâyedir denebilir ve insanları sinemaya çekebilmenin sırrı, hikâyenin içinde saklıdır. Hollywood filmleri her hikâyeyi anlatamaz, olaylar her şekilde gelişemez ve hikâye her şekilde bitemez. Çünkü söz konusu seyirci, sıradan insandır, belirli ahlâk kuralları olan, belirli şekilde yaşayan kişilerdir ve Amerikan sineması kendi beyaz orta sınıf insanının değerlerini sanki evrensel değerlermiş gibi dünyaya sunma ve hatta kabul ettirebilme becerisine sahiptir. Böylece, yanlış kadınlara kapılan kocalar mutlaka evlerine dönerler; aşıklar türlü engelleri atlatıp yıllar sonra da olsa kavuşurlar; dedektif avukat kadına mutlaka aşık olur ve onu elde eder; kötü adam cezasını bulur ve bu ceza onun film boyunca yaptığı kötülük miktarıyla doğru orantılıdır. Kız güzelse mutlaka iyi kızdır ama aynı zamanda erotik bir görüntüsü varsa erkeğin başına iş açacaktır. Karı-koca, bahçe içindeki güzel evlerini, kutsal yuvalarını ve sevimli çocuklarını kötülüklere karşı korumak için çırpınacaklardır. Aynı şekilde kahramanlar kimbilir kaç kez ölümün eşiğine gelirler, türlü tehlikeler atlatırlar ama asla ölmezler. Hollywood bize güzel yıldızın veya yakışıklı jönün kanlar içindeki cesedini göstermez. Öte yandan beyazların bazen çok aleni hale gelen üstünlükleri söz konusudur; beyaz adamın aşık olduğu kızılderili kız aslında kızılıderililer tarafından büyütülmüş bir beyazdır. Aynı durum kabilenin en yakışıklı ve çekici erkeği için de geçerlidir; vs. vs. vs. Dolayısıyla film boyunca anormal denebilecek hiçbirşey olmasına izin yoktur, sürprizler bile belli bir şekilde şaşırtır insanı ama asla o sahte gerçekliği bozmaz, dehşete düşürmez. Film kişisi, daha başından sunulduğu biçimde kurar geleceğini, istisna olarak kötü bir karakterin cezasız kalacağı dahi filmin başında bize hissettirilir; olumsuz karakter seyirciye belli açılardan olumlu olarak gösterilir, dolayısıyla zaten film boyunca seyirci onun ölümüne dair hisler geliştirmez.

Durum böyleyken, yani zaten her şey seyircinin beklentilerine göre programlanmış ve onun isteklerini karşılamaya yönelikken neden kitleler sinema salonlarını doldurur ve sonunu zaten bildikleri hikâyeleri her defasında büyük bir zevk ve hayranlıkla seyrederler? Belki de kendi hayatını, kendi geleceğini tahmin edemeyen, önünde uzanan sonu belirsiz karanlığa hükmedemeyen ve bugününü geleceğin ağırlığı altında yaşayan insan, beyaz perdede şahit olduğu yaşantıları bilmenin, kahramanların türlü geleceklerini tahmin etmenin, onlara vakıf olmanın, o gelecekleri ellerinde tutmanın üstünlüğünü yaşamaktan haz alır. Kendi geleceğine hakim olamamanın rahatsızlığı, sinema salonlarında, o filmler üstünde kurabildiği tartışmasız iktidarında huzur bulur; o iktidar insanı, kendisininki olmasa bile hayali bir dünyanın geleceğini görebilme üstünlüğüyle iki saat için bile olsa Tanrı mertebesine ulaştırır. Belki de Hollywood filmlerinin bütün gizi burada yatar. Milyonlarca insanı, temelde son derece sıradan hikâyeleri seyretmeye çeken büyü bundan ibarettir. Perdede yaratılan hayali kahramanlarla sınırlı kalmayan ve aynı anda karanlık koltuklarında oturanlar arasından hayali Tanrılar yaratan bir büyü. Sinemadan çıkıp da gerçeğin acımtrak tadı ağızlarına dönünceye kadar yaşayabilecekleri bir güzel düş…

Gelecek Kaygısı

tugba

“Bir takım kültür cahilleri yakın zamana kadar astrolojinin geçmişte kalan gülünç bir şey olduğŸuna inanıyorlardı. Ancak bugün,toplumun derininden yükselerek geliyor ve üçyüzyıl önce kovulduğŸu üniversitenin kapısını çalıyor…Bundan haberdar olmayan ve benim olayları abarttığŸımı düşünen okurlarım için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Astrolojinin altın çağı, ortaçağın karanlıkları değil, en saygın gazetelerin bile tereddüt etmeksizin burç falı yayınladıkları günümüz dünyasıdır. Köksüz akılcılar, 1723 yılında Bay Bilmemne’nin çocuğu için hazırladığı horoskopu gülerek okusalar da şunu gözden kaçırıyorlar: Bugün horoskop neredeyse insanların kartvizitlerinde bir satır olmayı başardı.”C.G. Jung, 1931

Watson “Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayım” diyor. İsterseniz hırsız isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirleyebilmek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır tıpkı bir saat gibi mekanik kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır. İşte en uçlarda bir determinist olan Watson da “Eğer sebebini bilirsem sonucunu da önceden görebilirim” diyor. Watson’ın insanı makineden farksız kılarak, “ben geleceği bilebilirim, hatta yön verebilirim” diyerek tanrılığa soyunması, zamanında pek hoş karşılanmamakla birlikte insanların geleceği gözetim altında tutabilme saplantıları sonuçta Watson gibi deterministlerin çoğalmasını sağlamış.

En ilkel çağlardan beri insanın beynini bir kurt gibi kemiren geleceğe ilişkin merak asırlar-boyu toplumları arka planda da olsa kahinlerin yönetmesine neden olmuştur. Her nerenin hükümdarı olursa olsun her başarılı hükümdarın ardında mutlaka müthiş bir kahin vardır. Elbette günümüz toplumlarında artık büyücü kahinlere pek rağbet edilmiyor. Onların yerini özellikle son zamanlarda piyasa araştırma şirketleri aldı. Geleceğe yön vermek gibi istekleri olan insanlara bugünün ayrıntılı raporunu hazırlayan bu şirketler modern birer kahin gibi çalışmaktalar. Bu arada sıradan vatandaşın “yarınını bugünden bilebilmesi için” harıl harıl çalışan cadı kılıklı astrologlar da ileri düzeyde telekomünikasyon sayesinde topluma hizmet veriyorlar. Bir çok kurama göre insanın gelecek endişesinin geleceğini oluşturması da ayrıca bir garipliktir. Bu konuyla ilgili söylenebilecek herşeyin özeti belki de bir cümle olabilir: İnsanın yaşamını sürdürebilmesi, gelecekteki sonuçlarını düşünerek geçmiş deneyimlerinin ışığı altında bugün hareket edebilme yeteneğine dayanır.

Nedir gelecek; bir dakika sonrası mı ya da bir asır sonrası mı? Aslında ne kadar basit; şu anda davranıyoruz ama geçmişteki deneyimlerimizin etkisindeyiz ve bunları şu anın üstünden geleceğe aktararak kendimize en fazla yarar sağlayabiliyoruz çünkü akıllıyız. Bu kuram her ne kadar deterministleri, anti deterministleri, geçmişe önem verenlerle gelecek merkezli olanları bir potada eritmeye çalışsa da eminim aranızda buna karşı çıkanlar olacaktır. Örneğin 40′lı yıllarda insanlara özgürlük verin diye ortaya çıkan ve geçmişi yadsıyarak sadece burada ve şimdi ile ilgilenen ve insanların fare ve köpeklerle karşılaştırılmasını anlaşılmaz bulan Rogers çok alkışlanmakla birlikte asla güçlü bir destek bulamadı. Oysa insana en insan gibi yaklaşan ve ona “özgür geleceği” veren neredeyse yegane kuramcı olmasına rağmen, tahmin edilebilir olmayı özgür olmaya tercih eden insanlar tarafından asla yeterince anlaşılamadı. Zira Rogers için gelecek bir gün burada ve şimdi olacaktı ve önemli olan sadece bu andı. Gelecek endişesinin insan davranışını belirlemekte oynadığı rol Adler ya da Tallman gibi determinist kuramcılarda sık sık karşılaşılan bir yaklaşım.

İnsanın geleceğe duyduğu bu takıntı haline gelen merak belki de aslında insanın bilemeyeceği herşeye duyduğu merakın bir izdüşümü. Dünya kurulduğundan bu yana insanlar ölüm korkularını gidermek için Tanrı’ya sarılırken belki de asla öğrenemeyecekleri ölüm sonrası sırları da bu yolla yakalamaya çalışmışlar. Böylece esrarengiz bir karanlık içinde kalmak yerine hiç olmazsa kurgusal bir gerçek yaratmak insanların gönlünü bir parça olsun rahatlatmış. Kurallara uy ve cennete git. İşte bu kadar basit. Aynı şekilde geleceğini de bilememenin ve asla da bilemeyecek olmanın verdiği dayanılmaz ızdırabı hafifletmeye çalışmanın yolunu kehanetlerde, astrolojide hatta pozitif bilimlerde arayan insanoğlu bu saplantılarından kurtulabilmesi mümkün mü? Keşke Rogers haklı olsa; insan herşeye içinde yaşadığı anda yön verebilecek kadar güçlü olabilse. Geçmişi etkileyebilmek gibi bir şansı zaten yok, geleceği kontrol altına almak ise imkânsız gibi. “Gelecek de birgün gelecek” diyorlar peki o gün gelecek mi acaba? Sahi gelecek şimdi gelmedi mi?

Shakespeare, dünyayı bir sahneye, üzerinde yaşayan insanları da tiyatro oyuncularına benzetir. Doğrusu bu benzetme benim de oldukça hoşuma gider. Gündelik yaşamın içinde herhangi bir role soyunmak istemeyen, bu sahnenin kenarına bir iskemle çekerek onu seyre dalmak isteyen birini tanıyorum(?) Ama bu kişi bir yandan da yaşamın her türlü bilgisine haiz olmak arzusunda.

Hayali iskemlesinin üzerinde, kendini sahnede süregiden olayların dışında ve üstünde tanımlayarak, söz konusu olayların neden olabileceği çalkantılı sürüklenmelerden ve bunun getireceği pisliklerden uzak durabileceğini sanıyor. Ne kadar da güven vericidir o iskemle! O iskemleden bakınca kendisini yine kendi hayallinde, önceden izlediği ve nedense hep kusurlu bulduğu çeşitli karakterlerin, kusurlarından arınmış halleriyle canlandırıyor. Ancak unuttuğu birşey var: Durmaksızın edinilen ve özneyle şimdiki zamanda ilişkilendirilemeyen “saf bilgi”, hesapta düşünsel manevra alanını arttıracağına, bir süre sonra seçilebilecek her türlü rolü anlamsız gösterecek argümanların dayanak noktası olmaya başlar. Artık seyirci olmanın da anlamı kalmamıştır. Bilgi, yaşamdan koparılmışlığın intikamını alır; kişi kapanır ve (adına ister bunalım ister isyan denilsin) düşünsel olarak ölür.

Bu insanı, yukarıda kurgulanan bu acı sondan kurtaran ise (tabii buna kurtuluş denirse), onun için ne kadar rahatsız edici olsa da, tam da yaşamın içinde aldığı konumdur. Yaşamın dışında, ötesinde veya üstünde kurguladığı düşünsel dünya sözü edilen sona yönelmişken, gündelik yaşamın o hiç de düşünsel olmayan, küçük, önemsiz ayrıntıları, kurulan o anlamsız ilişkiler, benimsenmiş gibi görünen meslekler v.s., kısaca gücü önceden fark edilemeden ti’ye alınan gündelik yaşam, yaşamla herhangi bir organik bağı kalmayan düşünsel evrenin üzerinde egemenliğini ilan eder. Bunalım ya da isyan önlenmiştir. “Kişi-dış dünya” diye tanımlanan ikilem ortadan kalkar. Artık sadece dünya vardır. “Dış” olamaz çünkü “iç = kişi” kalmamıştır. Kişi yaşamla bütünleşmek için ilginç bir yol seçmiş, hareket olanağı varken, düşünsel dünyasında yaşarken tükürdüğünü, gerçek yaşamın kendisine hazırladığı örümcek ağında yalamak zorunda kalmıştır.

İskemle, sanıldığının aksine sahnenin tam da ortasındadır.

sıfırcı çocukları anlatan ateştekilerin hikayesi

Ateşte yananlar olduğunu duymuşlardı. Bunu çok önce duymuşlardı. Asıl yakıcı olanı ise daha sonra duyacaklardı.
Yığınla çocuk bahçeye birikirdi, sıralanır ve birşeyler dinlerdi. Çocuklar duyduklarının yeni bir tarafı olmadığını biliyorlar mıydı? Nasıl bilsinler ki!
Kitaplar açıldığında, boş sayfalar karalandığında ateşin ucu beliriyordu. Çocukların dillerinden ve gözlerinden kıvrılarak çıkan alev halkaları hiçkimseyi telaşa düşürmüyordu.
Sahi siz hiç yağmura tutulmadınız mı?
Gürültüler¦Öğrencilerin omuzlarında yıllanmış bu kor ateş de neyin nesi oluyordu? Ya, her tarafa dal budak salmış alevler fışkırtan ağaca ne demeli? Bu ağacı besleyen şişman adamlar niye gururlular?
Niçin ateştesiniz ve gülüyorsunuz!!!
ܜstelik içinde dans ediyorsunuz! Oysa yağmur çatıların üzerinden uzaklaşıyor. Gözleriniz göklere ne zaman kavuşacak? Sizi alevlere tanıdık kılan bilgilerinizi nasıl yakacaksınız? şžu kıstırıldığınız çemberden bir çıkın. Bu çember içine aldığı herbir şeyi azaltarak yutar, hem de kahkahalara boğarak, diyorum, çıkarsanız üşüyeceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yağmurda boy veren çiçekler üşümez ki…
İlk soruyla derisinin sancısını duyanınız olmadı değil. İçinizin sızısını hisseden ise oldukça azdı. Oysa yağmur yıldızlarla bir de çiçeklerle aranızı bulacaktı. Ne var ki siz sığındığınız kuytu yerin yangınına daha küçükken alıştırıldınız.
Bir rüzgarın izini bile sürmediniz. Oysa rüzgar sizi denize taşıyacaktı.
Harflerin anlamsız dizilişlerini yuttunuz, şiştiniz, büyüyor olduğunuzu sandınız.
Yağmura tutulmak zordu. Alevleri hissedecektiniz, geri kaçacaktınız. Onca yıllık zaman kaybından sonra yeniyle tanışıklık tarafınızdan yadırganacaktı da. Bunu biliyordum çünkü hep böyle olurdu.
Yanıyoruz, bize yağmurdan bahsetmiyorlar, diyeniniz yoktu.
Kitapların büyüsüne kapılanlarınız da oldu. Sonbahar yapraklarının serüvenini çözenler birkaç kişiydi. Kar renginin peşine düşenler ise yok denecek kadar az.
Acınızı içinde hissedip yaranıza göz ucuyla bakanlar önce az bir hayrete düştü. Sonra iz sürmek zor geldi, onlar da vazgeçti. Çünkü gündoğumunun ve akşamüstünün işaretlerini çözmek emek istiyordu.Aydınlanma yolculuğuna yeni baştan çıkmaya niyetlenenler önce çocukluklarına uğrayacaklarını bilmeliydiler…

tek tür hareket vardır: başa dönmek

“Hüzünlü bir keman konçertosu. Buram buram karanfil kokar ortalık, ne zaman keman sesi duyulsa”
Çocukluğundan kalmış anılar içinde en belirgin olanı, çok yaşlı ve kurumuş, köklerini denize doğru uzatan bir ağaçtı. Sık sık, uzak bir koyda olan bu ağacı hatırlar; düşlerinde, onun altında toprağa uzandığını görürdü. Bir iyilik sembolü gibiydi ağaç. Göğe doğru uzanan dalları ve denize doğru büyümüş kökleriyle, neredeyse şefkatle sarıp sarmalayan ince uzun ellere benzerdi. Yıllar sonra, bir tatil için, çocukluğunun geçtiği bu küçük deniz kasabasına döndü. Bahar başlangıcıydı henüz. Beyaz badanalı evler ve daracık sokaklar, mavi mavi deniz kokuyordu. Yaz aylarındaki huzursuz kalabalık yoktu henüz ve kasaba bu ıssız haliyle güvenli bir ev hissi veriyordu. Bir sabah, henüz güneş doğmadan, gördüğü uzun ve karmaşık düşle uyandı.
Giyindi. Ağacın olduğu koya yürümeye karar verdi. Çıktı evden. Beyni gün doğmamış bir sabah gibiydi, duru ve sonsuzca aydınlık. Yüzüne çarpan rüzgarın serinliği içinde, her kasını, her hücresini seçebiliyordu. Beklenmiş ve hazırlanılmış bir yolculuktu bu. Adımları toprağı eziyordu ve o, ayağının altında ezilen her toprak parçasını sayabiliyordu. Her gölge, her bitki, her ev, sonsuz bir makinaya dönüşen beynine kazındı. Koya vardı. Ağaç, hatırladığından çok daha yaşlıydı. Gövdesi çatlaklarla doluydu. Denize uzanan köklerine dalgalar çarpıyordu. Uzandı ağacın altına. Gözlerini kapadı. Rüzgarın hafif sesi geliyordu kulaklarına, ağacı usulca sarıp kucaklıyor, sonra denize doğru açılıp gidiyordu. Kendini, serinlikten ve ıssızlıktan korunmuş duyumsadı. Birden, kulağına çalınan hafif bir sele irkildi. Çok uzaktan geliyor gibiydi ve akarsu sesine benziyordu. Dinledi. Yakınlaştı ses. Bir süre sonra iyice duyulur hale geldi. Açtı gözlerini. Ağacın, başının üzerinde uzanan dallarında bir gariplik sezinledi. Sanki… hafif bir kırmızılık? Yavaş yavaş açılıp berraklaştı bu renk. İşte o zaman gördü ağacın kuru dallarında birikmiş, kıpkırmızı kan damarlarını. Bütün dalları dolaşıyorlar ve sonra geldikleri yere geri dönüyorlardı, ağacın köklerinden denizin dibine doğru… “Beyni çatladı, mavi aklı, kanayıp parçalara bölündü, ve doyurdular aç algılarını.” Köklerin bitiminden uzayıp denize doğru gidiyordu damarlar. Millerce uzunluktaki solucanlar gibi, hareket ediyor, kan taşıyorlardı. Ve çok uzaklara gittiler…yıllardır hareketsizliğin sembolü olarak bildiği ağaç, nefes alıp hareket ediyordu…
Nefes.
Doğumdan ölüme kadar vücudu doldurur ve boşaltır. Sessiz bir hareket. Ve beyin gözlerimizin arkasındaki boşlukta süzülür. Görülmeyen bir hareket hali.
Hareket yolculuktur.
Hareket aradadır.
İki farklı boyut / düzlem / nokta.
Hareket hikayedir.
Geçmişle şimdi, şimdiyle gelecek arasını dolduran hareket, biz farkında olmadan yaşamı tanımlıyor.
Ve ölümü de.
Hareket önermedir.
Benzerliği ve farklılığı çeşitleyen, değiştiren ya da aynı kılan görsel malzeme harekettir.
Hareket sağıltma yöntemidir.
Welfare State Topluluğu, insan boyunu üç kat aşan kuklaları ile Amsterdam sokaklarında çocuklarla buluşuyorlar. Kuklalar öyle hareket ediyorlar ki, bir süre sonra, çocuklarla kuklalar arasında bir farklılık kalmıyor, oyun hayat oluyor. Bu oyunun farklı yanı şu: Oyun sırasında ruhani dünyayla aramızda bir rezonans yaratıldığına inanılırmış. Temiz bir zihne sahipsek içimize dolan bu rezonans bizi vakıf kılar.
“Buana alit” = İçimize girmelerine izin verebilmek.
“Buana agung” - Başka şeylerin içine girebilmek.
Hareket dildir.
Hareket kültürler arası bir dildir.
Nefes. Doluyor ve boşalıyor. Sessiz bir hareketlilik.
Temiz zihin süzülüyor. Görünmeyen rezonanslar.
Bağlantı.
Ölüm, hareketsizlik önermesi.
Kullandığı uzamı sözcüklerin kapsadığından daha farklı olarak kapsayan dil. Uzay / hacim ilişkisini yeniden biçimlendirdiği için farklı bir dildir.

bu yazı hayatımdaki aynı yerleri, aynı şehirleri farklı kılanlara

Bir öykü vardır, belki duymuşsunuzdur… Birgün Cuma Kızılı Dağı’nın tepesine çıkan biri dağın eteklerinde bir şehir görür. şehrin evlerinin duvarları ne taştandır ne tuğladan. Evlerin duvarları sanki halıdandır, kumaştandır. Duvarlarda birçok hayat ağacı motifi vardır… ‘Rüyalar kenti demek burası’ der öyküdeki adam. Kumaştan şehri seyretmekten yorulunca da bir kayadan bir kayaya sıçrayan yaban keçilerini seyreder… Gece olup da şehrin ışıkları sönünce adam kaya dibinde açmış bir çiğdemin yanına çöker. Çiçeğin kokusunun onu tüm kötülüklerden koruyacağına inanarak uyur. Rüyasında kendisini bir kayaya bağlanmış olarak doğduğu şehirde görür. Ömür boyu aynı yerde güneşin doğuşunu ve batışını seyretmesi gerekecektir. Adam kendisine neden böyle bir cezanın verildiğini rüyasında çözemez…Uyandığında yüreğinde bir sıkıntı vardır. Sıkıntısının yersiz olduğuna kendini inandırdıktan sonra, o kumaştan şehri bir daha görmek ister. Bir gün önce şehri gördüğü yöne bakınca şehri göremez… Günlerce dağın çevresinde dönerek o şehri arar. Bulamayınca da; o şehri gördüğü günden beri gerçeklik duygusunu kaybettiğine ve delirdiğine karar verir. (Hangi deli delirdiğini fark etmiş ki…) Ve gidip dibinde uyuduğu çiğdeme ölmek istediğini söyler.

Birçok kişi size bir şehir tarif eder. Ayrıntıları toplarsan anlatılan sanki tek bir şehirdir. Ama her anlatan o şehri başka bir yerde görmüştür. Eğer çok şehir gezmişsen dünyanın birçok şehrinin birbirine benzediğini bilirsin, bu da seni yanıltabileceğinden herkesin farklı bir şehirden bahsettiğini sanabilirsin… Anlatanlar gördükleri şehrin evlerinin duvarlarının ne taştan ne de tuğladan olduğunu söyler. Eğer duymuşsan, hemen Cuma Kızılı Dağı’na çıkan o adamın öyküsünü hatırlarsın ve içinde bir delirme korkusu gezinmeye başlar (Hangi delirme korkusu önce bacaklardan başlayarak tüm vücuda yayılır…) şehri son gören onu bir ırmağın kenarında gördüğünü söylerse hemen o ırmağa doğru yola çıkarsın. O ırmağın adı Küleysu olabilir. Otobüs ırmağın kenarında olduğu için uzun süre yolculuğa otobüste devam edersin. Ne zaman ki yol ırmaktan ayrılmaya başlar sen de otobüsten inersin. Hemen ırmağın kıyısına yürürsün. Irmağın kenarındaki otların yatıklığından ve taşların belli bir amaç için toplandığını anladığından oralarda bir yere oturup, çevreyi seyredersin. Eğer yakınından bir çoban geçer ise şu soruyu sorarsın ‘Küleysu kıyısında kurulu bir şehir arıyorum, şehrin ırmağın ne tarafında olduğunu biliyor musunuz?” Gördüğün çoban kim olursa olsun alacağın cevap aynıdır…’Aradığınız şehir dün buradaydı. Ama şimdi nerede olduğunu bilmiyorum.’ Çobanların ne dediğini anlayamazsın. Yürümeye devam ederken oradan oraya sıçrayan tavşanları görürsün.. Ve bir tavşanın yılda kaç kez yuvasına döndüğünü merak edersin. Bir kayık bulursan ırmağın öbür kıyısına geçersin. şansın varsa ırmağın kenarında otların yine yatık durduğu, taşların belli bir amaç için toplandığı bir yere gelebilirsin. Taşlara parmağını sürersen is hemen parmaklarına geçer. Küleysu Irmağı boyunca şehri aramaktan yorulunca ırmak boyunca gidip gelen gemilerden birine binersin. Hemen bindiğin o küçük geminin kaptanına gidip Küleysu Irmağ`ının kenarında kurulu olan o şehri sorarsın. Küleysu Irmağı’nda gemisiyle gidip gelen kaptanın vereceği cevap aynıdır. ‘O şehri kuranlar sabit şehirlerden kaçıp çadırdan bir şehir kurdular kendilerine. Onlar insan hareketliyken şehirlerin sabit olmasının insanı mutsuz edeceklerine inanıyorlar. Aradığınız şehir dün…’Kaptanı dinlemekten vazgeçer güverteden ırmağa bakarsın ve kendine ‘bir balık yılda kaç sefer evine döner’ diye sorarsın.

(hayatımdaki hep aynı yerleri, aynı şehirleri farklı kılanlara teşekkürler…)

denizi dinlemeyi ihmal etmeyin!

Kıyıda durmuş denizi seyrediyorum. Bütün gün boyunca zihnimi kurcalayan olayı bir de denizden dinliyorum…
Pırıl pırıl bir gökyüzü, her şey o kadar aydınlık ki… Uzakta bir kayık, içinde üç kişi, iki kadın bir erkek elleri ile balık tutuyorlar. Koca koca balıklar, hepsi gümüş rengi. Kadınlardan biri “Ben bu kayıktan inmek istiyorum” diyor. Deniz şıpır şıpır, güneş var ama terletmiyor. Kadın, “ben atlıyorum” diyor. Diğer kadın ona engel olamıyor, adam endişeyle bakıyor. Adamın tuttuğu balıklar küçülmeye başlıyor. Ama renkleri hâlâ gümüş. Her yere ve her şeye sessizlik hakim.
Çoff… kadın suya atlıyor. Kayık bir iki sallanıyor. Gerisini görmek mümkün değil, kadın suyun dibine doğru yüzüyor. Sanki dışarıdaki havayı teneffüs edercesine rahat. Yalnız artık etraf parlak değil; mavi yeşerdi, yeşil grileşti. Kadın kocaman bir şato görüyor yolda… yooo, hayır, bu bir tapınak! Yüzerek yaklaşıyor, oymalarla, kakmalarla dolu bir duvara. Uzanıyor, iki küçük kanatlı heykelciği koparıp alıyor. Sanki iki küçük melek, biri bir elinde, diğeri öbüründe. Dalmaya devam ediyor. Sonra kimbilir neden, onları almanın ayıp olacağını düşünüyor. Gerisin geriye yüzüp, duvara, yerlerine takıyor. Daha derinlere dalmak amacı. Duvarın dibine gelince tapınağın kapısına bakıyor. Ne kocaman… Bir sürü rahibe, yavaş yavaş yürüyorlar ve bir sürü yalnız kadın, kafaları kazınmış, üstlerinde krem rengi uzun entariler, ayakları çıplak, ne de olsa her yer kum.
Sanki suyun altında özel bir fanus varmışçasına, denizdeki kadınlar yukarı doğru uçmuyor. Rahat nefes alıyor herkes, her şey çok yavaş. Her rahibe bir kadını tapınağa doğru yürütüyor.
Bunlar yeni gelenler… Eskiler artık herşeyi kanıksamış gibi duruyorlar.
Köşeden seyreden kadın, tüm esareti görse bile nedense yukarı çıkmayı akıl edemiyor. Üstüne başına bakıyor. Garip, atladığı giysiler yok üzerinde. O uzun, canım saçlar da yok. Saçları kıpkısa sanki kazınmış gibi, elbisesi ise krem rengi, uzun; kendine yol gösterecek rahibe çoktan yanıbaşında, tatlı bir gülümseme ile onu bekliyor. Kadın başını öne eğiyor, kumlar ayağının altında hafifçe kenarlara kaçışıyorlar, tapınağa doğru koyulaşan yeşil grinin arasından süzülerek geçiyorlar. Artık başka hayat yok, denizin rengi kaçık. Koca tapınağı, oymaları, kakmaları da göremeyecek. Suyun altı… Ama balıklar yok… ne küçüğü, ne büyüğü…
Kendi yalnızlığında, kum tanelerinin arasında yitip gidecek.
Hangisi iyi, hangisi kötü, hangisi doğru sadece zaman bilecek.
O, kaybolup gidecek, kayıkta kalanlardan bir daha asla haber alamadan…

2003 yılı sinema ödülleri sahiplerini buldu…

Günün anlam ve önemine binaen ben de son bir yılın filmlerine bir bakış attım. Her ne kadar seçim yapmak çok zor olsa da bir liste hazırladım.

En İyi Film: Bebekler (Dolls)… şimdi size filmi uzun uzun anlatarak büyüsünü bozmak istemem, zaten istesem de nefesim yetmez, beceremem. Ama bende yarattığı etkiyi şöyle özetleyim: İlk izleyişimde film bittiğinde oturduğum koltukta kalakaldım, sanki bütün kanım çekilmiş gibiydi damarlarımdan, dizlerimin üstüne doğrulamadım (peki ne yaptım? Hiç yerimden oynamadım, aynı salonda bir sonraki seansa kaldım. Lütfen bu itirafım aramızda kalsın, Beyoğlu sinemasının yetkilileri duymasın)
Kitano`nun Bebekler filmi, üç ana hikaye etrafında gelişen “saf aşk” düşüncesi üzerine bir film. Üç hikayede de imkansızı isteyen karakterler bu isteklerinin sonuçlarını yıkıcı bir biçimde görürler. Ve filmin sorusu şudur: Saf olan her zaman için doğru olan mıdır? Filmi “en iyi film” yapan yanı ancak yunan tragedyalarında rastlanan bir anlatım ustalığını, Japon kültürünün görsel zenginliği ile sunarak bir masal yaratması. Bu masal insan doğasının mutluluktan yıkıma, yıkımdan mutluluğa geçiş sürecinin küçük ayrıntılarını yine insana has zaaflara vurgu yaparak anlatır. “Yaşamın küçük şeyleri bakım ister: ufak ayarlamalar, düzenlemeler, onarımlar…Ya büyük şeyleri? Yaşamın büyük şeyleri yoktur ki; yaşamın her şeyi küçücüktür, ufacıktır, ayrıntıdır…” Ve bu ayrıntılar o denli keskin ve mükemmel görüntülere dönüşmüştür ki, film baştan sona her birini dondurup tablo haline getirmek isteyeceğiniz karelerle dolu. Filmde görüntüler o denli baskın ki öyküler arasındaki geçişlerin inceliği, zaman ve mekan ile karakterler arasındaki mecazlar, kurguda ses öğesinin kullanılma ustalığı gibi sinemasal zenginliklere ancak daha sonraki izleyişlerde dikkat edilebiliyor. Aslında bu bir film değil. Her izleyişte yeni keşiflere açık bir derya-deniz…

En İyi Uyarlama: Saatler (The Hours), Billy Elliot`ın yönetmeni Stephan Daldry`ın en son filmi; Yazar Michael Cunningham`ın 1999`da Pulitzer ödülü kazanan Saatler adlı romanından aslına hayli bağlı kalınarak uyarlanmış. Roman, farklı tarihlerde farklı yerlerde yaşayan üç kadının hikayesi üzerine kurulu. Yazar Virginia Woolf, Kalifornia`da yaşayan Laura Brown ve New York`ta yaşayan Clarissa Vaughan`ın “bir gün”leri, Woolf`un Mrs. Dalloway adlı romanına çeşitli göndermelerde bulunan paralel bir kurguyla yansıtılıyor. Filmde bu üç kadını canlandıran Nicole Kidman, Julianne Moore ve Meryl Streep`in her üçünün de tiyatro geçmişlerinin olması farklı bir canlılık yaratmış. Yine tiyatro kökenli Kraliyet tiyatrosu sanat yönetmenliğine kadar yükselmiş- yönetmen Daldry`ın oyuncuları ile kurgu arasında bu denli başarılı bir senkron yaratmasını ardındaki sır da bu sanırım.
Saatler, öykülerin ikisinin Amerika`da geçmesi ve oyuncuları sebebiyle bir Amerikan filmi olarak algılanmıştı ilk önce (tarafımca). Ama daha sonra, Hollywood bu tür incelikli bir uyarlamayı nasıl başarmış diye düşünüp biraz araştırınca bir İngiliz filmi olduğu ortaya çıktı. Üstelik Virginia Woolf`un eserlerinin uyarlamasını yapmak, onun yaşadığı ve yazdığı ortama daha yakın olmaları ayrıca taşıdıkları kanın akış hızı açısından İngilizlere yakışır doğrusu…Ayrıca film Woolf`un eserlerinden uyarlamalara konu olmuş Sally Potter`ın Orlando`su, Marleen Gorris`in Mrs. Dalloway`i ve Golven`i ile Annette Apon`un Dalgalar`ı arasında en başarılısı diyebiliriz.
Bu filmde kendi yaşamları içinde kaybolan kadınlar anlatılıyor. Yaşanan bir günde tüm hayatın, ilişkilerin ve kırılma noktalarının yansıtılması Wollf`un “bilinç akışı” tekniği ile geliştirdiği bir yöntem. Deneysel bir çalışma olan Saatler`de ise yazar Cunningham aynı tekniği bu kez üç kadının yaşamına, farklı zaman ve mekanlara uyguluyor. Wollf`un duyduğu yalnızlık ve kendine yönelik şüpheler Cunningham için de önemli bir motif oluşturuyor. Filmin “uyarlama” konusundaki başarısı ise bu motifi çok net bir biçimde yansıtıyor olması. Filmin konusu, dışardan bakıldığında ideal şartlarda yaşayan, ama içine sızıldığında aslında “kendine ait bir oda”ları dahi olmayan üç kadının acıları. Bu kadınları yerleşik bir düzen kurmaya zorlayan ve bu düzene mahkum kılan sebep kimi zaman sevgi, kimi zamanda yalnız kalma korkusu veya kendine güvensizlik. Basit gibi görünen ama insanın geleceğini mahvetme potansiyeli taşıyan sebepler. Kitaptan bir cümle ile söyleyecek olursak: “savaş bitti, erkekler görevlerini yerine getirdi, şimdi biz (kadınlar) buradayız, hepimiz yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, kocaman bir dünya yaratıyoruz, içinde çocukların güvende olduğu, düzenli ve uyumlu bir dünya; hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin ışıltılı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. Bunların dışında bize düşen sadece varolup şükran duymak ve mutlu olmak…”
Filmde romanda olduğu gibi eşcinsel ilişkiler mevcut ama bu €“romanın olduğu gibi- filmin de belirgin teması değil. Bu konu özel bir sorun teşkil etmiyor, özellikle film bu konuda daha da suskun. Film aslında depresyon hakkında da değil; mutluluk şansı yakalama mücadelesi hakkında. Bu mücadele son yüzyılın farklı dilimlerinde yaşayan kadınların şahsında farklı sonuçlanıyor. Romanda çok ince işlenmiş olan bu mücadele filme aynı başarı ile yansıtılmış denilebilir..Filmden bir alıntı ile bitirelim: “Hayattan kaçarak mutluluğu yakalayamazsın.”

İyi ki İzlemişim Dediklerim: Donnie Darko, Piyanist, Yirmibeşinci Saat, On, Benim Cici Silahım, Dogville, Santa, Gerry.

İzleyemediğim İçin Dövündüklerim: Tanrıkent, Kaset, 28 Gün Sonra, Kurdun Günü, Afili Delikanlı.

Bu vesile ile sinema sektörüne emeği geçen herkese minnetlerimi sunuyorum,
Hepinize iyi seyirler…

Kazan demiş dibim altın, kepçe demiş girdim gördüm!

Detayın içinde ayışığı var! demiş adam…
Her türlü kuşatılmaya özgürce cevap vermek hayatı şaha kaldırabilir! demiş kadın…
Dünyayı dünyaya bırakıp kuşlara karışmak istiyorum! demiş adam…
Cennetten sıkılan kadını oynamıyorum, kimsesizler diyarından ayrılmıyorum! demiş kadın…
Gözlerimin camını dünyanın ve aşkın iyiliği için kıran biriyim! demiş adam…
Doğa ve aşk insana ödetiyor, biliyor musun? demiş kadın…
Kurgunun içindeki ur, tarafımdan alınmıştır, görebilene! demiş adam…
Hayatın perdesini aralamak için, ötekileri bilemem ama bana biraz ip biraz yürek yeter! demiş kadın…
Suçsuz dünyanın gözlerinden dökülen uzun bir beyazlığın arkasını gördüm! demiş adam.
Ben istemezsem hangi anahtar açabilir ruhumun kapısını? demiş kadın…
Nesli inatla tükenmeyen o büyük saflığa inanıyorum! demiş adam…
“Yalnızca korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümserim” diyen Tezer Özlü`yü özlüyorum! demiş kadın…
“Acının gizli ışığını göz yollarına serpenleri seviyorum” diyen Kafka`yı özlüyorum! demiş adam…
Herkesin ve herşeyin birbirine sürüklenip yabancılaştığı şu çılgın ve vahşi çağımızda, ısrarla tutkuyu aramalıyız! demiş kadın…
Sonra her ikisi de kendince anlamlı başka başka şeyler demiş, demiş, demiş…ama kimse kimseyi dinlememiş…
Kadın ve adam karton hayatlara burun kıvırarak, ihanete ve muhteşem yalnızlığa el sallayarak, yaşam denilen o sonsuz dalgınlığa doğru farklı istikametlerde yürümüşler…

bir Sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğŸim

İlk defa şu an bu sayfaya nasıl resim yerleştirilir, bilmek istedim. EğŸer bilseydim Hasan Hüseyin€™in €“belki de kendinden daha fazla tanınan- o meşhur resmini yerleştirirdim. Eminim görmüşsünüzdür: gür ve kabarık saçlarını rüzgara vermiş, gözleri ufukta, alnı €“alınyazısı gibi- karanlık ama açık, dik başlı, dik bakışlı bir resim…kendisi yapmış, yani doğŸuştan sanatcıymış. €œDirimizi saramayan bayrak ölümüzü sarmış neye yarar?€ dedi diye öğŸretmenlikten atmışlar. Ne yapsın, ekmek parası peşinde arzuhalcilikten yayıncılığŸa, emlakçılıktan tabelacılığŸa kadar uğŸraşmadığŸı iş kalmamış ama nafile, Ankara€™da bodrum katındaki evinde açlıktan ölmüş. 84€™ün 25 şžubatı bir gece yarısı…Yani anlayacağŸınız şiir karın doyurmamış.
Kısa yaşamı esnasında benim memleketime de uğŸramış şair. Demiş ki;

€œve der ki kitabın orta yerinde
bütün ırmakları dünyanın
Kızılırmaktan geçer…€

Ve derler ki koca şair, ölüm tatlı bir türküdür Kızılırmak insanının dilinde. EğŸer desen ki €œdirimizi doyuramayanlar, ölümüzü anmış neye yarar€ diyecek tek kelime bulamam. Ama bırak da bir türkümüz olsun dudaklarımızda içinde adının geçtiğŸi…

İşte size şairin bizim oralardan bahseden bir şiiri:

Sivas Sabahı

eylülün bulanık bir çay gibi ekime aktığŸı gündü
yine yaslı değŸirmenler yine mazılar çığŸlık çığŸlık
yine bir akşamdı sivas çarşısında
yine akşam taşıyorlardı ıslak sivas çarşısına kağŸnılar
sanki gülerken vurulmuştuk sanki akşamdık
sanki bir savaşertesiydi durup yaşlandığŸımız
ay altında kerpiç ve kül ve ağŸıt

namlular yılan sırtı meneviş
tren düdükleri yakın uzak yabanıl
ben bu gözleri bir ali galip’te gördüm
kurtuluşun bir sayfasında
sinsi hain şımarık ve daha
içimde sivas sabahlarının o delikanlı gerinişi
sırsıklamdık
ben bu gergin havaları her zaman sevdim
bu bir kurultay havasıdır bir abdurrahman halayına
duruştur bu
sığŸamadım gecelere
sığŸamadım türkülere
sığŸamadım kadın sesinde anadolu akşamlarına
onlar
o kaşları yıkık
çakmaktaşı gibi kuvayi milliyeciler
mustafa kemal şafağŸının kıyısında öylece duruyorlar
yüreklerinde katıksız güvenleri
yalın yüzlerinde haklı öfkeleriyle
öylece duruyorlar
dimdik
ve apaydınlık
sığŸamadım toprağŸımda kar aklığŸına
sığŸamadım delikanlı içkilere yaylamda
sığŸamadım nakışlarla boğŸulan gözyaşlarına
ben bu gergin havaları her zaman sevdim

bak yine barut gibiyim sanki kurultaydayım
sanki kulaklarımda sömürge sinekleri
oysa sivas çarşısındayım gözlerime yağŸmur yağŸıyor
namlular yılan sırtı meneviş.
sen bir hüzzam makamından akşama bakıyorsun
menekşe gözlerinde uzak bir acının ince buğŸusu
kül rengi bir tango seni uykulara çekiyor
ya bir roman kahramanısın ya da bir paris yolcusu

bu akşamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarlardan
fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insanı
bu akşamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm
beni heryerde görürsün adres kullanmıyorum
bayrakları severim, tutsaklığŸa yumruk gibi savrulan
bayrakları
insanları severim, haksızlığŸa yumruk gibi sıkılan insanları
kötüler ali galip’seler ben kuvayi milliyeciyim
yüreğŸimde doludizgin bir kardeşlik özlemi
o şafağŸın kıyısında yine dimdik beklemekteyim

bir sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğŸim.

Flaubert’in Papağanı

Dışişlerinden bir arkadaşım anlatmıştı, dediğine göre olay aynıyla vaki: Bir elçiliğin davetinde, Turgut ÖZAL evsahibinin papağanına yakın alaka gösterir. Klasik fasıllardan sonra, papağana “Allah” dedirtmeye çalışır. Israr da ısrar, ama nafile: papağan nuh der, Allah demez. ÖZAL bozulur, yatıştırma misyonunu Mehmet BARLAS üstlenir: “Eğer cumhurbaşkanı olduğunuzu bilseydi, derdi efendim.”

İnsanın başkalarını kendi gibi sanması sıradan bir zaaf, bir papağanı kendi gibi sanması ise gaflete delalet! İnsan konuşan hayvansa, papağan da konuşan bir hayvan olduğuna göre, insan da bir papağandır mantıken… Gel gelelim, papağanlar insan değildir, her ne kadar papağanın Fransızcası Pierrot`dan, İngilizcesi Pierre`den, İspanyolcası Pedro`dan gelse de. Kartacalı tercümanlar, göğüslerinde papağan döğmesi taşırlarmış mesleklerinin nişanesi olarak. Demek ki tercüman bir papağandır icabında ama bir papağan tercüman değildir.

Peki nedir? Julian Barnes`in demesine göre, Aristo ve Plinius papağanın “sarhoşken çok çapkın olduğunu” tespit etmişler. Bu tespit de, korkarım ki Aristo mantığı kokuyor. Sarhoşken çapkın olan insanoğlu (ve bazı insankızı) Papağanlar çapkınken sarhoş, sarhoşken yine sarhoş. (Eee tabi sarhoşların papağanlığı da ayrı mevzu)

Bizim mevzumuz şu: geçenlerde Flaubert`in Saf Bir Kalb`ine (A Simple Soul) tekrar başladım. Belki konuyu bilirsiniz. Yoksul ve cahil bir hizmetçi olan Felicite yarım yüzyıl boyunca aynı hanıma hizmet etmiş, kendi hayatını -belki de başka şansı olmadığından- başkaları için harcamıştır. Sırasıyla kaba bir nişanlıya, hanımının çocuklarına, yeğenine ve bir kolu kanserli yaşlı bir adama bağlanır. Bunların tümü de birer birer elinden alınır: kimi ölür, kimi gider, kimi de onu unutur. Anlaşılır olarak, hayatın getirdiği yıkımların dinin yardımıyla unutulmaya çalışıldığı bir ömürdür bu. Felicite`nin gittikçe daralan ilişki çemberinde son bağlandığı şey, papağan Loulou`dur. Sırası gelip o da ölünce, Felicite onu doldurtur. Bu çok sevdiği yadigarı başucunda saklar ve yatmadan önce onun önünde diz çöküp dua etmeye başlar. Zamanla aklında Hıristiyanlık öğretileriyle ilgili bir karışıklık belirir: genellikle bir güvercin olarak temsil edilen Kutsal Ruh`un bir papağan olarak gösterilmesi belki de daha uygun olacaktır. Tabii bu hiç de mantıksız değildir. Papağanlar ve Kutsal Ruhlar konuşabilir, oysa güvercinler konuşamazlar..

Bu romanı yazarken Flaubert`in bir gazete haberinden etkilendiğini okumuştum bir yerde. romanın yayım tarihinden yola çıkarsak, muhtemelen 1863 veya 64`lü tarihlerde yayımlanan haberde, görkemli bir papağanı olan bir adamdan bahseder. Bu kuş adamın tek sevdiği şeymiş. Adamın gençliğinde başından talihsiz bir aşk geçmiş ve bu olay onun insanlara küsmesine yol açmış, dolayısıyla yalnız papağanı ile yaşamaya yol açmış. Kuşa kaybettiği sevgilisinin adını öğretmiş, bu ad günde nerdeyse yüz kez söylenirmiş evinde. Hayvanın tek yeteneği buymuş ama zavallı efendisinin gözünde bu herşeyden üstünmüş. Adam, o kutsal adın bu garip sesle söylendiğini her duyduğunda coşkuyla ürperir, bu ona ölüler aleminden bir ses, esrarengiz ve insan üstü bir şey gibi görünürmüş. Yalnızlık adamın hayal gücünü öyle etkilemiş ki yavaş yavaş papağanı onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış. Bu yaratığı kutsal bir kuş olarak görmeye, onu tutarken büyük bir saygı göstermeye ve saatlerce oturup kendinden geçmiş bir biçimde onu süzmeye başlamış. Sonra kuş gözlerini efendisinin gözlerinden hiç ayırmadan o büyülü adı söyler ve adamın ruhu, yitirdiği mutluluğun anısıyla dolarmış. Bu garip hayat yıllarca böyle sürmüş. Ama bir gün çevredeki insanlar adamın her zamankinden daha kederli durduğunu ve gözlerinde garip, çılgın bir parıltı olduğunu görmüşler. Papağan ölmüşmüş. Adam bundan sonra büsbütün yalnız yaşamaya başlamış. Dış dünyayla hiçbir ilişkisi kalmamış. Gitgide dha çok kendi içine kapanmış. Kimi zaman günlerce odasından çıkmadığı olurmuş. Kendisine getirilen yemekleri yiyor ama kimseyle ilgilenmiyormuş. Yavaş yavaş kendisinin de bir papağana dönüştüğüne inanmaya başlamış. Ölmüş kuşunu taklit edercesine, çatlak bir sesle, duymaktan büyük zevk aldığı adı haykırıyor, bir papağan gibi yürümeye çalışıyor, oraya buraya tünüyor ve sanki çırpacak kanadı varmış gibi kollarını açıyormuş. Arada bir de öfkelenip odasındaki eşyaları kırmaya başladığı için ailesi sonunda onu bir akıl hastanesine yatırmaya karar vermiş. Ama oraya götürülürken gece kaçmış. Sabah onu bir ağaca tünemiş olarak bulmuşlar. Aşağı indirmekte büyük güçlük çekmişler ama sonunda birisi ağacın dibine dev bir papağan kafesi koymayı akıl etmiş. Bunu görünce, bu zavallı çılgın da aşağı inmiş ve yakalanmış.

Flaubert`in eşyaları arasından çıkan bu gazete kupüründe, “Yavaş yavaş papağan onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış” sözünden sonra “hayvanı değiştirmeli, papağan yerine bir köpek yapmalı” diye bir not düşülmüş. Gelecekte kaleme almayı düşündüğü bir yapıt için kısa bir taslak kuşkusuz. Ama sonunda Felicite ile Loulou`nun öyküsü yazıldığına göre papağan kalmış sahibi değişmiş.

Hikayenin sonunda ise Felicite de ölür. “Dudaklarında bir gülümseme vardı. Kalbi her vuruşta biraz daha yavaşlıyor, sesi kurumakta olan bir çeşme ya da yitip giden bir yankı gibi her seferinde biraz daha uzaklaşıyordu. Son nefesini verirken, gökyüzü onu içine almak için açıldığı sırada, başının tam üstünde dev bir papağan gördüğünü sandı.” Burada anlatım biçimi takdire şayan. Beceriksizce doldurulmuş, gülünç adlı bir papağanın Kutsal ܜçlü`nün üçte birini temsil ettiği, ama amacı ne taşlama yapmak, ne duygusal olmak, ne de Tanrı`ya dil uzatmak olan bir öyküyü kaleme almanın ne denli zor olduğunu bir düşünün. Bir de böyle bir öyküyü cahil ve yaşlı bir kadının bakış açısından anlatmayı ve bunu ne aşağılayıcı ne de yapmacıklı bir havaya kaçmadan becerebilmeyi…Saf Bir Kalb`in gösterdiği şey çok başka: O papağan, Flaubert`in meyilli olduğu aşırı garipliğin kusursuz ve ölçülü bir örneği.

Görüyorsunuz yine lafı uzattım, konuyu Julian Barnes`in Flaubert`in Papağanı`na getiremeden uykum geldi. Kitaptan bir cümle söyleyerek huzurlarınızdan ayrılacağım. Hikayenin anlatıcısı Geoffrey Braithwaite bir yerde şöyle bir şey söylüyor: “Yaşam, bir bakıma, biraz da okuma eylemine benziyor. Eğer bir kitaba verdiğiniz tüm yanıtlar daha önceden profesyonel bir eleştirmence verilmiş olsaydı, o zaman okumanızın ne anlamı olurdu!” Size bol sorulu bol yanıtlı iyi okumalar…
Müsadenizle.

ÇocukluğŸumun filmleri

Küçük bir çocukken pazar sabahları benim için sıcak pide ve pazar sineması demekti. Burnumuza çalınan sıcak pide kokusu ile uyanır, televizyonun karşısına kurulan kahvaltı masasında yerimizi alır, gözümüzü filmden ayıramadığŸımızdan düremecimizden sızan reçelleri üstümüze başımıza bulaştıra bulaştıra kahvaltımızı yapardık. şžimdi düşünüyorum da; neydi o filmlere bu denli kendimizi kaptırmamızın sebebi? Tekdüze ve siyah-beyaz hayatımıza yeni hayatlar taşıyor olmaları belki. Okuma yazma bilmesek de €œthe end€ yazısını €œbitti€ diye okuduğŸumuz yıllardı ve büyüklerin dünyasına girdiğŸimizi hissettirirdi bize. Bu bile filmleri sevmek için yeterliydi bence…Kimler girmişti tek kanaldan yayın yapan görüntü dünyamıza o zamanlar? Belki tek nefeste onlarca isim sayılabilirim. Ama bunlardan özellikle güldürü sinemasının iki ustası apayrı bir yere sahip benim için: Frank Capra ve Billy Wilder.

Frank Capra benim çocukluğŸuma şžahane Hayat (It€™s a Wonderful Life) ile girmişti. Muhtemelen siz de izlemiştirsiniz. Küçük bir kasabada yaşayan esas adam (James Stewart) tipik bir €œkaybeden€ gibi hissetmektedir kendini. Hep yanlış kararlar verdiğŸini, hep başarısız olduğŸunu düşünür. Bu mutsuzluğŸa daha fazla dayanamayacağŸını hissettiğŸi bir an nehre atlayarak intihar etmek ister. Ama yukarıda bir yerlerde insanların olur olmaz sebeplerle ölmelerini istemeyen melekler vardır ve bunlardan biri kahramanımızı kurtarır. Sonrada ona, hiç varolmasaydı hayatın nasıl olacağŸını gösterir. Kahramanızın yaşamadığŸı bir hayat, yaşadığŸından çok daha parlak değŸildir ve aslında o €“farkında olmasa da- varlığŸı ile pek çok şeyi güzelleştirmiştir. Filmin konusu ana hatları ile böyleydi ama satır aralarında söylenenleri anlamak için ise biraz daha büyümem gerekecekti. Mesela kahramanımızın kendini attığŸı nehrin benim büyüdüğŸüm şehirden geçen Kızılırmak olmadığŸını çok sonraları öğŸrendim. Gerçek hayatta o tür yardımsever meleklerin olmadığŸını ise hâlâ kabullenmiş değŸilim (Çünkü ben şžahane Hayat€™ta gördüm, var yani…). Filmin €œçocukluğŸumun filmleri€ arasında başı çekmesinin sebebi bu fantastik yanıydı belki. Hikayenin geçtiğŸi o küçük kasaba oldukça gerçekçi resmedilmiştir; öyle ki buna filmin gerçeküstü figürüde dahildir, bizi kendine inandırır. Aslında €œhayat bir paylaşımlar bütünüdür€ ve biz bu bütünün her bir parçasının kıymetini anladıkça güzelleşmektedir. Bunu anlamamızı sağŸlayan ister diğŸer bir insan ister bir melek olsun ne değŸişir ki. Önemli olan farketmektir. VarlığŸımızın anlamını fark etmek; hayata kattıklarımızı farketmek. Daha sonraları başka Capra filmleri de izledim. Mesela Kente Dönüş€™te (Mr. Deeds Goes to Town) anlatılan tüm servetini fakirlere dağŸıtan €˜mirasyedi€™nin hikayesi aslında idealist politikaları yüzünden eleştirilen Başkan Roosewelt€™e saygı duruşuydu ve bu duruş Akademi tarafından bir heykelcikle takdis edilecekti. Aday€™da (State of the Union) ve Bay Smith Washington€™a Gidiyor€™da işlenen öyküler Hollywood€™a yıllarca kullanacağŸı bir hammadde verecekti. Her üç filmde de Capra€™dan, €œAmerikan Rüyası€nın kamera arkasını izliyorduk ve her üçünde de iyimser ve modernist bir ülke hayalini çok net anlıyorduk. Ya da Bir Gecede Oldu (It Happened One Night) veya Bir Günlük Hanımefendi (Lady For a Day) gibi bugün bile büyük bir zevkle izlenen, her daim tazeliğŸini koruyan filmler çekecekti. Arsenik Kurbanları€™nda kara-komedinin en güzel örneğŸini verecekti. Ama hiçbiri şžahane Hayat kadar €œfikrime şayan€ değŸildi. Ben, bir hayat şahane olacaksa bunda mutlaka meleklerin parmağŸı olduğŸunu bu filmle anladım. Bu benim (daracık) sinema hafızamın ilk €œmelek hikayesi€ydi ve en başarılıları arasında kalacaktı.
Aynı şekilde daha sonraları James Stewart€™ı başka €œiyi€ filmlerde izledim. Philadelphia Hikayesi€™nde Katharina Hepburn€™ü tavlayan o zıpkın gibi delikanlının derinliklerinde mahçup gazeteciyi sevdim; bir Hitchcock klasiğŸi olan Ölüm Korkusu€™ndaki özel dedektiften ürktüm; Harvey€™deki alkoliğŸe üzüldüm, Bir Cinayetin Anotomisi€™ndeki savcıya özendim. Sonra başka filmleri de geliyor aklıma: Kanlı Mücadele, Unutulmaz Melodiler ve Kahramanın Sonu gibi. Ama bunların hiçbiri şžahane Hayat kadar gerçekçi değŸildi zannımca. Hatta ikinci dünya savaşında binbaşı olarak görev yaptığŸından €œrol yapmadım, hayatımdan bir kesiti oynadım€ dediğŸi Atlantik Fatihi€™ndeki rolü bile şžahane Hayat€™taki €œGeorge€ kadar oturmamıştı kalıbına. Kısacası şžahane Hayat, şahane bir seyirlikti benim çocukluğŸumda.
Billy Wilder için ise hangi filmi söyleyeceğŸimi biliyorsunuz zaten: Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot). Yıllar yıllar sonra ODTܜ€™deki toplu gösterimlerin birinde bilmem kaçıncı izleyişimde bile hala kıkırdarken, tek gülenin ben olmadığŸını görünce daha bir sevmiştim okulumu. Koca amfi kırılıyordu gülmekten yani bir anlamda benim çocukluk keşiflerimi paylaşıyordu. Daha ne olsun…

Nerden geldik bu konuya? şžimdi çocuk olsam Yılmaz ErdoğŸan€™ı da yazardım bu listeye diye geçirdim içimden. Çocukken izleyip de unutamadığŸım filmler listesinde baş sıralarda yer alırdı Vizontele. Ama artık büyüdük. Beklentilerimiz de öyle. Salt seyirlik eğŸlence diye oturmamıştık sinema koltuklarına. Yılmaz ErdoğŸan€™ın kaleminden bir neslin kendi dönemine serzenişini dinleyecektik; bir nesil içini dökecekti ve bir yönetime(?) kırgınlıkları dile getirilecekti. Yani öyle umuyorduk. Ama bir de ne görelim? Bazılarının kırgınlıkları bile €œlight€mış meğŸer. Yani en azından öyle anlaşılıyor €œvizontele(vole) tuuba€dan. En canı yanmış (ve yanıyor) sandığŸımız insanlar bile çoktan barışmış geçmişle…Keşke ben de €œgeçmişte€ izleseydim bu filmi ve sırf gülüp geçebilseydim izlediklerime…

Alkışlar Metin ERKSAN İçin

İstanbul€™a gelişimin ilk günleriydi. Karanlıkta el yordamıyla birşeyler aranır gibi adımlıyordum şehri. KoltuğŸumun altındaki harita toplu taşım araçlarının güzergahını söylüyordu bana. Bana düşen ise nereye gideceğŸime karar vermekti. Genellikle akıntıya bırakıyordum kendimi. İnsan seli nereye doğŸru akıyorsa ben de o tarafa yöneliyordum. İşte bu akıntılardan birinde BeyoğŸlu Aslıhan€™da demir atmış ve anında sahaf Sener Köksümer€™in dükkanının derinliklerine dalmıştım. Bilmem hiç farkettiniz mi? Sahaflardaki kitaplar eskidir eski olmasına ama hiç biri tozlu değŸildir. Kimsenin girip çıkmadığŸı kapalı evinizdeki kitapların tozunu almakla başedemezsiniz ama sokak ortasında bile olsa sahaf raflarındaki kitaplarda hiç toz olmaz. Bunun nedeni sahafların çok çalışkan olmaları sebebiyle günde üç-beş tur kitapların tozunu almaları değŸil elbet. Sahafları ziyaret eden kitapseverlerin onlara hiç iş bırakmamasıdır. Kitapseverler tüm kitapları tek tek ellemek ister, bu şekilde kitapların önceki sahiplerinden bir iz arar, onların hikayelerini dinleyebileceklerini düşünürler. Zaten sahaflardan kitap almanın güzel tarafı da budur: bir taşla iki kuş vurursunuz (ki bu lafın gelişi söylenildi yoksa kuşların yaşam hakkına saygımız sonsuz ) yani hem kitabı hem de o kitabın eski okuyucusunun kitapta biraktığŸı hatıraları satın almıştırsınız. Neyse ben bu duygularla kitaplara dokunurken bir bey dikkatimi çekti. Aslında dükkana ilk girdiğŸim an farketmiştim onu ve sanki ufaktan bir tanışıklık hissetmiştim. 65-70 yaşlarında, uzun boylu, dik duruşlu, aydınlık yüzlü biriydi. Zihnimde hemen bir ses tonu tanımlamıştım onun için, net ve mekanik bir ses yakışırdı ona. Hani şöyle konuşurken fonda şu eski İstanbul beyefendilerine has bir yankı uyandıran ses tonu. Muhtemelen boynundaki mor fulardan dolayı üslup olarak da bir fransız ekolüne yakındır diye geçirmiştim içimden. Hemen şimdi oracıkta bana birşey söyleyecek olsa €œmatmazel€ diye başlayacaktı söze. Ben bunları düşünürken ne kadar zamandır ona bakıyordum bilmiyorum ama birden kafasını bana çevirdi, gür kaşlarının altından kocaman gözlerini üstüme devirdi, derin bir soluk aldı ve aynı hızla verdi nefesini. Ben, birini rahatsız etmiş olmanın verdiğŸi tedirginlikle bakışlarımı kaçırırken, o elindeki dergiyi sert bir edayla sehpaya bıraktı, sahafa başıyla belli belirsiz bir selam yolladı ve dükkandan çıktı. Geriye bende bıraktığŸı ufak kalp çarpıntısı ve nefesinden dağŸılan vanilya kokusu kalmıştı; vanilyalı pipo içiyor olmalıydı. Birden sehbaya bıraktığŸı dergi çekti dikkatimi. 64€™ün Ocak ayında yayınlanmış bir Ses Dergisiydi bu ve kapağŸında da o dönemin jönlerinden biri afili bir poz vermişti. Buraya kadar herşey normal. Benim dikkatimi çeken ise şu oldu. Kapaktaki adam biraz önce bu kapıdan çıkan adamdı. Kapaktaki fotoğŸrafın çekilmesinin üzerinden en azından 38 yıl geçmiş dedim kendi kendime ama kesinlikle emindim. Bu adam o adamdı. Çünkü fotoğŸrafta da benim zihnime işlenen o keskin bakış vardı. Hemen kendimi doğŸrulamak için sahafa yöneldim, kurduğŸum benzerliğŸi söyledim ona ve €œta kendisi€ diye cevapladı beni, €œUlvi DoğŸan€…Ulvi DoğŸan€™ın kim olduğŸunun merakı ile derginin kapak konusunu okumaya başladım.

Ulvi DoğŸan, benim €œen iyi Türk filmleri€ listemde daima ilk sırada yer alan Susuz Yaz€™ın başrol oyuncusu ve aynı zamanda yapımcı ortağŸı imiş. şžimdi ilk anda duyduğŸum tanışıklık hissinin sebebini anlıyordum. Henüz ilkokuldaydım Susuz Yaz€™ı ilk izlediğŸimde. Küçükken nedenini tam açıklayamasanız da bazı şeylere karşı bir önemseme duyarsınız ya işte öyle bir yer edinmişti film benim zihnimde. Nedenini bilmesem de farklı birşeyler olduğŸunu sezmiştim bu filmde.

Susuz Yaz, Türk sinema tarihinin önemli ve olaylı filmlerinden biridir. Önemlidir çünkü 1964 yılında Berlin Film Festivali€™nde uzun metrajlı film dalında birincilik ödülü olan €œAltın Ayı€yı kazanmıştır. Bu ödül sinema tarihimizin ilk uluslararası büyük ödülüdür. Olaylıdır çünkü büyük usta Metin Erksan€™ın yönettiğŸi Susuz Yaz€™a dönemin (malum) iktidar partisi yurtdışına çıkış yasağŸı koymuş, film yasadışı yollardan yurtdışına çıkarılarak festivale katılmıştır. Ayrıca filmin başrol oyuncusu ve Erksan€™ın ortağŸı Ulvi DoğŸan€™ın, İngiltere€™de filme sevişme sahneleri ekleyerek €œKardeşimin Karısı€ adıyla gösterime sokması iki ortağŸın aralarının açılmasına sebep olmuştur. Film çevrildiğŸi dönemde sadece siyasi değŸil sosyolojik açıdan da sakıncalı bulunmuş. Erol Taş, Hülya KoçyiğŸit ve bir ineğŸin yer aldığŸı o meşhur kare, Türk sinemasının zoofilya ile ilgili tartışmalara konu olan ilk sahnesidir. Hatırlarsanız benzer bir tartışmanın yaşanması için Mustafa UğŸurlu ve emektar atı şžermin€™i izlediğŸimiz AğŸır Roman€™a kadar beklememiz gerekmişti. Filmin diğŸer bir özelliğŸi ise Ulvi DoğŸan€™ın rol aldığŸı ilk ve tek film olmasıdır. Ses Dergisi€™ndeki röportajdan öğŸreniyoruz ki Ulvi DoğŸan, o yıllarda Almanya€™da tekstil mühendisliğŸi yapmaktaymış ve Susuz Yaz€™da rol aldığŸında 33 yaşındaymış. Sinema tarihinde €œbir filmlik oyuncu€ olarak yer alan Ulvi DoğŸan, Necati Cumalı uyarlaması olan filme yapımcı olmak için yola çıkmış ama Metin Erksan€™ın ısrarını kıramayarak başrolde de yer almış. İyi ki de almış…

Sinema Yazarları DerneğŸi€™nden (SİYAD) aldığŸım davetiyeyi açtığŸım anda ilk bunlar geçmişti aklımdan. Davetiyede 19 Ocak Pazartesi akşamı Emek Sinemasında düzenlenecek bir törende, 2003 yılının en iyi Türk filmlerinin seçilerek ödüllendirileceğŸi, aynı zamanda Metin Erksan€™a €œTürk Sineması 90. Yıl Teşekkür Plaketi€ verileceğŸi yazılı. Gerçi benim bildiğŸim Metin Erksan bugüne kadar €“İstanbul Kültür Sanat Vakfı da dahil- hiçbir ödülü kabul etmemiştir ama belki bu kez verilen bir €œplaket€ olunca durum değŸişir…EğŸer gelirse plaketini kimin elinden alacağŸını da merak ettim tabi. Acaba eski ortağŸı Ulvi DoğŸan da olacak mı törende? Peki ya 2003 yılının ödüle layık görülen Türk filmleri hangileri? Ne güzel! €œEn favori üç filmim€ listesini yapmak her geçen yıl daha da zorlaşıyor. Benim favorilerim bir yana öyle sanıyorum ki bu gece ödüle boğŸulan filmler şunlar olacak: Abdulhamit Düşerken, İnşaat, Çamur ve Karşılaşma. (Asmalı Konak mı dediniz? O hakettiğŸinden fazlasını almadı mı zaten? )Ama bakalım sinema yazarları ne düşünüyor? Bu gece birlikte öğŸrenmeye ne dersiniz? Yazıyı buraya kadar sabırla okuyanlar için bir süprizim var: Bana, €œhaydi Emek Sinemasına, sinema emekçilerini alkışlamaya gidelim€ konulu ilk mesajı göndereni bu geceki törene davet edeceğŸim. SağŸolsun Atilla Dorsay iki kişilik davetiye göndermiş, benimle gelmek isteyenler: pamuk eller tuşlara.

Bir Sonraki Sayfa »