Archive for the 'Orda kimse var mı?' Category

gündemin çağrıştırdıkları

İlk hikayemiz Güncel Hukuk dergisinden. Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nde, Abdurrahman Dil`in Hadisat-ı Hukukiyye`sinde ve Hasan Basri Erk`in Adalet Edebiyatı Antolojisinde yer alan bir hikayeye yer vermiş dergi. Hikaye kısaca şöyle: Hızır Bey Çelebi İstanbul`un ilk kadısıdır. Günün birinde önüne bir dava gelir. İddiaya göre Fatih Sultan Mehmet, tarihi değeri olan iki mermer sütunu üçer arşın keserek kısaltan ve hem tarihi hem de mimari değerini yokeden bir Rum mimara ceza vermek üzere ellerini kestirmiş, mimar da bunu dava konusu yaparak Hızır Bey`in önüne getirmiştir. Kadı, her zaman olduğu gibi davanın görüleceği zamanı tayin ederek İstanbul`un Fatih`ine belirtilen tarihte mahkemede hazır bulunması gerektiğini bildirir. Mahkeme saati geldiğinde Fatih, vezirleriyle birlikte mahkeme mahalline gelmiş ama baş köşeye oturmak istediğinde Kadı`nın şu ihtarıyla karşılaşmıştır:
-”Oturma beyim! Hasmınla murâfaa-i şer` olup ayak beraber dur!”.
Fatih Sultan Mehmet afallamakla birlikte denileni yapmış ve dava sonunda kısas ile cezalandırılıp ellerinin kesilmesi kararına boyun eğmiştir. Bereket, Rum mimar kısas yerine diyeti tercih etmiş ve Fatih kişisel hazinesinden günde on akçe tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yine rivayete göre Fatih bu kısastan kurtulduğu için tazminatı kendi isteğiyle yirmi akçeye çıkartmış ve Rum mimardan helallik diledikten sonra Hızır Bey`e adaletin gereğini uyguladığı için teşekkür etmiş, payesini yükseltmiştir. Yani bir hükümdar, her nekadar kendi canını yakacaksa da, adaletin doğru uygulanmasının hakkını teslim etmiştir.
İkinci hikayeyi yıllar önce yabancı gazetelerin birinde okumuştum. Meğer 11 Eylül saldırısı Dünya Ticaret Örgütü`nü hedef alan ilk eylem değilmiş. 1993 yılında da altı kişinin ölmesine ve binden fazla insanın yaralanmasına yol açan bir bombalı saldırı düzenlenmiş. Bu saldırının baş faili Remzi Yusuf adında, üçüncü dünya ülkelerinden öfkeli bir genç. Remzi Yusuf ve şürekası kiraladıkları bir Ryder marka kamyonet ve yüklüce miktar dinamitle kapitalist düzenin gözbebeklerine nişan almışlar. Remzi Yusuf`un hikayesinin en enteresan tarafı, Yusuf`un, İkiz Kulelerdeki patlamadan hemen sonra saldırıda kullanılan minibüsü kiraladıkları kamyon kiralama ofisine geri dönmesi. Yusuf minibüsü kiralamak için 400 dolar depozit yatırmış ve parasını geri almak istemiş, minibüsü havaya uçurmuş olmasına rağmen! Kiralama ofisinin yetkililerine minibüsün çalındığını söyleyip düzenlediği sahte polis tutanağı karşılığında depoziti geri almış da nitekim. Yani bir sabah kalkıp şu ya da bu nedenle bir ülkenin insanlarını, sistemini, özünü hedef alan bir bombalı saldırı düzenleyen kişiler, öğleden sonra o ülkenin hukuk sistemine ve sözleşme kanunlarına dayanarak, paralarını geri alabiliyorlar. Saldırı düzenledikleri ülkeye olan hisleri ne olursa olsun, onun hukuk sisteminin korumasını talep etme ve bundan yararlanma hakkını kendilerinde buluorlar. Yararlanıyorlar da…
Kıssadan hisse: İster hükümdar olun ister terörist, hukuk herkes için var. Herkesin hukuka ihtiyacı var. Bugün kanunların kişiselleştirilerek uygulanmasına göz yumanlar, yarın bunun kendi ayaklarına dolanmayacağından asla emin olamazlar.

Gündemin Çağrıştırdıkları

Amerikalı yazar Norman Mailer’in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde’dan yapılan, “Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır.”, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu ayrıcalığı kullanmış. Oyun, geçmişte yaklaşık aynı dönemlerde yaşamış dört kişi etrafında, inanç üzerine kurgulanmış bir satranç oyunudur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, genç Melikşah’ın ve baba yadigarı veziri Nizam-ül Mülk’ün yönetiminde en güçlü dönemini yaşarken, Nizam’ı ziyaretine gelen iki eski okul arkadaşı, Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah ona eskiden içtikleri bir andı hatırlatırlar. Okulda hocaları Nişaburi onlara şöyle demiştir:
“Süreyya burcunun en parlak üç yıldızı gibi
şavkıyacaksınız çağınızda
En yetenekli üç öğrencim
Egemen olacaksınız büyük bir zaman parçasına
Bu şaşırtıcı üç us
Değişik ışınlar salan bu üç ateş…
Ne denkleştirebildim ne üleştirebildim yürek gözümde.
Varın siz ayırdedin kendinizi.”

Devamı burda

(Read the article)

Güneş kara bulutlar hep kurşundu
Milletimiz acılarla dolmuştu
Sahip çıkan yokken vatana
Millet meclisimiz kuruldu.

Seğmenler oyunlarla coşkuyla
Atamı konuk etti Ankara
Kadın kız çoluk çocuk umutla
Kara kıştan girdik bahara.

Bu bahar neler gösterecek?
Bu çiçekler kimin için açıyor?
Gönlümdeki inanca en büyük destek
Kemal Paşam meclisimi açıyor.

diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle birlikte anneme hediye etmişim. O ise saklamış bunca sene, yılbaşında bana hediye etti (anlayacağınız bu yılbaşı biraz geçiştirildim) Kirli çıkıdır benim annem, bazen sandığının dibinde tarihi vesikalar falan sakladığından şüpheleniyorum. Gerçi bir ara sıkıştırmıştım, seksen ihtilaline ilişkin belgeler var mı elinde diye. Ama maalesef konuşturamadım. Yine de şüphelerim var, ne de olsa olayların en ağdalı döneminde baba evinin çatısında eylemcileri gizlemiş, yedirmiş, içirmiş€¦ Annemden aldığım yılbaşı hediyesi dedim de aklıma Hal SIROWITZ`in Annem Diyor Ki kitabı geldi. İşte size kitaptan birkaç kısa alıntı:

“Baban yılbaşı için sana ne hediye aldığını bilmiyor olabilir, dedi Annem, ama bu bir şey almadığı anlamına gelmez. Mağazaya gitmeden aldı baban hediyeni, bana para verdi, ben gittim. Yani hediye üzerinde eşit haklara sahip. Yarısı onun. Doğrudur, mağazayı karış karış dolaşıp rafta kalan son kovboy tabancasını, hem de benim cüssemin iki misli bir kadının da göz koyduğu kovboy tabancasını, bir hamleyle kapıp, arkasından kasa kuyruğunda beklemiş değil baban. Bunların hiçbirisini yapmadı gerçekten de. Öyleyse yeni tabancanı niye benim üzerimde deniyorsun hep, biraz da ona nişan alsana.”
“Yağmur yağarken denize girme sakın, dedi Annem. Suya yıldırım düşebilir, felç olursun. Bitkisel gıdaları sevmiyorsun, bak. Birde ömrünü bitkisel hayatta geçirdiğini düşün”
“Sütünü içerken, dedi Annem, bu bardağı da kırma sakın. Musa, On Emir tabletlerini kırdığında, yenilerini almak için koca bir dağı bir daha tırmanmak zorunda kalmamıştı sadece, Vaat Edilmiş Topraklar`a gidişini geciktirerek cezalandırmıştı onu Tanrı. Aslında belki de kâğıt bardak vermeliyim sana, cam bardak kullandırmamalıyım. Ama işte dua et ki Tanrı`dan bile daha iyiyim.”
İşte böyle kopuk annelerde var, neyse ki benimki onlardan biri değil. Geçenlerde sinemaya gittim annemle. 2004`ün -zannımca- en iyi filmini kaçırmasına gönlüm razı olmadı: KARPUZ KABUğUNDAN GEMİLER YAPMAK. “Herkesin bir hayali vardır, gerçekleştiremeyeceğini bildiği ama yine de uğruna tüm hayatını adadığı; işte bu hüznün başlangıcıdır” der Hemingway. Sanırım bu filmi en iyi bu sıfat tanımlıyor anne: hüzün, dedim. Madem bu seni hüzünlendiriyor, sen niye hep olmayacak şeyler istiyorsun, dedi. Bilmem, belki ben istediğim sürece hiçbir şey imkânsız değildir, dedim ama bir yandan da bu soru aklımda takılı kaldı. Peki, sen ne zaman olmazları istemekten vazgeçmiştin, dedim (biraz da iğnelediğimi sanarak). Babanı tanıdığımda, dedi€¦Keşke annemin sandığının derinlerine sızabilsem de size babamın anneme yazdıklarını aktarabilsem. Nazım Hikmet`in Piraye`ye yazdıkları ile ilk sırayı paylaşır o mektuplar benim “en güzel aşk mektupları” listemde. Bu yazı -televole kıvamına gelip magazinleşmeden- Nazım Hikmet`ten bir şiirle bitireyim:

Hasret

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığŸına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığŸına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

06.07.1959

Daha fazlasını okumak isterseniz burdan buyurun: (Read the article)

Size bir sır veriyim mi? Ne zaman ki bir dersin final sınavı yaklaşmıştır -ki her zaman yumurta kapıya dayandığında eyleme geçtiğimden- benim zip`li bir biçimde çalışmam gerekiyordur, ben konunun özünden uzaklaştıkça uzaklaşırım. Misal ders: karşılaştırmalı iktisat tarihi; konu: klasik okul teorisi ve iktisadi liberalizme tepki olarak sosyalist öğretinin doğuşu; ve ben düşünüyorum da, her dönemin iktisadi koşullarına göre kadın bedeni inceltiliyor veya kalınlaştırılıyor.
Çok eski çağlarda yiyecek kıt, ölüm oranları yüksek olduğundan ideal kadın bedenine ilişkin imajlarda doğurgan, güçlü kuvvetli, toplu bir kadın tipi öne çıkmaktaymış. Ortaçağda Avrupa`nın veba salgınıyla ve kıtlıkla boğuştuğu dönemlerde de yine kilolu, hamile kadın imajı ölüm korkusuna karşı insanı yatıştıran bir özelliğe sahipmiş. (Bkz. Albert Camus`un Veba`sında felaketten kıl payı kurtulan kesimin genel görünümü) Zaten bu çağda beslenme alışkanlıkları üzerindeki yegâne kontrol ve sınırlama `oruç tutan kızlar` örneğinde olduğu gibi sadece dinsel içerikliymiş (Bkz. Umberto Eco`nun tüm romanları)
XVIII. yüzyıldan itibaren gıda arzının istikrar kazanmasıyla birlikte kontrollü yemek yeme bir tür rafineleşme göstergesi olarak değerlendirilmeye başlanmış. XIX. yüzyıla gelindiğinde ideal kadın imajı inceliğe, narinliğe, zarafete gönderme yapmaktadır (Bkz. bu dönemi anlatan filmlerde arkadan bağlamalı korselerin içine girmek için çırpınan kadın figürleri) Bu dönemde kadın bedeni modernliğin nesneleştirici, metalaştırıcı estetiğinin yöneldiği düzlemdir. 1900`lerde kadın bedeninde incelik öne çıkarılırken, 1960`lardan sonra ise cinsel özgürlük dalgasına, cinsellik ile üremenin ayrıştırılmasına, hareketlilik ve bağımsızlık temalarının öne çıkmasına bağlı olarak ince kadın bedeni imajı yükselişe geçmiş.
Bu yıllarda gençliğin/yeniyetmeliğin yüceltilmesiyle birlikte kadının gençliği ve saflığı temaları öne çıkarılmış, çocukluk romantik bir boyut kazanarak çocuksu kadın imajı pohpohlanmış. Takdir edersiniz ki kadının çocukla ilişkilendirilmesi en çok koruyucu, kollayıcı erkek imajının işine gelir. Öyle sanıyorum ki günümüzde zayıflık zorlamasının erkek bedeninden ziyade kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmasının bir nedeni, kadın bedeninin eril ideoloji tarafından bir nesne olarak algılanmasıdır. Erkeğin egemenlik alanının akıl olmasıyla da ilişkili olarak, erkek bedeni `kendiliğinden olumlu bir niteliğe sahiptir` ve bu nedenle kendini aktif bir özne olarak kurar. Kadın bedeni ise erkek bedenine oranla toplumsal cinsiyetin ayrımcı damgasını daha çok taşımakta ve `nesne` olarak `kusurları` daha çok göze batmaktadır (Gerçi bu noktada bir parantez açıp, fitness salonlarında fashion tv eşliğinde ter atan beyleri tenzih ettiğimi belirtmek isterim). Modern çağda kontrol edilemeyen iştahın hanımefendilikle bağdaşmadığı empoze edilir bize. şimdi diyeceğim şu ki ben kalkıp bir büyük pizza siparişi verdiğimde bunu sırf açlığımı bastırmak ve akşamı geçiştirmek için yapmış olmayacağım. Bu günümüzün egemen incelik normlarına ve toplumsal kontrole bir başkaldırı olarak yapacağım. Yani benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım…

gönderilmemiş mektuplar II

Bilirsin, bazı insanlar vardır Mickey-Mouse’lu bir balon gibidir yürekleri, ne zaman nereye savrulacağŸı belli olmayan ama her zaman insana çocuksu bir sevinç yaşatan kocaman bir uçan balon.
Ve yine bilirsin ki bir an gelir bu kocaman balonları ne yapacağını/nereye koyacağını kestiremezsin.
İşte bu hissedildiğinde, balonu patlatmadan havalarının indirilmesi gerekir. (Patlamamalı ki bir gün gelip başka havalarda tekrar uçabilsinler.)

şanslı olanları hep güzel insanların havalarıyla uçarlar. Ama bunun tersi olabileceği ihtimalini düşünen balon sever birileri de bir şekilde bunların iplerinin bir ucundan tutmak ister, nereye savrulduğunu görebilmek, olası bir patlama durumunda müdahale etmek vs vs vs için. Ve bunun içinde kendine gözlem kapıları aralar.

Schrödinger’in kedisinin hikayesini bilirsin. Bu kedi ışık ve ses geçirmeyen bir kutuda yaşar ve kutunun içi dışardan kesinlikle görümez. Kutunun içinde öyle bir mekanizma vardır ki çalışması ile kedinin sağlıklı besinle veya zehirle beslenmesi durumlarından biri gerçekleşecektir. şöyle ki sistem, mekanizmanın taşıdığı radyoaktif maddenin gelişigüzel (tamamen şans eseri) bozunması sonucu çalışır. Bozunma sonucu ortaya çıkan parçacıkların çarpmaları, kedinin besinini zehire çevirir veya çevirmez. Yani bu sistemde kedi ya besinle ya da zehirle beslenecektir. Schrödinger’in kedisi için bütün ihtimaller aynı anda varolur. Kedi ‘beslenir’ ‘zehirlenir’ veya aynı anda ‘hem beslenir hem zehirlenir’. Kutu ses ve ışık geçirmediğinden, kedinin ‘canlı’ ‘ölü’ veya ‘hem ölü hem canlı’ olduğu ortamı veya bu ortamın varolduğu kesitleri biz dışarıdan algılayamayız. Kediyi gözlemlemek için kapağı kaldırmamız gerekir (İşte gözlem kapıları bunun için gereklidir) Kutu kapalıyken, bizim zihnimizde bütün ihtimaller aynı anda varolabilir. Kutuyu kısa bir süreliğine aralayarak çok boyutlu ihtimallerin varolma gerçekliğini, gördüğümüz gerçeğe indirgeriz. Sadece kapağın açık kaldığı süre içinde gördüğümüz sahneyi gerçek olarak algılarız. Gözlemi yaptığımız kısacık anda kediyi ya ölü ya canlı görürüz. Böylece aynı anda varolan bir çok gerçekliği veya ihtimali algılama anında tek seçeneğe indirgeyip durumu o şekilde algılarız. Ama bizim gözlemci sıfatıyla algılayışımız, olaya müdahale niteliği taşımaz…

Diyeceğim o ki ….. eğer tekrar liseye dönme şansım olsaydı fizik derslerini daha bir can kulağıyla dinlerdim. Çünkü pek çok şeyi ifade etmeye birebir. Misal termodinamiğin ikinci yasası şu anda beni de kapsıyor. Hani vardır ya: düzenli enerji tüketilip düzensiz enerjiye dönüştükçe evrende entropi yani düzesizlik de artar. Yani ben masanın başında işime yoğunlaşmak için kafamı düzenlemeye çalıştıkça enerji harcıyorum ve evrenin düzensizliğine biraz daha katkıda bulunuyorum (ki düşüncesi bile kötü)…Sonuçta bu evrenin bir parçası olduğumdan benim kafamı daha da düzensizleştiriyor. Evrene karşı sorumluluklarım var. Düzensizlik yaratan tüm düşüncelerden sıyrılmalıyım.

Tabi biliyoruz ki sırf bunları söylemiş olduğum için bana kızılmayacağını düşünmek, vejeteryan olduğum için boğanın saldırmayacağını düşünmek gibi. Kabul…Söylüyorum çünkü çünkü…hmmm…

evet çünkü böylece beynimin tavan arasını temizleyebilecem… Malum yaz geldi ve ben bahar temizliği yapmak için çok bile geç kaldım…

İşte bir kez daha aynı şeyi yaptım, sabırsızlığŸım yüzünden festivale önceden çok sayıda bilet aldım. Ama alırken hiç sormadım kendime, bakalım oyun tarihinde İstanbul€™da olacak mısın, diye. Evet bildiniz, maalesef olamayacağŸım (İstikamet İzmir! Canım arkadaşımın düğŸününde bolca göbek atılacak; şžimdi size ne diyeceğŸimi tahmin etmiştirsiniz. Tiyatro davetiyesi isteyeniniz var mı?

ÇİFT YÖNLܜ AYNA / Tiyatro Stüdyosu - Birer bölümlük iki oyun
29 Mayıs Cumartesi Saat 20:30
Atatürk Kültür Merkezi, Oda Tiyatrosu

Ve Arthur Miller oyunu hakkında demiş ki:

Bu bir çift oyunun öyküleri ve kişileri birbirleriyle ilintili değŸildir. Ancak, ayrı yollardan da olsa, her iki yapıt da yanılsama maskeleri arasından son, kesin bir gerçeğŸe doğŸru uzanan tutkulu yolculuklardır. Bir Tür Sevda Öyküsü’nde hayallerle yaşayan bir kadının bir yandan gizleyip bir yandan açığŸa çıkardığŸı, bir toplumsal gerçek ile adaletin çürümüşlüğŸüdür. Bir Bayana AğŸıt’taki arayış, sevgililerden birinin olası ölümüyle yaklaşan sona erecek olan bir cinsel ilişkinin biçimine ve anlamına yöneliktir. İkisinde de “gerçek olmayan” öyle bir acıdır ki, onunla hem baş etmeye çalışılır, hem de o, yaşamın bir koşulu olarak kabullenilir.

Ne yapmanız gerektiğŸini biliyorsunuz. Elini çabuk tutan kazansın

just another manic monday

İtiraf ediyorum ki çok hoş bir pazartesi yaşadım…Önce iki film üstüste izledim. İkisi de sıkı seçimlerdi. Filmlerden biri “100 Yılın İtirafları”. Duymuştursunuz: Amerikan dış politikasının neredeyse çeyrek yüzyılına imzasını atan Robert S. Mcnamara`nın icraatlarının bir nevi özetiydi. İşte size zat-ı alilerinin yaşadıklarından çıkardığı hayat dersleri:

1. Düşmanınızı tanımaya çalışın.
2. Akıl, sizi korumaya yetmeyebilir.
3. Verimliliği en yüksek düzeye çıkarın.
4. Verileri toplayın, analizlerinizi olabildiğince çok veriye dayandırın.
5. Savaşta oransallığı ilke edinin.
6. İnandıklarımız ve gördüklerimiz çoğu kez yanlıştır; bu gerçeği kabullenin.
7. Her zaman kararlarınızı gözden geçirmeye hazırlıklı olun.
8. Unutmayın, iyilik yapmak için kötülüğe bulaşmanız gerekebilir.
9. Asla asla demeyin.
10. İnsan doğasını değiştirmeye yeltenmeyin…

Aslına bakarsanız yukarda sayılanlar da dahil film bana hiçbirşey öğretmedi, sadece bir izlenimimi pekiştirdi: Bu mevki-makam adamları hep böyledir; yanlışlarını asla kabullenmezler!

Sonra kızları eve topladım, `spontan` bir eğlence yapalım, dedim. Eğlence dediysem gerçek eğlenceden bahsediyorum ki bunun da başlıca iki şartı var: iş hayatından şikayet edip ağlanmak yok; erkeklerden ve erkek temalı sohbetlerin yan dallarından (çapkınlık gibi, evlilik gibi, terkedilmek gibi) bahsetmek yok! Akşamın ilk yarım saati “çizmen çok hoşmuş, yeni mi?”, “Tırbişon nerde?” “Bu gardrop ve yatak neden salonda?” gibi klasiklerle geçti. Her gelene cevap vermek epey vakit alıyor. Ama sonrasında, ikinci kadehler yarılandığında vakit daha yavaş akmaya başladı sanki. Biraz okul yıllarından bahsedildi, biraz hava ve yol şartlarından. İlk şişenin sonunu görmeden herkesin içi geçmişti. At arabası kabak olmadan uykuya dalmıştık bile. Geceden çıkanlar: Hayat pahalıydı, taksi şoförleri çok kaba. Kimse bu aralar doğru dürüst okumamakta. Ve gecenin yasaklı iki konusu olmasa hayat hep böyle dingin olacaktı aslında…

Son olarak bir tane de benim yaşadıklarımdan çıkardığım hayat dersi: Bundan böyle “her giden birşeyler götürdü benden” söylemine evdeki dinlenilesi CD`lerin dahil olmaması için azami gayret göstermek gerek. Yoksa detone kızları dinlemek zorunda kalabilirsin….

Bugün Pazar

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğŸuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağŸa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

Bugün günlerden Pazar, günlerin en güzeli. ܜstelik Nisan€™ın son pazarı. Bunun kıymetini bilerek yaşayalım derim. Diyelim bol güneşli, bol neşeli bir Pazar geçirdiniz. şžimdi evinizdesiniz. Birşeyler atıştırıp kanepe keyfi faslına geçeceksiniz. Ama akşam yemeğŸinde de bir güzellik yapıyım istiyorsunuz. İşte sizi hiç yormayacak, üzmeyecek kolaylıkta bir çilek tatlısı tarifi. Neden mi çilek? Çünkü meyvelerin en mükemmeli. Bir kere kırmızı ki bu herşeye bedel. Sonra kokusu kibar ve çekici, sanki parfüm mübarek. Kalp şeklinde ve tatlı bir gülümseyiş tadında. Zaten William Butler, tartışmaya 400 yıl önce koymuş noktayı:

€œTanrı daha mükemmel bir meyve yaratabilirdi,
ancak bunu hiçbir zaman yapmadı…€

şžimdi gelelim tatlımıza. Malzemeler gayet makul: Bir şişe kırmızı şarap, 6-7 yaprak taze nane, bolça tarçın, 3 çorba kaşığŸı şeker. Bunların hepsini bir tencereye koyup olabildiğŸince ağŸır ateşte en az yarım saat kaynatıyorsunuz. şžarabın alkolü gidip hafif koyulaştığŸında ateşten indirin. Bu karışımı sıcak sıcak önceden ikiye böldüğŸünüz ve hafif sulanmış çileklerin üzerine dökün ve soğŸumaya bırakın. Servis yaparken yanına bir de karamelalı dondurma topu kondurdunuz mu, yeme de yanında yat doğŸrusu…
Afiyet olsun

günlerden cuma: biraz şiir biraz kalecik karası vakti!

Rivayet olunur ki Nazım Hikmet, Deniz Harp Okulunda öğrenci iken kızkardeşinin kedisi için yazdığı şiiri tarih öğretmeni Yahya Kemal`e okur:

Yeşil deniz gibi gözleri vardı
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi
Baygın nazarı ta ruha işlerdi

Severken aldatıp birden kaçardı
Okşarken ansızın pençe açardı
Onda bir kadının gururu vardı
Sürmeli gözlerinden riya akardı

Bu arada Nazım Hikmet`in annesi Celile Hanım eşinden boşanmıştır. Yahya Kemal ise Celile Hanım`a yanıktır. Yahya Kemal şiiri okuduktan sonra bir değerlendirme yapabilmek için kediyi görmesi gerektiğini söyler. Fırsat bu fırsat kendini eve davet ettiren Yahya Kemal kediyi görür ve şöyle der: `Sen bu uyuz kediyi böylesine övebiliyorsan şair olacaksın demektir.` Ama kendisi hiç öyle düşünmüyor olacak ki 52 yaşında yazdığı şiirinde Nazım Hikmet der ki:

Çocukken postacı olmak isterdim
şžairlik filan yoluyla değil ama
Basbaya, sahici postacı…

Bazı şairlerin postacı olmak istemesi gibi bazı postacılar da şair olmak istermiş. Pablo Neruda`nın yolunu kesen postacı iç geçirerek der ki:
- Ah ben de şair olmak isterdim.
Ünlü şair hiciv yeteneğini konuşturur:
- Yavrucuğum, şili`de herkes şair zaten. Senin postacılığa devam etmen daha iyi. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Baksana şili`deki tüm şairler davul gibi.
Postacı ısrar eder:
- Demek istiyorum ki, şair olsaydım söylemek istediğim her şeyi söylerdim.
- Ne söylemek istiyorsun peki?
- İşte asıl sorun bu ya. şair olmadığım için söyleyemiyorum!

Doğru aslında postacının tespiti. şairler çok şey söyler ama herkesten farklı söylerler; söyledikleri şeyleri güzelleştirirler. Ama gelin görün ki şairlerin çok şey söylemesiyle her şey bitmiyor. Marifet söylenenleri anlamak. Yoksa Süreyya Berfe`ye hak vermemek elde değil:

Sümerlerden bu yana şiir yazılıyormuş.
Bakıyorum dünyanın haline
Yazılmasa da olurmuş…

Kayıp arıyor

Abilerim, ablalarım, söyleyin beni hanginiz düşürdü?
Hanginiz cüzdanından otobüs bileti çıkartırken yere kapaklandım?
Az önce sıcacık karanlığında tembel tembel uyukladığım sökük cep hanginizin?
Hanginiz beni vapurda unuttu? Hanginiz beni vapurda unutup arkasına bakmadan gitti?
Hanginizin gözünden düştüm? Hanginizin hık deyip burnundan?
Çok güvenli bir yere koyduğunuz için kaybetmiş olabilir misiniz beni? Belki de gizlemek amacıyla telaşla bir yere tıktınız, şimdi de bulamıyorsunuz. Olabilir mi? Belki mi?
Söyleyin beni hanginiz kaybetti? Kimin daha şimdi çantasındaydım? Kimin çekmecesinin uzak köşelerinde yittim? Düz, dar saçları hapseden bir toka mıyım ki usulcacık kayıp gidivereyim üzerinizden? O yüzden mi rüzgar her bir teli ayrı yana savurmadan kimse yokluğumu fark etmedi?
Siz bayım. Beni siz mi kaybettiniz? Teyzeciğim? Kavanozun kapağını hanginiz açık unuttu? Uçup kayboldum işte böyle…
Renkli kuyruğumu savura savura, altıgen kafamı sallaya sallaya uçtum gittim. Gergin ipimi çekip bıraktıkça, çekip bıraktıkça yükseldim. Herkesin gözü önünde bulutlara süzüldüm. Öyle heybetliydim ki beni izleyenlerin belleğinde günlerce asılı kaldım. Uyumak için gözlerini kapadıklarında rengarenk dikildim karşılarına. Uzanıp çıtalarıma dokundular. Bir tek incir ağacının yükseldiği çayırda sonsuza dek uçacağımdan emindiler. Uçacaktım da. O çayırda sonsuza dek uçacaktım. İçinizden biri kavanozun kapağını açık unutmasaydı. Siz miydiniz o?
Siz miydiniz o iğneyi gergin yuvarlak bedenime saplayan? Söyleyin! Kızgın değilim, bile isteye olmamıştır tabiii. Kazadır. şöyle yanlışlıkla. Aniden. Siz miydiniz? İnanın kaza olduğunu bilmiyordum. Kazaydı değil mi? Tuttuğum soluğun şiddetiyle parlak derimin o iğne darbesine karşı koyamayacağını, iğnenin açtığı delikten birdenbire, asırların ardından gelen özgürlüğün coşkusuyla çıkıp giderken parçalanmış derimin de dört bir yana dağılacağını bile bile bunu yapmış olamazsınız di mi? Sadece bir kazaydı değil mi?
Hanginiz beni aç bıraktı? Hanginiz tasmayı gevşek bağladı?
Nasıl olur da beni işe yaramaz ıvır zıvırla karıştıracak kadar dikkatsiz olabilirsiniz?
Biraz daha sıkı tutsaydınız düşmeyecektim. Biraz daha dişinizi sıksaydınız kirpiklerinizden atlayıp yanağınızdan süzülmeyecektim.
Ah kapıyı üstümden kilitlemeyi hanginiz unuttu? Siz değil miydiniz, gidiyorum, dediğimde sen bilirsin diyen? Gözlerinizden tanıdım, hep yere bakan gözlerinizden.
Öyle yaratıcılıktan uzak bir edayla kaybettiniz ki beni, acemi bir sihirbazın neyin, nasıl yapıldığını bilen kalabalığın küçümseyici bakışları altında dört köşe mendili kaybetmesi bile benim kayboluşumun yanında sanat eseri sayılır. Azar azar kaybettiniz beni. Hissettirmeden. Bir gün birazımı ormanda bıraktınız, bir gün birazımı kimse görmüyorken nehre attınız. Cami avlusunda terk ettiniz. Annenizin evinde unutup bir daha almadınız. O evdeki kalabalığa karıştığımı düşünerek için için güldünüz.
şžimdi parçalarımın izini sürüyorum. Elbet bir gün bulacağım, bulup bir bütün olacağım. Bayım, o suratınızdaki kırmızı burun benim değil mi? Hemen geri verin. Çocuk, sen de geri ver!
Abilerim ablalarım, beni hatırladınız mı? Ben kaybettiğiniz neyinizim?

cucurrucucu cuccu paloma

Malumunuz dünyadaki bütün müzikleri Anglosaksonlar ve Türkler yapmıyor, bütün enstrümanları da onlar çalmıyor. Bu tekdüzelikten sıkıldıysanız EMI şirketinin Hemisphere serisine takılmanın tam zamanı: Dokuz ciltlik bir dünya müziği tarihi. Mesela Ferit El Atraş`ın yedibuçuk dakikalık epik eseri “Hebeena Hebeena” (namı diğer “Zennube”) size uyar mı? Ya da Mikis Theodorakis`in “Zorba”sı, Edith Piaf`ın “La vie en rose”u? Marlene`in “Brigas Nunca Mais”i? Olmadı, Sexteto Mayor`un “El Choclo”suna ne dersiniz? Hemisphere serisinde şansonların, tangoların, Arap havalarının, flamenkoların, bossanovaların, Grek nağmelerinin, fadoların, Küba danzonlarının hikayesi var. Dünyanın yedi ikliminden, dokuz bucağından şarkılar derlenmiş, herbiri dokuz-on parçalık CD`lere dönüştürülmüş.; “The Story of Chanson”, “The Story of Arabic Music” şeklinde sıralanmış, şimdi ilginize mazhar olmayı bekliyor. İşte size bu seriden -kapımda görsem tanımayacağım ama- seslerine bayıldığım birkaç isim daha: Fransa`dan Charles Trenet, Gilbert Becaud, Juliette Greco, Josephine Baker; Arap dünyasından Ümmü Gülsüm, Feyruz, Leyla Murad; Yunanistan`dan Melina Merkouri, Gregoris Bithikotsis; Küba`dan Los Van Van, Los Papines, Rojitas y su Orguesta, Rolando Valdes ve hatırlayamadığım bir sürü isim…şimdi bu noktada “buraya tık`la ilgili siteye zıpla” hokus pokusu koyabilseydim hoş olurdu. Ama benim gibi teknofobik bir insandan böyle bir hizmet beklemiyorsunuz umarım. Bu nedenle doğrudan adresi söylemekle yetineyim: daha geniş bilgi için; www.hemisphere-records.com adresine uğrayabilirsiniz.

Hazır söz müzikten açılmışken bir not daha düşeceğim. Almodovar`ın Konuş Onunla`sını izleyenleriniz hatırlar. Filmde bir ev partisinde, dinlediğinde esas oğlanı (tabii beraberinde beni) ağlatan bir şarkı vardı, cuccurrucucu cuccu paloma gibi sözleri olan. Sonradan öğrendim ki şarkıyı söyleyen de Caetano Velosu`ymuş. Sırf bu şarkı için bile dinlemeye değer derim. Aklınızda bulunsun…

Lars Von Trier ve Beş Engel

Sinemanın, yüzyılı aşan tarihinde (ender bazı filmler hariç) resimlendirilmiş edebiyat olmaktan kurtulmuş kaç film sayabilirsiniz? Metnin güdümünde ve gölgesinde geçmiş uzun bir yüzyıl. Edebiyatın anlatı modeli üzerine kurulu bir sinema dili günümüzde halen sıkça kullanılan bir yöntem. Hemen hemen her filmde başı ve sonu olan bir olaylar dizini anlatılır. Diyaloglar aracılığıyla konunun ve gelişmenin anlaşılır kılındığı bir izleme edimine dönüşmekten kurtulamamış bir görsel seyirdir sinema. İzleyicinin okuma alışkanlıkları temel alınarak kurgulanmış, bu alışkanlıklara ters düşmeyecek bir dil kullanılarak resimlendirilmiş, hareket eden fotoğraf kareleri, (sıradan) sinemayı oluşturur. Bu nedenle sözle, diyalogla, görüntünün kalın bir kalemle altını çizen müzik aracılığıyla iletişim sağlanır izleyiciyle. Kayda alınmış bir tiyatro oyununu da andırabilir bazı filmler. Sinema tarihi (yine bazı istisnaları saymazsak) resimlendirilmiş metin ile kayda alınmış oyun örneklerinin tarihinden başka bir şey değildir. “İstisna” diyerek kapsam dışında bıraktığımız filmlerde ise yönetmenler, sinemayı kendi sanat ve düşünsel amaçları için araç olarak kullanan has sanatçılardır.

Eflatun`un sözlü kültür ile yazılı kültürü birbirine rakip görmesinden bu yana, düşünce tarihinde söz, yazı ve görüntüyü birbirinden kopuk, kullandıkları anlatım ve iletişim araçları bakımından birbiriyle yarışan kültür dilleri olarak görme eğilimi vardır. Son yüzyıl, yedinci sanatla bu kültür dillerinin harmanlanışına şahit olmuştur. Ama bunlardan biri vardır ki “iyi” filmde baskın biçimde ön plana çıkar: görüntü dili.

Sinemanın gerçekliğini saniyede 24 kare olarak düşünürsek bu karelerin her birinin bir resim tuvali gibi ince ve yorucu bir ressam çalışmasını gerektirmektedir. Olur da bir gün yansıtma aygıtları yok olur, insanlığın elinde filmlerden geriye yalnızca film kareleri kalırsa, gelecek kuşaklar tek bir kareye bakarak bu kareyi yaratmış özerk dilden, filmin iyi mi kötü mü olduğuna karar verebilmeliler. Müziksiz, diyalogsuz, hareketsiz tek bir film karesinin, estetik biçimini ve düşünsel içeriğini iletebileceği kendi özerk dilinin olması gerekir. İyi film budur…

Filmlerinin bu “iyi film” kriterlerine uyduğunu düşündüğüm yönetmenlerin başında Lars Von Trier geliyor. Kamerası filmin başrol oyuncusu sanki. Yazılı metne, edebi anlatıya öncelik vermeyen, görsel imgeye özerklik tanıyan bir sinema anlayışı var. Fakat öyküyü de bütünüyle dışlamıyor Trier. Onun filmlerinde öykünün, görsel bir dille, özerkliğe kavuşmuş görsel bir dille, edebi anlatı araçlarını kullanmadan aktarıldığını görüyoruz. Ama son filminde bir adım daha öteye gitmiş yönetmen. Hikayesi, öyküsü olmayan, senaryoyu ve altmetni size görüntüleriyle yazdıran bir film yapmış: Beş Engel. Filmi izledikçe fark ediyorsunuz ki, asıl anlatılmak istenen, filmde kelimelerle ifade edilenden çok daha farklı. Filmde diyaloglar hiçbir “kendini ifade” kaygısı taşımadan yazılmış. Zaten filmin meramı da kelimelerle ifade edilebilecek gibi değil. İnsanın kendiyle rekabetini işlemiş film; bu rekabete itici güç olarak dahil olan dışsal faktörler ve bu faktörlerin beraberinde getirdiği engeller. Filmde konu edilen “insanın kendini aşma çabaları” oldukça derin mecazlarla anlatılmış; sırf bu sebeple bile olsa izlenmeye değer derim. Ama bu mecazların özellikle bir tanesi var ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Filmin (tılsımını bozmadan anlatmaya çalışayım) kahramanı emektar sinemacı Jorgen Leth, 1967 yılında yaptığı “Kusursuz İnsan” adındaki kısa filmini günümüzde -herbiri farklı engelleri içeren- beş farklı şekilde yeniden çekecektir. Çekeceği üçüncü filmde tek engeli şudur: tamamiyle özgürdür. Hay aksi, meğer özgür olmak ne zormuş… Bu zorluk bize yönetmenin bir otel lobisinde dönüp dönüp durması şeklinde yansıtılır; bir arayış içindedir, özgürlüğün arayışı. Sağa sola sapar, gider gider döner… Sonra bir ara durur; durur ve özgürlüğün sesini dinler…Siz de dinlemek isterseniz bu filme gidin derim. Filmin bir diğer güzel yanı sizi yapım süreci üzerinde düşündürüyor olması. Filmleri -özellikle iyi filmleri- nasıl izleriz? Kendimizi filmin kahramanı ile özdeşleştirerek, öyle değil mi? Ben ilk defa bir filmi kendimi oyuncunun değil de yönetmenin yerine koyarak izledim. Ve bu harika bir histi…

Bu arada “bir Jorgen Leth filmi” izleyeniniz var mı?

Siz bugün hangi kanaldasınız?

Bunu bir itiraf ya da ayrıcalık havasına büründürmeden bir çırpıda söyleyeceğim: Benim televizyonum yok. Hem de nerdeyse 10 yıldır. Ama nihayet yıllar sonra ilk kez televizyon izledim. Uzun uzun. Tıpkı işin erbabının yaptığı gibi, bir kanaldan diğerine atlayarak… İdmansızlıktan tıknefes bir halde, görüntülerin ardı sıra koşturarak…Televizyonla daha yapıcı bir ilişkinin emek ve sabır gerektirdiğini biliyorum. Yine de “izlenimlerimi” iletişim çağı yalınlığında açıklayacağım: AZ SONRA!..

Televizyonla arama koyduğum mesafe başlangıçta bir tür (ideolojik) tavırdı; daha sonraları zamanımı daha “seçkince” geçirme kaygıları ağır bastı, en sonunda ben ekrana tekrar yönelsem mi diye düşündüğümde ise televizyonlarda izlenmeye değer hiçbirşey kalmamıştı. Bugünkü durumumu ise ancak bir “alışkanlık yitimi” olarak tanımlayabilirim. Sadece izleme alışkanlığımı kaybetmedim ben, aynı zamanda televizyona olan tahammülüm de yokoldu. şimdi hangi evde televizyonun sesini duysam, o evin bütüm mahremiyeti yok olmuş gibi geliyor bana.

2003 yılının son haftasıydı. Sıkıntıdan yok olacak gibi hissettiğim bir ruh hali ile bir otel odasına kapatmıştım kendimi. Okuduğunu anlamaz, tek kelime yazamaz bir haldeydim. Vicdan muhasebesi yapmaktan, gelmişi geçmişi tartmaktan, kısacası kendimden kaçmanın tek yoluydu o anda televizyon. Öyle de yaptım: Televizyonu açtım ve o anda fark ettim ki televizyona açtım. Ama kısa sürdü bu hasretlik hali. İzlediğim onca “gürültü-şamata” bir tür uyuşma ve başdönmesi yarattı bende. Tüm şatafatına karşın karanlık şeylere özgü hipnoz edici bir gücü vardı. Bir pasiflik hali yaratıyordu insanda, olup bitene “seyirci” kalmanı sağlayan bir hal… Ekrandan yansıyan o soğuk ışık taşlaşmaya yol açıyordu, bir tür “akıl tutulması” diyebiliriz…

Okul günleri bitip de iş hayatına başlayalı beri sürekli yinelenen tavsiyelere kulak asmalıymışım. Kaçırdığım sadece bitimsiz bir “deşarj” kaynağı değilmiş meğer (nasıl oluyor hiç bilmem ama hemen herkes ilk şu cümleyi söyler “televizyon beni dinlendiriyor”); gerçek yaşamın, toplumsal koşullardan, dilden, dinden vs. vs. vs. hepsinden öte televizyondan bağımsız bilinemeyeceği gerçeğiymiş(?). Kendimi ülkenin “gerçeklerine” uyarlama konusunda daha gayretli olmamı söyleyenler, aslında zarifçe şunu anlatmaya çalışıyorlarmış: Televizyonsuz bir dünya olsa olsa kurgusal, metafizik bir öte-dünyaymış; saf bir inançla yazdığım insan, aşk, hayat, hakikat vb… konular gerçek dünyada mum ışığında yazılmış izlenimi veriyormuş, iğreti duruyormuş; dinginliğin ve ciddiyetin yerini akıcılık ve hafiflik almış… şimdi düşünüyorum hangi dünyaya ait olmak isterim diye. Sanırım tercih yapmakta zorlanmayacağım. Ben yine olduğum yerde kalayım. Belki zamanla tercihini benim dünyamdan yana kullananların sayısı artar, ne dersiniz? Buyurun, her zaman beklerim efendim..

Boris Vian’a selam!

Boris Vian diyor ki;
çok faydaları vardır genç bir kadınla evliliğŸin:
çünkü genç bir kadınla beraberliğŸin faydaları say say bitmez,
evliliğŸin faydaları say say bitmez €“kötü taraflarını saymazsan-

Boris Vian diyor ki;
çok faydaları vardır olgun bir kadınla evliliğŸin:
çünkü olgun bir kadınla beraberliğŸin faydaları say say bitmez,
evliliğŸin faydaları say say bitmez €“kötü taraflarını saymazsan-

Boris Vian diyor ki;
evlilik özünde kötü bir şeydir
bir kadınla beraberliğŸi saymazsan…

(Ferhangi şžeyler’den)

bir d şunu dinleyin

Pisagor’a sormuşlar gerçek arkadaşlık nedir diye.
“Arkadaşlar sayılar gibi” demiş. Anlatmış:
Milyarlarca sayı arasında öyle iki sayı var ki, birinin ortak bölenlerinin toplamı diğŸeri ediyor. Örnek vermiş: 220 ve 284 gibi.
284′ün ortak bölenleri: 1, 2, 4, 71 ve 142. Bunların toplamı 220.
220′nin ortak bölenleri: 1, 2, 4, 5, 10, 11, 20, 22, 44, 55 ve 110. Bunların da toplamı 284.
Birinin ortak bölenlerini topladığŸında elde ettiğŸin sonuç diğŸeri oluyor.
Yani arkadaşımızın ayırt edici yanlarının toplamı bizi veriyor.
Bugüne kadar (25 yüzyıl boyunca!!!) ‘arkadaş sayılar’dan yalnızca 100 tane bulabilmişler.
Vah, vah, vah. Neden arkadaşlığŸın nadir bulunan bişey olduğŸuna şaşmamak gerek…