Archive for the 'Düşünüyorum da;' Category

İnsan kendini ancak insanda tanırmış

Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir

(Read the article)

Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu. Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli şarkı söylemişler. şarkı söyleyerek astronot olunabileceğini hiç sanmıyormuş. Ha bir de sınıfta mesela bir tane bile uzay resmi yokmuş. Eğitim sistemimizin standartları veri olduğuna göre, kendi adıma böyle beklentileri olan bir çocuğun annesi olmak asla istemem. Ama çevremde gözlemlediğim ebebeyinler tam tersini düşünüyor gibi. Çocuklarına verebilecekleri (sadece maddi ve fiziki şartları kastetmiyorum, analitik ve rasyonel yaklaşım, sezgi ve diyalog seviyesi gibi şartlar da dahil) ne olursa olsun onlardan hep daha fazlasını bekliyorlar.
Devamı burdan
(Read the article)

gün olur alır başımı giderim

Neden bilmem ama yerleşik olmama isteği çok baskın bende. Sürekli bir yerlere gitmenin özlemini duyarım. Neden bu kadar kuvvetli bende göçebelik isteği? Beni bıktıran roller mi, yıpranan ilişkiler, eskimiş başlangıçlar mı, yoksa hayata başka bir yerden bakabilme ihtiyacı mı? Cevabı ancak “gitmeye” başlayınca buldum: Beni çeken sadece şehirler ve asıl tutkum mekanı hissedebilmek. Yeni bir şehre gittiğimde ilk duyduğum his mekanın büyüklüğü olur. Sokaklar her zamankinden geniş görünür gözüme, binalarda her zamankinden çok ayrıntı gizli olur. Kafamda farklı semtlerin ilişkisini kuramam, şehrin neresinde olduğumu bilemem. Nerede olursam olayım kaybolmuş hissederim kendimi ve aslında hiç bir yerde kaybolmuş değilimdir. şehir ve bazı insanlar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek en sevdiğim oyundur. Bazı şehirlerde insanlar tutkulu olur, bazıları tüm ateşlerini şehre yansıtır, o zaman ben de alev alev yanarım. Soğuk insanların olduğu yerlere hiç ısınamam. En kötüsü ise boş vermiş şehirlerdir, hemen bırakmak isterim onları. Etrafımdaki mekan, insanlar beni de değiştirir. Yürüyüşüm, bakışlarım, düşünüşüm, her şeyim değişir. Kendimi bambaşka bir şekilde algılarken şehir ve benim ayrılığımızı görürüm. Mekanı fark ederim, bir binanın bina oluşunu, köprünün köprülüğünü, ayaklarımın altında uzayıp giden sokakları hissederim; benden bağımsız tanımlanmışlıklar duyarım. O zaman şehrin içinde olur, kendimi bir denge noktasında hissederim; şehrin içinde yokolmak ve onu benimseyememek arasında.
Mekanın benden ayrı varlığını fark ettiğim o anlarda, o denge noktasında, hep kocaman bir el tarafından oraya bırakılmış olduğumu düşünürüm. Ve beni heyecanlandıran da budur. Sonraları mekanı hissedememeye başladığımda, artık hangi sokağın hangisine çıktığını, şehrin neresinde olduğumu, biraz yürürsem nereye varacağımı anladığımda, keşfedilecek ayrıntılar azalır. En kötüsü sokak adlarını ezberlemek, aynı insanı ikinci kere görmek, ayrıntıları incelemeyi unutmak ve sadece bir yerlere yetişmek için dışarı çıkmaktır. Mekanı duyuşum zamanı duyuşumu da etkiler. Mekanı asıl boyutlarından büyük hissettiğim o ilk günlerde zaman da sonsuza dek büyür sanki, mekandaki keşiflerimle kesişir, zenginleşir ve düşünsel keşiflere taşır beni. Mekan küçüldükçe zaman da küçülür, artık sıkıcı, hiç bir heyecan barındırmayan ve ne yapacağımı bilemeyecek kadar bol zamanım olur. O zaman orada kalmak için nedenim kalmaz, ne sevdiklerim, ne yarım kalmış işlerim ne de sorumluluklarım beni orada tutabilir. Hiç bir açıklama bulmaya çalışmam, mekana körleşmiş olmam her şeyi söyler. Hissettiğim sadece yeni yerler görmek isteği olur ve giderim.

Wittgenstein`ı sevmek için birkaç neden

“Kendini düzelt; dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu” dediği için.
Yazarken kendi kendini aldatmış olmaktan korktuğundan yazdığı itiraflarını bile yaktığı için.
Karşımızdaki insanın zihnindeki görüntümüzü kendimizi anlatarak çizemeyeceğimizi öğrettiği için
Felsefe alanında çalışmanın insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğini düşündüğü için
Dostluğa inandığı için”Bir dost, anlamsızlık alanında bile kilometrelerce yol alabileceğiniz kişidir” dediği için
Neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmakla insanın kendinden başka kimseye zarar vermediğini söylediği için.
ܜniversitedeki dersini bitirir bitirmez en yakın sinemaya koşup bir western ya da müzikal izlediği için
Öğrencilerine “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!” prensibini salık verdiği için.(Yazılarının bu kısmı özellikle evli çiftlere önerilir..)
“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” dediği için.
(Wittgenstein`ın yazılarında “Ben” felsefeye “dünyanın benim dünyam” olması yoluyla girer. “Metafizik özne” de denilen bu “Ben” dile getirilebilir bir şey değildir. Bir şeyden söz etmekle o dile getirilmiş olmaz. Bir şeyin ne olduğunu söylemek yani onun varlığından söz etmek onu dile getirmek demek değildir. Burada bir parantez daha açarak dile getirmek ile kastedilenin sadece bahsetmek ya da belirtmek değil, anlamına vakıf olunmasını sağlamak ve varlığını kanıtlamak üzere ifade etmek olduğunu belirtmek gerek. Diğer pek çok sosyal bilimci gibi, Wittgenstein`ın felsefesinin bir diğer cilvesi de onun ifadelerinin, kelime oyunlarının tercüme edilmeye pek müsait olmaması)
“Felsefe, aklımızın dille büyülenmesine karşı verilen bir savaştır” dediği için.
“Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susmalı” dediği için.
Keşke herkes az biraz Wittgenstein okusa. Belki o zaman biraz daha düşünerek konuşurlar.

İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen…

İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani ‘beyaz kadın’a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam’da mesela, coffee shop’lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint’larla Amsterdam’da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam’da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam’ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu’dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş. Coffee shop’da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen “İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en ’sıcak’ mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına “Türksünüz değil mi?” der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın “Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?” bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: “Bu şehir arkandan gelecek…”

(Read the article)

“Anneler Günü”nün Düşündürdükleri

Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında gizleyip nefret ederken belki sonuna kadar tadına varılan, ama insanı başkasıyla yüzyüze getirmesinden korkulan tabular en sadık bekçileri olarak tutmuştur sırları. Tabu: Kutsal olanı kırma korkusu. Toplum bilincinin gölgesinde yaşayıp yalnızca yaşam derdine düşmüş insanın güvenliğini sarsacak, varlığın sağ kalma mücadelesini desteklemeyen her şeyin ayıklanarak bastırılması. Oyuncu olmadığı sürece sahnede kurulu büyüye dokunma gücü olamaz seyircinin. İşte her türlü ahlak ve erdem simgesini yüklenip, kutsal görev annelik ile anlamını bulmuş tabu-kadın rasyonel düşüncenin yorumu ile hizmetinizde. Böylece insanlık tarihinin en büyük sırrı kadın, kendi içinde kilitlenip kalanlardan habersiz yürüdüğü yola ayak uydurmaya çabalıyor. Erkeğin peşinde, onun adımlarını izlemeye çalışıyor, hatta erkek adımlarını kusursuz denebilecek şekilde atabiliyor ancak kendi kadın adımlarını atma düşüncesini oluşturamıyor. Her ne kadar beyin yapısı fiziksel olarak erkekten farklı olsa da, yüklemede ve kodlamada sunulmuş erkek ürünü verilerden kaçamıyor, benliğini ona teslim ediyor. Varlığı varlığına armağan olsun!
Bu sırrı çözme savaşına giren batılı feministler için en büyük sorun şudur: Soyutlanması, nötürlenebilmesi gereken upuzun bir erkek erkil geçmiş, ‘erkek egemen’in nerde ise genlere kadar işlemiş hükmü. Doğa ve cinsiyet tutsağı kadın, insan timsali erkeğe karşı donanımsız, silahsız. Bu yüzden birçok feminist kadın yazar kendi kişisel tarihlerine dönerek, içindekileri gün ışığına çıkartıyor. Yaşanmışlıklarını ve deneyimlerini yazın diline döküyor, böylelikle varoluşunun dökümünü yaratarak ‘rasyonel’e alternatif düşünce bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor. Kendi anlatım yolunu izleyerek kendi özünü ifade edebilecek bir dile varmak.
Bu tutumlarıyla varoluşçuluğu birkez daha sahipleniyor feministler, bilinçaltı ve üstü bastırılmış ne varsa çevre ile ilişkide onu yakalayarak, yapmış oldukları seçimlerde kendilerini arayarak, varoluş amaçlarını kendileri yaratarak, oluşturdukları değerlerin ışığında varolmayı seçerek. Ama ideal olan hiçbir zaman kolay olmuyor. ‘Ben’in izinde içe yapılan yolculuklar yine sırların ağına takılıp dış dünyadaki ‘gerçek an’ı yakalayamadan dağılıyor. Bu ‘an’ kopukluğu ‘ben’i yabancılaştırıyor kendine, kaybettiriyor, sadece gerçek (miş gibi değil) yaşanılırken anlamı bulabilecek ‘ben’ bulanıklaşıyor. Birey heyecan alamıyor hayattan çünkü öngürülen şemaya sığmaya çalışırken tükeniyor.
Bugün de varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. Böylece insanın yaratıp tutsağı olduğu büyü çağdan çağa içerik değiştirerek sürüyor ve ‘kutsal’ olan yeni bir kimlikle dikiliyor karşısına.
şimdi kapitalist ahlak ketliyor ‘ben’i oluşturduğu tabularla, elini kolunu bağlıyor. Ve ‘ben’ sırlara bulanmış ‘mış’ gibi yaşamaya devam ediyor.

gitmek mi zor kalmak mı?

Hani bazen olur ya gece siyahtır, oldukça siyah. İşte o siyah gecelerde hep başka dünyaların varlığını düşlerim. Bir de kafamızın içinde bir yerlerde saklanmış öbür dünya fikri vardır: Bu dünyadan gitmek Allah’ın emri ama ya sonra? Sonrası biraz karışık. İşte bu yüzden insanoğlu gitmek mi zor kalmak mı henüz çözebilmiş değil. Materyalistler bizim bedenimiz olduğunu değil, bizlerin beden olduğunu söylerler ve işin içinden çıkarlar. Beden gidince herşey biter. Din adamları ise yüzyıllardır, filozofların, bilim adamlarının, aşırı düşünenlerle ve sıradan düşünürlerin düşünüp düşünüp de bulamadığı cevaba kolayca ulaşmışlar ve beden ile ruhu kesinlikle birbirinden ayırabilmeyi başarmışlardır. Bir din adamı “Bugünkü hayatın anlamı gelecekteki sonsuz yaşamın zaferi için bir hazırlık devresi olabilmesidir” diyor. Yüzyıllarca insanların kendilerini, varlığı şüpheli bir nimetler dünyasının hülyasına kaptırıp, hükmedenin boyunduruğu altına girmesine razı olamayanlar, “Bırakın öbür dünyaya gitmeyi, bu dünyada kalın kalabildiğiniz kadar ve ölümsüzlüğü bu dünyada yaratın” demeyi uygun görürler. Düşünün, yaratın ve varlığınızı kendinize ispat edin. Ölümsüzlük belki de gerçekleşemeyecek yegane şey olduğu için çekici bir fikir gibi görünse de, şu dünyada kaç kişi ölümsüz olmayı isteyecek kadar sabırlı ve ateşlidir bilemem. Belki de ölümü cazip kılan şey bilinmeyen bir yere gidecek olmanın uyandırdığı meraktır. Ölümü korkunç kılan ise gidip de dönme ihtimalinin olmaması ve herşeyin gerçekten de son bulması fikri. Ölüm bu kadar korkunçsa ölümsüzlük neden materyalist XX.yy. insanı için bâtıl XIV. yy. insanı için olduğu kadar önemli değil? Fosdick 1916′da bunu bugünkü hayatın çok canlı ve ilginç olmasına bağlıyor ve şöyle diyor: “Eski yalıtılmışlığın üstesinden gelinmiştir ve artık tüm dünya kosmopolit olmayı seçen bir aklın taşrasıdır; ve iletişimin hızı dünyadaki herşeyi daha önceki zamanların hiçbirinde olamadığı kadar bir araya getirmiştir.” (Bugün yaşasaydı artık ne derdi düşünemiyorum). XX.yy’ın materyalist insanı pozitif bilimlerle ispatlanamayacak kuramlarla ilgilenmektense beyninin sınırlarını bu dünyada yapabilecekleri için zorlamayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden bugün dünyada sadece bir günde binlerce bilimsel buluş yapılıyor. Luther ise şöyle diyor: “Eğer gelecek hayata inanmıyorsanız sizin tanrınız beş para etmez. O zaman ne isterseniz yapın! Eğer tanrı yoksa ne cehennem ne de şeytan var; ağaçtan düşmüş gibi, öldüğünüzde herşey biter. O zaman birşeyler yapın, cinayet işleyin, ihanet edin!”. Herşey bu kadar kolay olabilir mi? İnsan pek iyi olmamakla birlikte bu kadar da kötü olabilir mi? Adam öldürmeyi, çalmayı, ırza geçmeyi engelleyen Tanrı korkusuysa, insan bu kadar mı erdemsiz ve aciz! Böylesine büyük bir haksızlığa katlanabilecek kadar kendinde kayıp mı insan? Attığımız her adımı ölüm sonrası yatırım planları içinde yapıyorsak erdem bunun neresinde? Oysa erdem kendi kendinin ödülü değil midir? Ama bu dünyanın erdemlerinin sınırları insanı rahatsız eder ve gitmeye zorlar. Yine de bilemiyorum gitmek mi zor kalmak mı?

Akıl İtaat Devlet

Munih Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten! İnanmıyorsanız Münih`i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği sınırlar içinde, onun kurallarıyla uygulanması başarıdır, bir başarısızlık varsa eğer sebebi bu sınırların dışına çıkılmasındadır diyor film. Bu filmde yeni dünya düzeninde uluslararası hukuku hiçe sayan devlet politikalarının varlığı veri kabul edilmiştir ve sorgulanmamaktadır. Çünkü bu politikaların uygulanmasında kullanılan itaatkar kişilerin neticede politikalar üzerinde akıl yürütmesi politikayı sorgulamak olmadığı gibi onun sonuçlarını da ortadan kaldırmaz.
Kant insanın yetişkin olması için esas olan iki koşul tanımlar. Bu koşullardan biri, itaati ilgilendiren şeylerle aklın kullanımını ilgilendiren şeylerin birbirinden iyice ayrılmasıdır. Kant yetişkin olmama durumunun özelliğini kısaca belirtmek için gündelik bir ifade kullanır: “itaat edin, akıl yürütmeyin”. Ona göre genelde askeri disiplinin, siyasi iktidarın, dini otoritenin uygulandığı biçim budur. Kant`a göre insanlık artık itaat etmek zorunda olmadığı zaman değil, ona “itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz” dendiği zaman yetişkin olacaktır. Burada kullanılan kelimenin razonieren olduğunu belirtmek gerek. Mutlak Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Gücünün Eleştirisi`nde kullanıldığı görülen bu kelime aklın herhangi bir kullanımıyla değil, aklın kendisinden başka bir amaca yönelmediği bir kullanımıyla ilgilidir: razonieren akıl yürütmek için akıl yürütmektir. Ve Kant görünürde önemsiz olan örnekler verir: vergilerini ödemek ama vergi sistemi üzerine istenildiği kadar akıl yürütmek, işte yetişkinlik durumunu ayırdeden budur. Ya da eğer kişi papazsa, bir dini bölgenin hizmetini ait olunan kilisenin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek ama dini dogmalar konusunda istenildiği gibi akıl yürütmek. Tüm bunların XVI. yüzyıldan bu yana vicdan özgürlüğü denince anlaşılan şeyden yani gerektiği gibi itaat edildiği sürece istendiği gibi düşünme hakkından hiç de farklı olmadığı düşünülebilir. Oysa ki Kant bu noktada başka bir ayrımı devreye sokar ve oldukça şaşırtıcı bir biçimde yapar bunu. Burada söz konusu olan aklın özel kullanımıyla kamusal kullanımı arasındaki ayrımdır. Aynı anda aklın özel kullanımında özgür ve kamusal kullanımında itaatkâr olması gerektiğini de ekler. Kant`a göre aklın özel kullanımı nedir? Uygulandığı alan hangisidir? İnsan, der Kant, aklının kamusal bir kullanımını “bir makinenin bir parçası` olduğu zaman, yani toplumda oynayacak bir rolü ve yerine getirmesi gereken işlevleri olduğu zaman gerçekleştirir. Asker olmak, ödeyecek vergileri olmak, bir dini bölgenin sorumluluğunu üstlenmiş olmak, bir hükümetin memuru olmak, tüm bunlar insanı toplumda belirli bir parça haline getirir: İnsan böylece kuralları uygulamak ve belirli hedeflere ulaşmak zorunda olduğu tanımlı bir konumda bulur kendini. Kant körü körüne ve aptalca bir itaati değil, aklın belli koşullara uyarlanmış bir kullanımını talep eder; bu durumda akıl bu belirli hedeflere hizmet etmek zorundadır. O halde burada, aklın özgür kullanımı olamaz. Buna karşılık yalnızca aklı kullanmak üzere akıl yürütüldüğünde, (bir makinenin parçası olarak değil) makul varlık olarak akıl yürütüldüğünde, makul bir insanlığın üyesi olarak akıl yürütüldüğünde akıl özgür olabilir. O halde Aydınlanma sadece insanların kişisel düşünce özgürlüklerinin güvence altına alındığı süreç değildir. Aklın evrensel kullanımının, özgür kullanımının ve kamusal kullanımının üstüste bindiği durumda vardır. Oysa ki bu bizi Kant`ın bu eseri üzerine başka bir sonuca getirir. Aklın (her türlü belirli hedefin dışında) evrensel kullanımı birey olarak bizzat öznenin işidir; ama bu aklın kamusal kullanımı nasıl sağlanabilir? Görüyoruz ki Aydınlanma yalnızca tüm insanlığı etkileyen genel bir süreç gibi anlaşılmamalıdır. Bireylere yüklenen bir zorunluluk gibi de anlaşılmalıdır. Bu noktada siyasi bir sorun da ortaya çıkmaktadır. Her durumda sorun aklın kullanımının kendisine gerekli olan kamusal biçimi nasıl alacağı, bireyler mümkün olduğu kadar kesin bir biçimde itaat ederken bilme cüretinin nasıl gün ışığında ortaya konabileceğidir. Bu noktada Kant II. Frederic`e bir sözleşme önerir. Bu, özgür akılla rasyonel despotluğun sözleşmesi diyebileceğimiz şeydir: itaat edilmesi gereken siyasi ilkenin evrensel akla uygun olması koşuluyla, özerk aklın kamusal ve özgür kullanımı itaatin en iyi garantisi olacaktır. Bugün evrensel akıl olarak empoze edilenin uluslararası hukuku yok sayan askeri müdahaleler olduğunu düşünürsek, Kant’ın işte bu sözleşmesinden itibaren devletin etkinliği (ya da güncel anlamıyla derinliği) aklı -hem kamusal hem de sivil hayatta- itaatkâr kılma başarısı ile eş anlamlı olmuştur. Aynı şekilde “başarılı devlet adamı” terimi ile kastedilen aklını kamusal alanda özgürce kullanıyor görünmek için devletin rasyonalitesini sorgulayan ama bunu yaparken de itaat etmekten geri durmayanlardır. Çünkü kural basit: itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz!

Edebiyatımızdaki Güldünya`lar

Bir süre önce birşey fark ettim, bilmem katılır mısınız: Rastgele seçerek kitap okumak uluorta aşı vurunmak gibi, istenilen sağlıklı sonuçlara ulaştırmıyor. Bu nedenle ben de bir karar almıştım, artık daha seçici davranacağım ve bir tema ekseninde okuyacağım diye. Bunun için de konu olarak ekonomi tarihi özelinde okumaya yöneldim. Takdir edersiniz ki ekonomi demek sadece bir takım teoremler, denklemler, rakamlar demek değil. Ekonomi demek hayatın idamesi amacıyla üretilip tüketilen, bu nedenle de maddi bir karşılığı olan herşey. Tanım böyle geniş olunca verilerini de hayatın içinden topluyor. Dolayısıyla ekonomi tarihi, tarihin ekonomik koşulları anlamına da geliyor. Bunu öğrenmenin en iyi yolu da geçmişi hikaye eden kitapları tarihi dokusunda ekonomik figürlere odaklanarak okumak (yani görüldüğü üzere her disiplinden edebiyata kayış yapmak için bir bahanem mevcut). Ben de öyle yaptım, konu edindikleri dönemin ekonomik şartlarını gözümde canlandırmama yardımcı olsunlar diye şemsettin Sami`nin Taaşuk`ı Talat ve Fitnat`ını, Samipaşazade Sezai`nin Sergüzeşt`i, Peyami Safa`nın Cumbadan Rumbaya ve Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü`nü, Tarık Dursun K.`nın Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Nezihe Meric`in Menekşeli Bilinç`ini, Yakup Kadri`nin Kiralık Konak`ını, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın şıpsevdi`sini okudum. Tabi bunların yanı sıra birkaç tane de ekonomi tarihini konu alan bilimsel çalışmaya göz attım ama bu ayrı bir yazı konusu.
Bir de şu var: Kısa bir süre önce aldığım bir mesajla Güldünya`ya seslenmeye davet edildim. Uluslararası Af Örgütü “Kadına Yönelik şiddete Son” kampanyası çerçevesinde, kadınlara yönelik aile içi şiddetin en korkuncu olan namus cinayetlerine karşı söyleyecek sözü olan herkesi, Güldünya`ya mektup yazmaya davet ediyordu. Güldünya Tören`i hatırladınız mı? Teyzesinin damadının tecavüzüne uğrayarak hamile kaldı diye kardeşleri tarafından, ailenin `namusunu` temizlemek için öldürülen gariban. (İlgilenenler için internet sitesinin adresi: www.amnesty-turkiye.org/sindex.php3?sindex=vifois0912200501 )
İşte bu yukarda bahsettiğim iki konu şu noktada birleşiyor: Bu mesaj beni -okuduklarım çerçevesinde- eski Türk edebiyatındaki kadın teması üzerinde düşündürdü son birkaç gündür. Edebiyatımızda kadına nasıl seslenilmiş? Bu edebi temaların ne kadarı gerçeği yansıtıyor, hayattan esinleniyor, ne kadarı ideali arıyordu?
Edebiyatımızda kadın olgusu birçok yönden toplumsal gerçeklerimizi yansıtıyor aslında. Konu hakkında karaladıklarımı okumak isterseniz buradan buyurun.
(Read the article)

Gönderilmemiş Mektuplar III

Merhaba sevgili yeni kiracı,
Sana bu satırları neden yazdığımı ben de pek bilmiyorum. Sanırım sadece bir temennimi iletmek için: Dilerim benim bir zamanlar yaşadığım bu ev sana mutluluk getirir…
Sevgili yeni kiracı,
Sana bu mektubu taşıyıcılar bütün eşyayı yükleyip bundan sonraki hayatıma doğru yola çıkarken, daha birkaç saat önce masamın durduğu yerden yazıyorum. Bu aynı zamanda evde geçirdiğim son dakikalar. Perdesiz pencerelerden salonun boşluğunu daha da genişleten kuvvetli bir gün ışığı vuruyor, açık pencereden giren bütün sesler duvarlardan başka çarpacak herhangi bir nesneyle karşılaşmadıklarından yankılanıyor, ortada kocaman bir uğultu yumağı oluşuyor. Çiçeklerin durduğu pencere önünde kurumuş yapraklara, toprak kırıntılarına, mutfakta sandalye sırtlarının duvarda bıraktığı izlere, eski ahşap bir konsolun bulunduğu duvarın tavanına mumlardan bulaşmış islere tek tek bakıyor ve bu evde geçirdiğim bütün zamanları hatırlamaya çalışıyorum; bu evin beni sarmaladığı yılları dingin ve her anından keyif alarak geçirmiş olduğumu düşünüyorum. Sana tavsiyem evin düzeniyle pek oynamaman. Taşındıktan sonra göreceksin, evin sana armağan edeceği hayat öyle bir anda değil yavaş yavaş çevreleyecek seni. Mevsimlerin evde yarattığı ayrıntılara, günün her saati değişen ışığa, dışardan gelen seslere dikkat et. Mesela ben en güzel okumalarımı odama sızan martı sesleri eşliğinde yaptım; bahar sabahları cırcır böceklerinin sesleriyle uyandım, her defasında “bakalım bügün gökyüzü ne alemde” diyerek pencerelere koştum. Sen de koş!
Güvercinler arkadaşım oldu; izin ver pencerene konsunlar, balkona yuva yapsınlar. Yavru sokak köpekleri ile dertleş, çabuk büyürler; geç saatlerde eve dönerken seni tanıyıp evine kadar eşlik edeceklerdir, onlardan korkma, onların hikayelerini dinlemeyen insanlardan kork…
Bence bu evde oturmanın en güzel tarafı bu semtin çocukları ile tanışma fırsatı. Benim dünyama duyarlılığı o çocuklar taşıdılar. Onların sorularına cevap vermeye çalıştıkça kendimden yol aldım, bazılarını da hala cevaplayamadım; anlayacağın daha yolun başındayım… Sokak kapısının üzerine dolanan hanımeli, arka bahçedeki zambak, pencereyi zorlayan sarmaşık, komşu bahçede açan mimoza seni tek tek selamlayacaklar, onları ihmal etme…
Sevgili yeni kiracı, bırakıp gittiğim bu ev dilerim sana bana verdiklerinin çok daha fazlasını verir. Ona ve elli yaşındaki bu evde bizden önce yaşamış olanların bıraktıkları görünmez mirasa sahip çık, sen de birşeyler ekle.
Hoşçakal,
İmza:Eski kiracı

iktidar her yerde

Foucault bize iktidar her yerde, dedi. İktidarın sadece polisin copunda, öğretmenin not defterinde ya da müdürün önünde iliklenen düğmelerde değil; sevgilimizin bedeninde, dostlarımızın sözlerinde ya da doktorun beyaz önlüğünde gizli (ya da açık) olduğunu gösterdi bize. Onu bulduğu her yerde sobe dedi. İktidar başkalarının edimde bulunmasına etki (illa ki müdahale değil) ettiğimiz, bizim edimimize etki edilen her yerde duruyordu. Bu illetten kurtulmak -ya da ondan kaçmak- için anarşist olmak yetmiyor. Belki de yapılacak tek şey bir odaya kapanıp kimseleri görmemek, belki intihar etmek, belki -senin söylediğin gibi Murat- düşlerimize sığınmaktır. (Sanki düşlerimizde iktidar yok mu? Ama en azından, düşlerimiz bir başkasına etki etme gücünden yoksun. Belki de düşlerimiz iktidarın edilgen olduğu tek yer. Çünkü düşlerimizi yalnız kurarız)
Muktedir olmakla zorba olmak aynı şey mi? Muktedir olmadan yaşamayı, değiştirmeyi, sevmeyi sürdürebilir miyiz? Yoksa ben’im hayal gücüm mü sınırlı?Kimsenin kimsenin edimine etki etmediği ilişkiler ilişki değil midir? Yoksa hepimiz kendi içimize katlanıp kendimizi didik didik etmeden edimde bulunamaz mıyız? Tıpkı terapiden geçmeden psikoterapist olunmayacağı gibi. Peki iktidarın her yerde ve her zaman var olduğu düşüncesi onu kaçınılmaz ve dolayısıyla “doğal” kıldığında mücadele etmenin gereksiz ve anlamsız olduğu sonucu çıkarılmayacak mı buradan? Foucault’nun düşüncesinin itilebileceği (çekilebileceği, savrulabileceği, gidebileceği, uğrayabileceği) son noktada (iktidarı yıktığımız her yerde yeni bir iktidar yarattığımızda, söylemi kırmaya çalışırken söylem yarattığımızda) yapılabilecek tek şey, maruz kalma durumuna katlanmaktır; ancak bunun bilincinde olarak. Oysa Foucault çok önemli bir şey daha söylüyor bize. Diyor ki, mücadelenin varacağı bir son bir nokta yok. Bana kalırsa bu Foucault’nun düşüncesindeki devrimci tek yön. Mücadeleler süregider ve siz yerinizi alırsınız, tarafınızı seçersiniz, tarihin (talihlerin) neresinde durmayı seçiyorsanız orada durursunuz. İşte bu noktada durup geriye bakanlar “boşunaymış işte her şey” deyip sıraya geri dönmezler, yılbaşı hindisini çamura düşürdüklerinde* reklamcı kartviziti bastırmazlar. Her şey bir gençlik heyecanı olarak buruk bir gülümsemeyle anılmaz.
Uzun sözün kısası iktidar yer yerde, her zaman olacak. bir insanın kişiliğini en iyi tanımlayan işte bu “iktidar” karşısında takındığı tavırdır.

*Ahmet Altan’ın Sudaki İz adlı romanının kahramanlarından biri, öncü devrimci umutları için gecekondu mahallesine yerleşmiş bir küçük burjuva kadını yılbaşı gecesinde komşusuna giderken elindeki hindiyi çamura düşürdüğünde birden -gerçeğin (!) farkına varıverir. Devrim falan olmayacaktır!

“azınlık olmak çok zor” dedi adam iç geçirerek. Etrafıma baktım, hiç azınlık göremedim, “evet hakkaten zor olsa gerek” dedim…
Nazım’dan konuştuk sonra, Itri’den, Necip Fazıl’dan, uzmanlardan, uzman olmayanlardan, dış kaynaklı projelerden, hava şartlarından…sonra sıkıldım, sıkıldığımdan da sıkıldım…sonra sustuk…
eski bir New Orleans ağıtına eşlik ettim içimden: Nobody knows the trouble I’ve seen…Sabahattin Ali’nin Hanende Meleği geldi aklıma…işyerinde arkadaşım boğaza bakıp bakıp “vay be ecdat çok güzel bi memleket fethetmiş” diyordu; bir anda farkettim ki Hanende Meleği “azınlık”tı bu manzarada…
“eğer yaşamın kilidiyse ‘hareket’, o kilidin anahtarı da ‘gitmek’ olsa gerek” dedim adama. “aslında ben tatile gitmeyi sevmem, gidenlerin de sevdiklerini sanmam” dedi bana…birbirimizi anlamıyorduk ve birbirimize göre ‘azınlık”tık bu konuşmada…

düşünüyorum da;

Niye öyle demişsin Aragon €œmutlu aşk yoktur€ diye. Aslında mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur. Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Tahir ile Zühre, Hüsrev ile şžirin, Romeo ve Julyet, Helaise ve Abelardus, Portekizli Rahibe ile sevdiğŸi adam (?), Don Juan ve Casanova€™nın tekmili birden serüvenleri, Carmen ve Don Jose…Bu mutsuz aşklar ve aşıklar listesini uzattığŸımızda, işlenen aşkın siyah listesi çıkıyorsa karşımıza bu mutlu aşk yoktur anlamına gelmez ki. Yalnız €œonlar ermiş muradına€ noktasında bitirilir hikayeler yani mutlu aşkın anlatılmaya değŸer bir yanı bulunmamıştır.

SağŸlık sınırını aşmış sevgi türüdür aşk! SağŸlık sınırını aşmıştır çünkü karşılıklı duygular dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağŸılmış, şiddet tırmanışa geçmiştir. Aşk kişiye varoluşun uçlarını hatırlatır, ölüm güdüsünü devreye sokar. Çiftlerden biri kendisini, eşini ya da kendisini ve eşini yok etme eşiğŸine dayanmıştır. Bu eşik her zaman aşılmaz belki ama daima eşiğŸe dayanılır. Aslında €œkansız aşk yoktur€ derim ben. Akması gerekmez kanın, bir tek kaynama noktasına ulaşması yeterlidir. O anda, gövdenin kimyasal dengesi hepten değŸişir, zihin sürçmeye başlar. YoğŸunlaşmalar, tıkanıklıklar, mantığŸı tersyüz eden karar mekanizması egemendir artık. Aşkın (aşığŸın) gözünün kör olduğŸu doğŸru değŸildir. DoğŸru olan onun başka bir şey görmediğŸi, başka bir noktaya bakmadığŸıdır. Görülmeye değŸer yegane şeyi bulmuş ve ona bakmaktadır aşık…işte bu nedenle “Aşk Heryerde (Love Actually)”ye pek kulak asmayın derim. EğŸer öyle olsaydı bunca mutsuz insan niye?