<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<!-- generator="wordpress/1.5.2" -->
<rss version="2.0" 
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
>

<channel>
	<title>figankaplan.com</title>
	<link>http://www.figankaplan.com</link>
	<description>"Kaderin size bahşettiği şeylere belli bir mesafede durun ki istediği zaman onları rahatça geri alsın hayat, sizden koparmasın." Seneca</description>
	<pubDate>Sat, 28 Aug 2010 14:17:36 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=1.5.2</generator>
	<language>en</language>

		<item>
		<title>İnsan kendini ancak insanda tanırmış</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=155</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=155#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 20:44:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[	Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir
	
Gözbebeği, isminden midir bilinmez, bir türlü küçüklüğünden vazgeçememiş ama büyümeye de heves ettiği aşikar, kıvrak mı kıvrak bir çemberdir; geride ne bıraktığını görmekten aciz. Kıvraktır çünkü değişkendir alabildiğine. Ait olduğu vücuda göre şekil değiştirir; insanda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde. şekli ne olursa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir</p>
	<p><a id="more-155"></a><br />
Gözbebeği, isminden midir bilinmez, bir türlü küçüklüğünden vazgeçememiş ama büyümeye de heves ettiği aşikar, kıvrak mı kıvrak bir çemberdir; geride ne bıraktığını görmekten aciz. Kıvraktır çünkü değişkendir alabildiğine. Ait olduğu vücuda göre şekil değiştirir; insanda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde. şekli ne olursa olsun, büyümeye de müsaittir, küçülmeye de. Sebatkâr olduğu söylenemez. Nasıl göründüğü öncelikle mekâna, sonra da zamana göre farklılık gösterir. Mekânın sıfatları aydınlık ve yakınlık ise gözbebeği küçülür. Keza, zaman, gündüzün değil de gecenin zamanı ise durduk yerde aşka gelen gözbebeği büyümeye başlar. Hava karardıkça biraz daha büyür, gölgeler kaybolunca daha da büyür, nihayet ayın yüzü solduğunda kocaman bir ağızdır artık, iştahı parmak ısırtan. Velhasıl, gözbebeği denilen kararsızlığı ile nam salmış çember, ışık varsa küçülür; ışık yoksa büyür. Işık dediğin ele avuca gelmez gerçi ama her halükarda uzaklardan bir yerlerden geliyor olmalıdır ki, gözbebeği ne zaman uzaktaki bir cisme baksa büyür, ne zaman yakına yönelse küçülür. Hasıl-ı kelam, zanneder ki yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın durumu ise daha karmaşık, daha belirsiz. Onun payına karanlık düşer, zaten karanlığı da kimse yakından görmek istemez.<br />
 Tanrının ihmal, doğanın haksızlık, köylüsünü bekleyen toprağınsa zulm ettiği ilk katil Kabil`in ellerinde biçimlenen şehir, tekin bir yer değildir.<br />
Elma şekerine gelince, o yanlış kapıdır; kırkıncı oda¦<br />
Primo Türk Çocuğu isimli hikâyesinde Ömer Seyfettin, her milli kimliğin “öteki” ile arasındaki mesafeyi muhafaza etmesi gerektiğini anlatmak için farklı kuş türlerinden örnekler verir. Yazarın amacı, milli edebiyat okurlarına, doğanın kendilerine bahşetmiş olduğu bir içgüdüyle hareket eden serçelerin asla başka kuş türlerinin arasına karışmaya kalkmadıklarını göstermektir. Buradan çıkartılacak ders bellidir: Kargalar kargalarla, güvercinler güvercinlerle, serçeler de serçelerle düşüp kalkmalıdır. Aksi takdirde sadece “biz” ve “onlar” arasındaki ayırımın sürekliliği kesintiye uğramakla kalmayacak, bir de milli aidiyetler arasındaki sınırların bulanıklaşmasıyla birlikte, ulus-devlet inşası için elzem olan “yekpare biz” sarsıntıya uğrayacaktır. Bu sebepten ötürü, Türklerin genellikle serçelerle, azınlıkların da kargalar ya da güvercinlerle özdeşleştiği Ömer Seyfettin külliyatında asıl düşman, karga olduğunun bilincinde olduğu için kendini serçelerden uzak tutan kargalar değil, serçe olduğu halde kendine bir “kuş” üst kimliği arayanlardır. Daha somut bir ifadeyle, Ermeni milliyetçisi bir Ermeni ya da Rum milliyetçisi bir Rum, milli türler arasındaki ayırıma riayet ettikleri ve “kendilerince mukaddes” bir ülküleri olduğu için yazarın gözünde belli bir saygınlığa sahiptir. Oysa Türklük şuurundan yoksun olduğu için kendi uçuş sahasının dışına çıkmaya çalışan bir Türk, “yabancılaşmış” bir Türktür. “Yabancı”nın kendisine biçilen “öteki”liği sahiplenmesi, Türk kimliğini pekiştirirken, “yabancıya öykünen ya da yakınlaşan Türkler&#8221; kategorileri bulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kısacası, aslolan, herkesin nereye ait olduğunu bilmesidir. Aksi takdirde ortaya çıkacak olan felaketin ismi, Ömer Seyfettin`in nezdinde “kozmopolitlik”tir.<br />
Yazara göre kozmopolitlik yandaşları bir serçe kadar basiretli olamadıklarından, türler arasındaki hudutlara riayet etme gereği duymaz; başkalarının sahalarına girmeye ya da başkalarını kendi sahasına sokmaya çalışır. Tam da bu sebepten ötürü, Osmanlı imparatorluğunu oluşturan unsurlar içinde görece en geç Türkler arasında kabul gören kozmopolitler, Türklük şuurunun önünde şuursuzca dikilmektedir. Rahatlıkla görülebileceği üzere, Ömer Seyfettin külliyatı, kozmopolitliğin batağından kurtulduktan sonra gözü ve bilinci açılarak Türklüğünü keşfedenlerin serüvenleriyle örülüdür. </p>
	<p>Öte yandan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabında Richard Sennett, Balzac`tan aldığı ilhamla, taşralı ve kozmopolit kavramlarını karşılaştırır. Ona göre, “<strong>bir kozmopolit yalnızca hayalini kurabildiği yaşam tarzlarına ve henüz karşılaşmadığı insanlara inanmaya can atarken, bir taşralı sadece her gün görerek tanıdığı kişilerde gözlemlediği şeye inanır</strong>.” Çarpıcı şekilde, Ömer Seyfettin`in kendi türünün hareket alanından çıkmayan milliyetçisi ile Balzac`ın sadece tanıdıklarıyla temas kuran taşralısı örtüşmektedir. Her iki kavramsal kıyaslamada da kozmopolit, “yabancı”yı ötelemediği için “biz”ini şaşırmış biridir. </p>
	<p>Kozmopolit ve taşralı ayrımı, şehri ve şehirlileri alakadar eden bir ayrımdır. Ne de olsa şehir, yabancılarla karşılaşmanın kuvvetle muhtemel olduğu bir yerleşim alanıdır. Eğer şehri tanımlarken ölçütümüz yabancı ile karşılaşma ihtimali olacaksa, İstanbul`a boş yere şehr-i şehir denmediği ortadadır.<br />
Bununla birlikte şehircilik tarihi, kendi kuş türünün uçuş sahasını korumakta kararlı şehir sakinleri tarafından alınan önlemlerin tarihidir aynı zamanda. Kimi zaman bu önlemler kişisel bir tercihten kaynaklanır; Otomatik Portakal`ın şehir dışında yazan ve yaşayan entellektüelinin yaptığı gibi. Kimi zamansa tanımı önceden yapılmış bir topluluğun göçüdür sözkonusu olan. Son on yılda özellikle büyük şehirlerde hız kazanan bu süreç, şehrin alternatif köşelerinde alternatif yerleşim birimlerinin yükselmesine yol açmıştır. Bu kurtarılmış bölgelerin kendi süpermarketleri, postaneleri, hatta okulları vardır. Her şey hudutları itinayla çizilmiş bu alandan çıkmaya mümkün olduğunca gerek kalmayacak şekilde ince ince tasarlanmıştır. Balzac`ın terminolojisine dönecek olursak, hepsi birbirine benzeyen insanların hepsi birbirine benzeyen evlerde oturdukları bu bölgeler taşralılığın kaleleridir. Buralarda “yabancı”ya yer yoktur.<br />
Öte yandan hızla yaygınlaşan ve içselleştirilen taşralılaşma süreci, söz konusu alternatif yerleşim birimleriyle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir düzleme yayılmış, derine kök salmış gündelik yaşam pratiklerinden beslenmektedir. İşte tam da bu pratikler doğrultusunda, mümkün olduğunca kendimize benzeyen insanlardan örülü bir ilişkiler ağının içinden çıkmıyor ya da çıkamıyoruz. Bizimle aynı okuldan, kökenden ya da kültürden gelmeyen, sadece hal ve tavırlarıyla değil, başlı başına var oluşuyla bizi tasvip etmeyen; değil aynı dili konuşmak, kelime haznemizin dışına çıkmayan; gözlerinin aynasında meşruiyet bulamayacağımız hiç kimseyle yollarımızın kesişmemesine gayret ediyoruz. Osmanlıdan bu yana süregelen “bir yandan hızla batılılaşırken bir yandan da bir türlü batılılaşamamanın gerilimi” nihayet bugün Ömer Seyfettin`in tahammülsüzlüğünü bile gölgede bırakacak bir tepkiselliği, gururla yanında gezdiriyor. şimdi artık değil birbirinin dilini anlamaya çaba göstermek, “ana dili” aynı olan insanlardan müteşekkil topluluklar var sadece. Her daim huzur ve güven vadeden, kaybı büyük, telafisi zor bir süreç tıkır tıkır işliyor. Zemberek çalışırken “aynı” olanın ne denli “farklı” olabileceğini görüp şaşırıyoruz. Kendimize benzeyen, aynı mayadan yoğrulduğumuz sevgilimiz, arkadaşımız, eşimiz pek farklı bir harekette ya da yorumda bulunduğunda bundan keyif alıyoruz. Oysa, “aynı” olanın farklılığını keşfetmek iki atımlık baruttur sadece; “farklı” ve hatta “zıt” olanın “aynı”lığını keşfetmenin yanında. </p>
	<p>Oysa birilerinin sahiplenilmesi, ancak birilerinin dışlanmasıyla mümkün olabileceğinden, Sennett`in dediği gibi “dışarılılıkların dışlanması” elzemdir. “Onlar” dışlandıkça, uzağa itildikçe, “biz” arasındaki dayanışma artar. Bu beraberinde hoş ve ılık bir kardeşlik duygusu getirir. Böylece çift unsurlu, iki başlı bir süreç doludizgin yol alır. Bir taraftan “onlar” sürekli ve hızla dışlanırken, bir yandan da “biz” üyeleri sımsıkı birbirine kenetlenir. Oysa bu başkalarının dışlanması üzerine kurulu bir kardeşliktir.  Ya da denilebilir ki, kardeşliğin kardeş katline yol açan bir uyarlamasıdır bu. Kardeş katili Kabil`in kurduğu şehrin sakinlerinin kardeş katlini doludizgin sürdürmeleri belki de garip bir tesadüften ibarettir.<br />
Hazır tesadüflerden söz etmişken, hiç de tesadüfÜ® görünmeyecek kadar muazzam bir işleyişin parçaları saçılmış dört bir yana. Meşrutiyetten hemen sonra sokak köpekleri tarihlerinin en büyük tehcirine uğramışlar mesela. İstanbul sokaklarında dolaşan kafesli arabalar bu köpekleri toplayıp Hayırsız Ada`ya sürmüşler. Aslında kolektif kişilikle oluşturulmuş bir cemaatin alanı daraldıkça, kardeşlik duygusu giderek yıkıcı hale geldiğinden, her gün her dakika birileri bir hayırsızlığa sürülüyor. Böylelikle dışarlıklılar, tanınmayanlar ve benzemeyenler kaçınılacak yaratıklar oluyor.  Dışarlıklılar, tanınmayanlar ve benzemeyenler o kadar çoklar ki dışlama mekanizması hiç durmamacasına, kendi kendini kışkırtan bir hızla işliyor. Bu noktadan itibaren sistem, geçmişte kaçırdığı fırsatlara yanarken, en yakınındakilerin geleceklerinin üzerine gölgesini düşüren, hayatından bıkmış bir ev hanımına benziyor. Kucağında tuttuğu pirinç dolu tepside ayıklanacak ne çok çöp, ne çok taş var.<br />
Sidharta, “ermişliğin yolunu katetmeden” evvel, kendi uçuş sahasında kanat çırpardı. Hayatın kötülüklerini görmesin, üzerine kötülük bulaşmasın, sudan pakize, cennetten ala bir ortamda sadece ve sadece yakından bildiği insanlarla birlikte yaşasın diye bir saraya kapatılmıştı. Bir müddet bu böyle gitti. Sidharta, güzel prensesi ve çocuklarıyla birlikte sarayda yaşamını sürdürdü. Ne var ki mutsuzdu. Kendine yasak olan o diyara varmak, kırkıncı kapının ardına bakmak istiyordu. Nihayet bir gün dayanamadı; sahip olduğu her şeyi terk ederek, dışarı denilen yeri görmek üzere yola çıktı. “Dışarı”nın “yabancı”ların mekânı olduğunu biliyordu bilmesine de yabancının neye benzediğini kestiremiyordu. Sonunda onu gördü. Yabancı yaşlı bir adamdı. Bir müddet sonra, Sidharta sarayına geri döndü. Yine kuşatılmış, yine mutsuzdu. Üstelik artık yabancının neye benzediğini de bildiğini düşünüyordu. Eski bir tanıdığı bulmaya ahdetmiş gibi tekrar kaçtı sarayından. Dışarıda aynı yaşlı adamı bulacağını zannederken, bir keşiş çıktı karşısına. Üçüncü ve dördüncü kez sarayından kaçtığında da, önce bir hastayla, sonra da bir ölü ile karşılaştı. Sidharta o zaman anladı ki “yabancı” yaşlı bir adam da olabilir, bir keşiş, bir hasta, bir ölü de. Yabancının çoğulluğu, dışarının bilinmezliği Sidharta`yı büyülemiş olmalı ki bir daha sarayına geri dönmedi. Bir mağarada, bir önceki yaşamının reddiyesi üzerine kurduğu ve ileride pek çok taraftar bulacak olan dört ana ilke geliştirdi. İnsan düşünmeden edemiyor; eğer Sidharta sarayından koptuktan sonra, mağaraya kapanmadan evvel beşinci yabancıyla karşılaşsaydı, beşinci bir ilke olacak mıydı öğretisinde? Ve eğer öyleyse, onuncu, yüzüncü, beşyüzüncü “yabancı” ile karşılaşmış birinin beyni nasıl işler acaba, yüreği ne yöne akar?<br />
Yabancı bilinmezliktir. Ne yapacağını, neye benzediğini, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu kestiremediğin insandır yabancı. Tanımadığın ve tanımaman gerekendir yabancı; eskaza elma şekeri uzatmışsa , derhal kaçınılması gereken.</p>
	<p>Yabancı “biz”e yasaktır; yasak bize yabancı değil.<br />
Kendimize benzeyen herkes “biz”e yakındır, yakınımızdadır. “Biz”e yakın olan herkes aydınlıktır, aydınlıktadır. “Yabancı” ise uzakta ve karanlıkta, meçhul bir gölge.<br />
Yabancıdan tamamen arındırılmış bir tepside, bembeyaz pirinç tanelerinden müteşekkil “biz”imizle o hep övgüsünü düzdüğümüz özgürlüğe kanat çırptığımızda, gözbebeklerimiz küçülecektir alabildiğine. Gözbebeklerimizle birlikte kâinattır küçülen, ufkumuzdur daralan ve bir de yüreğimizdir ufak, ufacık bir bezelye tanesi gibi suyunu yitirmiş bir yeşillikte pörsüyen.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=155</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>If the heart does not like İstanbul, how can it understand love?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=156</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=156#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Aug 2007 20:10:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Sheakspear's Language</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=156</guid>
		<description><![CDATA[	I have gazed over you from a hill dear İstanbul,
I have not seen any place that I have not been and not liked.
Come and sit on the throne of my hearth so long as I live,
To love only a piece of you is worth a life time.
Yahya Kemal Beyatlı
	“If the world was a single nation, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>I have gazed over you from a hill dear İstanbul,<br />
I have not seen any place that I have not been and not liked.<br />
Come and sit on the throne of my hearth so long as I live,<br />
To love only a piece of you is worth a life time.<br />
Yahya Kemal Beyatlı</em></p>
	<p>“If the world was a single nation, its capital would have been İstanbul.” These are the words of Napoleon Bonaparte. Interestingly, most of the land once ruled by Napoleon is now under a single flag, European Union. But İstanbul is waiting at the doorstep of it. On the other hand, one of the fundamental missions of the EU, namely integration of the peoples, exists and has been applied in İstanbul for centuries. Think, for example, while the people of Europe were fighting, one could hear Armenian, Greek, Latino among Turkish at the Balat and Cifit Bazaar. An ambience where the Greek tavern keeper, Albanian deli, Bosnian hardware dealer, Armenian jeweler, Arab kebab seller, Laz fish manger and Jewish textiles merchant all supporting each other in their life struggle. I believe that the high level of warmth in everyday relationship flow out from this well rooted tradition of tolerance. </p>
	<p><a id="more-156"></a><br />
There is a proverb “It is no to tell but to live.” It is the best phrase to describe İstanbul. The life is present at every street of it. Tens of cultures, languages and thousands of lives including the rich, the poor, students, officers, liberals, conservatives are intermingled in the city. The colors of the city teach life to the human. You will find good, bad, beautiful and ugly, in other words, the life itself. It is such a city that the visible things on roads are interwoven with invisible. The remains of the centuries have been culminated, creating mysteries and indefinable love in İstanbul. So many mysteries rest in the heart of İstanbul. This city has witnessed so many incidents over the centuries.<br />
The cultures have cohabitated in İstanbul for centuries. It is a real richness despite the random “regrets.” An astringency stems from these regrets. If only “the sun had never risen on September 6”, “the exchange of population had never occurred” “the minorities had never migrated” “popular culture had not ground İstanbul” “Rapid and unplanned immigration from Anatolia had not overburdened İstanbul” If these situations had not taken place, would İstanbul, which is undeniably a cultural capital, not be a richer?<br />
No matter how good you are at writing or how much you trust in your words, it is very hard to describe İstanbul. With an enthusiasm, you get so excited that you would like to write as if you are chatting when you are writing on İstanbul. There remains neither form nor emphasis nor punctuation during writing. The same situation is valid for these lines you have just started to read. This is an İstanbul writing which jumps from one subject to another like the city itself.<br />
“I am listening to İstanbul, my eyes are closed.” said the poet. So does man listens to İstanbul. Even when blindfolded, taken to the far reaches of the world, then brought back and put in the middle of the city, he will say “Ah, here I am, back in İstanbul again” without seeing, only by hearing. The sounds of İstanbul are different than the other cities. And then, after opening your eyes, you recognize her from her colors that are complex, blurred, overlapping, nested and full of life. Like a colorful ebru or the unbelievable harmony of adverse colors. You can also recognize İstanbul from her smell. It smells yearning; it smells hope; it smells disappointment and it reproaches your loneliness to your face with its every aspect. This city looks innocent. Every morning she wakes up as a sinless girl. But at night like a mature woman she sleeps to sins. If you are from İstanbul, you know that no other city can be commuted with it. Even one part of the city doesn&#8217;t resemble another; or a day doesn&#8217;t resemble another in this city of paradoxes. Whoever lives in one part, the other parts are alien. “I am a taxi from the other side.” Ah yes, the sea separates the city. And that sea¦One side is busy, crowded, dirty and turbid port; the other side is separated from the sky by the pines. All sides of it are limitless. That sea is the perfect harmony of blue and green and the most beautiful sunsets can be seen in its horizon. On some parts, minarets of the mosques penetrate the sky, on some parts the needles of pines. Maybe the sun dives flatly into the water; the sea and the sky unite. In İstanbul you shouldn`t miss the joy of moonlight. The genuine treasure of İstanbul is the cohabitation of ezan and bell songs. In İstanbul a Christian crosses with ezan. In İstanbul the seagulls like simit (ring-shaped savory roll covered with sesame seeds).<br />
As roaming around the streets, you follow the traces of the history. I could not ignore the history of individuals such as drunkard Cengiz. He was a mechanical engineer hidden behind the dirty clothes and the drunkenness; this man who won a prize abroad for his poems, can tell several things relating to life. I could not recall Anahit while passing through Çiçek Passage. The long rhythms of Anahit whose accordion were the noise of Beyoglu for years are still echoing in the area. Although Imrozlu Yorgo Baba of Nevizade is no longer exist there are many other enjoyable figures. My favorite one, for example, is the long bearded gentleman who wears a felt hat with flower, large cravat, a jacket with several badges. He wears sharp-nosed shoes and held rosary which has rosary pieces as big as an apple. He generally stands in front of a wall in Beyoglu for a long time. Who knows what he does and why he stands there. In short, you can find any kind of people you want in that city.<br />
İstanbul gives hope. Her stones and soil have been known as gold since the old times. All the mighty Anatolia was fed with this hope. For it is the truth, İstanbul is rich in her own heart; she gave a place to every one who came. She created all kinds of hopes with her wisdom. Some are connected to her with love; some cursed but couldn`t leave İstanbul. Every one of them loved her unconditionally; İstanbul bewitched everybody.<br />
İstanbul is still there standing erected, although the immigrations and shallow popular culture, which are inevitable outcomes of changes in the world and in Turkey, made İstanbul elder and polluted and saddened it. When I think of it I could not get angry at İstanbul despite its traffic, its problems and the other unwanted things. I could get offended from İstanbul. My anger passes away when I look at from Pierre Loti to Golden Horn or to Maiden`s Tower to Fortress or Bosporus or Princes Islands. The only unpardonable people are those who mistreat İstanbul. I never pardon the people who do not realize that living in İstanbul does not mean being an inhabitant of İstanbul. Is it the important thing, no matter the identity who you are, to work with clean heart became more wealth for the place where we living or love our foundation where we work and produce something, add something good for our loved ones aren`t that. I think it is. Every corner and part of Istanbul is valuable and gorgeous. It is so beautiful and it expects to receive praise, appreciation and tolerance as every beautiful thing does.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=156</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Boş teneke çok tıngırdar&#8230;</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=154</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=154#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 May 2007 11:08:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[	“Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “popstar”, “alaturka star” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. “Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru&#8217;yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına“. Zira bugün artık buydu “güzel“ denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>“Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” </em>Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “<em>popstar</em>”, “<em>alaturka star</em>” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. <em>“Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru&#8217;yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına“</em>. Zira bugün artık buydu “<em>güzel</em>“ denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk filmlerinde iyi kalpli hassas kızın istikbalini kurtarmak ve kendisine olmadık kötülükleri yapanlardan intikam almak için olabileceği en güzel şey, en büyük gazinoda “<em>assolist</em>“ olmaktı. Ve bir “<em>Türk Rüyası</em>“ daha gerçek oldu. </p>
	<p><a id="more-154"></a><br />
Annesi küçük kuzenime yemek yemezse büyüyemeyeceğini söylediğinde, büyümezse yaşlanmayacağını, yaşlanmazsa ölmeyeceğini söyledi bilmiş bilmiş bakarak.<br />
Çıtı pıtı bedenlerini korumaya çalışan genç kadınların içlerindeki boşluğu doldurmak istercesine çılgınca yedikten sonra müthiş bir tiksinti ve perişanlıkla klozet kapağını açıp bir parmak darbesiyle herşeyi geri çıkardıkları hastalıkların vizitesi pahalı psikiyatristlerin müdavimlerine has sorunlar olduğunu sananlar, gecekonduda yaşayan genç bir kadının zayıflama ilacı almak için ablasının parasını çalarken olaya tanık olan yeğenlerini öldürdüğünü, hiç su içmeden günde üç saat jimnastik yapıp sadece bir elma yiyerek aylarca dayanan bir işçi eşinin hastanelik olduğunu gazetelerden okumayanlardır olsa olsa. Güzellik sistemleri her yaştan her sınıftan kadını kuşatıp, sadece ceplerindeki parayı değil, tüm zihinsel sağlıklarını ellerinden almaya devam ediyor.<br />
Güzellik sisteminin vardığı yer her zamanki gibi kapitalizmin kendisine karşı çıkan hareketleri kendisine eklemleme başarısıyla paralel gidiyor. 68 baharı tüm gücün gençlikte olduğunu, yaşlılığın çürümüş bir düzenin kokmuş bekçilerinden başka bir şey olmadığını yazdı duvarlara. Genç olanın dönüştürücü devrimci gücü temsil ettiğine inanılıyordu. Yaşlanma deneyim ve olgunlukla değil, değişime direnme ile tanımlanıyordu. Bu elbette modernleşme dediğimiz şeyin de bir parçası. Yani kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel bilgi anlayışının yerini alan, sürekli değişip yenilenen bilgi dünyası. Artık çırağın ustası kadar iyi üretmeyi, kendinden önce saptanmış kurallara ve güzellik anlayışına uyarak üretmekten başka bir şeyi hedeflemeyeceği lonca sisteminin yerini sanayi üretimine bırakmasıyla başlayan bu çağ yeniliğin anahtar kelime olduğu bir zamandı elbette. 68 baharı gençliği baştacı ettiğinde düzenin o anki temsilcilerine kafa tutuyordu ama sonrasında başlayan süreç gençliği neredeyse bir kült haline getirdi.<br />
Yetmişli yılların hippie gençliği yerini YUPPİE denilen kitleye bırakırken (young, urban, professional sanırım bunun açılımı) düzenin en değişmez kuralı olan değişimin artık gençler eliyle aktarılacağı güvencesi geldi. Lüks tutkusu, üst sınıf hayatlar genç ve güzel olanların elindeki silahlardı. Yükselen gençlik mücadelesi, artık yeniden yapılanan şirketlerde değişime uyum sağlayamayan yaşlı yöneticilere acımasızca bir tekme vurabilecek ihtiraslı gençleri en üst konumlara taşıdı. Bu arada tüketim yaşı da giderek düşüyordu. Artık kendi bütçeleriyle, kendi kararlarıyla satın alabilecek tüketici kitlesi daha genç yaşlara indi. Gençlik kültürü bir yandan ayrışırken bir yandan genelleşti, tektipleşti. Japonya`da, Türkiye`de, İngiltere`de, düşük belli, dizlerinin altında biten bol paçalı, ceplerinden kemerlerine metal anahtarlık zincirleri uzanan pantolanlarıyla kaykaylı gençler de görebilirsiniz, yırtık kotlu, metalci t-shirtlü, uzun saçları olanları da. Milliyetler ötesi tarzlar içiçe geçtiği gibi, milliyetlerden kaynaklananlar da suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi dağılabilirler. </p>
	<p>şimdi elli yaşın üzerinde olan insanların onbeş-yirmi yaşlarındaki fotoğraflarına baktığınızda yetişkin insanlar görürsünüz. Lise öğrencisiyken bile yetişkin gibi gözükürler. O yıllarda henüz gençlik, yaşlılığı işgal etmemiştir. şimdi ise genç görünmeye çalışan bir yaşlı, kendisini bırakmadığı için takdir edilecek kişidir. Giderek daha fazla insan üniversite eğitimi aldığı için okul süresi uzarken işsizlik hem eğitim süresinin uzamasını (uzmanlaşmalar, sertifika programları) hem de başka yaşam deneyimlerini (başka ülkelere geziler, stajlar) cesaretlendirir. Giderek daha geç evlenilir ya da evlenilmez; giderek daha geç çocuk sahibi olunur ya da olunmaz. Gençlik uzar.<br />
Doksanların sonu artık yirmili-otuzlu yaşların enerjisini de kaldırmaz oldu. Güzellik sisteminin normları, giderek daha az işgücüne ihtiyaç duyan kapitalist sistemin paralelinde giderek çocuklara yöneliyor. Artık kimse büyümek istemeyecek. Gençlik pınarı güzellik sistemi tarafından keşfedildi. Dergi kapaklarından üzerinize sarkan kızlar artık ondört-onbeş yaşlarında. Ve giderek küçülecekler. Geçen yıllarda batı ülkelerinde ardarda patlayan pedofili skandallarını hatırlayın. Cinselliği ancak başkasını ezerek, bir iktidar aracı olarak yaşayanlar, kadınların sosyal haklar bakımından erkeklerle giderek eşitlenmesi sonucu savunmasız çocuklara yönelmeye başladılar.  Savunmasız, üreme ve üretme gücü olmayan bedenleri arzular hale gelmeyi artık insan emeğine daha az ihtiyaç duyan, bir üreticiden çok bir tüketici olan kitleleri kucaklayan kapitalizmin bir yansıması olarak görmek belki paronaya. Ama unutmayın, modern çağda çocuk -ilke olarak- üretmez, tüketir, hak talep etmekten çok kendisine verilen hakların sınırlarını zorlar gizlice, kendini savunmaktan acizdir. Pırıl pırıl gergin teni üzerinde yaşlanmışlık yoktur, tarih yoktur. Geçen zamanın bize birşeyler eklediği değil bizden çalıp götürdüğü düşüncesi kazınır zihnimize. Aynada gördüğümüz şeylerin bize acı vermesi sağlanır önce, sonra da bu acıyı unutturacak nesnelerle donanmaya ikna ediliriz. Ve bu savaşta görünüm en güçlü silah olarak kullanılır. Arzulanmamak en büyük kabus, arzu nesnesi haline gelmek en büyük özlemdir. Kendi içine doğru derinleşemeyen insanın dış görüntüsü ile sınırlandırdığı dünyası giderek üzerine kapanan klostrofobik bir cehenneme dönüşür. Başkalarına ancak kendi görüntüsünü yansıtan aynalar olarak ihtiyaç duyar. Gençliğin tarihsizliği/talihsizliği kendini kurgusal bir dünyada nesneler aracılığıyla yeniden tanımlamaya çabalar durur.<br />
Azgelişmiş toplumlar emekleme çağında, gelişmekte olanlar okulda, gelişmiş olanlar ise okulu bitirmiş hayata atılmış durumda sayılırlar. Arada bir sürü nüans olsa da genel metafor bu. Güzellik sistemi nasıl gözlerini olgunluktan gençliğe, oradan da çocukluğa çevirdiyse, kapitalist sistemin gözleri de bir süredir az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeydi. Asya kaplanları, Malezya, Tayvan gibi ülkeler ve tabi bizimki de sisteme taze kan getirecek olanlardı. Bu ülkeler şimdi binbir türlü toplumsal çalkantıyla yerinden oynuyor (Hatta daha da kötüsü, bazen çok ciddi çalkantılara sebep olması gereken çürümüşlük haberleri gayet kanıksanmış bir halde satır aralarında kaybolup gidebiliyor) Kapitalizm, kendi kendisini seyredecek yeni aynalar arıyor. Kendi bedenini ve yaşanmışlığını taşıyamayan, tüketmekten başka varolma yolu bilmeyen yaşayan ölülere dönmeden önce biz, yani zombileşmeden, içine gömüldüğümüz boşluktan çıkmalıyız. Bernard Shaw`ın dediği gibi; mutsuz olmanın nedeni, mutlu muyum, değil miyim diye merak edecek zamanı bulmandır. Oysa ki; <em>“ Bu emel gurbetinin yoktur ucu/ Daima yollar uzar, kalp üzülür./ Ömrü oldukça yürür her yolcu/ Varmadan menzile ,bir yerde ölür”</em>
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=154</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Hayat, sen başka planlar yaparken sana olandır!</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=158</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=158#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2007 06:56:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Sayıklamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[	Çocukken çok yaramazdım. Zaten bence çocuk olmanın en iyi yanı yaramaz olma hakkına sahip olmak.

Misal ben diş macununun tadını sevmediğim için yıllarca tüp çukulatayla dişimi fırçaladım. Ekmeğe diş macunu sürüp yiyen bir çocukla dialektik gereği iyi arkadaş olduk. İkimiz yaramazlık konusunda sınır tanımıyorduk. Çarşaftan kedi paraşütü icad ettiğimizi, kedileri bu paraşüte bağlayıp balkondan attığımızı hatırlıyorum. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Çocukken çok yaramazdım. Zaten bence çocuk olmanın en iyi yanı yaramaz olma hakkına sahip olmak.<br />
<a id="more-158"></a><br />
Misal ben diş macununun tadını sevmediğim için yıllarca tüp çukulatayla dişimi fırçaladım. Ekmeğe diş macunu sürüp yiyen bir çocukla dialektik gereği iyi arkadaş olduk. İkimiz yaramazlık konusunda sınır tanımıyorduk. Çarşaftan kedi paraşütü icad ettiğimizi, kedileri bu paraşüte bağlayıp balkondan attığımızı hatırlıyorum. Kediler sertçe yere iniyorlar ve üstlerine kapanan çarşafla birlikte koşturmaya başlıyorlardı. En son attığımız kedi ise bir yavru kediydi ve hafifliği yüzünden çarşafı dolduran rüzgarla göğe yükselmişti. Gökyüzünde küçük bir nokta haline gelene kadar acı dolu miyavlarını duyduk. Kediyi bir daha görmedik. Bilim şehidi olmuştu. Uzaya kedi gönderen ilk Türkler olmamıza rağmen elimizden bir tutan çıkmadı. Kedinin ölümü bize ders oldu. Ertesi gün roket yapmaya karar verdik. Roket için arabalardan hortumla benzin alırken arkadaşımın yanlışlıkla yuttuğu benzinler onu hasta etti. Bütün akşamüstü oraya buraya kusarak mahallede huzursuzluğa sebep oldu. Artık bizi gören insanlar ve kediler saklanacak delik arıyorlardı. Her gün bir öncekinden daha aptalca birşey yapmaktan bıkıp usanmıyorduk. Bir gün arkadaşım perdeleri kibritle yaktıktan sonra, kolonyayla söndürmeye çalışırken ayaklarını yakmıştı. Zira kolonya ile iyice alevlenen ateşi tekmeleyerek söndürmeye çalışmıştı. Aynı arkadaş iyileşir iyileşmez, çubuk krakerle sigara içiyor taklidi yaparken, çubuğu ocakta yakmaya yeltenmiş ve kaşlarından olmuştu. Fakat en kötüsü ayaklarını ikinci kez yakmasıydı. Çoraplarını ayağından çıkarmadan ütülemeye çalışmıştı. Anne ve babasının sinirleri epey bozuldu. Evi yangın söndürücüyle doldurdular. Bu arkadaşın yatağın altında kamyon lastiği biriktirmek, buzlukta hamam böceği dondurmak, 20 tane sakızı aynı anda çiğnemek gibi alışkanlıkları vardı. Ispanak gibi sevmediğimiz yemekleri anneler görmeden ceplerimize doldururduk. &#8220;Yemeğini yedin mi?&#8221; diye sorduklarında, &#8220;Hayır, cebime koydum&#8221; derdik. İnanmazlardı ve komiklik yaptığımızı düşünüp gülerlerdi. Oysa biz ciddiydik. Ama çayımızı oniki şekerli içtiğimiz için kimse bizi ciddiye almazdı.<br />
Okulun, bizim gibi yaramaz çocuklar ayak altında dolaşmasınlar diye icat edilmiş bir kurum olduğundan şüpheleniyorum. Benim teorime göre okul bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı. şöyle ki eski çağlarda yani dünyada daha okul müessesi yokken hayat ıstırap içinde geçiyordu. Çocuklar okul olmadığından gün boyu ortalıkta dolanıyor, kah yaramazlık yapıyor, kah yaramazlık yapıyordu. Büyükler arasında sinir krizi geçirmek ve intihara sürüklenmek çok yaygındı. Çocukların kurduğu çeteler etrafta dehşet saçıyorlardı. Yakaladıkları büyükleri kandırıp, &#8220;amca at olsana, eşek olsana&#8221; diye sırtına biniyorlardı. Adam &#8220;sırtım ağrıyor&#8221; filan dese &#8220;sırt ne demek, ağrı ne demek, şu ne demek, bu ne demek?&#8221; diye adamı deli ediyorlardı. Adam can havliyle at oluyor, eşek oluyordu. O çağ çocukların altın çağıydı. Dilleri pabuç kadardı ve 24 saat tenefüs gibi geçiyordu. Sonunda büyükler çocukluğun bir akıl hastalığı olduğuna karar verdiler ve tedavi etmek için okulu icat ettiler. İlk yıllar tecrübesizlik yüzünden her şey iyi gitmiyordu. Örneğin zil henüz icat edilmediğinden teneffüs olunca çocuklar dışarı çıkıyor, bir daha geri gelmiyordu. Tabii bütün zorluklar zamanla aşıldı. Artık çocuklar hastalığın en şiddetlendiği yaşlarda hop okula yollanıyorlar. Tedavinin ilk yıllarında çocuğa günde iki üç saat &#8220;Neşeliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz&#8221; diye bir şarkı söyletiliyor. Böylece çocuk okulda neşeli olması gerektiği konusunda şartlanıyor. Günlerini bahçede nedensiz bir neşeyle yakalamaca oynayarak geçiriyor. Çocukların yara bere içinde geçirdiği bu dönem bir çeşit doğal seleksiyon da oluyor. Sonra doz arttırılıyor. 12 yaşında ortaokula başlayan erkek çocukları kravat takmaya zorlanıyor. Kravat gerçeği ile karşılaşan çocuk, bu cüce broker kılığına intibak etmeye gayret ediyor. Fakat çoğu zaman arka sıralarda fenalık geçiriyor. Öğretmen ise tedaviye ısrarla devam ediyor, x diyor, z diyor, kalk diyor, otur diyor. Çocuk, doğasına aykırı bu ortamda yaşam savaşı veriyor. Aslında counter strike oynamak istiyor. Böyle olunca da can sıkıntısının sözlükteki karşılığı &#8220;okul&#8221; oluyor.<br />
Bu nedenle taa en başından okulu sevmem mümkün olmadı. Garabet daha ilk gün başladı. İlk gün simsiyah bir önlük giydim ve bütün gün piştim. Güneş vardı ve cam kenarında oturuyordum. Fakir bir ülkede olduğumuz için perdeler kısaydı ve gölge etmiyorlardı. Simsiyah önlüğüm güneş ışınlarını mükemmel bir şekilde emiyordu. Misal, dışarıda hava 22 derece ise önlüğün içinde 40 oluyordu. Bir de yaka denen bir aparat vardı ya. Eziyetten ziyade bir işlevi yok. Keskin kenarlarıyla boynumuzu sıkmak suretiyle her daim disiplinli bir baş duruşu sağlıyordu. Yani bu tasarım harikası aksesuar öyle bir şekle sahipti ki insan başını dik tutmazsa keskin kenarları boyna nüfuz ederek acı veriyor ve çocuğu laubali bir gevşeklikten uzak tutuyor. Böylece çocuk, bir Türk gencine yakışır şekilde başı dik, gözleri acıdan vakur, hep uzaklara bakıyor. Çocuklara bu stil iyice yerleştirilebilirse uzaklarda parlak bir gelecek olması kuvvetle muhtemeldi. Velhasıl bu okul hadisesi kötü başladı ve sonra da kötü devam etti. O insan tabiatına aykırı önlük ve yakalarla kah pişerek, kah yaralanarak ilim irfan olayına girmeye çabaladım. Öğretmen günler boyunca bizim için bir anlamı olmayan çarpım tablosu adında bir tablodan bahsetti. Bu tablo dünyadaki en önemli birkaç tablodan biriydi. Üzerinde üç kere üç dokuz filan yazıyordu ve bu da çok çok önemli birşeydi. Kimse üç kere üçü kafasında bir yere oturtamıyordu. Kötü bir tekerleme gibiydi. Okul benim için 40 derece sıcaklıkta sıkıcı tekerlemeler ezberlemem gereken bir ızdırap yuvası halini almıştı. Oysa ben de herkes gibi büyüyünce astronot olmak niyetiyle okula gelmiştim ve geldiğime bin pişmandım. Bu koşullarda astronot olmam mümkün değildi. Ayrıca öğretmende de astronot yetiştirecek bir pırıltı göremiyordum. Habire elma diyor, armut diyor, topluyor çıkarıyor, tablo üstüne tablo anlatıyordu. Yaka bir yandan, önlük bir yandan bu okul işinden daha o zaman soğudum. Hem perdeler de kısaydı.<br />
Benim okuduğum bütün okullarda  haftada en az bir gün tören yapmayı gerektirecek mühim bir gün olurdu. Tören ekseriyetle bahçede yapılırdı ve yazın pişmek, kışın üşümek anlamına gelirdi. Her iki durumda da hazırolda durmak ve bozuk bir mikrofon dinlemek şarttı. Ödül olarak dersler kaynadığı için hem öğretmenler hem de biz bu işten karlı çıkardık. Fakat çocuğun biri robotvari adımlarla kürsüye çıkıp da şiir miir okumaya başlayınca beni afakanlar basardı. Zira bu kürsüdeki arkadaşlar garanti yapmacık olurlardı. Hatta ne kadar yapmacık olurlarsa o kadar başarılı sayılırlardı. Bu çocuklar epik epik gürleme kabiliyetiyle doğuştan nurlandırılmışlardı. Sesleri kah ağlamaklı, kah cesur, ama her zaman vakur çıkardı ki büyükler bu işe bayılırlardı. Özellikle çocuğun annesi babası yoğun hissiyat dalgalanmaları yaşıyormuş gibi yaparak etrafa &#8220;bu süper çocuk bizim, ayrıca gördüğünüz gibi hisli ve çok yönlü bir aileyiz&#8221; izlenimi vermeye çalışırlardı. Çocuğun düpedüz yalancı olduğunu, hatta ruhunu teslim ederek okuduğu bu şiirdeki birçok kelimenin anlamını bile bilmediğini nedense kimse farketmezdi. Çocuğun içine sanki bir ruh girmiş gibi gelirdi bana. Daha on dakika önce tek derdi çekmeceli kalemkutu olan bu çocuk şimdi transa geçmiş, bilmediği kelimeler kullanarak karışık cümleler kuruyordu. Ne ses tonu ne de söyledikleri ona aitti. Ürkütücü bir bilgiçlikle dehşet saçıyordu. Buna rağmen nasıl olup da herkese pek sevimli geliyordu anlamazdım. Büyükler kürsüdeki bu paranormal olayın asla farkına varmıyorlardı. 1.20 boyundaki bir çocuğun böyle ciddi meselelerden, abartılı bir alakayla bahsetmesi olağan geliyordu onlara. Keyifle dinliyorlardı. Bana da durduğum yerde rahat batıyordu. Kürsüdeki arkadaş adına utanıp, sıkılıyordum. Birileri çocuğun rol kestiğini anlayacak diye dertleniyordum. Öğretmenler de şiirden etkilendiğim için böyle dertli durduğumu düşünüyor, &#8220;ne kadar içli çocuk&#8221; diye beni takdir ediyorlardı. Hayatımdaki ilk yanlış anlaşılmalar işte bunlar olmuştu.<br />
Ortaokulda Ömer Seyfettin vardı. Hikayeleri insanı tarifsiz kederlere sürüklüyordu. Bize de rahat battığından hoşumuza gidiyordu. Kuşpalazı diye bir hastalığın varlığını bu hikayelerden öğrendik. Müthiş birşeydi. Yıllarca yatakta yatıyor ve ölmek için yalvarıyordunuz. Sonra kesik kol vardı. Hele &#8220;Bomba&#8221;, tüyleri dikme anlamında her türlü rakibini geride bırakıyordu. Hatırlarsınız, sonunda paketten kesik kafa çıkıyordu ki, bu derece bir dehşeti Amerikan sineması ancak doksanlı yıllarda &#8220;Seven&#8221;la yakalayabildi. Brad Pitt&#8217;e gelen pakette de kafa vardı ve fakat net olarak görünmediği için &#8220;Bomba&#8221;daki tasvirlerin dozunda tesirli değildi. Yaşımız büyüdükçe Ömer Seyfettin hikayelerindeki dehşet bizi kesmez oldu. Neyse ki Stephen King vardı. Edebiyat demek, dehşet demek olduğundan başka kitaplara pek yüz vermiyorduk. Gerçi sınıfta &#8220;Martı&#8221; ve &#8220;şeker Portakalı&#8221; gibi acayip kitaplar okuyan kızlar vardı ama biz onlarla görüşmüyorduk.<br />
Edebiyat öğretmeni bizdeki bu Stephen King tutkusundan hiç hazzetmiyordu. Ona göre gittiğimiz yol, yol değildi. &#8220;Kendi kültürümüzü anlatan eserler&#8230;&#8221; diye başlayan, devamını hiçbir zaman dinlemediğimiz, o yüzden de buraya yazamayacağım cümleler kuruyordu. Akabinde iki ders boyunca olabildiğince yavaş, Sait Faik okuyordu. Uyuyanlara &#8220;git yüzünü yıka gel&#8221; diyordu. &#8220;Hocam ben gözüm kapalı dinliyorum&#8221; yalanına hiç kanmıyordu. Uyumak yasaktı. Mağdur oluyorduk. Zaten bu kuşak çatışması denilen şey sırasında hep küçük kuşak mağdur olur. Yani bizim edebiyat öğretmenimiz hiçbir zaman kendisine iki ders boyunca metalika dinletmemize izin vermedi. Bu edebi terapilerden bir sonuç çıkmayınca öğretmen dozu arttırdı. Bana dönem ödevi olarak Yakup Kadri&#8217;nin &#8220;Yaban&#8221;ını inceleme görevi verdi ki, bu cezayı hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Öğretmen amacına ulaşmıştı. Ödev bende kuşpalazı etkisi yaptı. Acılar içinde tamamladıktan sonra birkaç yıl Stephen King dahil hiçbir kitabın kapağını bile açmadım. Kendimi hayır işlerine verdim. Ödevin fotokopisini ihtiyacı olan alt sınıflara dağıttım. Kuşpalazı salgınını önledim.<br />
Ortaokuldaki resim ve müzik öğretmenleri ise mütemadiyen üzgündü. Bunun sebebi müfredatın &#8220;Bizim çocuk illaki mühendis olacak&#8221; zihniyeti ile yapılmış olması. Aslında doğası gereği hoş vakit geçirmemiz gereken bu iki ders amacından saptırılmıştı. Zira inanışa göre tüm Türk çocukları genetik üstünlükleri sayesinde potansiyel birer mühendis ya da futbolcuydu. Böyle resim mesim işleriyle ziyan olmaları memleket için istenmeyen bir durumdu. Müfredat, bizi bu lüzumsuz işlerden uzak tutmak için özenle hazırlanmıştı. Birileri &#8220;Ne yapsak da bu derslerde çocukları afakanlar bassa&#8221; diye düşünüp hazırlamış olmalı. Bu yüzden yıllar ve yıllar boyunca resim derslerinde hep bayram ve tören resmi çizmeye zorlandık. Bu resimlerin hepsi aynı olurdu ve görene acı verirdi. Kara önlüklü çöpten bacaklı çocuklar bayram olduğu için sevinç içindeler ve gülerek bayrak sallıyorlar. Bazen kullanmaya zorlandığımız tekniklerle resim hadisesi bizim için tahammül edilmez bir hal alıyordu. Düşün bir kere, 12 yaşındasınız ve öğretmenler günü ile ilgili patates baskı yapacaksınız. Zaten bir önceki ders Konya&#8217;daki önemli medreselerin yapılış tarihini öğrenmişsiniz, hala onun şokunu yaşıyorsunuz, bir de bu &#8220;patatesle resim yapan çocuklardaki davranış bozuklukları&#8221; deneyi çıkıyor karşınıza. Müzik dersi de aynı kıvamdaydı. En büyük garabet, blok flüt çalmak zorunda olmamızdı. Sınıftaki bir kaç orjinal çocuk dışında kimse çalamazdı bu aleti. Delikleri kapatmak zordu. Notalar ekseriyetle bozuk çıkar, bu sesler insanda sinir yapardı. Velhasıl çalana zahmet, dinleyene eziyet bir aletti bu. Yine büyük bir titizlikle hazırlanan müfredat, normal bir çocuğun nefret edebileceği ne kadar şarkı türkü varsa barındırıyordu. Hepsi sıkıcı ve zor olmaları göz önüne alınarak özenle seçilmişti. Kah solo olarak kah gruplar halinde yapılan flüt terapileri sonucu çocuktaki olası bir müzikal eğilim tamamen yok ediliyordu. Çocuk resimden de nefret ettiğine göre mühendis olması için hiç bir engel kalmıyordu. Okulda yaşanan acı deneyimler yüzünden bugün her Türk genci içgüdüsel olarak kendini üniversiteye girip mühendis olmak zorunda hissetmektedir. Aksi halde berduş olacağına inanmaktadır. Velhasıl zannımca bu nedenle ülke üniversite görgüsüzlüğünün pençesinde kıvranmakta. Türk pop müziği ise katlanılmaz bir halde. Henüz Türk mühendislik harikası bir uzay gemisi filan da çıkmamıştır ortaya. Ne var ki kimsenin hiçbirşeyden şikayeti yoktur. Ağaçlar yaşken eğilmiştir.<br />
Orta ikiye gidiyordum. Hani sınıftaki kızların, ütü masasına benzeyenler ve benzemeyenler diye ikiye ayrıldığı dönemler. Herhalde hormonlar filan yüzünden herkes zor bir dönem geçiriyordu. Her neyse, o yıl okulda bir şaka furyası başlamıştı. Özellikle öğretmenlere sıkıntı veren şakalar yapmak çok modaydı. Onlarla iletişim kurmaya çalışıyorduk herhalde. Zira bir iletişim bozukluğu vardı. Yani yıllardır hep “otur, kalk&#8221; filan diyorlar, biz de hep oturup kalkıyorduk. İletişim olayımız bu eksende şekillenmişti. Nedense öğretmenler için en önemli olay büyüklere saygı olayıydı. Ne olursa olsun, saygı olmadıktan sonra her şey boştu. Kanaat notu diye bir şey var ya misal. İşte bu not çocuğun düğme ilikleme hızına ve otur-kalklardaki performansına göre verilir. Öğrenciler arasındaki yaygın inanış ise, öğretmenlerin düşmanımız olduğuydu. Bizimle arkadaşlık kurmak isteyen öğretmenleri bile düşman ajanı gibi görüp araya saygılı bir mesafe koyuyorduk. Zaten onlar da otur-kalk sisteminin mağduru olduklarından iletişim kurayım derken patetik oluyorlardı. Mesela şöyle diyorlardı: “Arkadaşlar hep ders olmaz, şimdi biraz muhabbet edelim&#8230; Sen kalk bakalım, bi şiir oku.&#8221; Bu tür derslerde ilk 10 dakika cılız bir muhabbet olur, akabinde ders sonuna kadar sıkıntılı bir sessizlik olurdu. Neyse bir gün şaka olsun diye sınıf masasının çekmecesine kedi koyduk. Öğretmen çekmeceyi açtığında kedi fırlayıp öğretmenin kafasına bastı ve dolabın tepesine çıktı. Akabinde de pencereden dışarı atladı. Kötü olansa sınıfın dördüncü katta olmasıydı. Okul o gün gözüme her zamankinden daha trajik göründü. Kedi bile okulda kalmak yerine ölmeyi tercih etmişti.<br />
Sonra liseye başlıyosun dediler. Orda bir tarih öğretmeni vardı ki kendisi grotesk bir insandı. Misal, diyordu ki Çanakkale Savaşı&#8217;nda o kadar çok kan dökülmüş ki kanlar bir nehir olmuş ve bu nehre kapılan kuzular filan hep boğulmuş. Bu tarz mübalağalı anlatımlar, özellikle &#8220;i&#8221; harflerinin noktalarını kalp şeklinde yapan kızları tedirgin ediyordu. Neyseki biz Stephen King müptelası birkaç arkadaş 80&#8242;lerin Türkiye&#8217;sinin o kısıtlı imkanlarına rağmen, belli bir neo-gotik tarzı oturtmayı başarmıştık. Hayatı alacakaranlık kuşağı gibi algılama eğilimindeydik. Bu açıdan tarih öğretmeni ile aramızda bir sorun yoktu. Stili hoşumuza gidiyordu. Ona Kimeryalı diyorduk. Zira kendisi, belki inanmayacaksınız ama Conan hayranıydı. Teneffüslerde filan diğer öğretmenlerden uzakta bir köşede Conan okuyordu. Saçları olması gerektiğinden epey uzundu ve gömlekleri her zaman buruşuktu. Bu haliyle problemli bir öğretmendi. Arkadaşlarından dışlanmış filan gibiydi. Sınavlarda masasına Conan bırakıyorduk. Önce ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu. Sonra yavaş yavaş masanın etrafına dönmeye başlıyordu. Sonunda dayanamıyor alıp okuyordu. Biz de kopya olayına giriyorduk. Bir kere müdürün bizim tarihçiyle tartıştığına şahit olmuştuk. Müdür, &#8220;Öğrencilere kötü örnek oluyorsunuz&#8221; filan diyordu. Tarihçi de nedense Lale Devrinden bahsediyordu. Biz de müdür odasının penceresinin altında kitap okuyor numarası yapıyorduk. Tartışmaya kulak kesilmiştik. Bir ara tarihçi cama doğru geldi. Çok sinirli bir hali vardı. Ufka doğru kısık gözlerle bakarak &#8220;Crom, sen bana sabır ver&#8221; dedi. Conan&#8217;ın ikide bir &#8220;Crom adına&#8221; demesinden hareketle bizim tarihçi de Türk-Kimerya sentezine girmiş ve şovunu yapmıştı. İşte tüm lise hayatımın en eğlenceli günü o gündü. En eğlenceli ikinci gün ise üç gün uzaklaştırma cezası aldığım gündü. Ceza hafta sonuyla birleştiği için sevincim iki kat artmıştı.<br />
İşte bu ilköğrenim yıllarında öylesine çok yorulmuşum ki üniversitede bir dönem, kısa bir dönem sadece miskinlik yaptım. Evden dışarı çıkmadan yaşıyordum nerdeyse. Yani kronik olarak yorgundum diyebiliriz. Hep ama hep yorgundum. Günde 24 saat, haftada yedi falan diye uzatacak değilim. Anladınız muhtemelen. Yorgun. Yani yine buna döndüğüm için üzgünüm ama öyle yorgunum ki bu yorgunluğu damarlarımda hissediyordum. şöyle oluyor, damarlarımdaki kan hep duruyor gibi geliyor. Belki vücut saati denen saatle ilgili bir problem vardı. Aslında bende öyle bir saat olduğundan şüpheliyim. Yani olsa ne işe yarayacak ki? Zaten hep yorgunum ve hep uykum var. Vücudumda bu saatin ayarlaması gereken bir şey yok demek istiyorum. Sanırım bende sürekli kıtalararası yolculuk yapmış gibi, jetlag mi diyorlar, ondan var. Çocukken antidepresan kazanına düşmüş de olabilirim. şu uyutucu olanlarından bahsediyorum. Uyutarak beyni format etme prensibiyle çalışan antidepresanlardan. &#8220;Aman bu deli uyusun da kafamızı dinleyelim&#8221; diye yapılmış olmaları kuvvetle muhtemel.<br />
Bendeki bu kronik mahmurluğa rağmen ne olduysa oldu bir sabah uyandım ve İngiltere&#8217;ye gitmeye karar verdim. Yoksa o hikayedeki gibi, bir kaç hafta içinde bir sabah uyanacak ve kendimi böceğe dönüşmüş bulacaktım. Bunu hissetmiştim. İçimdeki böcek vücudumu yavaş yavaş ele geçiriyordu. Misal sürekli çikolata yiyordum. Başka birşey yemek istemiyordum. Aslında içimdeki böcek çikolata hastasıydı. Bana kalsa pizza falan da yerdim arada. Bu böcek beni kontrol ediyordu. İçimdeki böceğe hiçbir şekilde karşı koyamıyordum. Zaten Jetlag&#8217;im vardı. Kolumu kaldıracak halim yoktu. Böceğe dönüşmem an meselesiydi. O an gelince mesele bitecekti. Hava değişimi olayına girmem gerekiyordu. Bu sebeple gitmeye karar verdim.<br />
Yine de böyle radikal bir karar almam çok tuhaftı. Yani bakkala gitmek bile benim için büyük bir trajedi haline gelirken, nasıl böyle uluslararası bir devinimde bulunacaktım ki? Bu bana fazla gelmeyecek miydi? Muhtemelen uyurken kafayı bi yere çarpmıştım, belki de bi bunalım falan geçiriyordum. Kesinlikle garip birşeyler oluyordu. Sonuçta kararımı vermiştim ama uygulayamıyordum. Neyseki miskinliğime bir renk katmıştım. Sabahtan akşama kadar yataktan çıkmadan playstation oynuyordum. Televizyonu yatağın yanına taşımıştım. Uykum gelince uyuyordum. Kalkınca kumanda kucağımda oluyordu. Hemen yine oynamaya başlıyordum. Sadece oyun almak için dışarı çıkıyordum. Zaten dışarı çıkınca gözlerim filan kamaşıyordu. Sonuçta vize mize işleri aylar sürdü. Bürokrasinin en ufak bir suçu bile yoktu. Yani bana göre bu bürokrasi epey hızlıydı bile. Misal muhtara gidip bir ikametgah zamazingosu almam iki haftayı buldu. Zira yataktan beşten önce kalkamıyordum bir türlü. Beşte kalkınca da nasılsa her yer kapanmıştır diye başlıyordum oyun oynamaya. Bir kere dördü çeyrek geçe kalkmayı başardım, hemen muhtara gittim. Muhtar benden fotoğraf istedi. Tabii böylece benim işler iki hafta daha uzadı. Konsoloslukta kuyruk var diye bir çok kere eve geri döndüm. Bir çok kere de, nasılsa kuyruk vardır, geri dönerim, diye evden çıkmadım. Ama işte insanüstü bir çabayla en sonunda İngiltere&#8217;ye gitmeyi başardım. </p>
	<p>Oraya vardığım gün &#8220;Boxing Day&#8221; denilen gündü. Yani Noel hediyelerinin paketlendiği gün. Tam bilemiyorum ama Cosby ailesinde olurdu ya şükran Günü, hani hindi gelir sofraya, Rudi, Vanessa&#8217;ya pizza suratlı der, kavga çıkar. Büyük ihtimalle o gündü. Bütün ülke bomboştu. Belki inanmayacaksınız ama havaalanının kapısı bile kapalıydı. Yani uçaktan inip, bir borunun içinden yürüyor, bir kapının önüne geliyorsunuz ya, işte o kapı diyorum, kapalıydı. İçeride de kimse yoktu. Belli ki herkes hindi yemeye gitmişti. Yolcular arasında &#8220;İngiltere bugün kapalıymış galiba&#8221; diye espriler oldu. Herkes bırbırbır konuşmaya başladı. Kapının zili mili var mı diye etrafa bakıyorduk. Sonra hostes geldi, bir yere telefon etti.  Tam herkes birbiriyle samimi olmaya başlamıştı ki, başında kocaman bir Noel Baba şapkası olan güler yüzlü bir görevli kapıyı açtı. Adamın ceketinin arkasından bir kuyruk çıkıyordu. Kaplan kuyruğu gibi. Önümüzden yürürken kuyruğu sağa sola hareket ediyordu. Herkesin yüzünde &#8220;Nasıl yani?&#8221; ifadesi vardı. Olaylar iyice &#8220;X - Files&#8221;a bağlamaya başlamıştı. Yani İngiltere&#8217;yi hiç böyle düşünmemiştim. Ne bileyim, daha endüstriyel - gotik tarzda bir şeyler bekliyordum. Neyse, adamı takip edip Japon turistlerle dolu bir yere geldik. Turistlerin hepsinin elinde şemsiye ve fotoğraf makinası vardı. Gümrük memuru kırmızı bir palyaço burnu takmıştı. Pasaportunu kontrol ettiği her Japon tarafından fotoğrafı çekiliyordu. Sıra bana geldiğinde palyaço burunlu gümrük memuru &#8220;şemsiyen yok mu?&#8221; dedi. Ben de elimdeki belgeleri uzatıp, &#8220;Söyledikleri her şeyi getirdim. şemsiyeden haberim yoktu,&#8221; dedim. Aslında iyi bir espri değildi, ama adam gülmekten iki büklüm oldu. Ben de güldüm. Üstümüzde flaşlar patladı.<br />
Londra gündüzleri çok ciddi bir yerdi. Bir kere sokakta gördüğüm herkes hep çok önemli bir toplantıya gidiyormuş gibi yürüyordu. Sanırım bu, şehrin her yerinde saat olmasından kaynaklanıyordu. Yani her köşe başında bir saat vardı ve bu da insanlarda hatırı sayılır bir gerginlik yaratıyordu. Bilirsiniz, saat öyle bir şeydir. Akrebi, yelkovanı filan vardır, tiktak miktak eder, insanda “Bir şeyler yapmalıyım, bir şeyler yapmalıyım,  zamanım azalıyor&#8221; hissi uyandırır. Yani bana kalırsa paranoid bir icad. Gel gör ki, bu şehrin en ünlü binası bile bir saat kulesi ki, bu da özel olarak incelenmesi gereken bir durum. Yani neden devasa bir saat kulesi yapmışlar? Neden mümkün olduğunca büyük yapmak istemişler? şehre daha bir yatılı okul havası versin diye mi? Neyse sonra düşündüm de, “Bu saat merakı buranın ikliminden kaynaklanıyor olabilir&#8221; dedim. Yani burada hava hep ama hep kapalı olduğundan güneşe bakıp zamanı tahmin etmenin imkanı yok. Yani hava günün her saati sabah altı buçuk, yediye çeyrek var gibi duruyor. Ama mesela öğle olmuş. Tabii durum böyle olunca bu saat hadisesine gereğinden fazla önem verilmiş herhalde. İşi, bulutların içine kadar yükselen kocaman bir saat kulesi yapmaya kadar götürmüşler. Gerçi görkemli ve güzel bir eser ama sonuç itibariyle saat işte. Gündüzleri bu kadar ciddi ve gergin görünen şehir halkı, gecenin ilerleyen saatlerinde beklenmedik bir şekilde rahat ve eğlenceli bir hale geliyor. Zira herkes işten çıkıp doğruca puba gidiyor ve ciddiyet bir kenara bırakılıyor. İşte o birkaç saat bütün şehir çocuklar gibi şen oluyor. Tilt oynanıyor, bira içiliyor, langırt turnuvası yapılıyor. Gel gör ki ertesi sabah yine saat çalıyor ve herkes uyanıp tekrar ciddileşiyor. Kravat mıravat takılıyor, saatler ayarlanıyor ve evden tam sekiz yirmi birde çıkıp, sekiz otuz yedide gelen trene yetişiliyor. O tren ise öyle bir tren ki, son 30 yıldır her sabah tam sekiz otuz yedide gelmiş istasyona. Demek ki hiçbir şey şansa bırakılmıyor İngiltere&#8217;de. Her şey titizlikle ayarlanıyor filan. Tamam da neden otuz yedi?<br />
İngiltere&#8217;ye vardıktan 20 gün sonra param bitti. Sanırım buraya gelmek pek de iyi bir fikir değildi. Bakkalda gazeteleri karıştırıp iş ilanlarına bakarken böyle düşünüyordum. Hintli bakkal &#8221; almayacaksan bakma!&#8221; dediğinde o ana kadar varlığını bilmediğim üçüncü dünya ülkesi alınganlığım devreye girdi. Bir Hintli&#8217;den bunu beklemiyordum. Yani hoşgörü ve barış dolu topraklardan gelen bu adam nasıl oluyor da Arizonalı bir benzinci gibi konuşabiliyordu? Belli ki Ganj nehrinde yıkanmayalı çok olmuştu. Velhasıl bakkal bu hassas anımda beni kırmıştı. Gerçi ben duymamış gibi yapıp gazeteye bakmaya devam ettim ama bu sefer geri dönmek için uçak bileti fiyatlarına bakıyordum. Herhalde motivasyon kaybı böyle birşeydi. Sonra ilanı gördüm. &#8220;Bisiklete binmeyi seviyorsanız bize gelin&#8221; yazıyordu. Sevdiğim kesindi. Adresi elime yazmak için Hintli bakkaldan kalem istediğimde, adam homurdanarak yazmayan bir kalem verdi. Sanırım onu fazla zorlamıştım. Kalem yazmadığı için adresi elime zar zor yazdım. Kazıdım desek daha doğru olur. Neyse, dükkandan çıkarken adam hala homur homurdu. Hintli bakkal kimliğini kesinlikle yitirmiş bir Hintli bakkaldı. Bu kadar kızacak bir şey yoktu. Altı üstü kapı çarpmıştı.<br />
İş, bisikletle evrak taşıma işiydi. Patron Manchester&#8217;dan gelmişti ve memleketi Yeni Zelanda&#8217;ydı. Dolayısıyla konuşmasından hiçbir şey anlamadım. Her dediğine &#8220;okey, olrayt&#8221; filan dedim. İletişim bozukluğunu ona yansıtmamaya çalışıyordum. Bir ara &#8220;yarın saat 9&#8243; gibi bir şeyler duydum. Sonra el sıkıştık filan, herhalde beni deneyeceklerdi. Sabah 9&#8242;da işe geldim. Bana &#8220;A&#8217;dan Z&#8217;ye Londra&#8221; kitabı, adres defteri ve telsiz verdiler. 15 dakika sonra bir bisikletin üstündeydim ve kafama kask takmaya uğraşıyordum. Kaskın üstünde &#8220;turbo&#8221; yazıyordu. Bu açıdan motive edici bir kasktı ama küçük geliyordu ve kafamda komik durmuştu. Yine de &#8220;Londra kazan ben kepçe&#8221; olayına gireceğim için keyfim yerindeydi. Zaten 20 gündür paramı buralarda bitirdiğimden belli başlı yerleri öğrenmiştim. Kendime güveniyordum. Karizmatik bir şekilde pedala basıp köşeyi döndüm ve olması imkansız bir şey oldu. Bir ata çarptım. Kendimi yerde buldum. Takdir edersiniz ki, çarpmayı umduğum en son şey bir attı. şaşkınlıkla gözlerimi ovuşturduğumda atın üstündeki polisi gördüm. Melek yüzlü bir kadındı, bir atlı polis. Huysuzlanan atı sakinleştirdikten sonra inip bana &#8220;Bir şeyin yok ya&#8221; falan dedi. &#8220;Yok&#8221; dedim, &#8220;Gitmem gerek acelem var&#8221;.<br />
Beni iki gün denediler. Sonra patron &#8220;Sen bu işi yapamıyorsun&#8221; dedi. &#8220;Evet, dedim, trafik ters geliyor&#8221;. Ertesi gün erkenden Hintli bakkaldaydım. Bu sefer yanımda kalem de götürdüm. Yine de kaderimden kaçamadım. şöyle oldu; iş bulamayınca yine küçük bir odaya kapandım, sonra da o küçük odada aylarca televizyon seyrettim. Televizyonda sadece beş kanal vardı, kanalların beşinde de birşey yoksa camdan dışarıya baktım. Dışarıda da hep yağmur yağdığı için birşey görünmüyordu. Bunlar haricinde, en çok yaptığım hareket bakkala gitmekti. Birkaç kere de süpermarkete gittim. Doğal olarak bu yaşam stiliyle bir süre sonra yine böceğe dönüşmeye başladım. Haftalar geçtikçe durum vahimleşmeye başladı. Kaldığım odadan hiç çıkmadığım gibi oda çok küçük olduğu için çoğu zaman yataktan da çıkmıyordum. Gerek kalmıyordu, kolum her yere uzanıyordu. Yine böcekleşme sürecine girmiştim. Bu kadar hava değişimi yeter dedim. Ayakabılarımı giydim ve geri geldim.<br />
Bir dahaki sefere Moskova`ya gideceğim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=158</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=153</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=153#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2007 08:14:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=153</guid>
		<description><![CDATA[	Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
	Mevlana 
	
Büyümek bir zaman değildi. Büyümek bir ya da birkaç yerdi. Ben enstantanelerle büyüdüm, projektör makinasından atlar gibi. Hayata poz vere vere, aralarında siyah karanlık aralıklar tıkırdatarak. Hatıralarım yaşamadıklarımdır böylece.
Renkli dia pozitiflerinden seyrederim geçmişimi. Benim için sadece mekanlar vardır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>Her gün bir yerden göçmek ne iyi<br />
Her gün bir yere konmak ne güzel<br />
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş</p>
	<p>Mevlana </em></p>
	<p><a id="more-153"></a><br />
Büyümek bir zaman değildi. Büyümek bir ya da birkaç yerdi. Ben enstantanelerle büyüdüm, projektör makinasından atlar gibi. Hayata poz vere vere, aralarında siyah karanlık aralıklar tıkırdatarak. Hatıralarım yaşamadıklarımdır böylece.<br />
Renkli dia pozitiflerinden seyrederim geçmişimi. Benim için sadece mekanlar vardır. Onlar içinden bir zamanlar geçtiğim değil, tam tersine benim içimden geçmiş, bu yüzden benim için geçmişleşmiş parlak alanlardır. İçlerinde uzun ya da kısa kalmış olmam, orada kayda değer sakatlık, aşk, terbiye gibi bir şeyleri yaşamış olmam değildir onları geçmiş arşivimin parlaklıkları yapan. Aksine onlar rüyalarım kadar gelişigüzel, o yüzden esrarengiz ve hem de anlamsızca ısrarcıdırlar.<br />
Mekanlarım aslında sizin zannettiğiniz gibi içinde geniş bir perspektifle optimum bir kareye sığdırılmış ve seyrimize açılmış görüntüler değildir. Benim mekanlarım ısrarcıdır ama durup beklemez. şimdi gibi gelip geçer geçmişim onlarla beraber. Birinde bir pembemsi çiçeği ezerim, ezdikçe ıslak ve yapışkan elime kınalarım. Oyun der buna büyükler. Bir başkasında bir kapıdan defalarca girecek gibi olurum, defalarca geriden hız alır sakince yürürüm. Ama ne mümkün karanlık kapıdan içeriye adım atmak. Yine de denerim. Israr eden benim kıpırtılı mekanlarımdır. Geçmişim bugün gibi akar. Ama ben bazı şimdilere sırtımı yaslarım, geçmişi hiçbir yere geçirtmem. Seyir için durmuşsam, karanlık atlayışlarım arasında bilinmezden bilinmeze sekerim. Ateşim çıkar durur bakarım. Hiçbir çocuk büyümeyi bir oyun heyecanından daha çok beklemez. Hiçbir büyümüş ise çocukluk denilen şeyi aramaz, çünkü elinin altında pırıl pırıl kıpırdamaktadır. İnsan karanlık bir odada projektörün ışığını değil, ışığın önündeki şeffaf görüntüyü görür çünkü. Pek kıpırtılı, pek ısrarcıdır geçip gidemeyen geçmişler, bugün olamayan şimdilerde.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=153</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Eğer yaşamın kilidiyse hareket, o kilidin anahtarı da gitmek olsa gerek&#8230;</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=152</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=152#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2007 10:25:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[	Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
Aynı mahallede kocayacaksın;
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma,
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
	Kavafis 
	Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. Çekildikçe uzarlar, uzadıkça kısalırlar. Tıpkı masallardaki gibi; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.<br />
Bu şehir arkandan gelecektir.<br />
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,<br />
Aynı mahallede kocayacaksın;<br />
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.<br />
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.<br />
Başka bir şey umma,<br />
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,<br />
Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.</p>
	<p>Kavafis </em></p>
	<p>Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. Çekildikçe uzarlar, uzadıkça kısalırlar. Tıpkı masallardaki gibi; dere tepe düz gittim, dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim. İşte böyle bir çelişkiyi barındırırlar bünyelerinde.<br />
İşte size sihirli bir sözcük; gitmek, ister uzatın, ister kısaltın. Nereye çekerseniz oraya gidebilir. Bir köpek kadar sadık, bir akrep kadar kalleş olabilir. Gurbetten gitmek, yurda dönmekmiş; varmak için gitmek gerekliymiş ve her gün yatağımızdan kalkıp kapıyı açınca yeni bir yerlere gidermişiz. Öyle söylerler. Söylenenler doğru mudur? </p>
	<p><a id="more-152"></a><br />
Eğer yaşamın kilidiyse hareket, o kilidin anahtarı da gitmek olsa gerek. Bir kenti terketmenin hüznünü anlatan Behramoğlu, yeni bir şehre gittiğinin farkındadır ve başka bir hüznü yanında getirir. İkisinin arasındaki fark belki çok ince belki de sadece muhtevada saklı. Gitmek ve terketmek iki zıt uç mu yoksa aynada birbirlerini çoğaltan görüntüler mi? Sanırım bu, yaşadıkça anlaşılacak bir sır. Her gün çıktığınız evden son çıkışınız olursa ya da her gün gittiğiniz yerden farklı bir yere gidiyorsanız, bu gidiş ve terkediş diğerlerinden ayrıcalıklıdır&#8230; diyebilir miyiz?<br />
İşte size sihirli bir sözcük ve bir sürü soru. Kelimenin sırrına vâkıf olduk mu iş bitecek. Ama sorun bu noktada başlıyor kimi zaman. Kelimede kaybolmak da mümkün, kelime bizi ezebilir, eritebilir. Onda yeni anlamlar bulurum umuduyla girdiğimiz her sorumluluk ayağımızda bağ olabilir. Söz gelimi ben sürgün hayaliyle süslediğim bir yolculuğun gitmek mi, terketmek mi, sevmek mi, kaçmak mı olduğunu nasıl çözerim. Olsa olsa onu bir hayal değil de gerçeğin ta kendisi saymakla çözülebilir bu düğüm.<br />
Evet sürgünü yaşıyormuş gibi yaşamayıp; yüreğinde hissettim mi iş biter. Daha doğrusu &#8220;Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim&#8221;. Gitmenin ne demek olduğunu işte o zaman çözerim. Düşünün, bir düşünün, hepimizin içinde kangren olmuş bir sürgün var ve onun hediye ettiği gurbetlerle çoğaldığımızı düşünün. Akşam eve geldiniz, oturmuş tv seyrediyorsunuz; ya da bir yerden bir yere gidiyorsunuz ve tabii ki yalnızsınız (ki yolculuklarda insan hep yalnızdır). Hissettiniz mi? Garip bir burukluk&#8230; içinizdeki yarım kalmış çığlığı işitebiliyor musunuz? İşte o nereye giderseniz gidin, ne yaparsanız yapın ve nerede kalırsanız kalın, yanınızdan ayıramadığınız sürgünlüğünüzdür. Lütfen, bir an gurbeti yaşar ve evinizde sıla özlemi çekerseniz, sözlerimi hatırlayın.<br />
Kimi sözcükler büyüsü kendinden menkul bir hüzünle birlikte yürürler. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=152</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Yazı, yolculuğumuzun sınırlarını belirler&#8230;</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=66</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=66#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Dec 2006 14:59:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=66</guid>
		<description><![CDATA[	Duygularım sözün kıyısına vuracak da bir yazının yolunu gözleyeceğim, dediğim çok olmuştur.
	
Yazı ya da şiir, hep beklemeyi öğretir bize. Çünkü içimizde hayatı alabildiğine yaşamayı arzulayan biri vardır: Çabalar durur. Bir ifadeye taşınmak ister. Yazı, şiir, beste ya da resim olmak için dilin kulağına bir müjdeyi fısıldar zaman zaman. Ne var ki sınırlandırmalarla karşı karşıya kalır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Duygularım sözün kıyısına vuracak da bir yazının yolunu gözleyeceğim, dediğim çok olmuştur.</p>
	<p><a id="more-66"></a><br />
Yazı ya da şiir, hep beklemeyi öğretir bize. Çünkü içimizde hayatı alabildiğine yaşamayı arzulayan biri vardır: Çabalar durur. Bir ifadeye taşınmak ister. Yazı, şiir, beste ya da resim olmak için dilin kulağına bir müjdeyi fısıldar zaman zaman. Ne var ki sınırlandırmalarla karşı karşıya kalır. Sınırlara alışan ise bizizdir.<br />
Hayatın yoğun bir anında duygularımız bize kendini hissettirir. Bereketsiz bir zamanda ise içimizin ötelerine çekilir.<br />
İçimizde kendi hayatını bir türlü yaşamayan duygular barınır. Ve hep dışa aksetmek isteyen, bir ayna arayan hayaller vardır.<br />
Bir gülü tanımlamak isteriz. Kâinatı yorumlamak arzusuna kapılırız. Rüzgarla bir yerlere taşınmak, kısacası kendimizi çözümlemek çabasına düşeriz. Bütün bunlar için kalbin kıyısında bekleriz. Bir şeyleri gün ışığına tutarız da. Yağmur şiirini yazarız ama yağmur, şiirin kendisinden esinlendiğini bilir mi? Bulutlar ya da çiçekler yazımızdan yansıyacak aşinalığı bulur mu? O çok sevdiğimiz fotoğrafın hissettirdiklerini dile getiririz de, hislerimizi paylaşan olur mu? Ve şu soru bizim için zamanı bekler durur: Yazının evine hangi dalgalar vurdu da kimden selam getirdi?<br />
Vakit bir günün sonuna yaklaşmakta. Günbatımı şenliğine katılan kırlangıçlar, akşamın rengine kanat değdirip, öze dalışlar yapıyor. Gözleriniz kalbinize bu anı süzer. İçinizden bir kuş havalanır. Akşamın yoğunluğuna ya da bir günün serinliğine kırlangıçlar gibi kanat çırpmayı arzular. Oysa ki sözün ucu, akşama bir türlü dokunamaz. Hayalin, dalgaları içinizin sahiline ulaştırması için dua edersiniz, o kadar.<br />
Diyeceğim, söz bir yolculuktur. Yazı, özene bezene oluşturulan bir mektup. Söz de yazı da bir yere ulaşmayı arzular. Bir ümit ulaşır da&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=66</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>zil, şal ve gül</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=83</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=83#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2006 15:32:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=83</guid>
		<description><![CDATA[	Finans, bilgi-işlem ve medya&#8230;İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.
	
Düşünüldüğünde, paranın bir değişim değeri tanımı olarak sıkı kurallara bağlanmış, neredeyse nesnel kavranışından bugünkü uçar kaçar ama o ölçüde de kaçınılmaz bir varlık haline gelmesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Finans, bilgi-işlem ve medya&#8230;İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.</p>
	<p><a id="more-83"></a><br />
Düşünüldüğünde, paranın bir değişim değeri tanımı olarak sıkı kurallara bağlanmış, neredeyse nesnel kavranışından bugünkü uçar kaçar ama o ölçüde de kaçınılmaz bir varlık haline gelmesi arasında biz fanilerin zamanı saptamak için yaptığı bölümlemeler cinsinden ne kadar az birimin geçtiği görülebilir. Daha 50 yıl öncesine kadar para dediğimiz şey meşhur tabiriyle yoğunlaştırılmış emek olarak görülüyor ve insanlık kadar eski bir tarihi olan değerli metallere dayanıyor, değerini onlardan alıyordu. Artık öyle mi ya? Birtakım insanların belli odalarda oturup şu kadar ya da bu kadar basmaya karar verdikleri kağıt parçaları yani selüloz demetleri para diye kullanılıyor ve kabul görüyor. Üstelik sözünü ettiğim kağıt parçaları bile hayli arkaik nesneler haline döndü artık. Bilgisayarların hafızalarındaki bir takım rakamları paradır diye belleyip yine o hafızalar üzerinden alıp satmaya başladık. Yok canım, o rakamların parasal değer olarak karşılığı var, diyenlere herhangi bir ülke piyasalarındaki parasal arz ile piyasadaki para miktarını karşılaştırmalarını hararetle öneririm. Hem enflasyon denilen modern illetin nereden geldiğini sanıyorsunuz?<br />
Olmayan değerlerin olmayan eşitliklerle bilgisayarlara yüklenmesi aslında yeni çağın üç hayalinden biri olan bilgi-işlem sayesinde mümkün olabildi. Silikon ve devre teknolojilerinin 1970`lerin ikinci yarısından sonra hızla ilerlemesi bilgisayarları hem ucuz hale getirdi hem de işlem kapasitelerini inanılmaz boyutlara eriştirdi (yani eriştirmiş, ben kucağımda bulduğumda inanılmaz haldeydi). İnsan zihninin hiçbir zaman ulaşamayacağı hesap edilen işlem kapasiteleri, insanoğlu için yeni hayaller yaratılan bir alanı kullanımımıza soktu. Bilgisayar üretiminin tamamen hayale dayalı olduğunu söyleyebilir miyiz? En azından benim gibi -biraz da sahiplendiği pozitivist eğilim sebebiyle- ortaçağ modernitesinde takılıp kalanlar için bilgisayarların yapabileceği şeyler ancak hayal sınırları içinde anlamlandırılabilir (bknz. Robot Asimo&#8230;)<br />
Bilgisayarların beyinleri ile ekranlarını birleştiren ilişkiler kümesi medya dediğimiz ve çağın üç karakteristiğinden biri olan o konuya girizgah yapabilmek için önemli. Medya artık insanlar arası iletişimde aracılık konumunu yitirmiş durumda. Çünkü iletişim çift yönlü ve daha çok eşitler arasında bir alışverişin tanım bulduğu bir alan. Oysa çağımızda medya denildiğinde bir grup büyücü ve kahinin tek taraflı bilgi ve imaj aktarımlarını anlıyor hale geldik. Tek taraflı bu bombardıman, paranın ve bilgi-işlemin yalanını bize taşıyıp duruyor.<br />
Bu üç hayal hayatlarımızı oluşturuyor artık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=83</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>aile bir kelime değildir, aile bir cümledir.</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=84</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=84#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Nov 2006 15:34:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=84</guid>
		<description><![CDATA[	
	çok şirin değil mi?
	Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/tombik_1.jpg' alt='' /></p>
	<p>çok şirin değil mi?</p>
	<p>Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de aile kurma tutkusu, sanki yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdü gibi. İçgüdüler konusunda yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de, daha ziyade “homo”nun “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hala da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden birşey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı (Ya da Irak`ta yaşanan kepazeliği görene kadar ben öyle sanıyordum!) Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insancıl güdüler arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne?<br />
Aile olmak yolundaki çabaların nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişimin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal bir gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak&#8230;Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak. Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek.<br />
Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Aileye bir çocuğun katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nine-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. şefkat ve sevgiden gözgözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşısındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akıbetle karşılaşıncaya dek.<br />
İnsan, kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini bilir. O nedenle aile kurmak, insanın kendinden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendi değilmiş gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğunu sanmasıdır. Ben derim ki ne bu yanılsamaya düşün ne de şu yukardaki resmin cazibesine kapılın, siz kendi başınalığınızın tadını çıkarmaya bakın&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=84</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Yaşam Tüketmektir&#8230;</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=73</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=73#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Nov 2006 15:11:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=73</guid>
		<description><![CDATA[	&#8220;Kuşaklar birbirlerinden ne öğrenirlerse öğrensinler, o kadar akıllı olmasına rağmen insanoğlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğrenemez. Bu açıdan bakıldığında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez&#8230;Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.&#8221;
Kierkegaard 1954
	 
	Yaşam Tüketmektir&#8230;
	Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>&#8220;Kuşaklar birbirlerinden ne öğrenirlerse öğrensinler, o kadar akıllı olmasına rağmen insanoğlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğrenemez. Bu açıdan bakıldığında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez&#8230;Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.&#8221;</em><br />
Kierkegaard 1954</p>
	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/artF3.jpg' hspace="5" vspace="5" align="left" alt='' /> </p>
	<p>Yaşam Tüketmektir&#8230;</p>
	<p>Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır gelişme göstermeyen bir sosyal yapı falan&#8230; Geçmişin mirasını koruma ve geleceğe aktarma paniği&#8230;Acaba bize geçmişten kalan birikim nedir ki biz bu mirası geleceğe eksiksiz devretmeyi istiyoruz? Geçmişte neler yitirildiğini biliyor muyuz? Görülmeyen veya gözden kaçan fırsatlar var mıydı? Bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Elimizdekileri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere devretmek amacında olduğumuz söylenebilir. Ama bu amacın amacı nedir? İnsan uygarlığının sonsuza dek devamı mı veya evrene ve zamana hakim olma düşü mü? Yoksa ölümsüzlük mü? İnsanlar iz bırakmaya, gelecek nesillere kendilerini tanıtmaya çalışır. Üretmeye çalışır. Bu doğrultuda ortaya fikirler atılır, eserler sunulur, çalışmalar yapılır. Üretme tatmininin tükenmeye başladığı noktada üreme fikri akla gelir ve üreme gerçekleşir. İnsanlar hatırlanmaya, hiç değilse öldükleri zaman geride yaşayan birşey bırakmaya çalışırlar. Üretmek ve üremek düşüncesinin altında ölüm korkusunu bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. Yok olmak, hatırlanmamak nedense insanlara korkunç gelir. Çoğu zaman bellek hatırlanmak için hatırlar. Her hatırlayışta kendinden birşeyler katıp hatırlanmak isteği vardır. Elindekilere kendinden birşeyler katıp yeni birşey yaratmak&#8230; Yaratıcılık&#8230; Benzer noktalarda bazı kişiler ellerindekileri değerlendirip başarılı olmuş ve üst düzey eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu eserler tarihe malolmuştur. Tarih bir çeşit ortak bellek olmuş ve onu herkes kendine göre yorumlamıştır. Bu eserler, artık yaratanlarına ait değildir ve yaratıcılarını kaçınılmaz sondan kurtaramamışlardır. Toplum ise bu eserlere sahip olduğunu zanneder. Bu eserlerin algılanması ve yargılanması, zaman ve bakış açılarıyla farklılıklar gösterir. Toplumun tek bir belleği veya algılama şekli olamaz. Belki de Borges haklıdır. Herşey evrensel bir belleğe ait olacaktır. Ancak bence bu bellek tanrısal bir kusursuzluğa sahip değildir. Bu bellek belki toplumun, belki de dilin olacaktır. Yaşamın değişken dengesi içinde oluşmaktadır ve asla adaletli değildir ve de olmayacaktır. Amaca göre değişken olaylar ve eserler yer alacaktır bu bellekte. Kopuk kopuk ve anlamsız, sadece yüzeysel bir bellek kalacaktır ileriye&#8230; Unutuş ve unutuluş günden güne daha çok kemirecektir.<br />
Üretmek veya ilerleyen bir insanlık fikri bana her zaman şaibeli gelmiştir. Öyle ya da böyle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan insanların ortadaki birtakım kombinasyonları deneyerek bunlardan bazı mantık düzeneklerine göre sonuçlar çıkarıp bu sonuçları, yaratıcılık ya da üretim olarak adlandırmaları ve bunlardan tatmin olmaları acıklıdır. Gelecek nesiller bizim ne kaybettiğimizle ilgilenecek mi yoksa gene bizimkine benzer bir düzenek içinde elindekilerle mi yetinecek? Belki onlar da geçmişten kalanı düşünmek yerine ileriye sağlıklı bir miras bırakmayı düşünürler. İnsanlar bu güne kadar birçok denge içinde yaşamayı öğrendiler. Bundan sonra ağaçlar yok olsa da insanlık ağaçsız yaşamayı öğrenecektir. Öğrenemeyen yok olur. Biz doğayı egemenliğimiz altına alamadık. Doğanın değişimine bakıp onu öldürdüğümüzü sanıyoruz ve doğa bizi de kapsayarak yoluna devam ediyor. Ağaçsız belki de insansız yeni dengelere doğru&#8230;<br />
Geleceği düşünmek ve ona sahip olmak, onu yönlendirebilmek&#8230; Varolmak, yaşamak, insanlık, uygarlık ve sahip olduğumuzu sandığımız herşey&#8230; Kavramlarımız, tanımlarımız ve de geleceğimiz&#8230; İlerleme diye adlandırdığımız değişim&#8230; Biz eninde sonunda bir dinazor soyuyuz ve sonumuz, amaçlarımızın, hayallerimizin, ümitlerimizin çok dışında komik ve trajik olacak. Bundan eminim. Bu noktada Woody Allen&#8217;ın bir sözü geldi aklıma, söylemeden geçemeyeceğim: &#8220;Eserlerimle ölümsüz olmuşum neye yarar! Mümkünse ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum&#8230;&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=73</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>En son nerde güvende olduğunuzu hatırlıyor musunuz?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=72</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=72#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Oct 2006 15:09:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=72</guid>
		<description><![CDATA[	 
	Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/cenin.jpg' hspace="5" vspace="5" align="right" alt='' /> </p>
	<p>Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de çalışsam gelecek günler, kapıma geldiklerinde hep şaşırdım. Daha da şaşıracağım galiba. Yapılan her yeni hamlenin yarattığı seçenekler ve her seçeneği takip eden yeni seçenekler. Düşünsene bir kapının değil bin kapının önündesin Lali, hangisini açsan ardında bir o kadar daha çıkacak karşına. Ve bir o kadar daha. Ve belki de son siyah kapıya hiç varmamak için odandan çıkmamak isteyeceksin. Kulaklarını tıkayacaksın ya da ne bileyim soyut miller çekeceksin gözlerine. Söyle Lali ne yapacaksın? Lali, benim hayatım dediğim o karanlık denizin kıyısında, kedi adımlarıyla gezinen sibirya kurdunun adı. Ben dediğim kişi ise bu masal yaratığının peşinde, O&#8217;nun açtığı kapıların eşiğinde gezinen birisi. Sadece ve sadece birisi. Ve içinde hiç durmayacakmış gibi tıkır tıkır çalışan, zamandan ürken bir saat var. Belki siz de duymuşsunuzdur, insanın içinde bir saat olduğundan sözederler. Her ne kadar cerrahlar hiçbir ameliyat sırasında ne bir zemberiğine ne akrebine, yelkovanına rastlamamış olsa da sabahları bizi uyandıranan o saat olduğu söylenir. Belki de o saatin tiktaklarıdır duyduğum ya da sadece geveze bir kalp`¦Tiktakları duyuyor musun Lali? Korkuyorum. Herkes gibi, herkes kadar, belki biraz daha fazla. Açılan kapılardan geriye dönmek mümkün değil. Üstelik bulmak ya da elegeçirmek de hayal. Varılacak yer o kara kapıysa, sadece yolunu  kaybetmiş bir saf yolcu olarak, karanlıkta açılan kapıların birinden diğerine geçerken ne hissedebilir kişi?<br />
Düşünsene, her eşikte yaşanan orada kalmıyor mu? Sevinç, hüzün gibi hayatımızın yapıtaşları o kapıların sırtına kazınmış kelimeler değil mi? Neyi taşıyoruz yanımızda Lali? Ya da içimizde? Veya ellerimizde? Ya da gözlerimizde? Soruyorum, araştırıyorum saklayabileceğimiz nerelerimiz varsa oralarımızı. Yok, gözlerimiz sadece kapı sırtlarına kazınmış o muğlak kelimelerde&#8230; Sevinç, hüzün, acı, falan filan. Ellerimiz kapıların soğukluğunu okşuyor yalnızca. İçimiz dediğimiz yer ise ne karanlık bir gece Lali! Sonra yine o düşünme saatlerinde &#8220;gelecek&#8221; kelimesini düşünüyorum. Harflerini, hecelerini, taşıdığı veya taşıyabileceği anlamları düşünüyorum. Aslında iyi bir hattat olabilmek çok isterdim. Kelimeyi eğip bükerek harfleri hiç değiştirmeksizin kelimeyi değiştirebilmeyi&#8230; &#8220;Kelime için, işiten kimsenin nefs&#8217;inde bir iz (eser) vardır. Bu sebeble, arap lisanında kelime&#8217; ismini almıştır ki bu, yaralamak demek olan kalem mastarından türemiştir.&#8221; diyor İbn Arabi. Yani `yaralanmış olanın bedeninde bir iz.&#8220; Arkasındakini bilmeme rağmen kapıları heyecanla açabilmeyi isterdim Lali. Açtığın yaraları sarabilmeyi`¦Fakat ne zaman ufak bir kıpırdanma - güzel bir heyecan!- olsa içkaranlığımda, yanlış bir kapıyı açmış oluyorsun. Ve o zaman kelimeler yankılanıyor gövdemin içkaranlığında: Deccal mi gelecek? Deccal&#8217;i tanımak ne kadar kolaydır. Tek gözü bir üzüm tanesi gibi yüzünün orta yerinde sallanır ve hatta alnında kâfir yazar. Oysa küçük ve zavallı hayatlarımızı felaketten felakete iten sayısız Deccaller&#8230; O kadar çoklar ki, gerçek kurtarıcı mesihleri bile hep gözden kaçırıyoruz.</p>
	<p>Ya da beklenmedik bir kapıdan giriveriyoruz, sanki yanyana; ve sevinçli denizkızları uğulduyor sarp gövde içimde: Mesih mi gelecek? Ya da en fena kapıları açıyorsun birbiri ardına; daha birinden girmeden ikinci, üçüncü ve belki de sonuncuyu açıyorsun; işte o zaman o pis fısıltı içimde: Korku mu gelecek? Gerçekten korku mudur gelecek Lali. Sadece, salt, çıplak, bedensiz, kelimesiz, bağlantısız bir huzursuzluk. Evet Lali, bende teller değmeye başladı yine`¦işte bu huzursuzluğu yenmek için şimdi, bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorum. Yolculuk -kimbilir, hangi bilemediğimiz etimolojik bağlantı nedeniyle- her zaman mistik ve romantik bir şeyler taşıyor. Basit bir yer değiştirmenin ötesinde, yolun başında ve sonunda iki ayrı varlığı birleştiren bir anlam taşıyor sanki. Çünkü yolcu, yani yer değiştiren, yol boyunca kendisi de değişiyor olduğundan yolun sonunda kendini başka biri olarak buluyor. Bir tanrıya dönüşmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir şeye dönüşmek de ihtimal dahilinde. Yazı en korkunç büyü değil mi! İki boyutlu bir dünyayı, korkunç boyutlarıyla tanımlı zihin dünyalarına açan acayip bir kapı&#8230; Gizlice yazıyorum Lali. Gizlice. Ne dersin, uzun bir yolculuğa çıksam düzelir mi herşey?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=72</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Ankara, mon amour!</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=93</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=93#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2006 15:55:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=93</guid>
		<description><![CDATA[	Mario Levi`nin o güzelim kitabı &#8216;Bir şehre Gidememek&#8217;i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Mario Levi`nin o güzelim kitabı &#8216;Bir şehre Gidememek&#8217;i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de son kez o zaman gördüm, anladım. O trenin terk ettiği yolculardan biri olarak yaşıyorum hâlâ. Levi, çocukluğunda zorunlu olarak pek çok yer dolaştığı için aidiyet duygusunu yaşayamadığını, oysa bunu çok istediğini anlatıyordu. 11 ayrı ilkokulda okumuş ki bu çocukluğun omuzlarında ve kalbinde ağır bir yük olmalı. &#8216;Bu yüzden âşık olamaz insan, hep ayrılığı yaşar&#8217; diyordu. Ben de onun kadar çok dolaşmasam da, Sivas, Ankara ve İstanbul&#8217;da yaşadım. Çocukluğumu özleyince Sivas, gençliğimi düşleyince Ankara ve kader bağlayınca İstanbul. Kader ne zaman çözülecek ya da çözülür mü bilmiyorum, ama falımda henüz yol filan gözüktüğü yok(yani boşuna sevinme İstanbul , henüz benden kurtulmadın) Sanki garip gönlümü eğlendiriyorum burada, sanki gurbete çıkmışım da bir zaman sonra geri dönecekmişim gibi. Üstelik de o şehirlerin beni artık çağırıp çağırmadıklarını bile bilmeden. Çağırsalar da nasıl giderim ki, o tren yok artık. Keşke trenini arayan bir yolcu olsaydım, buluncaya kadar hiçbir yere adım atmasaydım! Yapamadım, trenle ayrıldığım bir şehre yıllar sonra uçakla geri döndüm. Göz açıp kapayıncaya kadar vardım ve geldim. Sonra da kendime kızdım, ama ne çare, tren beni unutmuş, ben de treni. Uçakla gittiklerimiz yabancı şehirlerdir, oralara iş için, turist olarak gidilir ve dönülür. Oysa ait olduğumuz şehirler bizden yavaşlık bekler, onlara usulca gidilir, sabaha karşı inilir, daha uyurken o şehrin koynuna girilir. O şehirler eve benzer. Evin sıcak, uykulu koynuna süzülüp çocukluk uykularına dalmadıktan sonra, bir şehri görmek, görmek sayılır mı? Sayılmazmış, anladım. &#8216;Ankara rüzgârı&#8217;nı yüzümde, gönlümde hissetmek için, ne yapıp edip o treni bulmalıyım, trenini arayan bir yolcu olmalıyım, benim gibi Ankara&#8217;dan İstanbul&#8217;a dökülenlere sormalıyım:<br />
&#8220;Bir şehre dönememek nasıl bir şeydir kardeşler?&#8221;<br />
İyisi mi, &#8216;bir şehre dönememek&#8217; adlı uzun bir şiir yazmalıyım&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=93</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>atlas bir halı gibi dokunan akşamlar</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=61</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=61#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2006 14:38:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Sayıklamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=61</guid>
		<description><![CDATA[	Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Döner, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Döner, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık bir gözyaşı damlar. Bu gözyaşlarının yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz ya şu bombalı hayatta, der kadın içinden. şehir kaynamadan, köpürüp dalgalanmadan, sessizliği elinden alınmadan buralardan uzaklaşmanın hayalini kurar.<br />
Güneş dayalı değildir göğe. Saçaklanıp yanmaz olmuştur. Rüzgar şehri hırpalamaktan vazgeçmiştir. Bilinçler kaçışır sofranın ak örtüsünden. Beklentiler yol alır susuşlarda. Kadının yüreği şehrin yüreği ile çarpmaya başlar. Yarasından kan damlayan kadın, kanlı şehri sayıklar. Işıklı bir kitaba sarılır sonra. Bilinci yontulur kitabı okudukça. Suçlu gözleri yumulur kitaba. Satırlar şehri kurtarır. Bir serüvene açılır şehrin pusu. Beyaz rüzgarları atlatıp yürümeye başlar. Sular boyunca yürür. Nereye varacağını kestiremediği şehirde makyajsız insanlara rastlar. Habersizliklerini kutlayan bu insanlara kekemeliğini bırakıp döner. Arkasından günah yüklü gemiler gibi karartılar gelir.<br />
Martıların saklandığı yere vardığında kara gölgeler ardındadır. Bir müddet durup arkasına döner. Toprakları ölü kokan gecenin bildik çığlıklarıdır bu siyah gölgeler!..Gölgeler bıçak sallar bulutlara delikanlıca. şehrin uykusuna karayılan gibi sokulurlar. Acıyı ekmek yapıp yiyen, dünü olmayan, yarını olmayacak olan gölgeler sürgüne gider. Kadın buhranın ağıdını yakar. Prizmalı düşlere takılır zihni. Ağlamasına engeldir şaşaalı masası ve koltuklar, aydınlık koridorlar. Karanlık bir sığınak arar. Satın alabileceği gece yoktur. Gözleri ışıklı kitaba tekrar takılır. İlk sayfalar yırtılmıştır hor kullanılmaktan. Büyük büyük sözlerin altına kara çizgiler çekilmiştir. Anlatılan sahne kadını akşama isyan ettirir. Bu yaşta hayatı sıfırdan almak mümkün müdür? Batık bir yıldız gibi geride kalır ömrün (belki de) yarısı&#8230;<br />
Akşam atlas bir halı gibi dokunur. Hatıraların yaşandığı akşamın havası buralı değildir. Unutuşlar yaşanır akşamın bir sayfasında. Hayatla aralarına bir çizgi düşmüştür. Akşam böylesine müphem geçerken tok bir ses duyulur:<br />
“bir dinamit gibi at kendini granitlerden granitlere<br />
parçala kayaları bulmak için yitirdiğin suyu<br />
yeni zamanların yoksul düşlü kuzgunu”<br />
Issız karanlığa bir çığlık düşer. şehir yaralı bir kedi gibi sızlanır. Kaçak düşünceler çökmüştür omuzlarına. Göğü siyah bulutlar çatılamıştır. Ağır bir sancı barınır ruhunun intihar ülkesinde. Acı izler bırakarak geçen akşam yüreğini tırmalar. Bir name kanamaya başlar ıslığında.<br />
Sonra başını masadan kaldırır, derin bir nefes alır. Kaç zamandır böyle kafasını kaldırmadan yazdığını kestirmeye çalışır. Gözlüğünü takar, saçlarını toplar, ceketini giyer. Dönüp pencereden şehre bakar; ayaklarının altında serili olan şehirle barış imzalar. Ne de olsa birazdan onun kollarına bırakacaktır kendini ve bu iş güvensizliğe hiç gelmez. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=61</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Bu kentte ne kadar özgür olunabilir?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=21</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=21#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Sep 2006 23:01:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=21</guid>
		<description><![CDATA[	&#8220;Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?&#8221;
&#8220;Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?&#8221;
&#8220;Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu&#8230;&#8221; 
Umberto Eco,
Foucault Sarkacı 
	İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>&#8220;Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?&#8221;<br />
&#8220;Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?&#8221;<br />
&#8220;Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin<br />
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu&#8230;&#8221; </em><br />
Umberto Eco,<br />
Foucault Sarkacı </p>
	<p>İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar&#8230;apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir&#8230;. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için&#8230;. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.<br />
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.<br />
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.<br />
1843 yılında Londra`nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson&#8217; nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra&#8217; yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul`dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler&#8217;in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel&#8217;in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı &#8220;bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı&#8221;nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler&#8230; Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar&#8230; Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme&#8230; buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.<br />
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.<br />
Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=21</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Bardamu Ülkemizde</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=8</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=8#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 23 Sep 2006 00:19:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=8</guid>
		<description><![CDATA[	Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe&#8230;
Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde&#8230;
Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde&#8230;
Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan&#8230;
Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Senin pencerenden görünen dünya kanıyorsa içten içe&#8230;<br />
Huzur sadece bir düşse uyku girmeyen gözlerinde&#8230;<br />
Her adımını bir gizli örgüt üyesi gibi temkinli atıyor, gündelik hayatını mülteci statüsünde yaşıyorsan yani tedirginsen genelde&#8230;<br />
Adına “hayat” dedikleri anlamsız yüklerle dolu sokak aralarında, sağanak halinde yağan duyarsızlıklardan korunmak için sığınacak bir saçak altı arıyorsan&#8230;<br />
Vitesi yokuş yukarı çıkarken boşa almışsan ama yine de hep beşinci viteste yaşayanların aktığı trafikte onlarla birlikte sürükleniyorsan&#8230;<br />
Küçük bir çocukken bile nedenini bilmeksizin adam asmaca oynamak istemezken, dahası hiç kurşun askerin olmamasına rağmen büyüyünce askere alınmışsan ve hatta çatışmaya katılmışsan; ama yine de biri diğerine saldırdığında “iki taraf çatıştı” diyebiliyorsan yani bir çatışmanın iki tarafına da aynı mesafede durabiliyorsan&#8230;<br />
Adı her ne olursa olsun bir düşünce için ölmenin başka hiçbir şey düşünememekten kaynaklandığını biliyorsan&#8230;<br />
Kimsenin üstüne alınmadığı savaş görüntüleri yayınlayan haber bültenlerini kusmadan izleyemiyorsan ve aynı haberlerde bir trafik kazası, bir intihar ve bir selülit haberinin aynı değerde konular gibi ardı ardına verildiğini görünce, karnı tokken ağzına sokuşturulan lokmayı çevirmeye çalışan bir çocuk gibi boğuluyorsan&#8230;Üstelik artık büyük olduğun için her boğuluşunda bir çocuk gibi ağlayamıyorsan&#8230;<br />
&#8230;ve ve ve AşK fiyakalı bir sustalı gibi duruyorsa arka cebinde, her kendini koruman gerektiğinde ona sarılıyorsan&#8230;<br />
Sen de bir Bardamu sayılırsın. Nasıl? Bardamu`yu tanımıyor musun?<br />
Bardamu geçen gün bir kitabevinin vitrininden selamladı beni. Yıllar sonra, üstelik ilk defa kendi dilimde&#8230;Dost kalmayı becerememiş iki eski sevgilinin pat edene karşılaşması gibi bir şeydi bu selamlaşma. Biraz tedirgin, biraz mahcup&#8230;<br />
Tedirgindim çünkü; vicdan, huzur, yürek, aşk kavramları onunla girmişti hayatıma, o öğretmişti anlamlarını bana birlikte çıktığımız- Gecenin Sonuna Yolculuk`ta. Belki de şimdi bunların hakkını ne kadar verebildiğimi soracaktı bana. “En uzağa giden kişi kendi içinde yolculuk yapandır” demişti bir keresinde. şimdi kendi yolculuğumda ne kadar uzağa gidebildiğimi sorar mıydı acaba? Yaşadığı bir ayrılık acısını benimle paylaşmış ve ne denli üzüldüğünü anlatmıştı: “Üzgündüm, gerçek bir üzüntü; kırk yılda bir, benim adıma, onun adına, herkes adına, tüm insanlar adına üzüldüm. Yaşam boyunca aradığımız şey belki de budur, yalnızca bu: Olabildiğince büyük bir üzüntü, ölmeden önce kendimiz olabilmek için.” Peki ben, “kendim olabilmek” adına ne yapmıştım Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra?<br />
Peki neydi Gecenin Sonuna Yolculuk bittikten sonra ulaşılan nokta? Bu “Yolculuk” bir yere ulaştırma iddiası taşımadan, yeni yolculuklara açılıyordu aslında, kendi yolculuğumuza. Yolculuk, yeni yolculuklara bağlanıyor, bir çember oluyor. Sonunda başladığınız yere geldiğiniz bir çember ama başlangıçtaki kişi değilsiniz artık çemberi tamamladığınızda. “Yolculuk” gerçekleri aramanın dolaylı bir yolunu sunuyor insana. Başı belli, sonu bilinmeyen bir arayış sürecini&#8230; En az “ben” kadar “ötekini” de tanıma gereksinimi yer alıyor bu “Yolculuğun” kaynağında. Ötekilerin dünyasını fark ediyorsunuz, ötekilerin boyutuna taşınıyorsunuz “Gecenin Sonuna Yolculuk” noktalandığında. Bu nedenle iki ucu birbirine değen bir helezona benzer daha çok, üçüncü boyutu yaşattığı için insana&#8230; Gerçeğin yanı sıra biraz kuşku biraz hayal taşıtıyor size yanınızda. Bu “Yolculuk” getirdiği gerçeklerle birlikte ütopyalarını da aktarıyor hayatınıza.<br />
Mahcuptum çünkü; ötekilerin dünyasını tanımak neye yarar onların haklarını, değerlerini, inançlarını benimseyip savunamadıktan sonra? Bunun sadece bir ütopya olarak kaldığını nasıl söylerdim Bardamu`ya? Bunu söylemek onunla yolculuğa hiç çıkmamışım demekle aynı şeydi nasıl olsa&#8230;<br />
Benim elim uzanamadı ona. Bardamu biraz da uzanıp da ulaşamadıklarımdı aslında; isteyip de olamadıklarımı hatırlatıyordu bana. Belki de bu yüzden cesaret edemedim ona uzanmaya. “Sevmek, cesaret ister;. bir seçiş, bir risk, bir meydan okumadır sevmek, cesaret ister” derdi. Ben Bardamu`yu hiç sevmiş miydim acaba?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=8</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=148</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=148#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 21 Sep 2006 11:22:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[	Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu.  Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu.  Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli şarkı söylemişler. şarkı söyleyerek astronot olunabileceğini hiç sanmıyormuş. Ha bir de sınıfta mesela bir tane bile uzay resmi yokmuş. Eğitim sistemimizin standartları veri olduğuna göre, kendi adıma böyle beklentileri olan bir çocuğun annesi olmak asla istemem. Ama çevremde gözlemlediğim ebebeyinler tam tersini düşünüyor gibi. Çocuklarına verebilecekleri (sadece maddi ve fiziki şartları kastetmiyorum, analitik ve rasyonel yaklaşım, sezgi ve diyalog seviyesi gibi şartlar da dahil) ne olursa olsun onlardan hep daha fazlasını bekliyorlar.<br />
 Devamı burdan<br />
<a id="more-148"></a><br />
Öyle sanıyorum ki çekirdek aile ile birlikte eğitim sisteminin de merkezileşmesi ve hayatta başarılı olmak için önce okulda başarılı olunması gerekliliği ön plana çıktığından beri çocukların akıllı, zeki ve yetenekli olması ailelerin ana sorunu haline geldi. Okul başarısı aile için önemli bir gösterge artık. Okulunda başarılı bir çocuğun zihinsel yeterliliği kimseyi endişelendirmez. Her şeyi başarabileceği varsayılır. Başarısız çocukların aileleri ise hem kendilerini hem de çocuklarını avutmak için hep aynı mazeretin türevlerini alırlar: Çok zeki ama tembel&#8230;Öyledir ya da değildir; bunun pek bir önemi yok bence. Asıl önemlisi çocuğun büyüme süreci içersinde hep bir akıllı / zeki olmak zorunluluğu altında ezilmesidir. Çocuklarına bırakacak maddi serveti olmayan ailelerin genetik bir miras bırakma arzuları doğal karşılanabilir. Fakat hayatta olmak için ille de zeki olma gerekliliğinin dayatılması hiç de akıllıca bir şey değil. Üstelik zekâ hiç de öyle tanımlanabilir, ölçülebilir bir şey değilken. &#8220;Uzayda yaşayanlar var mı?&#8221;"Tanrı var mı?” &#8220;Akıl nedir, nasıl geliştirilir?&#8221; gibi soruları her çocuk gibi ben de kendime arada sırada sorardım. Ansiklopedi ve kitap biriktirme alışkanlığımın, yüzeysel bir biçimde kalsa da felsefeye ilgi duymamın altında hep bu soruların itici gücünü görüyorum. Burada amacım kişisel ve pek de ilginç olmayan eğitim maceramla sizlerin canını sıkmak değil tam tersine bu sorulardan akıl / zekâ hakkında olanlarını yüksek sesle düşünerek bir düşünme egzersizi yapmak.<br />
Daha bu son cümleyi yazar yazmaz hızla aklıma geliveren bazı bilgilerle çeliştiğimi görüyorum. Roger C. Shank, düşünme ediminin gerçekten düşünmeyi barındırıp barındırmadığını sorguluyordu ve geldiği nokta hayli ilginçti: düşünme dediğimiz şey aslında bir takım ilgili hikâyeleri hatırlamaktır; aslolan tek şey hikâyedir! Her durumun, her bilginin bir hikâyesi vardır ve siz ne kadar ustaca hikâye anlatırsanız veya anlatılan hikâyeleri ne kadar çabuk anlarsanız çevrenizdekiler sizin o denli zeki olduğunuza inanırlar. Tabii kafanızdan geçirdiğiniz hikâye ile anlattığınız ve karşınızdakilerin anladığı hikâyelerin farklılıkları abartılarak düşünülürse iletişimin ne kadar güç bir şey olduğu ortaya çıkar.<br />
Shank, ELİZA adlı terapist programını geliştiren bilimadamı. Bu günkü yapay zekâ çalışmalarıyla karşılaştırıldığında ancak hoş bir veri tabanı denemesi olarak gözüken o program yine de etkilemişti beni. Bilgisayarın bir terapist gibi uygun soruları sorarak ve verilen cevaplardaki kimi kelimeleri, soruları tekrar kurgularken kullanıp makul bir diyalogun sürmesini olanaklı kılması az şey değil. Sanki 2001: Uzay Yolu Macerasındaki  HAL ile sohbet ediyorsunuz! Oysa ELIZA bir telesekreterden veya elektronik fırından daha akıllı değildi. Yani yapay bir zekâya sahip. Bu &#8220;Yapay Zekâ&#8221; günümüzde bilim ve teknolojinin son moda konularından. Düşünen, akıllı makinalar tasarlamak ve bunları kullanıma sokmak. Örneğin uzman sistemler geliştirmek. Bir mühendisin veya bir doktorun yaptığı işleri yapabilen bir makine veya program. Çok heyecan verici ve teknolojinin insan yararına kullanılabilirliğine naçizane bir namzet! Düşünsenize dünyanın en ücra köşelerinden birinde bir doktor-bilgisayar hastanın dertlerini dinliyor, röntgenini çekiyor veya tahlil sonuçlarını aklının bir yerine not ediyor ve teşhis koyup tedaviye başlıyor. Ve en güzeli, bu söylediklerim bilim kurgusal hayaller değil. Her geçen gün çalışmalarda önemli adımlar atılıyor.<br />
Hemen bir noktayı işaret etmek istiyorum: Bu gelişmelerdeki başarının aslan payı kesinlikle bilgisayar mühendislerine verilmemeli. Çünkü fizyoloji, psikoloji, antropoloji, dilbilim ve fizik gibi konuyla ilgisiz gibi görünen bilimdallarının bu gelişmelere katkısı azımsanmayacak derecede büyük. şimdi, hemen aklıma iki şey birden geliyor: biri, doktor-bilgisayar geliştirilirken karşılaşılan sezgi sorunu; diğeri de disiplinlerarasılık ile yaratıcılık dolayısıyla zeka- arasındaki ilişki.  Gerçi yaratıcılık ile zekâyı birebir kodlanmış olarak aklımın bir köşesinde bulmam da ilginç. Evet, yaratan kişinin zeki olması kaçınılmaz gibi görünüyor, aksi takdirde kişinin yaratılan şey neyse onu tesadüfen yarattığı sonucu çıkar ki bu da yaratmak sayılamaz zaten. Yaratanın tüm akla ve zekâya sahip olduğunu varsaymayan bir teolojik yaklaşım olabilir mi acaba? Yani orta ya da vasat bir zekâya sahip bir tanrının yarattığı bir evren ve insanoğlu modeli kurgulanabilir mi? Konudan gittikçe uzaklaşıyorum gibi geliyor.<br />
Sezgi sorunu uzunca bir zamandır felsefecilerin ve biraz da psikologların gündeminde. Fakat doktor-bilgisayarın tasarımı sırasında şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: Bir hastaya teşhis koyulup tedaviye başlanması süreci hiç de öyle analitik bir süreç değil. Yani doktor, hangi verileri hangi ağırlıkta ve neye göre değerlendirip bir strateji düşündüğünü kolay kolay açıklayamıyor. Ya da verdiği yanıtlar mühendisleri ve felsefecileri tatmin etmiyordu. Yani işin içinde ölçülemeyen, tanımlanamayan bir faktör vardı. Sezgi deyip geçmek kolay. Sanırım sorunun karmaşıklığı ile başa çıkmak yerine bu tür metafizik bir noktalamaya gitmek bazen işe yarıyor. Fakat sezgiyi açıklayamaz mıyız gerçekten?<br />
Yapay sinir ağları konusundaki gelişmeler bu soruna bir ışık tutacakmış gibi geliyor bana. Bilindiği gibi beyin milyarlarca sinir hücresinden meydana gelmiş bir organdır ve bu sinir hücreleri arasındaki elektriksel ve kimyasal tepkimeler sayesinde düşünme, hareket etme, duygulanma ve benzeri akla gelebilecek tüm faaliyetler gerçekleşiyor. Sinir hücreleri arasında kurulan bağlantılar her tepkimeyle biraz daha değişiyor ve kimi bağlar güçlenirken kimileri zayıflar. Örneğin belli bir konu üzerinde çalışan kişi uzun zaman buna devam ederse sinir bağlantıları belli bir şekilde değişmiş olur. Ezberleme olayı da hoş bir örnek. Aynı kelimeleri tekrar ede ede sanki farkında olmaksızın belli sinir ağına tekrar tekrar aynı şeyleri yaptırarak o bağların güçlenmesine sebep olursunuz. Her neyse sonuçta düşünce ve anıların beyin bağlantılarının şekil ve ağırlıklarında depolandığını biliyoruz. Hemen ekleyeyim; çocuk beyninin, görme, duyma, dokunma gibi hareketlerin bu beyin hücreleri ağını etkilemesi sonucu oluştuğunu biliyoruz. Ve beynin büyük bir bölümü bu erken yaşlarda kurulur. Örneğin bir bebeği karanlık bir odaya kapatıp hiç bir şeyi görmesine, duymasına, hiç oynamasına izin vermeksizin sekiz yaşına kadar büyütürseniz o çocuğun beyni asla normal bir beyin olmaz ve dolayısıyla gerizekalı olur. Ve bu süreçte kritik zamanlamalar olduğu için asla yeniden başlayamaz. Ormanda kaybolmuş ve bir şekilde hayatını sürdürmüş çocuklarda bunun örnekleri çok görülmüş. Ancak tek tek kelimeleri öğrenip kullanabilmekte asla cümle kuramamaktadırlar. Yani büyüme çağında çocuğun çevreden aldığı uyarılar çocuk için (yani beyni için) hayati derecede önemlidir. </p>
	<p>Freud&#8217;un iddiası tuhaf bir anlam kazanıyor o halde: Freud`a göre beş yaşına kadar anne, baba ve çocuk üçgeni içinde yaşanan senaryo kişinin geri kalan hayatında sürekli yaşayacağı senaryodur. O dönem yaşanan travmatik olayların izleri hayat boyu sürer. şimdi düşünüyorum da yeni bina edilmekte olan bir beyin tabii ki bu kurulma aşamasında maruz kaldığı olayların izlerini çok güçlü bir şekilde taşıyacaktır. Hatta yaşlı insanların dün yedikleri yemeği unutmalarına karşın çocukluklarında yaşadıkları olayları tüm ayrıntılarıyla hatırlamalarını da bu anlamda ele alabiliriz. Beyin hücreleri yokolurken hep sonradan kurulmuş zayıf bağlantılar ölüyorlar ve işte o erken dönemde beynin anayapısını oluşturan bağlantılar en sona kaldığı için yaşlılar bunları hatırlıyorlar.<br />
Laf lafı açıyor ve ben peşinden gittiğim bir düşünceyi sanki beynimin kıvrımlarında kaybedip tekrar buluyorum. Doktorlarda örneklediğim sezgi sorununun yapay sinir ağları konusundaki gelişmelerle aşılabilirliğinin fantazisini kuruyordum ki sinir ağlarından bahsedebilmek için önce doğal sinir ağlarına biraz değinmem gerektiğini hissederek bu yola saptım. Kaldığım yere geri dönersem şunu söylemek istediğimi hatırlıyorum. Yapay sinir ağları da doğal sinir ağlarının bağlantı ağırlıklarına göre şekillenen çalışma ilkesinin çok kaba bir taklidi olarak ortaya çıktığında bir takım işlemleri bu tür bir zekanın insanı andıran bir şekilde yaptığını görüyoruz. Örneğin bunlar, normal bilgisayarların modern yaşama sundukları en büyük katkı olan karmaşık işlemleri bir çırpıda yapabilmek gibi bir özellikten yoksundurlar. Aynen insanların büyük sayıları akıldan çarpamamaları gibi yapay sinir ağlarıyla tasarlanan aletler de bu klasik bilgisayarların yaptıkları işlemleri yapmaya uygun değildir. Ancak şekil tanıma gibi insanların ve gören diğer canlıların saniyenin küçük kesirlerinde başarıyla yapabildiğimiz ve fakat klasik bilgisayarların çok çok zorlanarak ve hiç de verimli olmayan bir yoldan yaptığı (aslında yapamadığı) bir çok işlemi yapay sinir ağları yapmaya başladılar. Ve daha da ilginci bunu yolda yürürken kimi zaman yanlışlıkla yabancı birini tanıdığımız birine benzetip selam veriyorsak bu da o tür hatalar yapıyor. Yapay sinir ağlarının bir diğer özelliği de eğitim sürecinden geçmeleri. Önce sunulan çeşitli örnekleri öğreniyor sonra uyguluyor. Ve bu öğrenme sırasında bu yapay sinir bağlantılarının ne anlamlara geldiğini bilemiyoruz ve bilmemiz de gerekmiyor. Aynen insan beyninde olduğu gibi. İşte doktor örneği de burada bağlanıyor: Doktorun yaşadığı tecrübeler, kitaplardan ve hocalarından dinlediği vakalar beyninde öyle sinir bağlantıları oluşturuyor ki kimi zaman hastayı gördüğünde hastalık aynı verilerle çok daha başka bir şekilde teşhis edilebilir olmasına rağmen o doktor belli bir karar veriyor. Bu analitik olarak anlamlandırılamayan düşünme sürecine sezgi diyoruz galiba.<br />
Beynin yaptığı işe göre şekillendiğini söyledik. Kabaca örneklemek gerekirse bir müzikçi ile bir edebiyatçının beyinleri epeyce farklıdır. Sadece ve sadece notaların, ritim ve ölçülerin dünyasında yaşayan bir insanın hayatında tüm problemleri bu sınırı belli düşünsel dünyasının metaforlarıyla çözmeyi deneyeceği açıktır. O halde farklı ilgi alanları hatta meslekleri olan insanların problemlere yaklaşımları da çeşitlenmiş olacaktır. İşte bu bilimdallarına uyarlanırsa bugün geldiğimiz noktayla karşılaşırız ki bu yazının başında aklıma gelen iki şeyden ilki: Farklı disiplinlerden gelen bilimadamlarının belli sorunlar üzerine yoğunlaşıp gerçekten çarpıcı gelişmeler kaydetmesi. İkincisi ise şuydu: Peki tersten bakacak olursak, bu durumda farklı disiplinlerde bilimadamı olacak çocukların tek tip bir eğitim modeli ile yetiştirilmesi ne kadar olumlu sonuç verebilir?. </p>
	<p>Bu düşünce akışını sürdürürsek eğer, olayın bir de diğer boyutu var: ya gerçekten Shank&#8217;ın dediği gibi düşünmek dediğimiz şey sadece uygun hikâyelerle oyalanmaksa?<br />
(Not: Bu yazıyı “şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk” temalı yazmayı, okurlardan gelen talep doğrultusunda biraz daha güncel olmayı amaçlamıştım ama işte bu okuduğunuz satırlar çıktı ortaya. Benim beyin hücrelerim de işte böyle örgütleniyor, ne gelir elden?)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=148</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>gün olur alır başımı giderim</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=125</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=125#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2006 01:40:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=125</guid>
		<description><![CDATA[	Neden bilmem ama yerleşik olmama isteği çok baskın bende. Sürekli bir yerlere gitmenin özlemini duyarım. Neden bu kadar kuvvetli bende göçebelik isteği? Beni bıktıran roller mi, yıpranan ilişkiler, eskimiş başlangıçlar mı, yoksa hayata başka bir yerden bakabilme ihtiyacı mı? Cevabı ancak “gitmeye” başlayınca buldum: Beni çeken sadece şehirler ve asıl tutkum mekanı hissedebilmek. Yeni bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Neden bilmem ama yerleşik olmama isteği çok baskın bende. Sürekli bir yerlere gitmenin özlemini duyarım. Neden bu kadar kuvvetli bende göçebelik isteği? Beni bıktıran roller mi, yıpranan ilişkiler, eskimiş başlangıçlar mı, yoksa hayata başka bir yerden bakabilme ihtiyacı mı? Cevabı ancak “gitmeye” başlayınca buldum: Beni çeken sadece şehirler ve asıl tutkum mekanı hissedebilmek. Yeni bir şehre gittiğimde ilk duyduğum his mekanın büyüklüğü olur. Sokaklar her zamankinden geniş görünür gözüme, binalarda her zamankinden çok ayrıntı gizli olur. Kafamda farklı semtlerin ilişkisini kuramam, şehrin neresinde olduğumu bilemem. Nerede olursam olayım kaybolmuş hissederim kendimi ve aslında hiç bir yerde kaybolmuş değilimdir. şehir ve bazı insanlar arasındaki ilişkiyi gözlemlemek en sevdiğim oyundur. Bazı şehirlerde insanlar tutkulu olur, bazıları tüm ateşlerini şehre yansıtır, o zaman ben de alev alev yanarım. Soğuk insanların olduğu yerlere hiç ısınamam. En kötüsü ise boş vermiş şehirlerdir, hemen bırakmak isterim onları. Etrafımdaki mekan, insanlar beni de değiştirir. Yürüyüşüm, bakışlarım, düşünüşüm, her şeyim değişir. Kendimi bambaşka bir şekilde algılarken şehir ve benim ayrılığımızı görürüm. Mekanı fark ederim, bir binanın bina oluşunu, köprünün köprülüğünü, ayaklarımın altında uzayıp giden sokakları hissederim; benden bağımsız tanımlanmışlıklar duyarım. O zaman şehrin içinde olur, kendimi bir denge noktasında hissederim; şehrin içinde yokolmak ve onu benimseyememek arasında.<br />
Mekanın benden ayrı varlığını fark ettiğim o anlarda, o denge noktasında, hep kocaman bir el tarafından oraya bırakılmış olduğumu düşünürüm. Ve beni heyecanlandıran da budur. Sonraları mekanı hissedememeye başladığımda, artık hangi sokağın hangisine çıktığını, şehrin neresinde olduğumu, biraz yürürsem nereye varacağımı anladığımda, keşfedilecek ayrıntılar azalır. En kötüsü sokak adlarını ezberlemek, aynı insanı ikinci kere görmek, ayrıntıları incelemeyi unutmak ve sadece bir yerlere yetişmek için dışarı çıkmaktır. Mekanı duyuşum zamanı duyuşumu da etkiler. Mekanı asıl boyutlarından büyük hissettiğim o ilk günlerde zaman da sonsuza dek büyür sanki, mekandaki keşiflerimle kesişir, zenginleşir ve düşünsel keşiflere taşır beni. Mekan küçüldükçe zaman da küçülür, artık sıkıcı, hiç bir heyecan barındırmayan ve ne yapacağımı bilemeyecek kadar bol zamanım olur. O zaman orada kalmak için nedenim kalmaz, ne sevdiklerim, ne yarım kalmış işlerim ne de sorumluluklarım beni orada tutabilir. Hiç bir açıklama bulmaya çalışmam, mekana körleşmiş olmam her şeyi söyler. Hissettiğim sadece yeni yerler görmek isteği olur ve giderim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=125</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Wittgenstein`ı sevmek için birkaç neden</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=147</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=147#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Aug 2006 17:05:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=147</guid>
		<description><![CDATA[	“Kendini düzelt; dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu” dediği için.
Yazarken kendi kendini aldatmış olmaktan korktuğundan yazdığı itiraflarını bile yaktığı için.
Karşımızdaki insanın zihnindeki görüntümüzü kendimizi anlatarak çizemeyeceğimizi öğrettiği için
Felsefe alanında çalışmanın insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğini düşündüğü için
Dostluğa inandığı için”Bir dost, anlamsızlık alanında bile kilometrelerce yol alabileceğiniz kişidir” dediği için
Neden felsefe yaptığı sorulduğunda, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>“Kendini düzelt; dünyayı düzeltmek için yapabileceğin tek şey bu” dediği için.<br />
Yazarken kendi kendini aldatmış olmaktan korktuğundan yazdığı itiraflarını bile yaktığı için.<br />
Karşımızdaki insanın zihnindeki görüntümüzü kendimizi anlatarak çizemeyeceğimizi öğrettiği için<br />
Felsefe alanında çalışmanın insanın öncelikle kendi üzerinde çalışması anlamına geldiğini düşündüğü için<br />
Dostluğa inandığı için”Bir dost, anlamsızlık alanında bile kilometrelerce yol alabileceğiniz kişidir” dediği için<br />
Neden felsefe yaptığı sorulduğunda, felsefe yapmakla insanın kendinden başka kimseye zarar vermediğini söylediği için.<br />
Üniversitedeki dersini bitirir bitirmez en yakın sinemaya koşup bir western ya da müzikal izlediği için<br />
Öğrencilerine “Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!” prensibini salık verdiği için.(Yazılarının bu kısmı özellikle evli çiftlere önerilir..)<br />
“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” dediği için.<br />
(Wittgenstein`ın  yazılarında “Ben” felsefeye “dünyanın benim dünyam” olması yoluyla girer. “Metafizik özne” de denilen bu “Ben” dile getirilebilir bir şey değildir. Bir şeyden söz etmekle o dile getirilmiş olmaz. Bir şeyin ne olduğunu söylemek yani onun varlığından söz etmek onu dile getirmek demek değildir. Burada bir parantez daha açarak dile getirmek ile kastedilenin sadece bahsetmek ya da belirtmek değil, anlamına vakıf olunmasını sağlamak ve varlığını kanıtlamak üzere ifade etmek olduğunu belirtmek gerek. Diğer pek çok sosyal bilimci gibi, Wittgenstein`ın felsefesinin bir diğer cilvesi de onun ifadelerinin, kelime oyunlarının tercüme edilmeye pek müsait olmaması)<br />
“Felsefe, aklımızın dille büyülenmesine karşı verilen bir savaştır” dediği için.<br />
“Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susmalı” dediği için.<br />
Keşke herkes az biraz Wittgenstein okusa. Belki o zaman biraz daha düşünerek konuşurlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=147</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>gündemin çağrıştırdıkları</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=48</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=48#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Aug 2006 23:52:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Orda kimse var mı?</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[	İlk hikayemiz Güncel Hukuk dergisinden. Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nde, Abdurrahman Dil`in Hadisat-ı Hukukiyye`sinde ve Hasan Basri Erk`in Adalet Edebiyatı Antolojisinde yer alan bir hikayeye yer vermiş dergi. Hikaye kısaca şöyle: Hızır Bey Çelebi İstanbul`un ilk kadısıdır. Günün birinde önüne bir dava gelir. İddiaya göre Fatih Sultan Mehmet, tarihi değeri olan iki mermer sütunu üçer arşın keserek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>İlk hikayemiz Güncel Hukuk dergisinden. Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nde, Abdurrahman Dil`in Hadisat-ı Hukukiyye`sinde ve Hasan Basri Erk`in Adalet Edebiyatı Antolojisinde yer alan bir hikayeye yer vermiş dergi. Hikaye kısaca şöyle: Hızır Bey Çelebi İstanbul`un ilk kadısıdır. Günün birinde önüne bir dava gelir. İddiaya göre Fatih Sultan Mehmet, tarihi değeri olan iki mermer sütunu üçer arşın keserek kısaltan ve hem tarihi hem de mimari değerini yokeden bir Rum mimara ceza vermek üzere ellerini kestirmiş, mimar da bunu dava konusu yaparak Hızır Bey`in önüne getirmiştir. Kadı, her zaman olduğu gibi davanın görüleceği zamanı tayin ederek İstanbul`un Fatih`ine belirtilen tarihte mahkemede hazır bulunması gerektiğini bildirir. Mahkeme saati geldiğinde Fatih, vezirleriyle birlikte mahkeme mahalline gelmiş ama baş köşeye oturmak istediğinde Kadı`nın şu ihtarıyla karşılaşmıştır:<br />
-&#8221;Oturma beyim! Hasmınla murâfaa-i şer` olup ayak beraber dur!&#8221;.<br />
Fatih Sultan Mehmet afallamakla birlikte denileni yapmış ve dava sonunda kısas ile cezalandırılıp ellerinin kesilmesi kararına boyun eğmiştir. Bereket, Rum mimar kısas yerine diyeti tercih etmiş ve Fatih kişisel hazinesinden günde on akçe tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yine rivayete göre Fatih bu kısastan kurtulduğu için tazminatı kendi isteğiyle yirmi akçeye çıkartmış ve Rum mimardan helallik diledikten sonra Hızır Bey`e adaletin gereğini uyguladığı için teşekkür etmiş, payesini yükseltmiştir. Yani bir hükümdar, her nekadar kendi canını yakacaksa da, adaletin doğru uygulanmasının hakkını teslim etmiştir.<br />
İkinci hikayeyi yıllar önce yabancı gazetelerin birinde okumuştum. Meğer 11 Eylül saldırısı Dünya Ticaret Örgütü`nü hedef alan ilk eylem değilmiş. 1993 yılında da altı kişinin ölmesine ve binden fazla insanın yaralanmasına yol açan bir bombalı saldırı düzenlenmiş. Bu saldırının baş faili Remzi Yusuf adında, üçüncü dünya ülkelerinden öfkeli bir genç. Remzi Yusuf ve şürekası kiraladıkları bir Ryder marka kamyonet ve yüklüce miktar dinamitle kapitalist düzenin gözbebeklerine nişan almışlar. Remzi Yusuf`un hikayesinin en enteresan tarafı, Yusuf`un, İkiz Kulelerdeki patlamadan hemen sonra saldırıda kullanılan minibüsü kiraladıkları kamyon kiralama ofisine geri dönmesi. Yusuf minibüsü kiralamak için 400 dolar depozit yatırmış ve parasını geri almak istemiş, minibüsü havaya uçurmuş olmasına rağmen! Kiralama ofisinin yetkililerine minibüsün çalındığını söyleyip düzenlediği sahte polis tutanağı karşılığında depoziti geri almış da nitekim. Yani bir sabah kalkıp şu ya da bu nedenle bir ülkenin insanlarını, sistemini, özünü hedef alan bir bombalı saldırı düzenleyen kişiler, öğleden sonra o ülkenin hukuk sistemine ve sözleşme kanunlarına dayanarak, paralarını geri alabiliyorlar. Saldırı düzenledikleri ülkeye olan hisleri ne olursa olsun, onun hukuk sisteminin korumasını talep etme ve bundan yararlanma hakkını kendilerinde buluorlar. Yararlanıyorlar da&#8230;<br />
<strong>Kıssadan hisse: İster hükümdar olun ister terörist, hukuk herkes için var. Herkesin hukuka ihtiyacı var. Bugün kanunların kişiselleştirilerek uygulanmasına göz yumanlar, yarın bunun kendi ayaklarına dolanmayacağından asla emin olamazlar.</strong>
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=48</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=146</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=146#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Aug 2006 10:47:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=146</guid>
		<description><![CDATA[	Oyunun kuralları son derece basitti. Üç kişilik bir oyundu: Yaratan, yaratılan ve seyirci. Amaç verilen zaman sonunda nihai sona ulaşmaktı. Belli bir senaryo yoktu, uyulması gereken kurallar çok esnek gibi görünmekle birlikte öylesine temel üç kural vardı ki manevra özgürlüğünü sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldırılıyordu. Doğmak, hayatta kalmak ve ölmek. Bu üç kural aslında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Oyunun kuralları son derece basitti. Üç kişilik bir oyundu: Yaratan, yaratılan ve seyirci. Amaç verilen zaman sonunda nihai sona ulaşmaktı. Belli bir senaryo yoktu, uyulması gereken kurallar çok esnek gibi görünmekle birlikte öylesine temel üç kural vardı ki manevra özgürlüğünü sihirli bir değnek değmişçesine ortadan kaldırılıyordu. Doğmak, hayatta kalmak ve ölmek. Bu üç kural aslında oyunun da birer parçasıydı daha doğrusu ana temalarıydı. Yani hem kural hem amaç.<br />
Giriş yaratanın elindeydi. Doğuma sebebiyeti kurallar gereği yaratılan vermiyordu ama doğmak da onun göreviydi ve doğmak zorundaydı. (Kendi kendine doğmak kurallara göre mümkün değil ama bilebildiğim her dilde doğmak kendi kendine yapılan bir eylemmiş gibi zikredilir, başkasının eylemi yaptığını birinin de ondan etkilendiğini gösteren fiiller çeşitli ekler alırlar ki doğmak onlardan biri değildir ama doğurmak bu ikinci tür eylemlerdendir.) Her neyse tüm bu dil oyunları bir tarafa bu oyunun kuralına göre biri doğmak biri de doğurmak zorunda.<br />
Bu giriş bölümü çok uzun sürmemekle birlikte oyunun en etkileyici bölümlerinden biri olduğu da muhakkaktır. Yaratıcının rolü fiilen burada bitmekle beraber artık yaradılanın, yarattığı için yaradanına duyduğu minnet duygusundan mıdır yoksa yarattığı gibi yok da edebilir korkusundan mı bilinmez oyun boyunca yaradılanın kafasının bir yerinde çoğu hareket ve davranışlarına yansıyan bir yaratan kişiliği kendisini gösterir. Artık oyun yaratılanın üzerinde ilerlemektedir. Yaratılan elindeki süre içinde istediği her şeyi yapmaya özgürdür tek bir şartla, zamanı geldiğinde ölerek. Bu arada söylemeden edemeyeceğim bu oyun dışarıdan görüldüğü kadar kolay değildir, birçok oyuncu süreyi dolduramadan ölmüştür. Kimisi oyunun sonunu getirebilecek kadar yetenekli olmadığından kimisi fazla heyecandan (özellikle bu ilk oyunuysa). Kimisi de oyunu sıkıcı ve anlamsız bulmuş, zamanın dolmasını beklemeden çekilmiştir sahneden (hemen belirtelim bu durum oyunun ana ve temel kurallarına kesinlikle aykırıdır). Bunun tersine olan durumlarda yaşanmamış değildir. Oyunun süresi bittiği halde ısrarla ölmek istemeyenler de olmuştur. Bu durumda kurallar etkilerini kesinlikle gösterir. Bu tip durumlar için kural son derece acımasızdır; süre bitince oyun biter. İlk bölümün afaki ışıltılı ve karmaşık etkileyiciliğine karşın bu son bölüm biraz kuru, isteksiz ve gayrı ciddi oynanır. Zamanı geldiğinde ölmeyi başaran oyuncu usta bir oyuncudur ve zamanı iyi ayarlamasıyla ne kadar övünse azdır. Ne de olsa oyun sırasında tam çorbasını içerken kendisini yere atarak veya bir konuşma sırasında, lafının ortasında aceleyle ölen, hatta uyurken aniden uyanıp sonra da hemen ölmek zorunda kalan ve oyunu vodvile çeviren oyunculara da rastlanmıştır.<br />
Bu arada üçüncü oyuncunun yani seyircinin ne yaptığını merak ediyorsunuzdur herhalde. O, oyunun hiç bir bölümünde ön plana çıkmamakla birlikte, oyuna katılan her oyuncunun kabul ettiği gibi, aslında oyun onun varlığı ile şekillenmektedir.Yaratılan oyunun en serbest akışlı bölümlerini oynarken bile seyirci onu görünmez kurallar kıskacına alır ve finalde sahnede sadece o görünürdü.<br />
Oyunlar çocuklar içindir, oyunlar seyirciler içindir, oyunlar başarılar içindir, oyunlar zaman geçirmek içindir, oyunlar şaşırtmak içindir. Ama bu, hayatın da bir oyun olduğu anlamına gelmez, her ne kadar oyunlarla yaşıyor olsak da.<br />
Oyunlar kendinizi kandırmanız içindir. Oyunlar, hemen yanıbaşınızdaki savaşı görmezden gelmek için zihninizde kurguladığınız bir yanılsamadır. Ölümler oyun içindir, ölümler oyun içindedir. Biz de bu oyunun seyircileri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=146</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen&#8230;</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=145</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=145#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Jun 2006 23:28:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[	“İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>“<em>İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir</em>.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani &#8216;beyaz kadın&#8217;a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam&#8217;da mesela, coffee shop&#8217;lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint&#8217;larla Amsterdam&#8217;da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam&#8217;da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam&#8217;ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu&#8217;dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş.  Coffee shop&#8217;da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen &#8220;İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?&#8221; Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en &#8217;sıcak&#8217; mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına &#8220;Türksünüz değil mi?&#8221; der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın &#8220;Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?&#8221; bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: &#8220;Bu şehir arkandan gelecek&#8230;&#8221;</p>
	<p><a id="more-145"></a><br />
Amsterdam bir kanallar ve bisikletler şehri&#8230; Diye başlardı Cumhuriyet&#8217;in pazar yazıları olsa. Rüyanda kanallar arasında yüzüyordun. Sonra karaya çıkarken bir fareyle konuştun. Yoksa o da mı yabancı! &#8220;Haydi güneye inelim&#8221; dedin fareye &#8220;daha az yabancı olacağımız bir yere&#8230;&#8221; Haritada Belçika, Fransa&#8217;yı atlayıp İspanya&#8217;nın kuzeydoğu sahilinden iniyorsunuz: Costa Brava. Söylendiğine göre burası Fransız ve Alman orta sınıfının yazlık ev hayallerinin gerçekleştiği yermiş. Belli zaten, hemen geçiniz. Sonra Barselona. (İspanyol değil ha, Katalan!) Aaa! Sırtını Akdeniz&#8217;e dönmüş bir Akdeniz kenti. Korsanlardan korunmak içinmiş diyorlar. Pek inanmadın. Goudy bile Sagrada Familia&#8217;sını denizin tam kıyısına dikmek varken ki bu harika olurdu çünkü plana göre tamamlanırsa katedralin en yüksek kulesi deniz feneri gibi bir ışık huzmesi yayacak- ama yok kıyıdaki tek mahalle Barselonotta. Yıkık dökük bir balıkçı mahallesi, bir sürü turistik lokanta. Tüm kent içeri doğru kaçıyor, Las Ramblas dedikleri ortasında bir gezinti alanı bulunan geniş bulvarlar kentin ortasına doğru açılıyor. Eski mahallelerde aşevinin karşısında müthiş lüks bir tasarım mağazası. Gazeteler, televizyon katalanca. İnşaat levhalarının üzerinde İspanyolca yazıların sprey boyayla karalanıp, &#8220;Katalanca yaz!&#8221; uyarılarına neden olması sende bir iz bırakmıyor, iki dili de bilmiyorsun. Kimse İngilizce bilmiyor. Müze bekçileri bile. Turist kuyruğuna şöyle bir bakıp senden yardım istiyorlar turistlerle anlaşmak için. En İspanyol turist seçilmenin gururuyla gülümsüyorsun. No comprehendo gibi spagetti western bozması bir cevap veriyorsun. Zagor&#8217;da Çiko&#8217;dan mı öğrenmiştin acaba bunu. Yolda &#8216;turistler&#8217; sana yol sordukça daha da keyifleniyorsun. Ama otobüs şoförü parayı eksik verdin diye azarlayınca &#8216;yerli&#8217; rolünden çıkmaya karar veriyorsun. şehir seni içine aldıkça müsamahası yok. şehir tepelere doğru zenginleşiyor. İrtifa yükseldikçe burjuvazi büyüyor. Tepelerde enfes villalar. Dantel yakalı, mini tayyörlü genç katolik anneler alış verişten dönüyor. Buraları fena halde para kokuyor. Aşağı mahallelere kalamar kokulu sokaklara dönmek lazım. Burada fakirliğin rengi yok. Boston&#8217;da simsiyahtı. Müthiş villaların doldurduğu enfes bahçeli sokaklarda hiç siyah (yoksa Afrika kökenli Amerikalı mı demeliyim?) yoktu. Yıkık dökük binaların olduğu sokaklarda da beyaz. Paris&#8217;te fakirlik metroda beyaz ve işsiz -evsiz Fransızlar, balkan ülkelerinden gelen göçmenler- metrodan sokaklara çıkarsan Arap mahallelerinde, esmer tenli. Fransız aşırı sağının en büyük kâbusu Belleville&#8217;de geleneksel elbisesine sardığı bebesi sırtında diğer dört çocuğu peşinde ilerleyen genç Afrikalı anneler. Çoğalıyorlar! &#8220;Irkımız yaşlanıyor, onlar şehrimizi işgal edecekler.&#8221; Araplara şöyle diyorlar:&#8221;Cezair&#8217;i size geri verdik, şimdi siz de bize Barbes&#8217;i geri verin. (Barbes, Paris&#8217;te Mağrip ülkeleri (Cezayir, Fas, Tunus) kökenli Arapların en yoğun olarak bulundukları semt.) &#8221; Başka bir &#8216;şaka&#8217;: Bir Mağripli ile E.T. arasındaki fark nedir? El cevap: E.T. evine geri dönmek istiyordu. Paris&#8217;teki eski semtleri yıkıp yeni ve pırıl pırıl binalar dikiyorlar ki yoksulluk banliyöye doğru süpürülsün. Batı Avrupa metropollerinde kent içi yerleşimin siyasal potansiyeli squate denilen yasadışı bina işgalleriyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Anlamı kullanılmayıp boş bırakılan bir binayı sahibinin bilgi ve arzusu dışında işgal etmek demek. Buralarda ev bulamadıkları için geçici olarak yerleşen göçmen ailelerden başka küçük politik gruplar, komünler yaşıyor. Squate onlar için mülkiyetle siyasi ve maddi anlamda bir mücadele alanı ve alternatif yaşam biçimleri üretebilmenin bir olanağı. Büyük kentlerde evsiz insanların girip yerleşmesini önlemek için kapı ve pencereleri örülmüş boş evlere rastlamak mümkün. Bazı squateların dış yüzeyleriyse resimler ve sloganlarla donatılmış.Sonra orada sıkışan şiddet içerilere doğru patlayınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Geçen yılki banliyo isyanlarında kırılıp dökülenlerin faturası banliyöden gelen ve öğrenci olmayan (nereden biliyorlarsa!) gençlere çıkarıldı. Ertesi gösteri gününde polisler banliyö trenlerini durdurup grup halindeki gençlerin kente inmesini engellediler. Paris haritasına baktığınızda şehri çevreleyen sembolik kapılar görürsünüz. Bu kapılar bir anlamda şehir ile banliyö arasındaki sınırı belirler. Mesela güneydeki son metro durağının adı Orleans kapısıdır ve daha sonrasına artık metroyla değil banliyö treniyle gidilebilir, şehrin büyümesi önce sembolik olarak sınırlanmıştır. Batı metropollerinde banliyöler insanların gündelik yaşamdaki iş ve boş zaman ayrılığının coğrafi dışavurumu gibidir. Amerikancada commuting fiili günlük olarak banliyöden kent merkezine çalışmaya gitmek anlamına gelmektedir.<br />
şehir  kendini koruyor. Louvre&#8217;un, Eiffel&#8217;in, Nötre Dame&#8217;ın ve şık butiklerin Paris&#8217;i yoksulluğa tahammül edemiyor. (New York&#8217;da ilgisiz bakışlarla yanından geçilip gidilen evsizler, Paris Metro&#8217;sunda kendi çıkardıkları gazeteyi satarken suçluluk uyandırıcı bakışlarını hâlâ bir işi ve evi olanların eğik başlarına dikiyorlar.) İstanbul&#8217;dan sonra en çok polis bu kentte var diye düşünüyorsun. İstanbul&#8230;Göçü durdurmaktan söz edenlerin çoğunun söylemi Avrupa sağının yabancılar için kurduğu söylemle aynı sanki. (Göç eşittir işsizlik, sloganı hariç) Acaba &#8216;öteki&#8217;nin milliyeti yok mu dersiniz? &#8220;Bu şehrin içine ettiler, ya geri gönderelim ya artık gelmesinler. Eğitimsizler, suç oranını yükseltiyorlar, çok çocuk yapıyorlar.&#8221; Tek fark bu söylemin Türkiye&#8217;de sağı solu yok. Bazı şehirler işgalciden korkuyor, değiştirme potansiyelini taşıyanlardan tiksinip önce yok sayıyorlar sonra değişim onlardan güçlü çıkınca ağlıyorlar. Eski sahiplerini arayıp sızlanıyor, kucaklayıp sarmayı, evsahibi olmayı bilmiyorlar. Çok turist ve çok polis istiyorlar. Seni giderek daha çok korkutuyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=145</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>06.06.2006</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=144</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=144#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jun 2006 06:44:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Ben beni bilirim gel gör anlatamam</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[	&#8216;Otuzundaki Kadın&#8217; ı yazdığında Balzac kaç yaşındaydı bilmiyorum ama ben bu romanı okuduğumda 20 yaşındaydım. şimdi 20 yaşındaki kadına o romanı okumasını tavsiye etmem. 30`lu yaşlar konusunda hiç de olumlu beklentiler yaratmayan bir romandır bu. &#8216;İnsanlık Komedyası&#8217;ndaki karakterler, durumlar değişmiyor değişmesine de, Ingeborg Bachmann&#8217;ın kaleminden 30`lu yaşlar daha umutlu bir hal alıyor. Bachmann “Otuz Yaş”ındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>&#8216;Otuzundaki Kadın&#8217; ı yazdığında Balzac kaç yaşındaydı bilmiyorum ama ben bu romanı okuduğumda 20 yaşındaydım. şimdi 20 yaşındaki kadına o romanı okumasını tavsiye etmem. 30`lu yaşlar konusunda hiç de olumlu beklentiler yaratmayan bir romandır bu. &#8216;İnsanlık Komedyası&#8217;ndaki karakterler, durumlar değişmiyor değişmesine de, Ingeborg Bachmann&#8217;ın kaleminden 30`lu yaşlar daha umutlu bir hal alıyor. Bachmann “Otuz Yaş”ındaki adamı, bu yaşının ilk gününde şöyle anlatmıştı: &#8220;şimdi yaşamı hissediyordu. Bir zamanlar kafasında dünya için yalnızca noktalama işaretleri çalkalanıp durmuştu, ama şimdi içlerinde dünyanın kendini açığa vurduğu ilk cümleler ona doğru gelmeye başlamıştı. Ayrıca uzun zaman neye inanacağını, bir inanmanın aşağılanacak bir şey sayılıp sayılmayacağını bilememişti. şimdi ise bir şey yaparken ya da bir şey söylerken kendi kendine inanır olmuştu. Kendine karşı güven duyuyordu.” Ingeborg Bachmann`da erkek &#8220;Otuz Yaş&#8221;ında kendini bulmuştu; Balzac`ta ise &#8220;Otuzundaki Kadın&#8221; kendini kaybediyordu.</p>
	<p>Paul Nizan mıydı &#8216;20 yaşın hayatın en güzel yaşı olduğunu söyleyenin alnını karışlarım&#8217; diyen? 20`li yaşlarımdan epeyce keyif aldım, itiraf etmeliyim. Ama 30 yaşındaki kadın olmanın da keyifli olacağını düşünüyorum. Otuzundaki kadın, daha 10 yıl bunun keyfini yaşayacak, 10 yıl daha çocuk kalacak, kendini şımartacak, şımartılmasına izin verecek! Gözleri biraz daha açılacak dünyaya baktıkça, daha çok şaşıracak ama bir yandan da yeni bir dünya kuracak bu dünyanın ona öğrettiklerinden. Yaşayacak çok şeyi olacağı için, anlatacağı da çok şey olacak. Filmlerdeki, romanlardaki insanlık durumlarını daha iyi kavrayacak bir yaşa geldi çünkü. Annemarie Schimmel &#8216;Sayıların Esrarı&#8217;nda 30&#8242;un adaletle bağlantılı bir sayı olduğunu belirtiyor. Bağışlamayı da öğrenecek, tıpkı başkalarını olduğu gibi kendisini de. Kendine inandığı için başkalarına da inanacak, yaşamanın hakkını verir gibi dostlukların da hakkını verecek, sevgisini tartacak. Dünyanın bir ev olduğunu herkes biliyor, o şimdi evindeki özgürlüğünü de kıskançlıkla koruyacak. 30 yaşında hem çocuk, hem genç, hem kadın olabilmenin güzelliğiyle, daha güzel olduğunu hissedecek otuzundaki kadın. Hissetmek mutluluktur ve 30 yaş tepeden tırnağa bu mutlulukla doludur. Ne mutlu otuzundaki kadına!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=144</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Gündemin Çağrıştırdıkları</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=26</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=26#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 May 2006 23:33:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Orda kimse var mı?</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[	Amerikalı yazar Norman Mailer&#8217;in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde&#8217;dan yapılan, &#8220;Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır.&#8221;, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Amerikalı yazar Norman Mailer&#8217;in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde&#8217;dan yapılan, &#8220;<em>Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır</em>.&#8221;, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu ayrıcalığı kullanmış. Oyun, geçmişte yaklaşık aynı dönemlerde yaşamış dört kişi etrafında, inanç üzerine kurgulanmış bir satranç oyunudur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, genç Melikşah&#8217;ın ve baba yadigarı veziri Nizam-ül Mülk&#8217;ün yönetiminde en güçlü dönemini yaşarken, Nizam&#8217;ı ziyaretine gelen iki eski okul arkadaşı, Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah ona eskiden içtikleri bir andı hatırlatırlar. Okulda hocaları Nişaburi onlara şöyle demiştir:<br />
&#8220;Süreyya burcunun en parlak üç yıldızı gibi<br />
şavkıyacaksınız çağınızda<br />
En yetenekli üç öğrencim<br />
Egemen olacaksınız büyük bir zaman parçasına<br />
Bu şaşırtıcı üç us<br />
Değişik ışınlar salan bu üç ateş&#8230;<br />
Ne denkleştirebildim ne üleştirebildim yürek gözümde.<br />
Varın siz ayırdedin kendinizi.&#8221;</p>
	<p>Devamı burda</p>
	<p><a id="more-26"></a><br />
Onlar da bunun üzerine bir and içmişlerdir kendi aralarında:<br />
&#8220;Biz üç kankardeş, Hasan Sabbah, Ömer Havyam, Köylü Nizam, içimizden ilk kim, önce hangimiz bir yüceliğe erişirse bu yeryüzünde onu eşitçe öbür kardeşlerine paylaştıracak.&#8221;<br />
Hayyam, bilim ve sanat adamıdır. Onun paylaşacak dörtlükleri ve gökbilimlerindeki uğraşları nedeniyle güneş, ay ve göğün bütün yıldızları vardır yalnızca. Sabbah ise ülkeler gezmiş, insanları incelemiş, karşılaştırmalı inançlar tarihini okumuş, gökyüzü, yerüstü, yeraltı zenginliklerinin dökümünü yapmıştır ve elindeki koca bir sıfırdır; ancak hiçlik vardır paylaşabileceği. Bu durumda eriştiği yüceliği kardeşlerine paylaştırmak Nizam&#8217;a düşer. Hayyam&#8217;a rahat rahat bilimsel ve sanatsal çalışmalarını sürdürsün diye bir devlet görevi verir; Sabbah&#8217;ı ise yetkileri tüm diğer devlet görevlilerinin üzerinde başdanışmanı yapmak zorunda kalır.<br />
İkinci sahne, belki de tüm oyunun kurgusunun açıklandığı sahnedir. Sabbah&#8217;ı Melikşah&#8217;la satranç oynarken buluruz ve oyun sahnenin daha ilk cümlelerinden başlayarak kurgulanır.<br />
&#8220;MELİKşAH: Niye hep piyadeleri ileri sürüyorsun?<br />
SABBAH: Atım koruyor onları.<br />
MELİKşAH: Atını vezirimle alırım?<br />
SABBAH: Veziriniz de benim istediğim yere gelmiş olur.<br />
MELİKşAH: Tasarladığın ne?<br />
SABBAH: Kendi içime çekip eylemsiz bırakmak.&#8221;<br />
Sonra biraz satrançtan, biraz da Melikşah&#8217;ın Nizam-ül Mülk hakkındaki endişelerinden söz ederler ve laf Nizam&#8217;ın Melikşah için yazdığı Siyasetname&#8217;ye gelir. Sabbah&#8217;ın ilk işi Siyasetname&#8217;yi okumak olmuştur. Kitaptan bir bölüm açarak okumaya başlar:<br />
&#8220;Ben Tanrının gönderdiği bir yalvacım” diye ortaya çıkmış Mazdek, eski İran&#8217;da.<br />
Zamanın meliki Kubad ona sordu.<br />
“Mucizen nedir, tansığın nedir?”<br />
Mazdek: Zerdüşt tapınağının kıblesindeki ateşle konuşayım, Tanrı danışığı bu ateş benim yalvaçlığıma tanıklık etsin.&#8217;<br />
Kubad: &#8216;Eğer sen ateşle danışırsan ben de senin peygamberliğini tanırım&#8217; dedi.<br />
Tapınağı dolduran yüzlerce kişi önünde ateşle konuştu Mazdek, ona sorular sordu, ateşten yalım yalım insan diliyle yanıtlar geldi:<br />
&#8216;Ey İran&#8217;ın Tanrı&#8217;ya inanan ileri gelenleri; eğer iki cihanda talihli olmak dilerseniz Mazdek&#8217;in sözlerini dinleyin, ona göre işleyin.&#8217;<br />
Melik, her karar verme anında Mazdeksiz edemiyordu artık. Tahtının yanında altın bir kürsü yapılmasını buyurdu, kendi tahtından daha yüksek. Böylece Mazdek&#8217;in rütbesi Melik&#8217;ten daha üstün olmuştu.&#8221;<br />
Aslında Melikşah&#8217;ın Nizam ile ilgili kuşkularını desteklemek için okuduğu Mazdek olayı, Sabbah&#8217;ın çok yakın bir gelecekte izleyeceği yolda atacağı ilk adımdır aynı zamanda. Selçuklu<br />
İmparatorluğu&#8217;nun bu yeni danışmanı, pek yakında devletin en büyük eksiğinin ayrıntılı bir bütçe olduğunu ve bunun kırk günde hazırlanabileceğini söyleyecek, ancak, kırk günün sonunda, verdiği tüm doğru bilgilere karşın, Suriye Çölü&#8217;nde görmediği bir bölge hakkında söylediği yalan Nizam tarafından yakalanınca İmparatorluk sınırları dışına sürülecektir. Sürüldükten sonra ilk iş daha önce görmediği Suriye çölüne gidecek olan Sabbah, orada peygamberliğini ilan edecektir. Sabbah&#8217;la birlikte sürülen Hayyam&#8217;ın &#8220;Delilin, mucizen, tansığın?&#8221; sorusunun yanıtı bir sahne sonra gelir.<br />
Sabbah ile Hayyam&#8217;ın bindikleri gemi, korkunç bir fırtınaya yakalanacak, gemideki tüm yolcular kendi dinleri gereğince kendi Tanrılarına dua ederlerken, Sabbah, &#8220;Ben çıkardım bu fırtınayı. Benim öfkemdir. Ben çıkardım, ben dindiririm.&#8221; diyecek, tüm tekne halkını kendi mucizesine inandırdığı anda fırtına dinince de ilk müritlerini kazanmış olacaktır.<br />
&#8220;HAYYAM: Bu nasıl iştir?<br />
SABBAH: Gördüğünün aynı.<br />
HAYYAM: Ya batsaydık fırtınada?<br />
SABBAH: Batsaydık batmış olacaktık. Ama batmadık, ben kazandım.<br />
HAYYAM: Kazandığın ne?<br />
SABBAH: Alamut.&#8221;<br />
Alamut, Sabbah&#8217;ın Suriye çöllerinde gezerken gördüğü ve fethederek İmparatorluğunun merkezi yapmaya karar verdiği kaledir; yani, Sabbah&#8217;ın ikinci sahnede Melikşah&#8217;la satranç oynarken anlattığı ikinci adım. Satranç oyununda genç hakanın aklını karıştıracak hamleye değin görebilen Sabbah, oyunun baştan galibidir; ancak, hükümdar yenmek, Nizam&#8217;ın Siyasetnamesi&#8217;ne aykırıdır. Bunun üzerine Melihşah Sabbah&#8217;a kendisini yenmesini buyurur.<br />
&#8220;MELİKşAH: Nasıl yeneceğini de söyler misin?<br />
SABBAH: Önce kalelerinizi alacağım, sonra da vezirinizi, sonra şahı&#8230;<br />
MELİKşAH: Ve mat. şimdiden kutlarım. Ama beni yenince sakın, ödül diye pirinç taneleri istemeyin benden birinci haneye bir tek pirinç. İkinci haneye iki tane pirinç, üçüncü haneye dört. Buna gücüm yetmez. İlk hane için ancak bir kum tanesi verebilirim size.<br />
SABBAH: Kabulümdür, efendimiz, böylece bir çöl bağışlamış olursunuz bana.<br />
Melikşah&#8217;ın bağışladığı çöl, Suriye çölüdür ve Sabbah, Melikşah&#8217;ı yenmeye önce Suriye çölündeki Alamüt Kalesi&#8217;ni alarak başlar; sonra eski okul arkadaşı Nizam&#8217;ı öldürtüp vezirini alır ve oyunun en sonunda Melikşah&#8217;a kadar dayanır ama öldürtmez onu; çünkü tasarladığı <strong>&#8216;kendi </strong><strong>içine çekip eylemsiz bırakmak&#8217;dır</strong>. Tüm bunları, afyona alıştırarak oyun boyunca ne olduğu açıklanmayan &#8216;Dava&#8217; yoluna döndürdüğü müritlerini kullanarak gerçekleştirir ki bu yüzden Sabbah&#8217;ın inananları “<em>Haşhaşinler</em>” olarak anılırlar.<br />
&#8220;İnsanoğlu doğuştan sayrıdır, belirsiz ama keskin özlemler içinde kıvranır.&#8221;, diyen Sabbah, bu sayrılığın üzerine oynar hep:<br />
&#8220;SABBAH: Senden büyük ruh üstünlüğü istiyorum Cemşit, bunu yüreğinin levhasına yaz. Çağırımdır, bana yönelsinler senin gibi özü temiz, erdemli gençler. Toplumda haksız yere ezilmişler, yüreklerinde duyumsuzluk, hiçlik duygusuyla kıvrananlar çağırımdır gelsinler, Dava&#8217;ya baş koysunlar, gerçek kişiliklerini bulsunlar, bütün Cemşitler. Sizler keskinleştikçe Dava yolunda, hiçbir boyun erişilemiyecek denli sarp değil benim için.&#8221;<br />
Asla savaşmaz Sabbah. Alamut&#8217;u kuşatıp ele geçirmek yerine insanların inançlarını sömürerek içten çökertir, kaledeki görevlileri asla somut bir tanımı bulunmayan -ve, günümüzde yaşananlara da dayanarak, belki de somut bir tanımı bulunması gerekmeyen- &#8216;Dava&#8217; yoluna döndürdükten sonra, &#8216;yeryüzünün görüp göreceği en güçlü imparatorluğu yöneteceği Alamut&#8217;a gizlice aldırır kendisini bir gece ve Kale ertesi gün düşer.<br />
&#8220;SABBAH-: Alamut&#8217;u kurduğum inanç devletinin merkezi ilan ediyorum.<br />
HAYYAM: Hangi inançtan söz ediyorsun?<br />
SABBAH: Sen katı inançlara karşısın, ne güzel. Ben her türlü inanca karşıyım, benimki daha güzel. Demek bu da bir inançtır&#8230; bak işte bu daha da güzel. İnsanın en büyük erinci sağlam kalıplara dökebilmek inancı. Ne güzeldir üçgenler, dikdörtgenler, güven verir korur aklımızı. Ama bir de bu kalıplar çatırdamaya görsün dağda kurtların günü başlar ve yalvaçların. Gözbebeğimi zorluyorum insanın küçüklüğünü ve büyüklüğünü aynı anda görebilmek için. <strong>İnsanların neye inandıkları değil ben bu inançları nasıl kullanabilirim, tek bu ilgilendiriyor beni</strong>. Karşıt düşüncelerin kesiştiği noktada dururum, beklerim onların kucağıma düşmesini. Her çatışmada doğan yeni yönüm ben. Ulu Tanrıyı bilmem ama ben hiç ayrım gözetmem çocuklarım arasında&#8221;<br />
Sabbah&#8217;ın kapısı her dinden insana açıktır. Böylelikle her yerde yandaş bulup, istediği her kapıyı açtırır Sabbah, çünkü onun sunduğu bir dinsel inanç değil, onun da ötesinde, Dava&#8217;dır. Selçuklu sarayında önce Nizam&#8217;ın, sonra da Melikşah&#8217;ın en güvendiği adamlarını Dava yoluna döndürerek, sarayı da içinden çökertir. Kendisi hiç bir zaman ortada ve tehlikede değildir; piyadeleri onun için cinayetler işlerken, o imparatorluğunu daha da güçlendirir:<br />
&#8220;Bütün devletler, imparatorluklar yıkılabilir; ama benim imparatorluğum bin bin bin yıl durur,<br />
benim imparatorluğum insanların beyinlerinin içinde çünkü. Benimle hesaplaşmadan bir yere varamaz insanoğlu. Alamut&#8217;tur yeni kıble.&#8221; Tarih kaynakları da doğruluyor Sabbah&#8217;ın afyon dumanı altında kurduğu imparatorluğunun varlığını. Bazı kaynaklara göre, dünya üzerindeki ilk örgütlü terörü uygulayan Sabbah&#8217;ın Mamut Kalesi&#8217;ndeki hükümranlığı, arkasında yüzlerce önemli devlet görevlisinin ölüsünü ve İngilizce sözlüklerde İsmaili mezhebinin bir kolunun adı Haşhaşin&#8217;in karşısında &#8217;suikastçı, katil&#8217; anlamlarını taşıyan &#8216;assasin&#8217; sözcüğünü bırakarak tarihe karıştı. İngilizce&#8217;ye hayli tatsız bir armağan&#8230;Sabbah&#8217;ın hükümranlığı yüzyıllar önce son buldu, ama imparatorluğu, gerçekten de, hala ayakta ve gün geçtikçe de gözlerimizin önünde güçleniyor. Belki de bu yüzden, bugün olmakta olana dikkati çekmek için &#8216;geçmişte olmamış olanı anlatma&#8217; ayrıcalığını kullanan Güngör Dilmen&#8217;in oyunundan bazı metinler sık sık aklıma geliyor son bir kaç yıldır. Dilmen&#8217;in oyunu, çok başarılı bir zamanlamayla, 1998 yılında ODTÜ Oyuncuları tarafından sahnelenmişti. Oyun, bugün yine sahnelense ODTÜ&#8217;de aynı etkiyi yaratır mı bilemiyorum ama bugün tüm yurt çapında sahnelendiği kesin&#8230; Düşündükçe hep kulaklarımda çınlıyor: &#8220;Dava, Dava, Dava&#8217;da&#8230;&#8221; Ve şu günlerde oyunu yeniden yaşadım desem yeridir&#8230;<br />
&#8220;SABBAH: Bu taş alnın senin üstündeki alınyazın, bu taş gömüt taşın. Oku ey Cemşit!<br />
CEMşİT: Okuyamıyorum, Efendimiz.<br />
SABBAH: Muştularla ünleyen bir yazgı, birlikte okuyacağız, adım adım sen Dava yolunda ilerledikçe.<br />
CEMşİT: Dava?<br />
SABBAH: Buyruklarıma gözün kapalı uyacaksın.<br />
CEMşİT: Dava!<br />
SABBAH: Ve gözlerini kırpmadan gideceksin ölüme, ki cennetime açılan tek kapıdır.<br />
CEMşİT: İşte Geliyor öbür yoldaşların. Onları uçurumun kenarına sırala. Elimi çırpınca aşağı atlayacaklar<br />
(DAVA FEDAİLERİ, HAşAşİN beyaz ehramlara bürünmüşler, sıra halinde yürürler. Gözlerinde donuk bir parıltı, tutkulu ve uyur gezer gibi.)<br />
FEDAİLER: Dava, Dava, Dava, Dava, Dava !<br />
(Gençler arka alanda kalenin uçuruma eğilen mazgallarında sıralanır, dimdik dururlar.<br />
SABBAH el çırpar. Bir boru sesi. FEDAİLER bir bir aşağıya atlamaya başlar.)<br />
- Dava! Dava!<br />
- Pirimiz Hasan Sabbah!<br />
- Dava!<br />
- ???</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=26</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Anneler Günü&#8221;nün Düşündürdükleri</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=141</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=141#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 May 2006 15:55:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=141</guid>
		<description><![CDATA[	Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında gizleyip nefret ederken belki sonuna kadar tadına varılan, ama insanı başkasıyla yüzyüze getirmesinden korkulan tabular en sadık bekçileri olarak tutmuştur sırları. Tabu: Kutsal olanı kırma korkusu. Toplum bilincinin gölgesinde yaşayıp yalnızca yaşam derdine düşmüş insanın güvenliğini sarsacak, varlığın sağ kalma mücadelesini desteklemeyen her şeyin ayıklanarak bastırılması. Oyuncu olmadığı sürece sahnede kurulu büyüye dokunma gücü olamaz seyircinin. İşte her türlü ahlak ve erdem simgesini yüklenip, kutsal görev annelik ile anlamını bulmuş tabu-kadın rasyonel düşüncenin yorumu ile hizmetinizde. Böylece insanlık tarihinin en büyük sırrı kadın, kendi içinde kilitlenip kalanlardan habersiz yürüdüğü yola ayak uydurmaya çabalıyor. Erkeğin peşinde, onun adımlarını izlemeye çalışıyor, hatta erkek adımlarını kusursuz denebilecek şekilde atabiliyor ancak kendi kadın adımlarını atma düşüncesini oluşturamıyor. Her ne kadar beyin yapısı fiziksel olarak erkekten farklı olsa da, yüklemede ve kodlamada sunulmuş erkek ürünü verilerden kaçamıyor, benliğini ona teslim ediyor. Varlığı varlığına armağan olsun!<br />
Bu sırrı çözme savaşına giren batılı feministler için en büyük sorun şudur: Soyutlanması, nötürlenebilmesi gereken upuzun bir erkek erkil geçmiş, &#8216;erkek egemen&#8217;in nerde ise genlere kadar işlemiş hükmü. Doğa ve cinsiyet tutsağı kadın,  insan timsali erkeğe karşı donanımsız, silahsız. Bu yüzden birçok feminist kadın yazar kendi kişisel tarihlerine dönerek, içindekileri gün ışığına çıkartıyor. Yaşanmışlıklarını ve deneyimlerini yazın diline döküyor, böylelikle varoluşunun dökümünü yaratarak &#8216;rasyonel&#8217;e alternatif düşünce bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor. Kendi anlatım yolunu izleyerek kendi özünü ifade edebilecek bir dile varmak.<br />
Bu tutumlarıyla varoluşçuluğu birkez daha sahipleniyor feministler, bilinçaltı ve üstü bastırılmış ne varsa çevre ile ilişkide onu yakalayarak, yapmış oldukları seçimlerde kendilerini arayarak, varoluş amaçlarını kendileri yaratarak, oluşturdukları değerlerin ışığında varolmayı seçerek. Ama ideal olan hiçbir zaman kolay olmuyor. &#8216;Ben&#8217;in izinde içe yapılan yolculuklar yine sırların ağına takılıp dış dünyadaki &#8216;gerçek an&#8217;ı yakalayamadan dağılıyor. Bu &#8216;an&#8217; kopukluğu &#8216;ben&#8217;i yabancılaştırıyor kendine, kaybettiriyor, sadece gerçek (miş gibi değil) yaşanılırken anlamı bulabilecek &#8216;ben&#8217; bulanıklaşıyor. Birey heyecan alamıyor hayattan çünkü öngürülen şemaya sığmaya çalışırken tükeniyor.<br />
Bugün de varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. Böylece insanın yaratıp tutsağı olduğu büyü çağdan çağa içerik değiştirerek sürüyor ve &#8216;kutsal&#8217; olan yeni bir kimlikle dikiliyor karşısına.<br />
şimdi kapitalist ahlak ketliyor &#8216;ben&#8217;i oluşturduğu tabularla, elini kolunu bağlıyor. Ve &#8216;ben&#8217; sırlara bulanmış &#8216;mış&#8217; gibi yaşamaya devam ediyor. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=141</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=140</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=140#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 May 2006 13:03:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=140</guid>
		<description><![CDATA[	İstanbul Film Festivali&#8217;nde gösterilen Journal Intime&#8217;m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>İstanbul Film Festivali&#8217;nde gösterilen Journal Intime&#8217;m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra televizyona şöyle bir gözü takılan adam filmin ilerleyen dakikalarında iflah olmaz televizyonkolik haline gelir, öyle ki çalışmak için uygun bir ortam ararken uğradıkları adalardan birindeki yanardağın tepesinde rastladıkları Amerikalı turistlere Yalan Rüzgarı&#8217;nın ilerleyen bölümlerinde neler olduğunu sorması için ısrar eder.</p>
	<p><strong>Devamı AZ SONRA!</strong> </p>
	<p><a id="more-140"></a><br />
Ekrandaki sarışın kadın koyu renk kalemle etrafı çizilerek boyutları normalin iki katına çıkarılmış dudaklarını büze büze son sevgilisinden niye ayrıldığını anlatırken; süper maço şarkıcı yanardöner ceketinin ve tiril tiril ipek gömleğinin içinde rahatsız bir kıpırdanışla kadına hürmetinin büyük olduğunu ama kadınların bu hürmeti hakedenler ve haketmeyenler olarak ikiye ayrıldığını ve bu ikinci tür kadının insanı (yani erkeği) çileden çıkarıp şiddete sevkedebileceğini açıklarken; seksi türkücü yeni arabasını ve birçok kadının kıskanç bakışlarına hedef olan tektaş yüzüğünü bilmemne tüccarı bilmemne beyin hediye ettiğini yalanlarken; genç pop yıldızı son albümündeki hit parçanın bir yunan şarkısından arak olmadığını meçli saçlarını savura savura anlatırken ben gözümü ayırmadan televizyona bakıyordum. Aman tanrım bana ne oluyordu? Yoksa yoksa Meretti`leşiyor muydum? Yoksa ben de halktan biri mi oluyordum? Hani o yıldızların hayatlarını delice merak eden, burçlarının ne olduğunu öğremek için canlı yayında &#8220;telefon bağlantısı kuran&#8221;, mektup adreslerini bulabilmek için 900 900 bilmemkaç sıfıra para kaptıran embesillerden biri!<br />
Ama seyrettikçe durumun daha farklı boyutları olduğunu farkettim (sonunda bu manasız seyirlere sosyolojik bir inceleme kılıfı bularak halka dahil olmaktan kurtulabilecektim belki de). Sadece yıldızların hayatı değildi ki merak edilen, sokaktaki adam da bir televizyon şahsiyetiydi. Menderes döneminden itibaren bir küçük Amerika olma hayali taşıdı Türkiye toplumu bir taraflarında. Rüya el değiştirdi, sınıf atladı, indi, çıktı, kaydı, dolandı. Son onbeş yıldır kitle iletişim araçlarında yaşanan patlama rüyayı bir anlamda gerçekleştirdi. Diyelim ki üç çocuklu dul bir kadınsınız, sevgiliniz sizi kandırıp elinizden bileziklerinizi mi aldı, buyurun kadın programı stüdyolarına; yandaki deli saraylı komşu eve kedileri mi dolduruyor, haber programınız apartmanda kedi pisliği avında; bakkal paranın üstünü eksik vermeyi alışkanlık haline mi getirdi, Saadettin Teksoy görevde! Artık içiniz rahat, kocanız dost tutarsa alimallah karıya döşediği evde kameralarla suçüstü bile yapabilirsiniz. Kahvede okey oynarken hile yapmayı huy edinen bir tanıdığınız varsa teslim ediverirsiniz ilahi medyatik adalete. Sahici burjuvalar kapalı kapılar ardında &#8220;ölçülü&#8221; yaşantılarını sürdürürken geri kalanlar ortalara dökülmüş durumda. Kameralar önünde muhafazakar orta sınıfın gözlerini yuvalarından uğratan şeyler olup bitiyor; zaten olup bitenler ortalara dökülüyor televole formatında.Peki ey sevgili milletim ne oldu sana, hani kol kırılır yen içinde kalırdı? Evet, en bi ahlakçı, muhafazakar Türk milletine ne olmuştu da herkes iştahla televizyonun karşısına geçmiş adaba mugayir olay bekliyordu? </p>
	<p>Kimilerine göre bu, Türkiye&#8217;de Özal dönemiyle başlayan bir yozlaşmanın son safhasıydı. Tüketim toplumunun modernlik öncesi yapılarla birleştiğinde ortaya çıkardığı garabetti. Uslu çocuklar demokrasisiyle edepsiz haylazlar kapitalizminin çarpık evliliği seviyesizlik cininin çarptığı bir çocuk getirmişti dünyaya. Kimilerine göre ise ergenlik çağıydı bu: Büyüme sancıları çeken Türkiye&#8217;nin orasında burasında sivilceler olması doğaldı. Belki de adil paylaşılamayan pastanın gazabı bu. Yaşamında her türlü renkten yoksun bırakılanlar ya neon ışıklarıyla renklendirilmiş yaşamların seyrine dalıyorlar ya da kendilerinden daha kötü durumda olanların varlığıyla avunuyorlar. Bilimsel jargona itibar etmek gerekirse özel (mahrem) alandan kamusal alana çıkıyor yaşantılar. Mahremiyetin olmazsa olmazı durumundaki gizlilik bozulduğunda, haremlikten selamlığı aşıp cümle kapılarından dışarı fırlıyor artık mahrem yanı kalmayan özel yaşamlar. Bir başka boyut ise kamusal alan ile özel alan arasındaki geçiş: Kapferer&#8217;e göre dedikodu ve söylentinin genelde kadınlara atfedilmesinin nedeni oluşmuş bir birikime, bir gerçekliğe bağlı. Kadınlar kamusal alandan çok uzun süre uzak tutuldukları için yaşamın özel yani mahrem kısmında at oynatmışlar, kamusal olanı bile özel yanıyla maletmişlerdir kendilerine. Belki de toplumsal hayatını uzun süre devletin höt zötü yüzünden elleri kolları bağlı sürdüren bir toplum da aynı tepkiyi gösteriyor, bir türlü özgürce kullanamadığı kamusal alanı özel kılmaya çalışıyor. Nasıl kendi hakkındaki asli kararların kapalı kapılar ardında alındığını hissediyorsa o da başka kapıların ardını merak ediyor.<br />
Kamusal alandan beklentileri sınırlı yurttaşlarımız için kitle iletişim araçları bir çeşit Marko Paşa görevini üstlendi. Ahmet Vardar&#8217;la başlayan bu yarı resmi şikayet ekolü gerçekte resmi anlamda hiçbir yetkisi olmayan bu figürlerin &#8216;olayı&#8217; duyurmalarına ayrı bir ağırlık kazandırdı. Yani yapılan teşhir etmekti. Bu çözüme giden yolda bir adım olarak görülebilirdi. Yani resmi makamları harekete geçirmek için ortalığı velveleye vermek diye adlandırabileceğimiz bir mekanizma ortaya çıktı. &#8220;Derdini ummana dökmek&#8221; yerine Ahmet Vardar&#8217;a yazmayı tercih ediyordu artık insanlar. Daha sonra televizyon kanallarının çoğalmasıyla Saadettin Teksoylar göreve geldiler. Geçmişte vatandaş Ahmet figürüyle temsil edilen hak arama müessesi yer değiştirdi. Hâlâ böyle insanlar var. Gazeteleri belli aralıklarla çıkan bu dava açma ve hak arama şampiyonları çözüm olarak gördükleri resmi kanala yani yargıya yaptıkları sürekli başvurularla &#8216;yurttaşlık&#8217; bilincinin sürekli taşıyıcıları olarak görülmekten çok &#8216;emekli adam kafayı bunlarla bozmuş&#8217; diye küçümsendiler. şu anda Ahmet Vardar ekolünü de aşmış olan televizyon programları, devletle ilişkilerinde bir bürokratik çözümsüzlük batağına saplanacağından emin olan yurttaşların çare ararken akıllarına gelen ilk yer olmaya başladı. Artık kimse kimseyi mahkemeye vermekle tehdit etmiyor. &#8216;Seni televizyona veririm&#8217; daha somut ve inandırıcı bir tehdit oldu. Çocukluğumuzun yemeğimizi bitirmezsek, yaramazlık yaparsak, öğle uykumuzu uyumazsak üzerimize salınacak olan öcülerinin yerini televizyon kamerası şekline girip saklanmış canavarlar aldı.<br />
Meşruiyetlerini gazeteci olarak olayları takip edip kazananların (Ahmet Vardar örneği) yanısıra zaten tanınmış olanlar (Erkek Fato yada Savaş Ay örneği), yalnızca kameranın önünde olmakla meşru kılınanlar (Saadettin Teksoy bu tip haber programların neredeyse bir parodisi olması açısından ilginç bir örnektir) halkın umudu oldular. Takke düşüp kel göründüğünde Türk toplumunun hiç de öyle muhafazakar ve kapalı olmadığı ortaya çıktı. Genç ve güzel kadınların iyi bir hayat yaşama özlemi geçmişte filmlerde (ve haber programlarında) Soğukoluk batakhanelerinde sonuçlanırken şimdi popstar yarışmalarında ünlü olup büyük paralar kazanmalarıyla sonuçlanmaya başladı. Öte yandan yükselmiş olana herşey mubah ama beceremeyenin vay haline. Seda Sayan sevgilisiyle birlikte yaşayabilir ve hayranlık uyandırır ama bunu yapan kapı komşunuzsa &#8216;kötü kadın&#8217;dır. Transseksüel Bülent Ersoy ezan okuyan namazında niyazında kadın tiplemesiyle oldukça büyük bir hayran kitlesini çekebilir. Ama Pürtelaş Sokağı&#8217;nın transseksüelleri ya da travestileri ahlaki dejenerasyonun son haddini simgeler. &#8216;Rahmetli&#8217; (bu söz politikacıların ağzında bir ara doğrudan Turgut Özal&#8217;ı tanımlamak için kullanılıyordu) &#8216;Kürt realitesi&#8217;nden bahsedince vizyon sahibi&#8217; olur da bunu yapan sol eğilimli biri içeri tıkılır. Yani başarmışsanız her şey mubah, kaybetmişseniz vay halinize. Ama tersi de olabilir. Yükseldiğiniz yerde, göz önündeyken ayağınız tökezlemeyegörsün. Ayşegül Nadir örneğin, öyle kimseyi umursamayan &#8217;serbest&#8217; kadını barındırmazlar buralarda mesajı verilmedi mi olayın hukuksal boyutu dışında. Bir milletvekilinin Meclis kürsüsünden bütçeye kaynak yaratılması için Bizans dönemine ait tarihi eserlerin ilgili ülkelere satışa çıkarılmasını teklif edebildiği, bir belediye başkanının kenti çevreleyen tarihi surları yıkmaktan sözedebildiği bir ülkede bir tarihi eser kaçakçısının yuhalanmasında başka sebepler aramak doğal değil midir? Velhasıl, kamusal alanda görünür olmak işin rengini her zaman değiştiriyor.<br />
Bugün Türkiye&#8217;de, kitle iletişim araçlarının kendine özgü gelişimi söylentiye bile farklı bir tanım verebiliyor. Kapferer, söylenti, bilginin karaborsasıdır diyor. Halkın anlamak isteyip de tatmin edici resmi cevaplar alamadığı her yerde söylenti vardır. Yazar Edgar Morin&#8217;den şöyle bir alıntı yapıyor söylenti için:&#8221;Bilgi, her zaman basının, afişin hatta bildiri veya duvar yazısının dışında kulaktan kulağa dolaşır.&#8221; Türkiye gibi halkın resmi kaynaklara inanmamak için her türlü sebebinin bulunduğu bir ülkede söylentiler elbette ki resmi açıklamalardan daha hızla dolaşacaklardır. Ancak bugün özel televizyonların varlığı duruma farklı bir boyut kazandırmıştır. &#8216;Resmi&#8217; olmayan bir kaynaktan haber almak bir tür güven duygusu sağladıysa da burada da parçalanmış bir gerçeklik duygusuna çarparız. Cumhuriyet gazetesi okuru için Zaman gazetesindeki haberin hiç bir inandırıcılığı olamayacağı gibi Refah Partisi&#8217;nin Bosna&#8217;ya yardım için toplanan paralan yerine ulaştırmadığını televizyonda günde beş vakit işitmek de bu partiye oy verenler için hiç bir şey ifade etmeyecektir. Refah Partisi&#8217;nin yükselişini çekemeyenler onu karalıyorlardır. Demirperde ülkeleri adı verilen Komünist rejimlerin duvarları yıkılmadan önce Sovyetler Birliği&#8217;ndeki hayata dair her olumsuz bilgi burjuvazinin iftirası değil miydi, solcular için?<br />
Evet Kapferer&#8217;in dediği gibi paralel ya da karşı haber olarak söylenti bir karşı iktidardır. Yani kendisine verilen bilgiyle yetinmeyen ya da ona inanmayan halk kendi olasılıklarını yaratır. Ama söylentinin inanılabilirliği de kişinin durduğu tarafa bağlıdır. İslamcılar arasında yıllarca dolaşan Atatürk&#8217;ün babasının belirsiz olduğuna dair söylenti sonunda bir milletvekili tarafından alenen ortaya döküldüğünde bugüne dek resmi ideolojiyle açıktan çelişmeye pek de yanaşmayan İslami ideolojinin yeterince güç kazandığını, &#8216;zamanının geldiğini&#8217; düşünüp kamunun arenasına çıkması değilse neydi? şimdi çok eski bir tarih gibi gelebilir bazılarımıza TRT&#8217;nin Cumhurbaşkanı ile başlayıp çeşitli bakanlarla devam eden açılış töreni yayınlarının dünyanın ya da Türkiye&#8217;nin dört bir yanında olup bitenlerden önce geldiği haberlerine mahkum olduğumuz günler. Hepimiz bilirdik ki, gazetelerde başsayfadan verilen bir haber TRT&#8217;de yayınlanmaya bilirdi. Çünkü, resmi söylemi zedeler ya da bizi yönetenlerin kafamızda olmasını istedikleri dünya tahayyülüne zarar verirdi. şimdi malzemeye aç medya haberin her türlüsüne açık. Bunun için de çok tabu konular dışında (kamusal alanın söylenemeyeni) resmi söylemi iplediği yok çünkü esas olan ilgi çekmek. Böylece Türkiye&#8217;nin her yanında şimdiye dek bastırılmış ya da üstü örtülü olarak yaşamasına izin verilmiş bir sürü söylem kendisine fışkıracak bir taş aralığı buluyor. Bu, insanları bazen paniğe sürüklüyor. Bugüne dek büyüklerimizin ağzında ve coğrafya, tarih, edebiyat ödevlerimizde homojen bir yapı olarak parıldayan Türk Milleti denilen şeyin aslında ne menem bir mozaik -bu tabii olumlu yüklemleri olan bir sözcük, &#8216;yamalı bohça&#8217; dediğiniz anda amiyane bir anlam, &#8216;melting pot&#8217; dediğiniz anda bilimsel bir ağırlıkla karşılaşıyorsunuz- olduğunu görmek bazılarında aslında olmaması gereken ayrımlar körükleniyormuş hissini yaratıyor. Mutfağımızda gönüllü olarak kabul ettiğimiz bir karışım -pideden lahmacuna, içli köfteden gözlemeye- kültürel ya da politik arenada ortaya çıktığında bir çok insanı paniğe sürüklüyor (hoş bu mutfak meselesi bile &#8216;istilaya uğrayan, sokakları lahmacun kokan İstanbul&#8217;dan&#8217; şikayet edenler için sorun oldu ya!). Artık herşey söylenebiliyor, ama herkes tarafından değil. Tüm bu söylediklerim, bugün politika yapıyor olmamak için geçmiş tarihli gündemlerden hatırladığım birkaç şey, fakat önemli olan tutulduğumuz bilgi bombardımanının altında &#8216;gerçeğin&#8217; hiç bir önem taşımaması. Guy Debord &#8220;gerçekten de alt üst olmuş dünyada gerçek sahtenin bir anıdır&#8221; diyor. Önemli olan bilginin hangi taraftan geldiği bilgisidir. Buna göre sorgulanmadan ya kabul ya reddedilecektir. Karşı olduğumuz bir grup söz konusuysa onlara yapılan bir suçlamanın gerçekliğini merak etmiyoruz &#8220;Yapmıştır bu herifler&#8221; deyip geçiyoruz. Sadece su üstünde görünenle ilgileniyor bize anlatılan hikayelere zaten sahip olduğumuz görüşleri pekiştiriyorsa inanıyoruz. Bırakın objektif olmayı, hikaye bizim işimize gelmiyorsa dinlemiyoruz bile. Evet tarafımızı seçmek çok önemli ama bunu gerçeği yok sayarak değil onunla her seferinde başa çıkmasını öğrenerek yapabiliriz. Tabii gerçek diye bir şeyin varlığını kabul ediyorsak. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=140</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>&#8216;Ben hikaye kahramanı değilim&#8217; diye düşündürdü yazar, hikâyesinin kahramanını</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=71</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=71#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Apr 2006 15:06:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=71</guid>
		<description><![CDATA[	Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; vapura bindim, otobüse bindim, okula gittim. İlk, orta, lise&#8230; ilk-orta-lise. Hayır! Birinci sayfada yaratılmış bir kahraman değilim. Ailem var. Annem, babam&#8230; Öğretmen benim babam, bildiğim herşeyi ondan öğrendiğim adam. Var öyle biri. Onu da yazar iki cümleyle yaratmış olamaz ya. Hadi yarattı diyelim, içime baba sevgisini de o koymuş olamaz ya! Hadi koydu diyelim, neden böyle anlamsız düşünceler yazıyor bana? Başka şeyler düşündürtemez mi? Düşündürtür&#8230; İsterse neler neler yaşatabilir: Peşime polis takabilir, ya da sabıkalı bir sevgili uygun görür bana, sayfalarca dayak yerim, camyarması Sivaslı fedailerinden&#8230; Olabilir, olabilir&#8230; Üstelik neden bu otobüsteyim? Neden bu şehirlerarası otobüste ter ve ayak kokuları içinde birdenbire yaratıldım? Bunlar işgüzar bir yazarın canı öyle istediği için gerçek olamaz. Bunlar gerçek olamaz&#8230; Bari biraz uyusam. Off uyku da tutmaz beni otobüste. &#8216;Kaza olursa uykunun gevşettiği insan savunmasız bir şekilde ölür&#8217; diye bir takıntıyı da yazar yerleştirmiştir aklımın içine herhalde. Herhalde, hah-ha&#8230; Üstelik ne gerek var bu kadar uzun bir yolculuğa? Bir kere bu bir hikâye olsa yazar öyle uzun uzadıya anlamsız bir şehirlerarası otobüste vakit kaybetmezdi. şöyle uzun soluklu, heyecanlı bir şeyler yazardı. Belki bir trene bindirirdi beni. Bindirmezdi, ülkede tren mi kaldı? Muhakkak, öz-bilmemne otobüs şirketine bindirirdi ama isminden falan bahsetmezdi. Otobüs terminalini betimleyerek de kalemini tüketmezdi. Ne yapardı? İlle de bir yolculuk yaptırtacaksa, hareketimden evvelki düşüncelerimi verirdi. Mutlaka, bir ayrılık, bir sürgün otobüsü olurdu bu. İnce ince yağmur yağardı. Ben yağmurdan sakınarak sigara içerdim. Cebimde gümüş bir kanyak şişesi olurdu. Çaktırmadan içerdim&#8230; Ya da, ya da polisten kaçıyor olurdum, belki de kanundışı bir takım adamlardan. Yok canım, artık böyle polisiye hikâyeler revaçta değil. Ama siyasi bir kaçak olabilirdim. Toplumsal içerikli bir roman! Bir çağ romanında güçlü bir karakter. Evet, evet, gizli bir örgütün beyni olan ben, bir ispiyon olayına kurban giden adamlarım dağılınca kaçıyorum; artık her yer bana sürgün, hapis, herkes bana düşman sonum kesin idam! Boşversene, sonunda yazıldığım kitap toplatılır, her sayfada ayrı ayrı yanardım. En iyisi uçuk bir yalnız insan hikâyesi&#8230; Saçlarım uzun, ve dağınık, yollardayım, biraz da toplumun dışındayım. Benzinli ağır bir çakmağım vardır. Kısa ve sert sigaralar içerim durmaksızın. Durmaksızın sokaklarda dolaşırım. Hiç bir yere ait olamayanların zarif bir resmiyimdir yazarın imgeleminde çizilen. Hayatla bağlarım şaşılacak kadar incedir. Bavulum yoktur, belki bir el çantası. Onunla dolaşırım. İçinde ne olduğu hiç açıklanmaz hikâyenin sonuna kadar. Okuyucu fazla merak da ettirilmez. Sonunda &#8216;beni sıradışı yapan gerçek&#8217; çıkar çantadan. Barlara ve meyhanelere giderim. Ucuz pansiyonlarda kalırım. Çok değerli bir takım hatıralar vardır, onları satarım. Bundan da anlaşılır ki köklü bir aileden gelmekteyimdir. Serseri adamlar yaklaşmaya çalışırlar bana durmadan. Ben bunlara alışığımdır. Akıllı adamlara da ben yaklaşmam, tehlikelidir. Zarif perçemlerimin ardında buğulu susarım, yüz vermem onlara, korkarım. Ayyaşlarla içerim. Onlar beni sever. Tek kelime etmeden dinlerim onları. Onlar hakkında kötü düşünmem. Kimse hakkında kötü düşünmem. Sadece, kendi kendime kaldığımda, işte orada, düşüncelerim şaşırtır okuyucuyu. Herkese hitabederim. Herkes kendinden bir şeyler bulur acılarımda. Duygularım evrenseldir. Tuvalete gitmem, burnumu karıştırmam. Kötü daha doğrusu estetik olmayan hiç bir alışkanlığım yoktur. Of saat hâlâ ikibuçuk. Geçmiyor, geçmiyor. İşte bir delil daha. Hikâye olsaydı hemen geçerdi zaman. Varacağım yere varır, yapacaklarımı yapar evime dönerdim. Duş alırdım. Bir de mutfak alırdım hah-ha&#8230; Telefona sarılır şenda`yı arardım. `Nasıl, nasıl böyle aptalca bişey söyledim, anlamıyorum` diye sızlanırdım ona telefonda. Beni sakinleştirirdi şenda.  Belki Erman`la Hakan uğrardı akşamleyin, birşeyler atıştırırdık. Ya da ne bileyim, onu arardım, `kızma bana, böyle apar topar ayrıldım diye, bizim işler böyle ama` derdim, laf arasında ona hiçbir söz vermediğimi hatırlatırdım, beklememesini çıtlatırdım. Demek istediğim bir şeyler olurdu işte. Hikâyede olay olması şarttır. Olaysız hikâyeler de yazılmıştır, fakat ben neden olaysız bir hikâyenin kahramanı olayım ki&#8230; Düşük bir olasılık. Eğer gerçekten, gecenin bir yarısı bir hikâyenin kahramanıysam durum iyice çetrefil hale geliyor. Eğer öyleysem olay örgüsü neyi gerektiriyorsa onu yaşardım. Oturup da kahramanlığımdan şüphe etmezdim sayfalar boyunca. Belki de varlığını sorgulayan bir kahramanı oynuyorum. Mekân önemsiz, kurgu önemsiz&#8230; Her şey bilincimde olup bitiyor. Akla ziyan bir hikâye&#8230; Hayret edilecek bir durum olduğu açık. Öyle bir hikâye kişisiyim ki varlığımın nedeni varlığımı sorgulamak. Sadece bunları düşünmek için yazarın aklına düşmüşüm. Garip bir kısırdöngü, çünkü eğer öyleyse, ben gerçek değilim ve düşündüğümü zannettiklerimin hiç bir önemi yok. şu otobüste ağır aksak akan zamanın da önemi yok Asla bir kazayla devrilmeyecek olan hayal ürünü bir otobüs! Hiç bir yere gitmeyen, hiç bir önemi olmayan uyduruk yolcular! Belki yazarın yaşadıklarının tortusundan gelişigüzel seçilmiş bir mekân. Herşeyi kabul ediyorum. Ama içimi kemiren şu soru olmasa: Neden, neden ben?<br />
Yazarın içi nedensiz burkulur, gözlerine ağır bir uyku çöker. Aylarca kapalı kalmaktan kesif bir küf kokusuna bulanmış evinin tozlu kolidorundan yatağına doğru süzülür; başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalar. Ve işte o zaman bu akla ziyan hikâye yazılmadan unutulur&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=71</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Leaders: Absent</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=138</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=138#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2006 07:08:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Sheakspear's Language</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=138</guid>
		<description><![CDATA[	A task to complete was given to three groups of children. To the first group an authoritative, to the second group a democratic and to the third group quite a lax leader was appointed. In the end, it was revealed that the most amount of job was done by the group leaded by the authoritative [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>A task to complete was given to three groups of children. To the first group an authoritative, to the second group a democratic and to the third group quite a lax leader was appointed. In the end, it was revealed that the most amount of job was done by the group leaded by the authoritative one and the best and the most qualified job was done by the group leaded by the democratic one. On the other hand, the members of the third group were not content with anything and did not complete any of the tasks they had to. This is a proof for the fact that a leader is required for people to live together and to lead a peaceful life in an efficient and productive way. Thus the first question to be asked is why a leader is need.<br />
Thomas Hobbes states that in natural condition of mankind man is self-interested and has a tendency to do what he instinctively wants. But it is clear that in the same state of nature the desires, rights and benefits of individuals will contradict because each individual will consider it as legitimate to disregard others` rights for the sake of his own rights. This will bring together a war of all against all. Right at this point, Hobbes` ideas become interesting. He claims that under such a condition it cannot be decided who is right and who is wrong. In other words, in natural condition of mankind, concepts such as true / false or right / wrong become meaningless. Hobbes says that this is how it works and that we cannot talk about laws or rights wherever the power is common and shared. However, on the other hand, man can keep on living only in a society. But this condition of constant war resulting from commodious living causes a fear in man and threatens his life. This danger and the fear stemming from it incline man to find the most logical solution, which is peace. This peace will be made only under the condition that man surrenders his natural rights to an authority for this authority to protect and defend him. Mankind will be able to form a society and go on living in peace only with the help of this social contract in which natural rights are mutually surrendered to the other party. According to Machiavelli, nature has created man with a thirst for possession of everything and with a lack of power to reach everything. That`s why there is always a probability of chaos in each group of mankind. The only way to prevent this is to use power and here he says his famous quotation which gives the authority an infinite power: “the ends justify the means”. Rousseau, who passionately opposes to Hobbes, defends that man, first of all, should be educated by nature so as to become “human”. However, as to the matter of living together of this human-being, Rousseau is inevitably inspired by Hobbes. In fact, the only difference between Hobbes` Social Contract and Rousseau`s Social Contract is the name of the political order. It is appreciated to consider people equal and to leave people free, but the only method to resolve the chaos caused by their living together is to abandon the leadership to someone. More and more theses like these can be added to these ones; each thinker, each historian of politics, each sociologist may add something new. But finally, as can be seen from living examples and from different periods of history, a leader is always needed whether in a group of ten or in a country of ten million.<br />
The common characteristic of all groups around the world is that the leadership in all of them is attributed to the one who can provide continuity. That`s why, in the animal kingdom the throne of the female is always guaranteed with the help of their fertility. On the other hand, in groups of human, continuity is provided by not fertility but by the ability to govern. This ability to govern, first of all, requires that the governor understand the governed people, understand their feelings, expectations and needs. Throughout the history lots of thinkers agreed upon the fact that mankind has natural tendencies towards extremes. Taking these tendencies under control is possible only by the way of education.  A good leader is the one who can educate the group he leads in such a way that all the needs of that group are provided. His starting point is his own education. Every morning when he wakes up, he thinks that there are lots of things they are going to learn that day. The first thing that he should learn is “himself”. Why is it important for a leader to know oneself? Because the person who knows himself is aware of his internal power and knows how to use his intellectual and intuitive talents. So he can determine a clear vision and distinct direction for himself. He can concentrate and focus on the matters that are first and foremost important for his vision and aims. He can share his vision, his targets and goals with anyone who takes on responsibility within the group he leads  primarily his employees.  He listens to what others say. He is always ready to criticize and to give advice. Therefore, he surrounds himself with right kind of people; he has a good team. Again with the help of this, he can give a positive direction to others` feelings and do away with the disadvantages caused by negative feelings. In other words, a leader who knows himself influences others and leads them. And this is how continuity is provided. Do you know such a leader in your agency, firm or community in those days?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=138</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Hayat bazen briçe fena halde benzer</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=139</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=139#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Apr 2006 12:47:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=139</guid>
		<description><![CDATA[	Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız her kim ise ona karşı yeterince açıksınız değil mi?). Size düşen mevcut kağıtlarla, karşı tarafın eline dair yüzlerce ihtimali dikkate alarak en doğru oyunu kurgulamaktır. Ama bazen eller açıldığında görürsünüz ki oyununuzun kurgusu ne olursa olsun bu el almazmış. Neden? Çünkü başlangıçtaki konuşmalarda ya kendinizi doğru anlatamadınız ya anlatırken dürüst davranmadınız ya da karşı tarafı yanlış anladınız. Yani kendinizi ifade etmekte ve/veya ortağınızın ya da rakiplerin konuşmasını yorumlamakta hatalısınız. Yani diyalog. Yani İLETİSİM. Briçte kâğıtlar bir hikaye anlatır. İyi oyuncu bu hikayeyi tüm boyutlarıyla kavrayandır.</p>
	<p><a id="more-139"></a><br />
İnsanlar da hikâyelerle düşünürler. Dünyayı hikâyelerle anlarlar. Yeni olaylar ve sorunlar daha önce yaşanmış olanlara başvurularak anlaşılırlar ve başkalarına hikâyeler kullanılarak anlatılırlar. İnsanlar arasındaki sorun ve ilişkileri, bu durumları temsil eden hikâyeler yoluyla anlarız. Bilimadamlarının yeni sorunlarla başa çıkmak için kullandıkları belirli bilimsel başarı ve başarısızlık hikâyeleri vardır. Tarihçilerin dünyayı anladıkları ve açıkladıkları meşhur hikâyeleri vardır. Hikâyeler insanın düşünme sürecinde çok temel unsurlardır. Ama insanlar hikâyeleri düşünmekten kaçınmak için de kullanır. Bu iki ifade çelişkili değil mi? İnsan zekâsının temeli olan mekanizmaların kopya edilmesi neredeyse olanaksız olacak kadar karmaşık olduklarını öne sürmek gibi bir tuzağa düşmek istemem. Burada ifade ettiğim hikâye temelli anlayışın önermelerinden biri insan aklının, yapay zekâ araştırmacılarının kabul etmek istediklerinden çok daha basit olduğudur. Zekânın üçüncü boyutu kavrayıştır. Bu sayede eski hikâyeleri yeni hikâyelere bağlayabiliriz. Bazı insanlar bir adım daha öteye geçmiştir; onlar ilişkilendirebilecekleri eski bir hikâye olmasa da yeni bir hikâyenin ne demek isteyebileceğini hesap edebilirler. Çünkü anlaşılamaz olan veriler arasında nasıl bir tutarlılık keşfedebileceklerini öğrenmişlerdir.<br />
Zeki olmanın bir anlamı da başkalarının hareketlerinin ne anlama geldiğini hesaplamaktır. Tıpkı briçte rakibin hamlesini anlamak gibi. Hayvanlar bilinmeyen herşeyi potansiyel bir tehdit olarak algılarlar. Belki çok zekice değil ama filleri uzak tutmak için etrafına patlamış mısır döken adamın dediği gibi, “Gördünüz mü, işe yaradı.” Gazeteler geçenlerde uçak kazasında ölenlerin yakınlarıyla anlaşma sağlamaya çalışan bir Japon Hava Yolları görevlisinin felaketi affettirmek için kendini öldürdüğünü yazdı. Japon Hava Yollarında görevli 59 yaşındaki bir idarecinin kendini boynundan ve boğazından bıçakladığı bildirildi. İdarecinin “özrümü hayatımla sunuyorum” diyen bir not bıraktığını söylendi. Bu adamın hareketleri anlamlı mıdır? Bazı kültürlerde evet bazılarındaysa hayır.<br />
Gördüklerinizi ve duyduklarınızı yorumlamak kurulu normlara başvurarak olur. O halde zeki olmak alışılmadık davranışları, onları anlaşılır kılan bir içerikte yorumlayabilmek üzere birbirinden farklı geniş bir normlar dizisini bilmekle ilgilidir. Zekâ başka birinin hareketinin hangi planın parçası olabileceğini, bu planın hangi amaca varmak üzere hazırlandığını ve eğer bir amaç varsa bu amacın aktörün hangi inancıyla açıklanabileceğini sorgulamakla ilgilidir (ki briç de tam olarak böyle oynanır). Diyelim sorguladınız, yorumladınız ve anladınız; karşı karşıya olduğunuz bu “plan” zihninizde tüm ayrıntılarıyla net bir biçimde belirdi. Peki herşey bu kadar mı? Peki ya eylem yani sizin hamleniz? Plan karşısında takınacağınız hareket tarzı, eylem, zeka gerektiriyor mu? Cevabınız “tabi ki evet” ise bir de şöyle sorayım: Ya zeka, hiçbir eyleme girişmemeyi, tepkisiz kalmanızı söylüyorsa? Tepki vermek aptallık olacaksa? İşte o zaman herkesin zeki geçindiği bir oyunda aptal olmanın ayırt edici bir şey olduğunu düşünüp avunmak gerekir.<br />
Hayat hakkaten briçe benzer. Briçte aslolan kağıtların anlattığı hikayeyi anlamak, kendini doğru anlatmak, karşındaki doğru yorumlamaktır. Anlamak için emek harcamak, doğru anlatmak için dürüst olmak, yorumlamak için ise zeka gerekir. Ve bu oyunu ancak böyle oynarsanız keyif verir, sonuçta kazanan siz olmasanız bile.<br />
İyi oyunculara sevgilerimle…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=139</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Peki ya ışık hızıyla giden bir arabada farları yakarsak ne olur?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=129</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=129#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2006 10:15:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=129</guid>
		<description><![CDATA[	Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde (bir saniye!) daha fazla detaylarına bölünür. Böylece “ağır çekim” diye adlandırdığımız şey, aslında hızlı çekimle yapılır. Saniyede 50 kareden sonra fark iyice hissedilir hale gelir. Saniyede 100, 200, 500 kare çekebilen araştırma amaçlı laboratuvar kameraları da varmış. Bunun tersine, görüntü özellikle saniyede 16 karenin altına düştüğünde hareketler “hızlanıyormuş” izlenimi verir. Aynı süre içinde, daha az parçaya bölünmüş hareket, kesik kesik, hatta bazen göz yanılması yaratan bir görüntü verir. (Bkz. Kurtuluş Savaşı belgeselleri) Bunun uç noktası bir fotoğraf olabilir. Saniyede l kare. Donuk görüntü. Yani hareketsizlik. Öte yandan, hız sorunun diğer ucuna gidelim: Saniyede ne kadar çok kare geçerse hareket o kadar “yavaşlar”. Öyleyse bir an, bu hızın en son sınırına ulaştığımızı varsayalım: Saniyede sonsuz kare! Ne olacağı aşikâr; hareketsizlik, tek bir görüntü. Zamanın içinde varolan ve yokolan bir nesneye, bir şeye karşı zamanın içinde sonsuz bir kapı açan sinema kamerası. Yani sonsuz hızla hareket etmek, görüntüde aynı şeyi veriyor. Tek bir görüntü. Evrenin takıntılarını içinde taşıyan bir fotoğraf. Ama sonsuz hızı elde etmek yanızca teknik olarak değil fizik olarak da tabii ki imkânsız. Çünkü bilinen en yüksek hız, ışık hızının yirmide birine bile gelindiğinde kuvantum mekaniğinin yasaları devreye girer. Işık hızına gelindiğinde ise tüm nesneler ışık olurlar.<br />
Sinemanın en yaygın ve eski tanımlarından biri “hareketli görüntülerle hikâye anlatma sanatı” dır. Bu, çoğunlukla, bir filmin içindeki eşyalar, insanlar, ışıklar ve kameranın hareket etmesi gerektiği ile karıştırılır. Hareket etmesi kesin olan şey karelerdir. Durgun bir görüntü de sinemada kaçınılmaz olarak hareket eder. Çünkü kaderi bir zaman parçasında şekillendirilmiştir. Ve sinemadan bahsedilirken, olmayan bir şeyden bahsedilemeyeceği için nesnelerin görüntülerinden değil, kendilerinden bahsedilir. Oysa sinemada, tiyatronun aksine onların sadece görüntüleri vardır, kendileri değil. Nesnelerin kamera tarafından yakalanmış ışıkları. Bu yüzden sinema biraz gariptir diyebilirim, evrenin sonsuzlukla ilgili şakalarını sinsice içinde bulundurur, günlük hayatın görüntülerini zamanın baskısı altına iter, seyirci de bütün bunları bireysel bir şartlanma ile kabul eder. Yalnızca sinema sanatının en üst örnekleri bizim bir filmi zamanın içinde varoluşumuza anıştırmalar yaparak seyretmemizi engellerler. Ama eğer Zenonun bilmeceleri veya Platonik felsefe yönünde kafa yorup, sinema ile ilgili kestirme yollara sapmak bize yararsız ve boş bir fikir jimnastiği gibi görünürse, yine elimizde iki temel kavram kalır: Hareket ve hareketsizlik. Sinema hareketli görüntülerden oluşur demiştik; ama onu seyretmek için durmak gerekir. Bir evde televizyonunun karşısında veya karanlık bir salonda beyaz bir perdeye doğru bakmak için, hiç olmazsa bakmak için durmak gerekir. Bu bir rutin olarak sinemanın yapısındaki yukarıda sözü geçen zamanın koşulsuz hakimiyetiyle de uyuşur. Medyanın oluşturduğu yüzlerce bahaneden sonra, her filme aynı şekilde girilir; sokaktan çıkılır, bir bilet alınır ve bir koltuğa oturulur. Kapılar kapanır. İşin daha garibi, burada da, uykuya benzer bir biçimde içine girilen süreç -belki sadece hayata devam edebilmek için- yok sayılır. Sinemada şeylerin görüntülerinden değil de, şeylerden bahsedildiği gibi film seyretmek de hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılınır. Hiç antraktta size saat soruldu mu? Neler hissettiniz? Ama sinemayı seyretmek için durmak gerekir. Sadece durmak bile, film seyretmenin zamanla ilgili uydurduklarımızla nasıl çeliştiğini gösterir. Eğer sinemadan çıktıktan sonra, tıpkı sabah aynı evde uyanmak gibi, delirmeden aynı hayata devam edebiliyorsak, bu belki de sadece film bitince zamanın aklımızdaki akışına geri dönebilmemizdendir. Demek ki seyirci yönünden basit bir şema çıkıyor: Film seyretmekte üçlü bir hareket söz konusu: Gitmek-durmak-gitmek. Bu da dışarıdan bakılınca hayatın aklımızdaki görüntüsüyle mükemmel bir uyum içinde. Uzun süre yaşadığınız bir şehri terk ettiniz mi hiç? Gitmeden önce hissedilen şey yarım bir arınma duygusudur. Çünkü kişilik “bir önceki anın” giysilerinden sıyrılır. Geride bırakma, yeni gelene bakış. Terkedecek olan, eğer eminse gideceğinden, son hazırlıkları bir cellat gibi yapar, hareketleri sonlu, ve sadece o ana ilişkindir. şimdiyi aksaksız ve tam yaşar. Zamanla ilgili sorunsalları bir başka mekâna ertelenmiştir. Sadece bundan ötürü, yeryüzündeki varoluşu, tam da hayvanların ve bitkilerinki gibi, kusursuz bir uyuma kavuşur. Sonsuz bir şimdiki zaman yaşar. Bir sonraki adım, yani gitmek, yani hareket, onun şimdiki hareketsizliğini o an içinde sonsuz kez doğrular. Ya hayatın tümünü böyle alsaydık? Sonsuz bir gidişin öncesinde yapılan sakin hazırlıklar. Anlamı ileride belirsiz bir yere bırakılmış. şimdiki zamanı yakalayan yolcu bir erteleme içindedir. Bir başka yerde başka bir anlamlamadır bizi rahatlatan.  Sadece şimdiki zamanı yakalayabilmek için gitmekten de, durmaktan da vazgeçmek gerekiyor. Bu örneği şunun için verdim: İyi bir filmin insanda uyandırdığı da bu terketme hissi gibidir. Gerçekte yaşadığımız hayatı bir kenara bırakıp yeni bir hayata başlayacak olmanın verdiği arınma duygusu&#8230;Sinemada, ışıklar söndüğünde, sadece tek bir ışık, görüntünün ışığı, zamanın yüz ifadeleri doldurur beyazperdeyi, orada, durmak da, hareket de birdir, çünkü şeylerin kendileri değil, zamandan bağımsız ışıkları oradadır.Bütün bunlar nerden mi çıktı? Film festivali gittikçe yaklaşıyor ya insan konu hakkında birşeyler karalayarak heyecanını bastırmak istiyor. Festival bir an önce başlasa da sinema salonlarına kapatıp kendimizi, ışık olup aksak görüntüde. Bence sinemayı seviyoruz çünkü bize hayatı hızlandırdığımız hissini veriyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=129</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>gitmek mi zor kalmak mı?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=126</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=126#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Mar 2006 15:08:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=126</guid>
		<description><![CDATA[	Hani bazen olur ya gece siyahtır, oldukça siyah. İşte o siyah gecelerde hep başka dünyaların varlığını düşlerim. Bir de kafamızın içinde bir yerlerde saklanmış öbür dünya fikri vardır:  Bu dünyadan gitmek Allah&#8217;ın emri ama ya sonra? Sonrası biraz karışık. İşte bu yüzden insanoğlu gitmek mi zor kalmak mı henüz çözebilmiş değil. Materyalistler bizim bedenimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Hani bazen olur ya gece siyahtır, oldukça siyah. İşte o siyah gecelerde hep başka dünyaların varlığını düşlerim. Bir de kafamızın içinde bir yerlerde saklanmış öbür dünya fikri vardır:  Bu dünyadan gitmek Allah&#8217;ın emri ama ya sonra? Sonrası biraz karışık. İşte bu yüzden insanoğlu gitmek mi zor kalmak mı henüz çözebilmiş değil. Materyalistler bizim bedenimiz olduğunu değil, bizlerin beden olduğunu söylerler ve işin içinden çıkarlar. Beden gidince herşey biter. Din adamları ise yüzyıllardır, filozofların, bilim adamlarının, aşırı düşünenlerle ve sıradan düşünürlerin düşünüp düşünüp de bulamadığı cevaba kolayca ulaşmışlar ve beden ile ruhu kesinlikle birbirinden ayırabilmeyi başarmışlardır. Bir din adamı &#8220;Bugünkü hayatın anlamı gelecekteki sonsuz yaşamın zaferi için bir hazırlık devresi olabilmesidir&#8221; diyor. Yüzyıllarca insanların kendilerini, varlığı şüpheli bir nimetler dünyasının hülyasına kaptırıp, hükmedenin boyunduruğu altına girmesine razı olamayanlar, &#8220;Bırakın öbür dünyaya gitmeyi, bu dünyada kalın kalabildiğiniz kadar ve ölümsüzlüğü bu dünyada yaratın&#8221; demeyi uygun görürler. Düşünün, yaratın ve varlığınızı kendinize ispat edin. Ölümsüzlük belki de gerçekleşemeyecek yegane şey olduğu için çekici bir fikir gibi görünse de, şu dünyada kaç kişi ölümsüz olmayı isteyecek kadar sabırlı ve ateşlidir bilemem. Belki de ölümü cazip kılan şey bilinmeyen bir yere gidecek olmanın uyandırdığı meraktır. Ölümü korkunç kılan ise gidip de dönme ihtimalinin olmaması ve herşeyin gerçekten de son bulması fikri. Ölüm bu kadar korkunçsa ölümsüzlük neden materyalist XX.yy. insanı için bâtıl XIV. yy. insanı için olduğu kadar önemli değil? Fosdick 1916&#8242;da bunu bugünkü hayatın çok canlı ve ilginç olmasına bağlıyor ve şöyle diyor: &#8220;Eski yalıtılmışlığın üstesinden gelinmiştir ve artık tüm dünya kosmopolit olmayı seçen bir aklın taşrasıdır; ve iletişimin hızı dünyadaki herşeyi daha önceki zamanların hiçbirinde olamadığı kadar bir araya getirmiştir.&#8221; (Bugün yaşasaydı artık ne derdi düşünemiyorum). XX.yy&#8217;ın materyalist insanı pozitif bilimlerle ispatlanamayacak kuramlarla ilgilenmektense beyninin sınırlarını bu dünyada yapabilecekleri için zorlamayı tercih ediyor. Belki de bu yüzden bugün dünyada sadece bir günde binlerce bilimsel buluş yapılıyor. Luther ise şöyle diyor: &#8220;Eğer gelecek hayata inanmıyorsanız sizin tanrınız beş para etmez. O zaman ne isterseniz yapın! Eğer tanrı yoksa ne cehennem ne de şeytan var; ağaçtan düşmüş gibi, öldüğünüzde herşey biter. O zaman birşeyler yapın, cinayet işleyin, ihanet edin!&#8221;. Herşey bu kadar kolay olabilir mi? İnsan pek iyi olmamakla birlikte bu kadar da kötü olabilir mi? Adam öldürmeyi, çalmayı, ırza geçmeyi engelleyen Tanrı korkusuysa, insan bu kadar mı erdemsiz ve aciz! Böylesine büyük bir haksızlığa katlanabilecek kadar kendinde kayıp mı insan? Attığımız her adımı ölüm sonrası yatırım planları içinde yapıyorsak erdem bunun neresinde? Oysa erdem kendi kendinin ödülü değil midir? Ama bu dünyanın erdemlerinin sınırları insanı rahatsız eder ve gitmeye zorlar. Yine de bilemiyorum gitmek mi zor kalmak mı?
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=126</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Akıl İtaat Devlet</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=123</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=123#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2006 16:41:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=123</guid>
		<description><![CDATA[	 Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten! İnanmıyorsanız Münih`i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/79m.jpg' hspace="5" vspace="5" align="left" alt='Munih' /> Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten! İnanmıyorsanız Münih`i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği sınırlar içinde, onun kurallarıyla uygulanması başarıdır, bir başarısızlık varsa eğer sebebi bu sınırların dışına çıkılmasındadır diyor film. Bu filmde yeni dünya düzeninde uluslararası hukuku hiçe sayan devlet politikalarının varlığı veri kabul edilmiştir ve sorgulanmamaktadır. Çünkü bu politikaların uygulanmasında kullanılan itaatkar kişilerin neticede politikalar üzerinde akıl yürütmesi politikayı sorgulamak olmadığı gibi onun sonuçlarını da ortadan kaldırmaz.<br />
Kant insanın yetişkin olması için esas olan iki koşul tanımlar. Bu koşullardan biri, itaati ilgilendiren şeylerle aklın kullanımını ilgilendiren şeylerin birbirinden iyice ayrılmasıdır. Kant yetişkin olmama durumunun özelliğini kısaca belirtmek için gündelik bir ifade kullanır: “itaat edin, akıl yürütmeyin”. Ona göre genelde askeri disiplinin, siyasi iktidarın, dini otoritenin uygulandığı biçim budur. Kant`a göre insanlık artık itaat etmek zorunda olmadığı zaman değil, ona “itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz” dendiği zaman yetişkin olacaktır. Burada kullanılan kelimenin razonieren olduğunu belirtmek gerek. Mutlak Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Gücünün Eleştirisi`nde kullanıldığı görülen bu kelime aklın herhangi bir kullanımıyla değil, aklın kendisinden başka bir amaca yönelmediği bir kullanımıyla ilgilidir: razonieren akıl yürütmek için akıl yürütmektir. Ve Kant görünürde önemsiz olan örnekler verir: vergilerini ödemek ama vergi sistemi üzerine istenildiği kadar akıl yürütmek, işte yetişkinlik durumunu ayırdeden budur. Ya da eğer kişi papazsa, bir dini bölgenin hizmetini ait olunan kilisenin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek ama dini dogmalar konusunda istenildiği gibi akıl yürütmek. Tüm bunların XVI. yüzyıldan bu yana vicdan özgürlüğü denince anlaşılan şeyden yani gerektiği gibi itaat edildiği sürece istendiği gibi düşünme hakkından hiç de farklı olmadığı düşünülebilir. Oysa ki Kant bu noktada başka bir ayrımı devreye sokar ve oldukça şaşırtıcı bir biçimde yapar bunu. Burada söz konusu olan aklın özel kullanımıyla kamusal kullanımı arasındaki ayrımdır. Aynı anda aklın özel kullanımında özgür ve kamusal kullanımında itaatkâr olması gerektiğini de ekler. Kant`a göre aklın özel kullanımı nedir? Uygulandığı alan hangisidir? İnsan, der Kant, aklının kamusal bir kullanımını “bir makinenin bir parçası` olduğu zaman, yani toplumda oynayacak bir rolü ve yerine getirmesi gereken işlevleri olduğu zaman gerçekleştirir. Asker olmak, ödeyecek vergileri olmak, bir dini bölgenin sorumluluğunu üstlenmiş olmak, bir hükümetin memuru olmak, tüm bunlar insanı toplumda belirli bir parça haline getirir: İnsan böylece kuralları uygulamak ve belirli hedeflere ulaşmak zorunda olduğu tanımlı bir konumda bulur kendini. Kant körü körüne ve aptalca bir itaati değil, aklın belli koşullara uyarlanmış bir kullanımını talep eder; bu durumda akıl bu belirli hedeflere hizmet etmek zorundadır. O halde burada, aklın özgür kullanımı olamaz. Buna karşılık yalnızca aklı kullanmak üzere akıl yürütüldüğünde, (bir makinenin parçası olarak değil) makul varlık olarak akıl yürütüldüğünde, makul bir insanlığın üyesi olarak akıl yürütüldüğünde akıl özgür olabilir. O halde Aydınlanma sadece insanların kişisel düşünce özgürlüklerinin güvence altına alındığı süreç değildir. Aklın evrensel kullanımının, özgür kullanımının ve kamusal kullanımının üstüste bindiği durumda vardır. Oysa ki bu bizi Kant`ın bu eseri üzerine başka bir sonuca getirir. Aklın (her türlü belirli hedefin dışında) evrensel kullanımı birey olarak bizzat öznenin işidir; ama bu aklın kamusal kullanımı nasıl sağlanabilir? Görüyoruz ki Aydınlanma yalnızca tüm insanlığı etkileyen genel bir süreç gibi anlaşılmamalıdır. Bireylere yüklenen bir zorunluluk gibi de anlaşılmalıdır. Bu noktada siyasi bir sorun da ortaya çıkmaktadır. Her durumda sorun aklın kullanımının kendisine gerekli olan kamusal biçimi nasıl alacağı, bireyler mümkün olduğu kadar kesin bir biçimde itaat ederken bilme cüretinin nasıl gün ışığında ortaya konabileceğidir. Bu noktada Kant II. Frederic`e bir sözleşme önerir. Bu, özgür akılla rasyonel despotluğun sözleşmesi diyebileceğimiz şeydir: itaat edilmesi gereken siyasi ilkenin evrensel akla uygun olması koşuluyla, özerk aklın kamusal ve özgür kullanımı itaatin en iyi garantisi olacaktır. Bugün evrensel akıl olarak empoze edilenin uluslararası hukuku yok sayan askeri müdahaleler olduğunu düşünürsek, Kant&#8217;ın işte bu sözleşmesinden itibaren devletin etkinliği (ya da güncel anlamıyla derinliği) aklı -hem kamusal hem de sivil hayatta- itaatkâr kılma başarısı ile eş anlamlı olmuştur. Aynı şekilde “başarılı devlet adamı” terimi ile kastedilen aklını kamusal alanda özgürce kullanıyor görünmek için devletin rasyonalitesini sorgulayan ama bunu yaparken de itaat etmekten geri durmayanlardır. Çünkü kural basit: itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=123</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Edebiyatımızdaki Güldünya`lar</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=122</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=122#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Jan 2006 19:36:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[	Bir süre önce birşey fark ettim, bilmem katılır mısınız: Rastgele seçerek kitap okumak uluorta aşı vurunmak gibi, istenilen sağlıklı sonuçlara ulaştırmıyor. Bu nedenle ben de bir karar almıştım, artık daha seçici davranacağım ve bir tema ekseninde okuyacağım diye. Bunun için de konu olarak ekonomi tarihi özelinde okumaya yöneldim. Takdir edersiniz ki ekonomi demek sadece bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Bir süre önce birşey fark ettim, bilmem katılır mısınız: Rastgele seçerek kitap okumak uluorta aşı vurunmak gibi, istenilen sağlıklı sonuçlara ulaştırmıyor. Bu nedenle ben de bir karar almıştım, artık daha seçici davranacağım ve bir tema ekseninde okuyacağım diye. Bunun için de konu olarak ekonomi tarihi özelinde okumaya yöneldim. Takdir edersiniz ki ekonomi demek sadece bir takım teoremler, denklemler, rakamlar demek değil. Ekonomi demek hayatın idamesi amacıyla üretilip tüketilen, bu nedenle de maddi bir karşılığı olan herşey. Tanım böyle geniş olunca verilerini de hayatın içinden topluyor. Dolayısıyla ekonomi tarihi, tarihin ekonomik koşulları anlamına da geliyor. Bunu öğrenmenin en iyi yolu da geçmişi hikaye eden kitapları tarihi dokusunda ekonomik figürlere odaklanarak okumak (yani görüldüğü üzere her disiplinden edebiyata kayış yapmak için bir bahanem mevcut). Ben de öyle yaptım, konu edindikleri dönemin ekonomik şartlarını gözümde canlandırmama yardımcı olsunlar diye şemsettin Sami`nin Taaşuk`ı Talat ve Fitnat`ını, Samipaşazade Sezai`nin Sergüzeşt`i, Peyami Safa`nın Cumbadan Rumbaya ve Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü`nü, Tarık Dursun K.`nın Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Nezihe Meric`in Menekşeli Bilinç`ini, Yakup Kadri`nin Kiralık Konak`ını, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın şıpsevdi`sini okudum. Tabi bunların yanı sıra birkaç tane de ekonomi tarihini konu alan bilimsel çalışmaya göz attım ama bu ayrı bir yazı konusu.<br />
Bir de şu var: Kısa bir süre önce aldığım bir mesajla Güldünya`ya seslenmeye davet edildim. Uluslararası Af Örgütü  “Kadına Yönelik şiddete Son”  kampanyası çerçevesinde, kadınlara yönelik aile içi şiddetin en korkuncu olan namus cinayetlerine karşı söyleyecek sözü olan herkesi, Güldünya`ya mektup yazmaya davet ediyordu. Güldünya Tören`i hatırladınız mı? Teyzesinin damadının tecavüzüne uğrayarak hamile kaldı diye kardeşleri tarafından, ailenin `namusunu` temizlemek için öldürülen gariban. (İlgilenenler için internet sitesinin adresi: www.amnesty-turkiye.org/sindex.php3?sindex=vifois0912200501  )<br />
İşte bu yukarda bahsettiğim iki konu şu noktada birleşiyor: Bu mesaj beni -okuduklarım çerçevesinde- eski Türk edebiyatındaki kadın teması üzerinde düşündürdü son birkaç gündür. Edebiyatımızda kadına nasıl seslenilmiş? Bu edebi temaların ne kadarı gerçeği yansıtıyor, hayattan esinleniyor, ne kadarı ideali arıyordu?<br />
Edebiyatımızda kadın olgusu birçok yönden toplumsal gerçeklerimizi yansıtıyor aslında. Konu hakkında karaladıklarımı okumak isterseniz buradan buyurun.<br />
<a id="more-122"></a><br />
Cumhuriyet öncesi Divan edebiyatında kadının soyut bir simge olarak yer aldığını hepimiz biliriz. Örneğin Tanzimat dönemi Divan şiirinde kadın imgesi cansız, dilsiz ve yalnızca kaş, göz, dudaktan oluşmuş, kısacası bir nesneye dönüşmüş olarak sergilenir. Bu kadın tiplemesi Osmanlı kadınının toplumsal konumu hakkında da bir fikir verir niteliktedir. Kadının dış dünyada yerinin olmadığı bir toplum düzenindeerkeğin ona yalnızca düşüncesinde yarattığı soyut bir varlık olarak yaklaşması ve şairlerin de bu kimliğe uygun kadın imgeleri yaratmaları elbette anlaşılır bir durum.<br />
Kadın imgesinin değişime uğrayıp somut bir varlığa dönüşmesi ancak Tanzimat Dönemi`nin Batıya öykünen edebiyatında görülür. Yani kadın, etiyle, kanıyla ve somut olarak edebiyatımıza ilk kez Tanzimat romanıyla girer. Gerçi bu romanda kadın ile erkek arasındaki bütün ilişkilerde en önemli rolü, eski edebiyatın halk hikâyelerinde olduğu gibi yine aşk oynar. Bir başka deyişle bu dönem romanında kadın erkek ilişkilerinin toplumsal yanı, eski halk masallarının romantik aşk anlayışı kapsamında işlenir. Yani kadın bu romanlarda Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre vb. masallarda olduğu gibi saf, temiz genç kızı temsil eder. Örneğin şemsettin Sami`nin Taaşuk`ı Talat ve Fitnat adlı romanı (ki bu roman ilk Türk romanı sayılır) böyle bir genç kızla sevgilisinin acıklı, umutsuz aşkını konu eder. Samipaşazade Sezai`nin Sergüzeşt romanında da bir esir kızın evin genç beyine duyduğu temiz aşk ve bu yüzden başına gelenler konu edilir. Aşk aracılığıyla da olsa bu romanlar kadına ilk kez insani boyutları içinde yaklaşır ve onun toplum içinde bir birey olduğuna dikkat çeker. Bunu da aşk bağlamında konu edindikleri evlilik kurumundaki çarpıklıklara eleştiri getirerek yaparlar. Örneğin Taaşşuk`ı Talat ve Fitnat, sevdiği gençle evlendirilmeyen ve görücü usulü başka bir adama verilen genç kızın dramını ve canına kıymasını anlatır. Yani bu roman, Türk kadınının aile ve evlilikteki yerine, daha doğrusu kadını hem babası hem kocası karşısında yok sayan, ona hiçbir hak tanımayan evlilik kurumuna açık bir eleştiri getirerek kadının evlilik haklarını tartışır. Aslında romanda aşk teması kullanılarak gerçekte kadınların görücü usulüyle evlendirilmelerine karşı çıkan sosyal bir mesaj vardır. Tanzimat romanında kadının yeri, çevre ve aile tarafından engellenen umutsuz aşklar veya benzeri sırf duygudan/duygusallıktan ibaret rollerdir. Kadını toplum içinde erkeğe bağımlı olmadan düşünen, karar veren, davranan hatta aşık olan bir birey olarak dile getirecek romanlara geçiş için Cumhuriyet dönemi edebiyatını beklemek gerekir.<br />
Cumhuriyet dönemi edebiyatında kadın, Türk toplumunun 19. yüzyıl sonlarında girdiği toplumsal arayış ve değişim sürecinin en somut göstergesidir. Bu dönemde Türk kadınları, özellikle de kentli kadınlar değişmek isterler. Okumak, çalışmak, meslek edinmek, kentli gibi giyinmek ve en önemlisi erkeklerin yanında ve erkeklerle eşit haklara sahip olarak yasamak isterler. Kadınlar artık evlerine kapanıp, erkeğinin dizinin dibinde oturan, kaşına gözüne vurulup kutsallığına mersiyeler dizilen soyut melekler değillerdir. Türk öğretmenini anlatan ilk romanın yani Çalıkuşu`nun kahramanının kadın oluşu boşuna değildir. O dönemde toplumun gerek erkeğinde gerekse kadınında varolan kadının topluma (evdışına) açılma isteğini bütün açıklığıyla sergileyen bir romandır Çalıkuşu. Aynı zamanda Türk erkeğinin okumuş ve ve aydın kadın isteğinin de farkına varan bir yapıttır.<br />
Burada bir parantez açıp Peyami Safa`dan söz etmek gerek. Peyami Safa, siyasi duruşu nedeniyle yazının bütününden ayrı bir parantezde anlatılmalıdır zannımca. Peyami Safa`nın eserlerinde kadının öncelikli olarak ruhsal yapısı baskındır. Safa`nın kadını, Batılı olmaya çalışsa da olamayan, safi duygusal bir varlıktır. Safa, aydın kadının yozlaştığını, çünkü bu kadın tipinin Batılı olmaya özendiğini öne sürer. Türk toplumunun kadını Batılı kadınlar gibi olmaya özendiği zaman duygusuzlaşıyor der, sevmeyi unuttuğunu, bencilleştiğini, maddi olana değer vermeye başladığını söyler. Ama çok önemli bir noktayı, kadının da bir insan olduğunu gözardı eder. Peyami Safa için kadın bir melek kadar temiz ve saf olmalıdır, ancak o zaman erkek tarafından sevilmeye layık olur. Peyami Safa kadını salt bir ruh ve duygu kümesi olarak düşünür, onun etten kemikten bir canlı olduğunu görmez. Zaten kadında ruh dediği şey de manevi değerlere ve dinsel duygulara bağlılıktır. Onun bu tarifi Divan şiirinin soyut kadın tipine uyduğu için toplumun geniş kitleleri tarafından tutulur. Çünkü çoğunluğu ataerkil ve feodal yapıda olan toplum için kentli kadının savaşımını ve değişme isteğini anlamak zordur.<br />
1940`lı yıllarda doğan toplumcu gerçekçilik hareketi edebiyatta da sedasını bulur. Bu dönemin gerek romanında gerekse öyküde özellikle kadın yazarların ortaya koydukları kadın tipleri geleneksel ve ataerkil yapısını değiştirmemiş toplum içinde kadının erkekten sonra gelen ikincil yerini açıkça sergiler. Nezihe Meriç, Firuzan gibi kadın yazarlar, özellikle kadınların aile içi yetişme, çevre ve eğitim koşulları üstünde dururlar. Bu dönemin en ilginç yazarlarından biri de kuşkusuz Tarık Dursun K. Öykülerinde toplumun hala değişmeyen gelenek ve töreleri yüzünden ezilen kadını çok güzel anlatıyor yazar. 1960`lardan günümüze dek etkisini yitirmeyen öyküleri, erkek karşısında kişiliğini gösteremeyen, zaten erkek egemen toplum düzeninde kişiliğini oluşturma imkanı da bulamayan, dahası tensel temaslar için bir obje olarak kullanılan kadınlarla doludur. Kadın erkeğin gözünde hep bu `obje` olarak vardır; başkaca da bir değeri yoktur. Kadının erkek tarafından böyle algılanışında feodal yapısını değiştirememiş, dahası bu yapıyı kent yaşamına da taşımış toplumun payı büyüktür. Kadının toplum içindeki bu ikincil ve `obje` rolü başka yazarlar tarafından aşk temasıyla aşılmaya çalışılsa da bu da yetmez. Romanda da tıpkı toplumda olduğu gibi kadının erkek karşısında ikincil konumunun sergilenişi sürer. Aslında bu kaçınılmazdır. Çünkü başta da söylediğimiz gibi edebiyat toplumun aynası gibidir, özellikle de toplumcu gerçekçi yazarlar topluma ayna tutmakta çok başarılılar. Ama edebiyatta yalnızca olanı sergilemek hiçbir zaman yeterli sayılmaz. Çünkü edebiyat ideal olanı aramakla da yükümlüdür. Çalıkuşu, yazıldığı dönemin ya da daha sonraki dönemlerin belki en iyi romanı değil ama o toplumun insanlarının özellikle de kadınlarının içinde kıpırdanan isteği yakalamasını bilmiş, ideal olanı, arzulananı yaratmıştır. Belki de bu yüzden en çok okunan kadın romanıdır. Bu başarısını da yakın zamana dek sürdürdüğü kesin. Bu nedenle onu okuyan binlerce kız, öğretmen olmaya koşmuşlar. Ya bugün, okuduğumuz hangi roman karakterine öykünmekteyiz. Ben bir cevap veremedim. Öyle sanıyorum ki edebiyatımızda kadın teması en çok bugün belirsiz; genel bir değerlendirmeye esas teşkil edecek karakteristik verilerden yoksun. Ayrıca kadın açısından işlenmesi gereken pek çok güncel soruna günümüz romanında değinilmiş değil.<br />
Tekrar konumuza dönecek olursak, tanzimat dönemi edebiyatında batıya öykünme olarak sergilenen Türk kadınının topluma açılma isteğini Cumhuriyet döneminin başlangıcından günümüze dek uzanan süreçte yapıtlarında kadının gittikçe farklılaşan imgesini kullanarak tartışan Türk yazarları bu konuya daha çok ahlak normları açısından yaklaşmayı yeğlediler. Başka türlü söylersek onlar batıdan alınan yeni değerlerin toplumun yerleşik değer yargılarına uyup uymadığı konusuyla ilgilendiler. Bunu da geleneksel ahlak ölçütlarine göre erkeğin namusunun temsilcisi olan kadının toplumla ilişkisinde ortaya çıkan değişimlerle sergilemeye çalıştılar. Örnek verirsek çalıkuşu`ndaki Feride`nin Türk kadınının topluma açıldığı zaman bir birey olarak tek başına yaşadığı, çalışıp geçimini sağladığında içinde bulunacağı durumu toplumdan gelen olumlu ve olumsuz tepkilerin ışığında nasıl gözler önüne serdiğini gösterebiliriz. Aynı şekilde halide Edip`in Sinekli Bakkal`ındaki Rabia, Türk kadınının ev ve aile ortamında erkeğiyle paylaşacağı mutluluğu toplumda (ya da ev dışı yaşamda) bulamayacağını anlatır. Yakup Kadri`nin Kiralık Konak`ındaki Seniha, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın şıpsevdi(sindeki) Edibe`si Batılı ahlak ölçülerinin Türk toplumunun yerleşik değer yargılarına uymadığını göstermek için yazılmış birbirinden farklı karakterlerdir. Bu örneklere Nabizade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf`un romanlarını ekleyebiliriz.<br />
Hepsinin sonunda ulaştığım nokta şu ki; 20. yüzyıl Türk kadınında meydana gelen değişimle, geleneksel ahlak normlarının bağdaşmazlığı su götürmez bir gerçek. (Eminim benim okumadığın çok değerli eserler vardır, bu nedenle bir genelleme yapmak istemem ama sadece okuduklarıma dayanarak söyleyebilirim ki)  bu bağdaşmazlığı aşmayı amaçlayan edebiyat eserleri yazılmadığından / okunmadığından hala töre düzeni, namus cinayetleri gerçeğini yaşıyor olamaz mıyız?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=122</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Gönderilmemiş Mektuplar III</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=121</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=121#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2006 19:12:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=121</guid>
		<description><![CDATA[	Merhaba sevgili yeni kiracı,
Sana bu satırları neden yazdığımı ben de pek bilmiyorum. Sanırım sadece bir temennimi iletmek için: Dilerim benim bir zamanlar yaşadığım bu ev sana mutluluk getirir&#8230;
Sevgili yeni kiracı,
Sana bu mektubu taşıyıcılar bütün eşyayı yükleyip bundan sonraki hayatıma doğru yola çıkarken, daha birkaç saat önce masamın durduğu yerden yazıyorum. Bu aynı zamanda evde geçirdiğim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Merhaba sevgili yeni kiracı,<br />
Sana bu satırları neden yazdığımı ben de pek bilmiyorum. Sanırım sadece bir temennimi iletmek için: Dilerim benim bir zamanlar yaşadığım bu ev sana mutluluk getirir&#8230;<br />
Sevgili yeni kiracı,<br />
Sana bu mektubu taşıyıcılar bütün eşyayı yükleyip bundan sonraki hayatıma doğru yola çıkarken, daha birkaç saat önce masamın durduğu yerden yazıyorum. Bu aynı zamanda evde geçirdiğim son dakikalar. Perdesiz pencerelerden salonun boşluğunu daha da genişleten kuvvetli bir gün ışığı vuruyor, açık pencereden giren bütün sesler duvarlardan başka çarpacak herhangi bir nesneyle karşılaşmadıklarından yankılanıyor, ortada kocaman bir uğultu yumağı oluşuyor. Çiçeklerin durduğu pencere önünde kurumuş yapraklara, toprak kırıntılarına, mutfakta sandalye sırtlarının duvarda bıraktığı izlere, eski ahşap bir konsolun bulunduğu duvarın tavanına mumlardan bulaşmış islere tek tek bakıyor ve bu evde geçirdiğim bütün zamanları hatırlamaya çalışıyorum; bu evin beni sarmaladığı yılları dingin ve her anından keyif alarak geçirmiş olduğumu düşünüyorum. Sana tavsiyem evin düzeniyle pek oynamaman. Taşındıktan sonra göreceksin, evin sana armağan edeceği hayat öyle bir anda değil yavaş yavaş çevreleyecek seni. Mevsimlerin evde yarattığı ayrıntılara, günün her saati değişen ışığa, dışardan gelen seslere dikkat et. Mesela ben en güzel okumalarımı odama sızan martı sesleri eşliğinde yaptım; bahar sabahları cırcır böceklerinin sesleriyle uyandım, her defasında “bakalım bügün gökyüzü ne alemde” diyerek pencerelere koştum. Sen de koş!<br />
Güvercinler arkadaşım oldu; izin ver pencerene konsunlar, balkona yuva yapsınlar. Yavru sokak köpekleri ile dertleş, çabuk büyürler; geç saatlerde eve dönerken seni tanıyıp evine kadar eşlik edeceklerdir, onlardan korkma, onların hikayelerini dinlemeyen insanlardan kork&#8230;<br />
Bence bu evde oturmanın en güzel tarafı bu semtin çocukları ile tanışma fırsatı. Benim dünyama duyarlılığı o çocuklar taşıdılar. Onların sorularına cevap vermeye çalıştıkça kendimden yol aldım, bazılarını da hala cevaplayamadım; anlayacağın daha yolun başındayım&#8230; Sokak kapısının üzerine dolanan hanımeli, arka bahçedeki zambak, pencereyi zorlayan sarmaşık, komşu bahçede açan mimoza seni tek tek selamlayacaklar, onları ihmal etme&#8230;<br />
Sevgili yeni kiracı, bırakıp gittiğim bu ev dilerim sana bana verdiklerinin çok daha fazlasını verir. Ona ve elli yaşındaki bu evde bizden önce yaşamış olanların bıraktıkları görünmez mirasa sahip çık, sen de birşeyler ekle.<br />
Hoşçakal,<br />
İmza:Eski kiracı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=121</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>birlikte yaşamak zor mu?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=120</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=120#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2006 01:40:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[	İlk zamanlarda insanlar bir başbuğları olduğunun pek farkında değillerdi (Başbuğun etkisi o kadar belirsizdi). Sonraları halk başbuğu sevdi ve övdü (gördüğü iyilikler için), daha sonra, ondan korktu (yasaları yüzünden) ve onu hor gördü, (haksızlıklarından ötürü). Kendisine dürüst davranılmadığı için, dürüst olmaktan çıktı ve güzel işlerle sonuçlanmayan güzel sözler dinleye dinleye güvenini yitirdi. 
Lao Tzetı
İlkokullarda doğa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>İlk zamanlarda insanlar bir başbuğları olduğunun pek farkında değillerdi (Başbuğun etkisi o kadar belirsizdi). Sonraları halk başbuğu sevdi ve övdü (gördüğü iyilikler için), daha sonra, ondan korktu (yasaları yüzünden) ve onu hor gördü, (haksızlıklarından ötürü). Kendisine dürüst davranılmadığı için, dürüst olmaktan çıktı ve güzel işlerle sonuçlanmayan güzel sözler dinleye dinleye güvenini yitirdi. </em><br />
Lao Tzetı<br />
İlkokullarda doğa bilime dair ne öğrendik doğrusu pek hatırlayamıyorum ama çizgi filmlerden mi yoksa hayat bilgisi kitaplarından mı geliyor bilmem uzun yıllar karıncaların mükemmel yaratıklar olduklarına inandım. Sonra La Fontaine&#8217;in meşhur fable&#8217;ını öğredik hatta ezberledik: Çalışmanın erdemi, tembelliğin kötülüğü. Çalışkan karıncayı ezmemeyi öğrenirken çalgıcı ağustos böceğine de &#8220;oh olsun&#8221; dedik. Maalesef bu yalanın konusu  ağustos böceğine karşı karıncayı  yüceltmek değil. Daha da garip olan insana hiçbir şekilde benzemeyen karıncaların grup halinde yaşam tarzlarıyla insanların yaşam tarzlarının bu kadar benzemesi. İleriyi garanti altına alabilmek için çalışmak, bunu yaparken de son derece belirli iş bölümü uygulamak: yemek bulan işçi karıncalar, larvalara bakan erkek karıncalar, grubu koruyan asker karıncalar ve tabii ki üremeyi yani sürekliliği sağlayan anakarınca. Her ne kadar bu grup hiyerarşisini insan topluluklarına uyarlamak mümkünse de insanların grup halinde yaşamaları ile karıncaların (ve irili ufaklı daha birçok hayvanın) grup halinde yaşamaları arasında hem dehşet verici benzerlikler hem de kesin ayrılıklar var. Hayvan gruplarındaki korkunç düzen, insan gruplarına gelince yerini karmaşaya bırakır. Nasıl bırakmasın ki? Ne de olsa insan düşünebilen bir varlık, karşı koyabilen, isyan edebilen, daha fazlasını isteyebilen bir varlık. Mükemmel işleyen hiyerarşi ve akıl almaz disiplin ve görev bilincinde karıncalara en çok benzeyen toplum Japonlardır ki onların da neden hâlâ böylesine disiplinli oldukları tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Doğadaki tüm grupların belki de tek ortak yanları bir lidere ihtiyaç duymaları. Çok vahşi bir ortamda yaşanmadığı yani kaba kuvvete fena halde ihtiyaç duyulmadığı sürece liderlik, sürekliliği sağlayabilende toplanır. İnsanlık tarihinin de başlarında biryerlerde anatanrıçanın doğal liderliği köle-işçi erkekler tarafından gayet olağan görülürken kuvvete dayalı bir devrimle erkeğin iktidarı ele geçirmesi henüz doğada sıkça rastlanan bir durum değil. şimdilik doğurganlıkları sayesinde dişilerin liderlik tahtları garanti altındaya benziyor taki işçiler devrim yapana kadar. Liderlik ve iktidar mücadelesi insanlarda son derece karmaşıkken örneğin karıncalarda bir grupta 30 tane lider bir arada kavgasız gürültüsüz yaşamayı başarabiliyor. Oysa insanlar öyle mi? Fatih Sultan Mehmet&#8217;in kanunlarında iktidarı tek elde tutmak uğruna kardeşlerin öldürülmesi dahi reva görülüyor, böylece hem &#8220;çok sesliliğin&#8221; getirebileceği sorunlar ortadan kalkıyor hem de Fetret devri gibi bir dönemin tekrarlanması engelleniyor. Geliştiği söylenen medeniyetin baştacı demokrasi ise iktidarı önce halka bırakıyor gibi yapıyor ama sonra masum bir numarayla ister istemez yine tek bir liderin eline geçmesine izin veriyor. Artık liderin seçilmiş olması veya babadan devir teslim almasının pek önemi kalmıyor önemli olan insanların bir arada yaşayabilmek için bir kişinin iktidarına yani bir lidere ihtiyaç duymaları.<br />
Thomas Hobbes insanın doğal durumunda bencil olduğunu ve içgüdüsel olarak hep kendi istediğini yapmaya eğilimli olduğunu söyler. Ancak aynı doğal durumda bireylerin istek, hak ve çıkarlarının çelişeceği açıktır. Zira herkes kendi hakkı için başkalarının haklarını çiğnemeyi mubah görecektir. Bu ise herkesin herkese karşı sürekli bir savaş halinde olmasıdır. İşte burada Hobbes&#8217;ın görüşleri ilginçleşiyor. Diyor ki: böyle bir durumda kimin haklı olup kimin haksız olduğu tartışılamaz. Bir başka deyişle doğal bir durumda doğru ve yanlış haklı ve haksız gibi kavramların anlamı yoktur. Hobbes gücün ortak olduğu her yerde bunun böyle olduğunu söylüyor ve buralarda ne yasa ne de hakdan bahsedilemeyeceğini söylüyor. Ama bir yandan da insan ancak toplum içinde yaşamını devam ettirebilmektedir. Ama bu başkalarıyla birlikte yaşamanın getirdiği sürekli savaş durumu insanı korkutur zira yaşamını devamlı tehdit eder. İşte bu tehlike ve onun doğurduğu korku, insanı en mantıklı çözümü seçmeye iter ki bu barışdır ve bu barışın sağlanması ancak insanın doğal haklarından vazgeçerek onlan bir lidere devretmesi ve bunun karşılığında da korunma bcklemesiyle oluşacaktır. İşte insan ancak bu anlaşma (hakların karşılıklı olarak devredilmesi) sayesinde toplum oluşturacak ve barış içinde yaşamını sürdürebilecektir. Machievelli&#8217;ye göre de doğa insanları her şeyi elde etme susuzluğu ve herşeye ulaşma güçsüzlüğü ile yaratmıştır. Bu yüzden insan gruplarında karmaşa daima muhtemeldir. Bunu önlemenin tek yolu ise birilerinin güç kullanmasıdır. Ve iktidara sonsuz güç veren meşhur sözünü söyler &#8220;amaca ulaşmak için heryol mubahtır&#8221; Hobbes&#8217;a kanının son damlasına kadar karşı çıkan Rousseau öncelikle insanın &#8220;insan gibi&#8221; olabilmesi için doğa içinde eğitimi savunur. Ama iş bu insanların birlikte yaşamalarına gelince Rouseau da hiç istememekle birlikte Hobbes&#8217;dan esinlenmiştir. Sonuçta Rousseau&#8217;nun Toplum Sözleşmesi ile Hobbes&#8217;un Anlaşması arasındaki tek fark iktidarların adının değişmesidir aslında. İnsanları eşit görmek, özgür bırakmak iyi de biraraya geldiklerinde çıkan karmaşayı çözmenin tek yolu da birilerine liderliği bırakmak galiba. Bu görüşler daha da çoğalabilir, her düşünür her siyaset tarihçisi veya her sosyolog bir başka görüş getirebilir ama sonuçta ortada olan her durumda ve tarihin her evresinde ister 10 kişilik bir grup ister 10 milyonluk bir ülke olsun bir lidere her zaman ihtiyaç duyar insan.<br />
Nedense b i r l i k t e yaşamak hem zaruridir hem de katlanılmaz bir ağırlıktır ve her an çıkabilecek muhtemel bir anlaşmazlık veya kaosa karşı bir kişinin iktidarı gereklidir. En ufak grup ailede bile eşit katılım sağlamaya imkan yok ve bu az sayıda üstelik de duygusal bağlarla birbirine sıkı sıkı bağlanmış insanlar dahi bir lidere ihtiyaç duyuyorlar. İllaiki bir lider. Her toplumun hatta her grubun ihtiyaçlarına göre ortaya çıkardığı bir kişinin olması, liderlerin her yönleriyle araştırılmasını cazip hale getirmişse de ortaya elle tutulur kesin özellikler çıkarılamamıştır. Çocuklardan oluşmuş üç gruba yapmaları için bir iş verilmiş. Bir gruba otoriter, bir diğerine demokratik, son gruba ise hiçbir işe karışmayan serbest bir lider verilmiş. Gönül isterdi ki en çok işi yapan, en iyi anlaşan grup serbest liderli grup olsun ama maalesef sonuçta en çok işi otoriter grubun, en kaliteli ve iyi işi de demokratik grubun yaptığı ortaya çıkmış. Serbest gruptakiler ise hiçbirşeyden memnun kalmayarak hiçbir iş de yapmamışlar.<br />
Özgürlüğe olan inancım bu sonucu ciddiye almamı engellese de insanların birlikte yaşamalarının zorluğuna ve bir iktidarın varlığının kendiliğinden ortaya çıkmasına sırt çeviremeyiz. Yine de içimizdeki özgürlük ateşini yalnızlığımızla örtmeye çalışıp belki de kendimizi kandırıyoruz. Her ne kadar &#8220;yalnızlık edebiyatı&#8221; çok beğenilse de ve insan ne olursa olsun &#8220;aslında ben hep yalnızım&#8221; dese bile ne teorik ne de pratik, hiçbir insan tek başına değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=120</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>&#8220;Kurul&#8221; mu &#8220;Dağıl&#8221; mı demek daha kolay?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=119</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=119#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Jan 2006 11:12:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=119</guid>
		<description><![CDATA[Gelenek mi?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Türkiye&#8217;de yaşayan insanlar olarak geleneğin izlerini ne kadar üstümüzde taşıyoruz? Hem tek tek bireyler olarak hem de hangi anlamda alınırsa alınsın Türkiye sınırları içinde yaşayan insan topluluğu olarak varoluşumuza hangi süreklilik arzeden durum, kurum ve alışkanlıklar etki ediyor&#8217;? Soru biraz keskince, farkındayım. Ama içimi çok acıtan mesleki format değişikliğinden beri sormak istiyorum Türkiyeli insanların bir takım gelenekleri var mı? Elbette, partiküler toplum alanlarının kendilerine has ve kendi aralarında kaldıkça sürdürmeye gayret sarfettikleri bir takım alışkanlıkları, rituelleri mevcut. Ancak bunların özellikle kentleşme ve toplumsal sınıflaşmanın günümüzdeki gelişimi karşısında devam ettirilebilirliği hayli tartışma konusu. Ama asıl sorduğum bu tür parçalanmış toplumsal alışkanlıklar değil. Toplumların bir çatı altında toplayabilecek bir gelenek izleğinin zihinsel olarak kurgulanıp kavranabilmesi imkanı, araştırdığım asıl şey. 70 küsur milyon insanın üzerinde yaşadığı bu ülkede genel kabul görmüş bir dizi alışkanlık, uygulama ve kurumun yine ortaklaşa kabul görmüş bir düzeyde sürekli bir yeniden üretime tabi tutulabilir olması, araştırma konusu olunca sonuç çok da umut verici gözükmüyor. Bireysel anlamda oldukça zeki olan Türk insanı toplumsal akıl sözkonusu olunca ne yazık ki sınıfta kalıyor. Siz üç kuşak boyunca parasal veya kişisel nedenlerle aile krizi yaşamamış sülale, Başbakanıyla altı aydan fazla anlaşabilmiş Cumhurbaşkanı, başka imkanları olmamak durumu dışta tutulmak kaydıyla hayat boyu aynı işyerinde çalışan ücretli, üç sayıdan fazla aynı dergiyi çıkartmaya devam edebilmiş bir yazar grubu gördünüz mü hiç ülkenizde? Bunlar niye mi olmuyor? Galiba geleneğin izlerinin üzerimizde çok belirgin olmayışından. İnsanları ortak kültür ve çıkar alanları üzerinde yaşamaya itecek yaptırımlar, sosyal şekillenmeler çok zayıf olduğundan, toplumsal akıl bir belkemiği oluşturamıyor. Bu yüzden toplumu ayakta tutan tek yapı hâlâ devlet olarak gözüküyor. Devletin yaptırımcı ve düzene sokucu varlığı da aslında kendi içinde bir gelenek oluşturabildiği anlamını taşımıyor. Öyle olsaydı yetmiş yıllık Cumhuriyet tarihi üç müdahaleye maruz kalmazdı. Süreklilik ya politikacılar, ya askerler tarafından bir şekilde bozuluyor yani! &#8216;Geleneklerin ve toplumsal ahlâkın kendini yenileyişinin akılcı&#8217; bir temelinin olmayışı bir takım gariplikleri de ortaya çıkarıyor. Söylemde herkesin namuslu ve adalete düşkün olduğu ülkemizde, toplumsal örgütlenmenin en üstündeki şahıslardan başlayarak apartman kapıcılarına kadar pek çok kişinin yolsuzluk, üç kağıtçılık ve haksız kazanç zannı altında bulunması, bu yönde bir çok iddianın da kanıtlanmış olmasına ne dersiniz? Geleneklerin güçlü olduğu, toplumsal aklın belkemiği oluşturabildiği toplumlarda bu tür çelişkilerin yaşanmasını pek fazla mümkün görmüyorum. Gelenekler olmayınca süreklilik de sağlanamıyor tabii. Bu nedenle yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdüren kurumlarımızın sayısı parmakla sayılacak kadar az. En önemlisi de, geleneğin olduğu toplumlarda geleneği kabullenmek de, geleneği reddetmek de bir olgunluk geliştirir insanlarda. Oysa gelenek diye şimdilerde, tahta perdelerin arkasında yıktıkları eski ahşap evlerin yerine, betondan yapılan, üstüne tahtadanmış gibi desenler çizilen ve aşı boyası renginde boyalar yapılan binalar inşa edilmesi anlaşılıyor. Daha da kötüsü geleneklerimizin olmasından, sarayların yıkılıp yerine saraya benzeyen biçimde inşa edilmiş oteller yapmayı da anlıyorlar. Ramazan aylarında televizyonda Karagöz Hacivat oyunu oynatmak ve direklerarasını yadetmek gelenek diye anlaşılınca, geleneğe yaslanmak da yaratıcılık eksikliğine mazeret haline geliyor. Mutfak geleneğimiz ise, yabancı mutfakların istilasından nasibini alarak yeniden icad ediliyor. Midesine pek düşkün olan halkımızın üstüne en fazla düştüğü geleneğin mutfakta olması ilginç değil tabii. Diğer alanlarda bir geleneğin net olarak kurulamayışı bir ölçüde anlaşılabilir ama edebiyatta gözlemlediğimiz bir önceki kuşağın neredeyse yok sayılması olgusu anlaşılır gibi değil. Hangi büyük yazar veya şairimizle hesaplaşılıp, yerli yerine oturtulduğuna tanığız? Otuz yaşın altında olup da şiir geleneğimizle hesaplaşmış ve önemli şiir verimi ortaya koymuş kaç şairimizi tanıyorsunuz siz? Bu tabii, şairlerin yeteneksizliğinden kaynaklanıyor değil. Onları besleyen damarların tıkanıklığı, kendilerine şiir sunulan dar okuyan-yazan kadroların tepkisizliği ana kaynağı oluşturuyor.<br />
Elbette her çağda, modalar akımlar olacaktır. Ama bütün bir toplum iyonize olmuş duygular, köksüzlük, üstelik bunu mühim bir şeymiş gibi sunma anlayışı hakim olunca, içimizden bazıları üzülüyorlar. Neticede demem o ki, halkımızın kültüründe, düşünce dünyamızın ürünlerinde ve devletimizin yapısında gelenek izlerini bulmak çok iyimser ön kabulleri gerektiriyor. Mutlaka gelenek ve süreklilik gereklidir demek zorunda değilsek durumu kabul edip bu yönde hayatı temellendirmeye bakmak belki de en iyisi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=119</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>iktidar her yerde</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=118</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=118#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Jan 2006 23:47:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=118</guid>
		<description><![CDATA[	Foucault bize iktidar her yerde, dedi. İktidarın sadece polisin copunda, öğretmenin not defterinde ya da müdürün önünde iliklenen düğmelerde değil; sevgilimizin bedeninde, dostlarımızın sözlerinde ya da doktorun beyaz önlüğünde gizli (ya da açık) olduğunu gösterdi bize. Onu bulduğu her yerde sobe dedi. İktidar başkalarının edimde bulunmasına etki (illa ki müdahale değil) ettiğimiz, bizim edimimize etki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Foucault bize <strong>iktidar her yerde</strong>, dedi. İktidarın sadece polisin copunda, öğretmenin not defterinde ya da müdürün önünde iliklenen düğmelerde değil; sevgilimizin bedeninde, dostlarımızın sözlerinde ya da doktorun beyaz önlüğünde gizli (ya da açık) olduğunu gösterdi bize. Onu bulduğu her yerde sobe dedi. İktidar başkalarının edimde bulunmasına etki (illa ki müdahale değil) ettiğimiz, bizim edimimize etki edilen her yerde duruyordu. Bu illetten kurtulmak -ya da ondan kaçmak- için anarşist olmak yetmiyor. Belki de yapılacak tek şey bir odaya kapanıp kimseleri görmemek, belki intihar etmek, belki -senin söylediğin gibi Murat- düşlerimize sığınmaktır. (Sanki düşlerimizde iktidar yok mu? Ama en azından, düşlerimiz bir başkasına etki etme gücünden yoksun. Belki de düşlerimiz iktidarın edilgen olduğu tek yer. Çünkü düşlerimizi yalnız kurarız)<br />
Muktedir olmakla zorba olmak aynı şey mi? Muktedir olmadan yaşamayı, değiştirmeyi, sevmeyi sürdürebilir miyiz? Yoksa ben&#8217;im hayal gücüm mü sınırlı?Kimsenin kimsenin edimine etki etmediği ilişkiler ilişki değil midir? Yoksa hepimiz kendi içimize katlanıp kendimizi didik didik etmeden edimde bulunamaz mıyız? Tıpkı terapiden geçmeden psikoterapist olunmayacağı gibi. Peki iktidarın her yerde ve her zaman var olduğu düşüncesi onu kaçınılmaz ve dolayısıyla &#8220;doğal&#8221; kıldığında mücadele etmenin gereksiz ve anlamsız olduğu sonucu çıkarılmayacak mı buradan? Foucault&#8217;nun düşüncesinin itilebileceği (çekilebileceği, savrulabileceği, gidebileceği, uğrayabileceği) son noktada (iktidarı yıktığımız her yerde yeni bir iktidar yarattığımızda, söylemi kırmaya çalışırken söylem yarattığımızda) yapılabilecek tek şey, maruz kalma durumuna katlanmaktır; ancak bunun bilincinde olarak. Oysa Foucault çok önemli bir şey daha söylüyor bize. Diyor ki, mücadelenin varacağı bir son bir nokta yok. Bana kalırsa bu Foucault&#8217;nun düşüncesindeki devrimci tek yön. Mücadeleler süregider ve siz yerinizi alırsınız, tarafınızı seçersiniz, tarihin (talihlerin) neresinde durmayı seçiyorsanız orada durursunuz. İşte bu noktada durup geriye bakanlar &#8220;boşunaymış işte her şey&#8221; deyip sıraya geri dönmezler, yılbaşı hindisini çamura düşürdüklerinde* reklamcı kartviziti bastırmazlar. Her şey bir gençlik heyecanı olarak buruk bir gülümsemeyle anılmaz.<br />
Uzun sözün kısası iktidar yer yerde, her zaman olacak. bir insanın kişiliğini en iyi tanımlayan işte bu &#8220;iktidar&#8221; karşısında takındığı tavırdır.</p>
	<p>*<em>Ahmet Altan&#8217;ın Sudaki İz adlı romanının kahramanlarından biri, öncü devrimci umutları için gecekondu mahallesine yerleşmiş bir küçük burjuva kadını yılbaşı gecesinde komşusuna giderken elindeki hindiyi çamura düşürdüğünde birden -gerçeğin (!) farkına varıverir. Devrim falan olmayacaktır! </em>
</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=118</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=117</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=117#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2006 14:57:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=117</guid>
		<description><![CDATA[	Kavranması en güç şeylerden biri zaman. Son derece değişken, akışkan, bazen de yoğun bir sis kadar durgundur zaman. Uzak bir ülkede sevdiklerinize kavuşmayı bekliyorsanız geçmek bilmez, mutlu ve tasasız yaşıyorsanız uçarak, koşarak geçer yanınızdan. Zaman upuzun sonsuz bir yoldur, sizin yürüyebildiğiniz ise birkaç adımdır sadece&#8230; O geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. Oysa siz ufacıksınız, siz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Kavranması en güç şeylerden biri zaman. Son derece değişken, akışkan, bazen de yoğun bir sis kadar durgundur zaman. Uzak bir ülkede sevdiklerinize kavuşmayı bekliyorsanız geçmek bilmez, mutlu ve tasasız yaşıyorsanız uçarak, koşarak geçer yanınızdan. Zaman upuzun sonsuz bir yoldur, sizin yürüyebildiğiniz ise birkaç adımdır sadece&#8230; O geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. Oysa siz ufacıksınız, siz miniciksiniz, siz kimsiniz?<br />
Zaman kalabalık bir halktır, karmaşıktır; katledilmiş onca insan, yaşanmış onca savaş, yıkılmış onca krallık, toplanmış onca ürün, el değiştirip dünyayı dolaşan onca para, yazılmış onca kitap, içlerinde hayatın yanıp söndüğü onca şehir, kırılmış onca kalp, şerefe kaldırılmış onca kadeh, birbirinden farklı onca mezartaşı, dalgaları yara yara ilerleyen onca gemi, gökyüzüne uzanan onca ağaç, doğup batmış onca güneştir zaman, bizi kucaklar, rüzgarında dört bir yana savurur. Doğmuş onca bebek, gömülmüş veya yakılmış onca bedendir.<br />
Birbirini izleyen iki dakika hiç benzemez birbirine. Zaman bizi şaşırtır, kandırır, kendine bağlar. Onun değişkenliğinde dönenir dururuz biz; seslerimiz, görüntülerimiz, aşklarımız ve acılarımız evrenin karanlığına yükselip kaybolur. Acıklı bir çabadır bizimki, varolma çabası. Zaman önümüzde çatallaşır, binlerce farklı geleceğe doğru açılır. Bunların hangilerinde varoluruz, hangilerinde yokoluruz, bilemeyiz. Zaman evrendeki tek labirenttir ve biz çıkış yolunu hiç bulamayız.<br />
Zaman bize yalnızlığımızı hatırlatır. Yıldızların altında, toprağın üstündeyiz ama zaman yüzünden belki de hiçbir yerdeyiz. Geçmişimiz gitgide uzaklaşan hatıralarla, geleceğimiz belirsiz seçeneklerle doludur ve biz sadece içinde bulunduğumuz anda varoluruz.<br />
İster bilincinde olalım, ister olmayalım bu zavallı halimiz, bizi zamana sahip çıkmaya, onu kontrol altına almaya, kavramaya itmiştir. Tarih ilmi dediğimiz nedir ki? Eskiden olup bitenleri bilmek, geçmişi bir takım dönemlere ayırmak, ona isimler vermek, yorumlamak, tezler geliştirmek bizi rahatlatır. Böylece zamana hükmettiğimiz zannına kapılırız. Ünlü Fransız tarihçi Marc Bloch &#8220;<em>Tarihçinin düşünceleri zaman ikliminin havasını özgürce solur</em>&#8221; der. Medyumluk, fal bakma gibi geleceği önceden tahmin etmeye yönelik faaliyetler de aynı endişenin bir ürünü değil mi? Sadece bugünde varolabilen insan, varoluşunun sınırlarını hem geriye hem ileriye doğru uzatabilmek için didinir durur. Oysa zaman bütün bu çabalardan bağımsız, dörtnala sürdürür akışını. Rüzgarlı havalarda hızla yol alan bulutlarda hissedersiniz zamanı veya kirpiklerinizin bir hareketinde veya bardağa dökülen suyu izlerken.. Ama bunlar hiçbir şeyi değiştirmez hiçbir zaman, o geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. İnsanoğlunun zamanı zapturapt altına almak için kullandığı ölçüm yöntemlerinden olan yıl ise bu sonsuzluğun adı bile edilmeyecek kadar küçük bir parçasıdır.Buna ragmen yeni bir yıldan bahsedecekseniz, pekiy iyi yıllar öyleyse.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=117</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>ya gerçekten kanser olduysam?</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=116</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=116#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Dec 2005 08:12:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[	 Diyelim güç bir gece geçirdin. Gördüğün dört düşte dört gündüz yaşadın. Uykunu alamadan uyandın. Karşında sabahı bulmaktan hoşlanmadın. Yataktan kayarak indin, parke döşemenin gıcırdayan bölgesine yayılmış eski halıyı yakalayıp altına çektin. Senden boşalan şilteye, çukurlaşmış ortasına toplanmış çarşafa, ayakucundan döşemeye kaymış battaniyeye, döşemenin parkesi kabarmış kısmına yayılmış kilime, üstündeki kadife kaplı koltuğa, havları dökülmüş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p> Diyelim güç bir gece geçirdin. Gördüğün dört düşte dört gündüz yaşadın. Uykunu alamadan uyandın. Karşında sabahı bulmaktan hoşlanmadın. Yataktan kayarak indin, parke döşemenin gıcırdayan bölgesine yayılmış eski halıyı yakalayıp altına çektin. Senden boşalan şilteye, çukurlaşmış ortasına toplanmış çarşafa, ayakucundan döşemeye kaymış battaniyeye, döşemenin parkesi kabarmış kısmına yayılmış kilime, üstündeki kadife kaplı koltuğa, havları dökülmüş koltuklara iliştirilmiş kolalı mendillerin tentenelerine, perdenin geniş aralığından odaya dolan sabaha, camı kaplamış buz kristallerine sırtlarını vermiş bir çift serçeye, sulusepken yağan kara baktın, soğuğu gördün. Her saniye yüz yirmi altı trilyon beygirgücüne eşdeğerde güneş enerjisi almaya alışmış yerküre bu sabah havasını alıyordu. şeytan tırnağının battığı noktadan sızan cerahat parmaklarına bulaşıyor, parmağını sıktıkça artan acı göz pınarlarının taşıyamayacağı ölçüde irileşip yanaklarından boynuna doğru kayan damlalarda somutlaşıyordu. Hapşırıyordun. Burnun akıyordu. Kötü dokunmuş halının keçeleşmiş tüyleri bacaklarını dalıyordu.<br />
Devamı burda:<br />
<a id="more-116"></a><br />
Gece yaşadığın dört gündüzden ilki yerine Hans Hedtoft faciasını anımsıyordun. 30 Ocak 1959&#8242;a dönerek soğuktan kaçmaya çabalarken buzdağına çarpmış bir geminin boğulmaya hazırlanan doksan beş yolcusu arasında buluyordun kendini. Daha ilk yolculuğunu tamamlayamadan sulara gömülüyordu batmaz kabul edilen gemi. Yolcuların akıllarına Titanic&#8217;in sonu geliyor, hemen birbirlerini sayıyor, bin beşyüz kişi olmadıklarına, önemsiz bir deniz kazasını sonuna dek yaşayabilmişler arasına katılacaklarına seviniyorlardı. Hans Hedtoft Copenhagen&#8217;a ulaşamadan batıyor ve bu sabaha değin, ne kendisinin ne de yolcularının izine rastlanabiliyordu. Dört düşlü bir gecenin altından kalkabilmişken Hans Hedtoft&#8217;la birlikte denizin dibini boylamayı kendine yediremedin, odana, soğuk sabahına döndün, halının daladığı yerlerini kaşıyarak yatağa tırmandın, çarşafa burnunu silip sarındın, yeniden yere, halının üstüne indin. şiltenin çukurluğu iyice ortaya çıkmıştı, buna karşılık başparmağın deminki denli acımıyordu. Ürpertin geçmişti. Kar iri taneler biçiminde yağıyordu. Başlarını gövdelerine gömmüş serçelerin sırtı iyiden iyiye beyazlanmıştı. Bir serçenin gündoğumundan günbatımına değin iki bin üç yüz kez öttüğünü okumuştun. Belli ki bir yaz günü gözlemine dayanılarak varılmıştı bu tartışılır sonuca. Serçelerin uzun yolculuklarını yalnızca geceleri gerçekleştirmeleri, yönlerini yıldızlara bakarak kestirebildikleri izlenimini vermişti kuşların da bazı insanlar gibi gece yaşamayı yeğlediklerini kabul etmeye yanaşmayan zoologlara. Serçeleri aptal yaratıklar arasına katan bir yazı okuduğunu sanmıyorsun, yine de onca soğuğa karşın iki kuşun bir kuytuya sığınmak yerine pervazda kartopuna dönmeyi beklemesi tuhafına gidiyor. Onlara baktıkça çarşafa sıkı sıkıya sarınıyorsun, gözkapakların ağırlaşıyor. Gündüzü geceye çeviren bu davranışın serçelerin ölmüş olduğunu anlamanı geciktiriyor. Dahası onları hava pompalı tüfeğinle senin öldürdüğünü, sahaflarda bulduğun, anlamadığın bir dilde yazılmış taksidermizm el kitabındaki resimlere bakarak doldurduğunu, çevredeki kuşlara ibret olsun diye pencerenin pervazına mıhladığını anımsamayı unutuyorsun. Uyandığında güneş batmış olacak. Gözlerini karanlığa açacaksın. Kar dinmiş, soğuk artmış olacak. Bulutlarla kaplı gök kentin ışıklarını yansıtacak. Karanlıkta kalmayı seçecek, Hans Hedtoft&#8217;un yolcularından biri olamadığına hayıflanacaksın. Ama şimdi daha önemli işler peşindesin; aralarından güçlükle sıyrılabildiğin düşleri tamamlamaya geri döndün, ilki dışında tümünü bıraktığın gibi buldun, baştan alıp yeniden yaşamaya hazırlanıyorsun<br />
Yabancı bir ülkede, tatildesin. Birinci haftanın sonunda yalnızca denizi ve göğü yakınsayabiliyorsun. Bir yaylıya atlayıp deniz kıyısına iniyorsun, sandaletlerini eline alıyorsun, kumsalı geçiyorsun, dalgaların çizdiği ıslak çizginin ardında bağdaş kuruyorsun. Gökten üç elma düşüyor. Birini hemen yiyorsun, ikincisini denize fırlatıyorsun, üçüncüsünün kabuğunu havaalanındaki dükkanların birinden aldığın üç numaralık Opinal marka bıçakla soyup dörde bölüyorsun. Dilimlerden birini ve bıçağı cebine koyuyor, ötekileri kabuklarla birlikte yanıbaşında kazdığın çukura gömüyorsun. Denize attığın elma az sonra kıyıya vuruyor. Eline aldığında kabuğundaki diş izleri dikkatini çekiyor. Soyulmuş üç dilimi gömüldükleri yerden çıkarıp denize atıyor, yerlerine pantalonuna sürterek kuruladığın elmayı gömüyorsun. Seni bekleyen yaylıya dönüyorsun, sandaletlerini kaldırımın kıyısına çarpıp kumlarını döküyorsun, ayaklarına geçiriyorsun, yaylıya binmeden önce cebindeki elma dilimini çıkarıp ata uzatıyorsun. At avucundaki dilimi dişlerini derine değdirmeden, olağanüstü bir beceriyle alıyor, uzun uzun çiğneyip yuttuktan sonra hala ağzı düzeyinde tuttuğun avucunu yalayarak sana teşekkür ediyor. Otele vardığında bara uğruyorsun, bir kadeh elma likörü içip tuza bandığın bir dilim limon atıyorsun ağzına. Kabuğuyla birlikte, yüzünü ekşitmeden yiyorsun. Odana çıkıyorsun, tatilin son gününe değin kapalı tutacağın pencerenin yakınındaki yatağa uzanıp gözlerini göğe dikiyorsun. Daha önce görmediğin bu düş, sabah uyanmadan önce yaşadığın son düşün yerini alıyor. Bir gökdelenin üst kat pencerelerini silerken tahta iskeleyi çatıya bağlayan halatlardan birinin dolandığı makaranın beklemediğin anda bir diş atmasıyla dengeni yitirip düşmeye başladığın düşü uyandıktan sonra anımsamaya çalışırken, serçelerin latince adını öğrenmek isteyecek, hayvanlar ansiklopedisini karıştıracak, passer domesticus adını bulacak, serçe beyinlerinin insansı özellikler taşıdığını, düşünmeye yatkınlığını, kuş bacaklarının hayvanlar dünyasındaki en gelişmiş süspansiyon mekanizmasına sahip olduğunu öğreneceksin.<br />
şimdi ikinci düşünü yaşıyorsun, tanımadığın birinin gövdesini taşıyorsun. Ellerinin büyüklüğünden rahatsız oluyor, gövdende tanıdık bir nokta bulabilmek için oranı buranı yoklamaktan adımlarını birbirine karıştırıyor, gıcırdayan parkelerden çıkan sesi soğurmaya yayılmış neredeyse tozbezi küçüklüğündeki halılardan birine takılıyor, koridoru güçlükle geçiyor, yatak odasına açılan kapıyı acemi parmak oynatmalarıyla tutup itiyor, taşımaya alıştığın gövdeni yalakta uyurken buluyor, sessizce başucundaki komodine yürüyor, altına itilmiş yassı karton kutuyu sürüyerek odanın ortasına getiriyor, içindeki zarflardan biri dışında tümünü alıyor, kutuyu yerine koyup odadan çıkıyorsun. Yüreğin dakikada sekiz yüz kez atıyor. Alnın, kulakların sıcacık. Serçelerin gövde sıcaklığının ortalama kırk bir derece olduğunu da okumuştun hayvanlar ansiklopedisinde. Miden kazınıyor, serçelerin saatte otuz kez beslenme gereksinimi duymaları canını sıkıyor. Bir an önce üçüncü düşe geçmek istiyorsun ki üçüncü düş kendini ikincisinin süreği olarak gösteriyor. Yataktaki gövdeni görmenin seni şaşırtmadığını ayrımsadığında odaya dönmeye karar veriyorsun. Zarfları saklayacak bir yer arıyorsun önce. Mutfağa gidiyor, fırına koyuyorsun onları. Tezgahtaki cam kavanozdan çaldığın kurabiyeyi ağzına atmadan önce lavabonun kıyısına vurup ununu döküyorsun. Kurabiyenin yarısı damağına yapışıyor . Buzdolabında bulduğun bir şişe vişne suyunu bir dikişte içiyorsun, son yudumu ağzında tutup çalkalayarak dişlerine yapışmış kurabiye parçalarını temizliyorsun. Zarfları sakladığın yeri yeterince gizleyebilmek için fırının bağlandığı havagazı borusunun vanasını kapatıp yatak odasına dönüyorsun. Yatağın başucuna çektiğin iskemleye ata binercesine oturup kollarını arkalığa dayıyor, uyumakta olan gövdeni izlemeye koyuluyorsun. Yüzün sana dönük. Yarı açık ağzının kıyılarında donmuş salyaların ve yüzüne sayrılı bir insan izlenimi veren dağılmış saçlarınla uyuyorsun. Nefes alışın düzensiz. Sanki uzun bir koşunun ya da uçuşun son metrelerindesin. Bazı kuşların yalnızca gece uçabildikleri geliyor aklına ister istemez. Gündüz uykularında görülen düşlerin gece görülenlerden bir farkı olup olmadığını bilmiyorsun. Gündüz uykularının gece uyunanlara benzemediğinin ayırdındasın. Deneyimlerinden edindiğin bu bilgiyi. Kendini okurken başkalarının okunmasına yarayacak bilgiler edindin. Karşında yatan gövdeye ilelenmiş kişinin kimliğini öğrenmeye yetersiz kalacak bir yığın bilgiyle doldurdun serçeninkinden kat kat büyük beynini. Bazan kendinin de yaptıklarına anlam veremiyorsun. Gözün komodine kayıyor. Altındaki kutuyu, içinden aldığın zarfları neden fırına koymuş olabileceğini düşünüyorsun. Bu eve taşındığından beri bir kez olsun yemek pişirmemişliğin fırını mutfağın bakir kalmış gereçlerinden biri yapsa da senin bu evde yaşadığını belirtecek en önemli ipucu, yatağına uzanmış gövden ki senin olmaktan çıkmışçasına mutlu, derin uyuyor. Sayrılı düşmekten mutlu gibisin yattığın yerde. Alnın kırışmış, gözlerin öylesine sıkı kapanmış ki gözkapakların katlanmış, buruşmuş. Ürkünç bir düşün ta ortasında olmalısın. Büyük bir olasılıkla yüksek bir yapının üst katından düşüyorsun. Elinde sabunlu sudan yeni çıkarılmış bir sünger var. Düştüğün yeri görmemek için başını kaldırmış, düşmeye başladığın noktayı arıyorsun. Halatlarından boşanmış iskelenin üstüne gelmekte olduğunu görüyor, süngeri tutan elini başının üstüne kaldırıyorsun, süngerden bileğine kayan damlalar dirseğinden gözüne damlıyor. Gözlerin yanıyor. Uyanıyorsun. Sünger tutan elini yastığın altında buluyorsun. Uyuduğun sırada olagelenleri anlayabilmen için uyandığında ilk işin odayı kolaçan etmek oluyor. Her seferinde, gördüğün düşleri anımsayacağın ipuçlarıyla donatılmış buluyorsun evi. Başını koyduğun yastığı ayakucunda, yatmadan önce su doldurup komodine bıraktığın bardağı parkenin gıcırtılı bölgelerine yayılmış halılardan birinin üstünde bulmak gibi hareketli, genelde rahatsız bir gece geçirdiğini anlatacak veriler dışında, derin anlamlar yüklenmiş, yorumlanmayı bekleyen yaşantını etkileyecek denli düşündüren, bazan uzun yaşayacağını haber veren, bazan üzen, ürküten, deniz ve hava ulaşım araçlarına binmekte gösterdiğin tedirginliği pekiştiren, yürümeyi sevdiren, insanlarla karşılaştığında yolunu değiştirmeye dek götürenleri de buluyorsun. Sözgelimi, sokağa bakan pencerenin bulunduğu duvardan ayırmadığın iskemlen başucunda duruyor. İki haftada bir temizleyiciye yolladığın ceketlerin aylardır giyilmişçesine buruşuyor, her sabah işe giderken boyattığın ayakkabıların çamura bulanıyor. Paspasın üstünde bulmaya alıştığın gazeten televizyon koltuğunda çıkıyor karşına. Yatmadan düzelttiğin çerçeveler uyandığında çarpılmış oluyor. Bazan yeni demlenmiş bir bergamot çayı kokusuna,bazan kanatları ardına dek açık pencerelerden giren ayazın soğuğuna, taşıdığı çöp kokusuna uyanıyorsun. Yeni tamir edilmiş musluk damlatıyor. Bulaşık makinalarını sevmiyorsun. Yatmadan önce makinaya doldurduğun tabakları üstlerindeki yemek artıklarıyla birlikte lavaboya atılmış buluyorsun. Uyandığında demli çay kokusu almak o çayı ağız tadıyla içmene yetmiyor; ya şeker bitmiş oluyor ya da bardağın kırık ağzı dudağını kesiyor. Uyandıktan sonraki ilk yarım saati geride bırakmak günden güne güçleşiyor. İşe geç kalma pahasına, dört sokak ötedeki bakkala koşup evin eksiklerini tamamlıyor, kırılanları yeniliyorsun. Bu işten zevk de almaya başlıyorsun. Mutfak dolaplarının rengahenk tabaklarla, değişik boyutta bardaklarla doluyor. Bakkal seni kapıya dek geçiriyor. Onu gördüğünde tuhaf bir ikilem yaşıyorsun. İnsanlara rastladığında yolunu değiştirmeni öğütleyen duyguyla, kanının ısındıklarıyla çene çalma isteği çatışıyor. Bakkal semtteki serçelerin günden güne azaldığını söylüyor. Söylediklerine üzülmüş görünüyorsun. Çünkü gerçekten üzülüyorsun. Bakkalı ve serçeleri seviyorsun. İşe gitmeden önce eski kaşarın kabuklarını, ekmek artıklarını serpiyorsun salonun balkonuna. Bunları serçelerden önce kediler yiyor. Onları da seviyorsun. Özellikle sol kulağı yırtık, sarı benekli kediyi. Demek hala sevdiğin bir şeyler var. Bakkal, serçeler ve kediler. Yürümek, boyacı ve ayakkabıların. Gazete okumak ve oturmak. Çay, kurabiye ve şeker. Bir de uyanmak. Son zamanlarda yakanı kaptırdığın düşlerden sağ salim çıktığının kanıtı olan uyanmak, yeni doğan güne gözlerini açmak, güneşin ilk ışınlarının yüzünde oynaşmasını duyumsamak, yatağın sırtını verdiği duvara dönüp yan yana astığın siyah/beyaz fotoğrafların sarının tonlarına bulanmasını izlemek ve ışınların her sabah duvarın bir başka bölgesini aydınlattığını keşfetmek büyük keyif veriyor sana. Güneşin yerkürenin çevresinde döndüğüne, senin yerkürenin merkezine kurulmuş bir evde oturduğuna inanacağın geliyor. Mevsimler sabırla sıralarını bekliyor değişmeye. Sen uyumaya yattığında sabırla uyanmayı bekliyorsun. Uyanıyorsun, ışınları yer değiştirmiş buluyorsun, yeni bir güne gözlerini açtığını anlıyorsun, bu değişikliğin seni de değiştirecek denli etkileyeceğini biliyorsun. Günün değiştirdiği sen, yaşamı değiştirebilmek için yola çıkıyorsun, bakkala uğruyorsun, peynirlerden, serçelerden, züccaciyeden konuşuyorsunuz, seni işine götürecek yola sapmak yerine tren istasyonuna yürüyüp rayları gören bir banka oturuyorsun, peronda bekleyenlerin konuşmalarına kulak veriyorsun, bazan onları hoşnut kılacak yorumlarda bulunuyorsun. Değişiyorsun. Değiştiğini anlayabilmek için tanık olduğun değişikliği geride bırakacak yeni bir değişiklik gereksiniyorsun ki bu değişikliği ancak uyandığında buluyorsun. Çok uyuyorsun. Hızla değişiyorsun. Sonra ipuçları birer birer çıkıyor ortaya. Bunları bulmaya alışmış olsan da bulduğunda düştüğün rahatsızlıkla bir arada yaşamaya alışamıyorsun. Dışarıya çıkıp boy boy yürümekle eve kapanmak arasında bir seçim yapamadığın zamanlarda okumaktan medet umuyorsun. Okumak evde oturmanı öngördürüyor. Günlük gazetelerin, hayvanlar ansiklopedin ve atmaya kıyamadığın mektuplarından başka okuyacak bir şey bulamıyorsun evde. Sana asılan adamlardan  birinin yıllardır her haftanın son iş gününün bitiminde eline tutuşturduğu mektupları biriktirdiğin kutuyu salona taşıyor, aldığın sıraya göre numaraladığın zarfları yemek masasına boşaltıp sırayla okumaya başlıyorsun. Dördüncü düş, okumaya başladığında araya giriyor, bir mektup olarak görünüyor ve tek okumalık bir yaşamı olduğunu söylüyor sana. Düşün kendisinin konuştuğu bir düştesin. Serçenin düşünme erkesini geliştirmeye ramak kalmış beyninden de üstün bir beyinle paylaşıyorsun uykunu. Mektubu okuyorsun? Gözlerini açtığında karanlığın uykunun kardeşi, ölümün kuzeni olduğunu düşündün, ölmeye yanaşmadın, yeniden uyumaya kalkmadın. İskemleye ters oturmuş, seni izleyen bir yüz buldun karşında. Tanımadığın biri gibi davrandın komşuna. Uyandığını görünce yüzüne bir gülümseme yayan komşun elini alnına koydu, &#8220;Günaydın, ateşin düştü sonunda.&#8221; dedi. Tanıştınız. &#8220;Ben,&#8221; dedin, &#8220;Dört düşlü gecelerin tutsağıyım&#8221;. &#8220;Memnun oldum.&#8221; dedi komşun, &#8220;Ben de aynı gecelerde dolaşıyordum bir ara.&#8221; Gülüştünüz. Ölmekten kaçtığını söyledin ona. O da yaşamaktan bıktığını söyledi sana. Birbirinizi tamamlamaktan çok uzakta olduğunuzu belirtecek sözler söylediniz aynı anda. Komşun gözüyle pervaza tünemiş serçeleri işaret etti. &#8220;Uçmak için geceyi bekliyorlar.&#8221; dedi. &#8220;Evet, Passer domesticuslar böyledir.&#8221; dedin. &#8220;Sucuklu yumurta yaptım.&#8221; dedi komşu. &#8220;Kaşar peynirinizi özledim.&#8221; dedin. &#8220;O zaman size kaşarlı bir omlet yapayım hemen.&#8221; dedi. &#8220;Yemek yapmayı sevdiğini bilmezdim.&#8221; dedin. &#8220;Yemek yapmayı değil seni sevdiğim için kıracağım yumurtaları.&#8221; dedi komşu. &#8220;Düş gibi konuştun&#8221; dedin. &#8220;Fırındaki mektuplar ne işe yarıyor?&#8221; diye sordu. &#8220;Hiç. atılmayı bekliyorlar.&#8221; dedin. &#8220;Atayım mı?&#8221; dedi. &#8220;Mümkünse, omleti yaptıktan sonra.&#8221; dedin. &#8220;İki gündür uyuduğunun farkında mısın?&#8221; diye sordu komşun. &#8220;Tahmin ediyorum.&#8221; dedin, ekledin: &#8220;Serçeler uçtu.&#8221; &#8220;Üzülme, yarın sabah yine dönerler.&#8221; dedi komşun. &#8220;Emin misiniz? diye sordun. &#8220;Eminim.&#8221; dedi. &#8220;Pekiyi.&#8221; dedin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=116</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Tüketiyorum öyleyse varım</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=137</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=137#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2005 13:14:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=137</guid>
		<description><![CDATA[	Sanırım endüstri toplumunu vareden fert olmak, varolmak demek artık. &#8220;Tüketiyorum öyleyse varım.&#8221; Ve insan, bedensel hazza yenik düştü. Asırlar boyu gücünü, tanrısal dinlerden ve toplumu tanrı olarak sunmuş kenter dini ahlaktan alan insanoğlu sonunda özgürlük çağını yakaladı. Ama nasıl? İlkin cinsel özgürlükle tanışıldı, tabular yıkıldı sanıldı. Çünkü tam tersi olması gerekirken bu özgürlüğün yolu da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Sanırım endüstri toplumunu vareden fert olmak, varolmak demek artık. &#8220;Tüketiyorum öyleyse varım.&#8221; Ve insan, bedensel hazza yenik düştü. Asırlar boyu gücünü, tanrısal dinlerden ve toplumu tanrı olarak sunmuş kenter dini ahlaktan alan insanoğlu sonunda özgürlük çağını yakaladı. Ama nasıl? İlkin cinsel özgürlükle tanışıldı, tabular yıkıldı sanıldı. Çünkü tam tersi olması gerekirken bu özgürlüğün yolu da önce bedenden  geçti, sonra beyine ulaştı. İnsan yaşayarak öğrendi, yaşadıkça açıldı. Ancak kafa ile kilitlenen beden, anahtarı yine bedende aradı. Din, ahlak gibi soyutlamalarla ket vurulmuş beyin işlerliğini yitirmişti çünkü. Merkez bedendir artık. Onu ayakta tutacak tek güç maddeden alınacak güçtür. Bedensel hazlar ve acılar herşeyin üstündedir. Hukuk sistemi de bunu kabul eder: Suçlu için öngörülen en büyük ceza kafanın bedenden fiziksel olarak ayrılmasıdır. Peki, zaten kurumuş bir kafanın bedenden çekilip koparılması mıdır gerçekten trajik olan? Çelişki, anlamı ve mutluluğu maddede aratan sistemin kendisidir. Sınıf geçirtmek üzere öğrenciye vadedilen ödüllerle başlayan süreç maddeye önlenemez yöneliş ile devam eder ve sınıf atlamanın mutlak çaresi olmaya başlar. Pompalanan hırs, ortam buldukça kıskançlık, nefret ve suça dönüşerek toplumu çürütür, çökertir. Yaşamın vadedebileceği yegâne gerçek olarak tanıtılan bu ödüller akıl ve yaratıcı düşünceyi ezer, yok eder. Bugünkü mevcut sistem kolay kolay demode olacağa benzemez. Tıpkı eroin bağımlısı olmuş biri gibi para, toplumu, oluşturduğu illüzyonlarla tutsak eder. Dünyayı tek kutba hapseder. Tutunabilecek hiç bir değer yargısı bırakmaz. Sistem insanı yutmuştur. Oysa sistemler belirlenmiş amaca ulaşma yolunda sadece araç olabilirler. Amaca dönüşmeden, geçerliliklerini yitirdiklerinde terk edilebilmelidirler. Düşünceyi maddeye yenik düşüren bu sistemden nasıl kurtulunabilir? Tek çözüm bedensel hazların tekrarına dayalı doyum döngüsünden sıyrılıp düşünceyi amaç edinmek olarak gözüküyor. Bu saplanmaları kırabilme yetisi &#8220;Neden?, Niçin?, Nasıl?&#8221; sorularının her davranış öncesi sorulmasını ve cevaplanmadan sonuca gidilmemesini gerektiriyor. Düşünce ve duygunun ortak ürünü sezginin de büyük katılımıyla varsayımdan varolana geçiş sağlanabilir.<br />
Sezgi önemlidir. Sezgi, matematiksel düşüncenin, yani mantığın sonuca ulaşımında yetkin bir fonksiyon olarak düşünülebilir. Hayat, betimlemelerle yüklü tanım kümesi olarak ele alındığında, görüntü kümesinde ulaşılması amaçlanan sonuç bu fonksiyonu yaşamın ta kendisi kılar. Görüntü kümesini yine tanım kümesi olarak gösteren, varış noktasını çıkış noktasında aratan kısır döngüsel bir sistem bireyin iç enerjisinin ancak boşa tüketilmesi ile sonuçlanır. Yaşamı sürdürmeyi değer kılacak heyecanı sadece, oluşturulacak fonksiyon ile &#8216;Tanım Kümesi Hayattan&#8217; edinilen birikimleri sonuca dönüştürmek, yani benzersiz görüntü kümesine ulaşabilmek verebilir. Tıpkı sahne ve dekoru hayat edinmiş tiyatro oyuncusunun rolünü her defasında yeniden oluşturarak aktarması, o anı yaşarken hissettikleriyle bir önceki oyunundan bambaşka bir rol çıkarması gibi. İşte yaşanan şartlardaki geri dönüşü olmayan dünyaya paralel bu değişimi yakalayıp, birikimleri o anki tekrarsız koşullarda sonuca dönüştürebilmek ancak ayakta tutulan diri bir zihinle mümkün olabilir. Yaş ilerledikçe pençesine düşülen alışkanlıklar, saplantılar, prensipler bedenle paralel yıpranma içinde bulunan beynin değişimden kaçış yollarıdır. Her gün hücreleri biraz daha yok olan beynin bu gidişi kaçınılmaz olabilir, ama henüz vakit varken beyne gereken değişimi yaşatmamak, ona kendini yenileme imkânları sunmamak büyük haksızlık olur. Bunu gözardı etmek bedeni uyutabilir, ancak akla açık bir ihanettir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=137</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Ne Kitapsız Ne Kedisiz</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=111</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=111#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Dec 2005 07:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=111</guid>
		<description><![CDATA[	 Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. &#8220;En çok kimi severek okudun?&#8221; deseler, onun adını verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya&#8230;
Kendini en az gösteren o&#8230; Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o&#8230; İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/kk978.jpg' hspace="5" vspace="5" align="left" alt='' /> Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. &#8220;En çok kimi severek okudun?&#8221; deseler, onun adını verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya&#8230;<br />
Kendini en az gösteren o&#8230; Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o&#8230; İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana yapmış olması mı beni çeken? &#8220;<strong>Çiğlik edip ne kadar piştiğimizi mi anlatıyoruz</strong>?&#8221; diye sorması mı içten içe? Yoksa &#8220;İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz.&#8221; deyişi mi? &#8220;Onu anlamıyorum ama beğeniyorum.&#8221; diyen çok kişi olmalı. Ben de onu anlamaya, anlamadığımı anladığım an başladım. Bilge Karasu adına yakışır yaşadı. Benim içimde şimdiki zaman ekini taşıyor &#8220;yaşamak&#8221; onunla birlikte. Dostuyum, çocuğuyum, kedisiyim&#8230; En çok da kedisiyim. Kendi yalnızlığımda okşatırım düşüncelerimi. Okşanmanın rehaveti mırıltılara dönüşünce o da iletişimin içine girer. &#8220;Konuşanlarla konuşurum; konuşmayanları çok iyi anlarım, ben de onlardanımdır çünkü.&#8221;Bilge Karasu &#8220;Kendi izinden başka? Neredeydi kurtuluş?&#8221; diyor bir kedi şeytanlığı ile. Kendi izim, kendi içimdeydi. İçimi nasıl böyle örmüşüm? Bu ipi, bu şişi ne zaman almışım elime? Bu motifleri kim dokumuş zihnime? Çözmek için mi çabam, yoksa çaprazları çoğaltmak mı?<br />
<img src='http://www.figankaplan.com/images/acum.jpg' hspace="5" vspace="5" align="left" alt='' /> Geceme bakıyorum. Bira, sigara, radyo, umut&#8230; Bu gece oynaşlarım bunlar mı? Bu kadar mı? Geçmiş, gelecek nerede? Ne kadar? Karasu&#8217;ya bakıyorum. Ona düşüyor anlatmak: &#8220;Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti&#8230;&#8221; Anladım. (Tırnağın hem içinde hem dışında anlamak) Onu anlatmak dönüp dolaşıp kendimi anlatma noktasına geliyor. Birilerini anlatanlar da hep böyle yapıyor; ama inatla başkalarını anlattıklarını söylemiyorlar mı?.. . Deli gömleğimin dikişleri geriliyor. Yardım et Bilge Kedi!<br />
Ediyor. &#8220;Bu benim anlayacağım bir şey değil galiba &#8221; diyebilmek, &#8220;ben her şeyi anlarım&#8221; demekten öteye bir adım atabilmiş olmaktır. Adım adım öteye gitmek istiyorum seninle. Arkalarda kalabilirim kimi zaman. Öne geçtiğimi de görebilirsin. Sen 1995&#8242;te durdun. Sayılacak günlerim var benim. Aşılacak engellerim, toplanacak deniz kabuklarım var yeniden denize atılmak için. Gözlerimdeki insani kıskançlığı görmelisin. Kötü niyetimi gizleyemiyorum. Beceriksizlik ediyorum. Bana baktığını biliyorum. Bakıp bakıp sustuğunu, ne düşündüğümü bildiğini biliyorum. Utanmamam için sevgiyle gülümsediğini&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=111</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=136</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=136#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2005 13:11:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=136</guid>
		<description><![CDATA[	Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><em>Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp&#8230; Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp.</p>
	<p>SaatleriAyarlama Enstitüsü,<br />
Ahmet Hamdi Tanpınar </em></p>
	<p>Tam bir yıl geçmiş bu sayfaya birşeyler karalamayalı. Uzun zaman! Peki ama nedir zaman? Sıfır meridyenini, Greenwich&#8217;i hepimiz ilkokuldan hatırlarız. En az dünyayı ortasından ikiye bölen ekvator kadar tuhaf gelen bu yer, içinde uzun beyaz sakallı, ermişle bilgin arası yaşlı, sevimli bir amcanın yaşadığı, okyanusun ortasında bir kuleyi çağrıştırmıştır bana. Kaygı da duymuşumdur bir yandan, &#8220;ya birgün şaşırır ya da uyuyakalırsa&#8221; diye. Unuttuğu, şaşırdığı pek olmadı ama ben bu çocuksu kaygıları ve yaşlı amcayı çoktan kendi haline bıraktım. İlk saatimi bir doğum günümde aldım. Japon, Kore malı elektronik, pilli saatler henüz Tahtakale&#8217;ye düşmemiş olacaklardı ki ana-babalar çocuklarına saat almak için doğumgünlerini vesile ediyorlardı. Erkekler biraz daha şanslıydı; saat-bisiklet orta sınıfın sünnet klasiklerindendi nerdeyse. Sonra, çocuk bileklere büyük gelen saati özenle gösteren poz poz fotoğraflar girdi aile albümlerine. Toplumsal albümümüzün de aşağı kalır yanı yok hani; kimbilir Abdülhamit ne hesaplarla dikmişti Anadolu&#8217;nun dört bir yanına o saat kulelerini. Önüne geçip fotoğraflar çektirmemiz için biraz, biraz da kartpostal olsun diye elegüne karşı. Bir de buluşmalar vardır, saat kulesinin önünde. Koordinatları bu kadar boyutlu başka bir yer de pek bulamazsınız herhalde. Hem buluşmak biraz da şehirli işi madem, biz her zamanki yerde çiçek ve öpücüklerle hazır olalım - tabii saatinde. Bu tembih sözü, aşağı-yukarı benzer anlam ve değerlerin bahçesinde geziniyorsak, kısacası aynı kültürdensek anlamlı. Yoksa, iki Afganlı kardeşin bir zamanlar Kabil&#8217;de seneler senesi birbirlerini beklediklerini okumuştum; sözleşmişler. Ayrıca, iki Farisi de bilmem kaçıncı sözleşmelerinde buluştuklarında hiçde şaşırmıyorlarmış. Eh ne diyelim; sabrın sermayesinde zaman; o da &#8220;bol&#8221; olunca insan ilişkileri böyle renklenebiliyor işte.<br />
Zaman, bizim yaptığımız gibi, ölçülür, biriktirilir, harcanır, kazanılır birşey mi acaba? Daha doğrusu, ne zamandır dışımızda, bizden ayrı bizi belirleyen bir zaman olgusu var? Sanırım insanlar (Batı&#8217;da) tarlalarından kopup, ay baladlara, nostaljik kilise canları da romantik değerlerine kavuştuğunda, saatler çoktan yaşlı amcanınkine ayarlanmıştı. Üstelik bu yaşlı amcanın  bir İngiliz tüccar sülalesinden gelmesinin de pek rastlantısal yanı yok elbet. Ha, bir de Pueblo yerlisi var. O kule ihalesini kazanamamıştı, aslında çok belli ki katılmamıştı. şimdi kulede bir Pueblo yerlisini düşünebiliyor musunuz? Pueblo yerlilerinin başlangıç saati &#8220;herşey tamam olunca&#8221; olan yeni yıl dansları varmış. Antropolog Edward HaH&#8217;ı bu dansı izlemesi için kabul etmişler, ancak HaH&#8217;ın saatlerce sabırla dansı beklemesi gerekmiş; üstelik herşey, ona göre, başından beri tamamken. Düşünün bir kez. Eş-dost-akraba yılbaşı kutlaması için toplanmışsınız diyelim. Kilolarınızı düşünmeden yiyorsunuz, iyice kaptırmış olanlar süslenmiş çamın etrafında toplaşıyor. Yeniyıl şarkıları söyleniyor, Opel talihlisini buluyor, ışıkları söndürüp bekliyorsunuz; gelmiyor. Programlar bitiyor, yemeğiniz, daha kötüsü sabrınız tükeniyor ve saatler hâlâ &#8220;geceyarısını göstermiyor&#8221;. &#8220;Hayır&#8221; diyor kulenin efendisi Pueblo yerlisi, &#8220;henüz herşey tamam değil&#8221;. Ve siz sızıyor ya da telefon hatlarını, bildiğiniz en yetkili makama &#8220;bu ne rezalet!&#8221; demek için meşgul ederken &#8220;yeni yıl geliyor&#8221;&#8230; E artık böyle gelen yeni yıldan görülecek hayrı sormuyorum. Kule istihdamında yaşlı İngiliz amcayı mı, yoksa Pueblo yerlisini mi tercih ederdiniz bilemem ama, görünen o ki Batı&#8217;nın zaman anlayışı Doğu&#8217;nınkinden oldukça farklıdır. Batı&#8217;da zaman, üzerinde yürünen bir yol gibi, tüketilen birşeydir. &#8220;Boş zaman&#8221; da Batı yaşam kalıplarından türemiş bir kavram. Herneyse, siz ister üzümlerin rengi değiştiğinde, isterse fındık başladığında doğmuş olanlardan olun, ama memlekete mektup yazarken, eminim tarih atıyorsunuz artık. Nasıl? Artık mektup zamanı da mı geçti? Sorsalar, belki de bir Tiv yerlisini (Batı Afrika) tercih ederdiniz. Zamanı kapsül gibi yaşayan insanları&#8230; ziyaret, yemek, iş zamanları hep ayrı ve iki iş birarada asla yapılamıyor. Mesela Pazartesi ürünlerin en yakın pazarda satıldığı gün. Ürünler satılmadıkça Pazartesi bitmiyor, pazartesi bitmedikce de Salı gelmiyor.</p>
	<p>Kültürler arası &#8220;zaman&#8221; farkı belli ki meridyen hesabından daha karışık ama biz artık kolumuzdaki saatin dünyanın heryerinde &#8216;bir&#8217; anlamı olduğunu biliyoruz. Günde sekiz saat çalışmanın kalıpladığı iş yaşamında iç zamanın, psikolojik zamanın, soykütüğünüzün hükmü yok. Siz ister sabah ezanıyla, ister kedinizin ısrarlı miyavlamalarıyla uyanın, geçiminizi belli saatlerde açılıp kapanan kapılardan geçerek sağladığınız kesin. Hem artık herkes çok çalışmak zorunda! Nasıl deniyor&#8230; &#8220;zamana karşı koşuyorum&#8221;. Ama, nereye? Araba taksidi için, beyaz eşya için, yazlık için, tatil için, çocukların okul masrafları için&#8230; ve daha birçok günlük yaşam nesnesi için herkes çok çalışıp çok tüketmek istiyor. Ancak, gözden kaçan birşey var, o da bu nesnelerin sonsuz, kullanmak için gereken zamanınsa sınırlı olduğu. Kullanıma giren her yeni nesne daha önce edinilen bir başka nesnenin kullanım zamanını azaltacaktır. Tabii, &#8220;varsın azaltsın&#8221; denebilir. Ayrıca, mirasyedilerin konu dışı olduğunu, bilmem belirtmeli miyim? şehir yaşantımızın ayrılmaz ayrıntılarından biri de kalabalık mekanlar. Haftanın ancak belli bir zamanını &#8220;sosyal yaşama&#8221; ayırabiliyorsanız bunu ençok sayıda insanla gerçekleştirebilir, toplantılara gidebilirsiniz. Böylece hem pek çok tanıdık edinir, edindiklerinizi tazeler ve hesabı da uzun vadede kredi kartınızın dost hanesinden düşebilirsiniz. (Kredi kartınızın olmadığını söylemeyin&#8230; dostunuz elbette vardır.) Düşlerinizi, fantezilerinizi bilemem ama bunlara gittikçe daha az zaman ayırabildiğinizi biliyorum (Dergilerden, dedikodulardan). Romantik aşkların zamana karşı durumunu gözden geçirebileceğimiz duyarlıkta bir paragrafta olmadığımın bilinciyle yaşanası aşkların seyrelmesine - izninizle- iç geçiriyorum. Zira, şu sıra siz de bu yazıdan iç geçiriyor, büyük insan resimleriyle dolu ofset bir dergi karıştırmayı, kahvenizi yudumlarken teyid edilmiş yaşam tarzınızın keyfini çıkarmayı istiyor olabilirsiniz. Hem, ben de bu yazıyı bir kahvelik tasarlamıştım; kahvenizi soğutmak istemem. Çok da zaman kaybettirmiyim size. uzun sözün kısası ben yine zaman zaman burda olacağım. Beklerim&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=136</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=131</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=131#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2004 22:51:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Düşünüyorum da;</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=131</guid>
		<description><![CDATA[	&#8220;azınlık olmak çok zor&#8221; dedi adam iç geçirerek. Etrafıma baktım, hiç azınlık göremedim, &#8220;evet hakkaten zor olsa gerek&#8221; dedim&#8230;
Nazım&#8217;dan konuştuk sonra, Itri&#8217;den, Necip Fazıl&#8217;dan, uzmanlardan, uzman olmayanlardan, dış kaynaklı projelerden, hava şartlarından&#8230;sonra sıkıldım, sıkıldığımdan da sıkıldım&#8230;sonra sustuk&#8230;
eski bir New Orleans ağıtına eşlik ettim içimden: Nobody knows the trouble I&#8217;ve seen&#8230;Sabahattin Ali&#8217;nin Hanende Meleği geldi aklıma&#8230;işyerinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>&#8220;azınlık olmak çok zor&#8221; dedi adam iç geçirerek. Etrafıma baktım, hiç azınlık göremedim, &#8220;evet hakkaten zor olsa gerek&#8221; dedim&#8230;<br />
Nazım&#8217;dan konuştuk sonra, Itri&#8217;den, Necip Fazıl&#8217;dan, uzmanlardan, uzman olmayanlardan, dış kaynaklı projelerden, hava şartlarından&#8230;sonra sıkıldım, sıkıldığımdan da sıkıldım&#8230;sonra sustuk&#8230;<br />
eski bir New Orleans ağıtına eşlik ettim içimden: Nobody knows the trouble I&#8217;ve seen&#8230;Sabahattin Ali&#8217;nin Hanende Meleği geldi aklıma&#8230;işyerinde arkadaşım boğaza bakıp bakıp &#8220;vay be ecdat çok güzel bi memleket fethetmiş&#8221; diyordu; bir anda farkettim ki Hanende Meleği &#8220;azınlık&#8221;tı bu manzarada&#8230;<br />
&#8220;eğer yaşamın kilidiyse &#8216;hareket&#8217;, o kilidin anahtarı da &#8216;gitmek&#8217; olsa gerek&#8221; dedim adama. &#8220;aslında ben tatile gitmeyi sevmem, gidenlerin de sevdiklerini sanmam&#8221; dedi bana&#8230;birbirimizi anlamıyorduk ve birbirimize göre &#8216;azınlık&#8221;tık bu konuşmada&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=131</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>Bu yazı İHSAN OKTAY ANAR&#8217;a hitaben yazılmıştır; biz onu ne kadar anlıyorsak bu yazı da o kadar anlaşılacaktır</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=132</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=132#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Dec 2004 12:53:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=132</guid>
		<description><![CDATA[	 Dingin ifadesini çevreleyen kırışıklıkların işini bilen parmaklar tarafından sanat kaygısıyla-çoğunlukla üzerine geçmişi belirginleştirme görevi yüklenerek-doğru yerlere serpiştirilmesinden mi çıkarmıştım bu sonucu. O&#8217;nun yaşama ince köklerle bağlı insanların yufka yürek mutluluk kaygılarını duymadığını? Taş zemin üzerinde yankılanan adımları arasından, vermiş olduğu kararın hoşnutluğu ile önünden ilerlediği Büyük Bilim Adamları portre dizisi gözünde pek de itibarı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p> Dingin ifadesini çevreleyen kırışıklıkların işini bilen parmaklar tarafından sanat kaygısıyla-çoğunlukla üzerine geçmişi belirginleştirme görevi yüklenerek-doğru yerlere serpiştirilmesinden mi çıkarmıştım bu sonucu. O&#8217;nun yaşama ince köklerle bağlı insanların yufka yürek mutluluk kaygılarını duymadığını? Taş zemin üzerinde yankılanan adımları arasından, vermiş olduğu kararın hoşnutluğu ile önünden ilerlediği Büyük Bilim Adamları portre dizisi gözünde pek de itibarı bulunmayan &#8216;mutluluğun&#8217; yerine gerçeği tanımlama sorumluluğunu üstlenmişlerdi. Çok sonraları tutacak gurbetine dergâh belleyeceği günah öncesinde de, Yahudi Beş Vakit İsa Efendi, çoğu zaman yanılsamanın kapanlarından sakınamadığı apdallığına mazeret, itiraftan kaçırışları ile örtündüğü özleminde tek vakit gerçek idi. Budala ve masumuzdur hep kendimize rağmen. İsa Amca karşılaştığı yerde içeriğine aldırmaksızın tanrı inançlarını sahiplenir, Yahudi olmasına rağmen beş vakitte titizlenirdi. Muhalefet olmak da dahil, dinle pek ilgili olmadığı bilinen profesörü tanrısal öfke yandaşları karşısında savunmasız bırakmaz, O&#8217;nun kelime-i şahadet getirmeyen ya da istavroz çıkarmayan inancının; koridorun kasvetli atmosferine egemen, merasim kıtası gibi dizili oniki fani bilim adamının, bölünüp tanrısal görüntüye bürünmüş akıl-bilim ruhaniliği ile ilintili olduğunu yinelerdi. Profesör günaha aşina değildi ve günahın bir koşul ya da ceza oluşu arasında gidip geldiği dalaş, ideolojilerin son kalıntılarının da süpürüldüğü bir meydanda, 70 yılın kimliğinin Mc Donalds&#8217;a kiralanması ile sonuçlanırken; kendi haklarından emin bir şekilde günahları serbest bırakacaktı. Bu tasfiyede, O&#8217;nun ip cambazının parmaklarının ucundaki dengenin sığınılmazlığına beş duyusunu tıkayan kendinden hoşnutluk haliyle tanışık olanlar; artık başı dönen profesörle bu iki adamın yargılarının iç içe geçmişliğini açıklama çabalarını acele ile geçiştirmeyecekti: Pencerelerimizi gösterdiğimiz oba töresinin pusulasına bağımlı yön bulma alışkanlığından arındırılmamış cüretkarlığımızın, hüzünlerden tasarruf etmeye tuş olabilecek kadar burnu sürtmemişti henüz. Böylece Profesör, eski alışkanlıkla yüreğine kırkdokuz küsur kandırılmışlığı takıp dişiliğin beyaz omuzları üzerinde akan yelenin kışkırtıcılığına, daha fazla direnmedi. Hamlığının eksik darasına sevdalanışını bu kez de, rastgele ilişilen bir hurda günahta bağışlatma düzenlemeleri ile anlaşarak tenin çağrısında inzivaya çekilecekti. Hafızası kudretli bir günahta, acılarımız değmeden birbirine, arınmanın onca uzağına düşmüştük: Günahın ortalarda dolaşması kavranmıyordu- sorulara yanıt vermediği için değil, çünkü yanıt verirdi- hep yanlış sorular sorulduğu için. Tahta eşik üzerinden, açık bırakılmış kapı aralığında kestane dalının ucuna düşen kırmızılığa, biriktirme tutkusuna sebep yönelişimin ayrımına varmadan; öğrenilmiş cehaletimizin rehin bırakıldığı estetik günahta, &#8216;bir kadın-bir erkek&#8217; yansımasına rastlamayınca kendi sıcaklığımda ısındığım bu kucaklaşmaya katılmış olan masal sevgimi kurtarmaya yetecek, ödenmiş haraçlardan edinilmiş becerim yoktu. Her günahın içine kendi payına düşen elemin üleştirildiği bir geçmiş zaman tanımının eşiğine asılı kalmıştım. O&#8217;nun, kendisini bir fatih suretine büyüten, insanın içindekileri çözme ve önemi olmadığını gösterme yeteneğine bu kadar yakın olması, başka herşeyden koparılmış olmasını daha belirginleştiriyordu. Eksik inci düğmelerinin çözülüşünde soyunukluğum, O&#8217;nun doğayla unutulmuş güdüsel ilintisinde aklını çelmeyecekti. Patiska şilte üzerine düşürülen dantel yakalı lal gömleğin uyumsuzluğunda kendini hoş bir edilginliğe, çoktandır alıştığı bir şeye yeniden alışıyor gibi bırakışlarmda; doğrudan deneyimin çok daha uzun bir kuramın parçası olduğu inancını sahiplenişini onca kan kurutmadı. Ardından kapanan çift kanatlı ağır ahşap kapının homurtusunda hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza. Buna sebep bağışlamadın beni. Masalın, cam ayakkabıların kül kedisinin de ayağına küçük geldiği, artık benimsenen versiyonunun egemenliğini yaygınlaştıran tamtamları bu kez de; kayıtlarımızda bir yere yerleşen günah için tövbeyi gereksizleştirecek panzehiri yaşama misyon yüklemenin anlamsızlığından daraltacaktı; hep yanlış sorular sorulduğu için. Kendini ağartılan aldanışlara ileten yüreğimize yürüyen günahı, kendi adı ile çağırmaktan utanarak, küçücük bir yorgunlukta sakladık. Kimsenin ellerinin funda toprağı ya da kusmuk koktuğu yoktu. Mantıksal yöntemle düzenlenen fethi katlanılabilir yapan ayrıntıları kurcalanmış içtenliklerden artırırken, ılık kıvrımlarında büzüleceğimiz üstü çizilmiş okşayışların gelişigüzel savrulmuşluğun asılı kalmış küçüklüğümüzü özentili tanımların ocağına düşmekten alıkoymak ise dişlerini çok sonraları etimize geçirecek sayıklama idi. Nefsimizin mağruruyduk, hepsi bu! Fatihlerin güzergâhından günümüze uyarlanan bir fetih biçip, günaha tutunmamızın özde gizli bir kutsama olduğunun bilincinde olmamız dahi yazgıyı kışkırtıp boyunduruk altına alarak belirsizlikte asılı kalmışlığın tanımını yapma uğraşımızdı belki de. Hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=132</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=135</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=135#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2004 13:01:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Orda kimse var mı?</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=135</guid>
		<description><![CDATA[	Güneş kara bulutlar hep kurşundu
Milletimiz acılarla dolmuştu
Sahip çıkan yokken vatana
Millet meclisimiz kuruldu.
	Seğmenler oyunlarla coşkuyla
Atamı konuk etti Ankara
Kadın kız çoluk çocuk umutla
Kara kıştan girdik bahara.
	Bu bahar neler gösterecek?
Bu çiçekler kimin için açıyor?
Gönlümdeki inanca en büyük destek
Kemal Paşam meclisimi açıyor.
	diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Güneş kara bulutlar hep kurşundu<br />
Milletimiz acılarla dolmuştu<br />
Sahip çıkan yokken vatana<br />
Millet meclisimiz kuruldu.</p>
	<p>Seğmenler oyunlarla coşkuyla<br />
Atamı konuk etti Ankara<br />
Kadın kız çoluk çocuk umutla<br />
Kara kıştan girdik bahara.</p>
	<p>Bu bahar neler gösterecek?<br />
Bu çiçekler kimin için açıyor?<br />
Gönlümdeki inanca en büyük destek<br />
Kemal Paşam meclisimi açıyor.</p>
	<p>diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle birlikte anneme hediye etmişim. O ise saklamış bunca sene, yılbaşında bana hediye etti (anlayacağınız bu yılbaşı biraz geçiştirildim) Kirli çıkıdır benim annem, bazen sandığının dibinde tarihi vesikalar falan sakladığından şüpheleniyorum. Gerçi bir ara sıkıştırmıştım, seksen ihtilaline ilişkin belgeler var mı elinde diye. Ama maalesef konuşturamadım. Yine de şüphelerim var, ne de olsa olayların en ağdalı döneminde baba evinin çatısında eylemcileri gizlemiş, yedirmiş, içirmiş¦ Annemden aldığım yılbaşı hediyesi dedim de aklıma Hal SIROWITZ`in Annem Diyor Ki kitabı geldi. İşte size kitaptan birkaç kısa alıntı:</p>
	<p><em>“Baban yılbaşı için sana ne hediye aldığını bilmiyor olabilir, dedi Annem, ama bu bir şey almadığı anlamına gelmez. Mağazaya gitmeden aldı baban hediyeni, bana para verdi, ben gittim. Yani hediye üzerinde eşit haklara sahip. Yarısı onun. Doğrudur, mağazayı karış karış dolaşıp rafta kalan son kovboy tabancasını, hem de benim cüssemin iki misli bir kadının da göz koyduğu kovboy tabancasını, bir hamleyle kapıp, arkasından kasa kuyruğunda beklemiş değil baban. Bunların hiçbirisini yapmadı gerçekten de. Öyleyse yeni tabancanı niye benim üzerimde deniyorsun hep, biraz da ona nişan alsana.”</em><br />
<em>“Yağmur yağarken denize girme sakın, dedi Annem. Suya yıldırım düşebilir, felç olursun. Bitkisel gıdaları sevmiyorsun, bak. Birde ömrünü bitkisel hayatta geçirdiğini düşün”</em><br />
<em>“Sütünü içerken, dedi Annem, bu bardağı da kırma sakın. Musa, On Emir tabletlerini kırdığında, yenilerini almak için koca bir dağı bir daha tırmanmak zorunda kalmamıştı sadece, Vaat Edilmiş Topraklar`a gidişini geciktirerek cezalandırmıştı onu Tanrı. Aslında belki de kâğıt bardak vermeliyim sana, cam bardak kullandırmamalıyım. Ama işte dua et ki Tanrı`dan bile daha iyiyim.”</em><img src='http://www.figankaplan.com/images/karpuz2.jpg'  alt='' /><br />
İşte böyle kopuk annelerde var, neyse ki benimki onlardan biri değil. Geçenlerde sinemaya gittim annemle. 2004`ün -zannımca- en iyi filmini kaçırmasına gönlüm razı olmadı: KARPUZ KABUğUNDAN GEMİLER YAPMAK. “<strong>Herkesin bir hayali vardır, gerçekleştiremeyeceğini bildiği ama yine de uğruna tüm hayatını adadığı; işte bu hüznün başlangıcıdır”</strong> der Hemingway. Sanırım bu filmi en iyi bu sıfat tanımlıyor anne: hüzün, dedim. Madem bu seni hüzünlendiriyor, sen niye hep olmayacak şeyler istiyorsun, dedi. Bilmem, belki ben istediğim sürece hiçbir şey imkânsız değildir, dedim ama bir yandan da bu soru aklımda takılı kaldı. Peki, sen ne zaman olmazları istemekten vazgeçmiştin, dedim (biraz da iğnelediğimi sanarak). Babanı tanıdığımda, dedi¦Keşke annemin sandığının derinlerine sızabilsem de size babamın anneme yazdıklarını aktarabilsem. Nazım Hikmet`in Piraye`ye yazdıkları ile ilk sırayı paylaşır o mektuplar benim “en güzel aşk mektupları” listemde. Bu yazı -televole kıvamına gelip magazinleşmeden- Nazım Hikmet`ten bir şiirle bitireyim:</p>
	<p><em></em><em><strong>Hasret</strong></p>
	<p></em><em>Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,<br />
belini sarmayalı,<br />
gözünün içinde durmayalı,<br />
aklının aydınlığına sorular sormayalı,<br />
dokunmayalı sıcaklığına karnının. </p>
	<p></em><em>Yüz yıldır bekliyor beni<br />
bir şehirde bir kadın. </em></p>
	<p><em>Aynı daldaydık, aynı daldaydık.<br />
Aynı daldan düşüp ayrıldık.<br />
Aramızda yüz yıllık zaman,<br />
yol yüz yıllık. </em></p>
	<p><em>Yüz yıldır alacakaranlıkta<br />
koşuyorum ardından.</em><br />
06.07.1959</p>
	<p>Daha fazlasını okumak isterseniz burdan buyurun: <a id="more-135"></a></p>
	<p><strong>Piraye İçin Yazılmış Saat 21 şiirleri</strong><br />
Ne güzel şey hatırlamak seni :<br />
ölüm ve zafer haberleri içinden,<br />
hapiste<br />
ve yaşım kırkı geçmiş iken&#8230; </p>
	<p>Ne güzel şey hatırlamak seni :<br />
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin<br />
ve saçlarında<br />
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının&#8230;<br />
İçimde ikinci bir insan gibidir<br />
seni sevmek saadeti&#8230;<br />
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,<br />
güneşli bir rahatlık<br />
ve etin daveti :<br />
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş<br />
sıcak<br />
koyu bir karanlık&#8230; </p>
	<p>Ne güzel şey hatırlamak seni,<br />
yazmak sana dair,<br />
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :<br />
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,<br />
kendisi değil<br />
edasındaki dünya&#8230; </p>
	<p>Ne güzel şey hatırlamak seni.<br />
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :<br />
bir çekmece<br />
bir yüzük,<br />
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.<br />
Ve hemen<br />
fırlayarak yerimden<br />
penceremde demirlere yapışarak<br />
hürriyetin sütbeyaz maviliğine<br />
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım&#8230; </p>
	<p>Ne güzel şey hatırlamak seni :<br />
ölüm ve zafer haberleri içinden,<br />
hapiste<br />
ve yaşım kırkı geçmiş iken&#8230;</p>
	<p><strong>Piraye İçin Yazılmış Saat 21 şiirleri - 1 Ekim 1945</strong></p>
	<p>Dağın üstünde :<br />
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.<br />
Bugün de :<br />
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.<br />
Birazdan açar<br />
kırmızı kırmızı :<br />
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.<br />
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar<br />
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı&#8230;</p>
	<p><strong>Piraye İçin Yazılmış Saat 21 şiirleri - 10 Ekim 1945</strong><br />
Gözlerine bakarken<br />
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,<br />
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum&#8230;<br />
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,<br />
durup dinlenmeden değişen ebedÜ® madde gibi gözlerin :<br />
sırrını her gün bir parça veren<br />
fakat hiçbir zaman </p>
	<p><strong>Piraye İçin Yazılmış Saat 21 şiirleri - 22 Eylül 1945</strong></p>
	<p>Kitap okurum :<br />
içinde sen varsın,<br />
şarkı dinlerim :<br />
içinde sen.<br />
Oturdum ekmeğimi yerim :<br />
karşımda sen oturursun,<br />
çalışırım :<br />
karşımda sen.<br />
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,<br />
konuşamayız seninle,<br />
duyamayız sesini birbirimizin :<br />
sen benim sekiz yıldır dul karımsın&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=135</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=134</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=134#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2004 12:58:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Orda kimse var mı?</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=134</guid>
		<description><![CDATA[	Size bir sır veriyim mi? Ne zaman ki bir dersin final sınavı yaklaşmıştır -ki her zaman yumurta kapıya dayandığında eyleme geçtiğimden- benim zip`li bir biçimde çalışmam gerekiyordur, ben konunun özünden uzaklaştıkça uzaklaşırım. Misal ders: karşılaştırmalı iktisat tarihi; konu: klasik okul teorisi ve iktisadi liberalizme tepki olarak sosyalist öğretinin doğuşu; ve ben düşünüyorum da, her dönemin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Size bir sır veriyim mi? Ne zaman ki bir dersin final sınavı yaklaşmıştır -ki her zaman yumurta kapıya dayandığında eyleme geçtiğimden- benim zip`li bir biçimde çalışmam gerekiyordur, ben konunun özünden uzaklaştıkça uzaklaşırım. Misal ders: karşılaştırmalı iktisat tarihi; konu: klasik okul teorisi ve iktisadi liberalizme tepki olarak sosyalist öğretinin doğuşu; ve ben düşünüyorum da, her dönemin iktisadi koşullarına göre kadın bedeni inceltiliyor veya kalınlaştırılıyor.<br />
Çok eski çağlarda yiyecek kıt, ölüm oranları yüksek olduğundan ideal kadın bedenine ilişkin imajlarda doğurgan, güçlü kuvvetli, toplu bir kadın tipi öne çıkmaktaymış. Ortaçağda Avrupa`nın veba salgınıyla ve kıtlıkla boğuştuğu dönemlerde de yine kilolu, hamile kadın imajı ölüm korkusuna karşı insanı yatıştıran bir özelliğe sahipmiş. (Bkz. Albert Camus`un Veba`sında felaketten kıl payı kurtulan kesimin genel görünümü) Zaten bu çağda beslenme alışkanlıkları üzerindeki yegâne kontrol ve sınırlama `oruç tutan kızlar` örneğinde olduğu gibi sadece dinsel içerikliymiş (Bkz. Umberto Eco`nun tüm romanları)<br />
XVIII. yüzyıldan itibaren gıda arzının istikrar kazanmasıyla birlikte kontrollü yemek yeme bir tür rafineleşme göstergesi olarak değerlendirilmeye başlanmış. XIX. yüzyıla gelindiğinde ideal kadın imajı inceliğe, narinliğe, zarafete gönderme yapmaktadır (Bkz. bu dönemi anlatan filmlerde arkadan bağlamalı korselerin içine girmek için çırpınan kadın figürleri) Bu dönemde kadın bedeni modernliğin nesneleştirici, metalaştırıcı estetiğinin yöneldiği düzlemdir. 1900`lerde kadın bedeninde incelik öne çıkarılırken, 1960`lardan sonra ise cinsel özgürlük dalgasına, cinsellik ile üremenin ayrıştırılmasına, hareketlilik ve bağımsızlık temalarının öne çıkmasına bağlı olarak ince kadın bedeni imajı yükselişe geçmiş.<br />
Bu yıllarda gençliğin/yeniyetmeliğin yüceltilmesiyle birlikte kadının gençliği ve saflığı temaları öne çıkarılmış, çocukluk romantik bir boyut kazanarak çocuksu kadın imajı pohpohlanmış. Takdir edersiniz ki kadının çocukla ilişkilendirilmesi en çok koruyucu, kollayıcı erkek imajının işine gelir. Öyle sanıyorum ki günümüzde zayıflık zorlamasının erkek bedeninden ziyade kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmasının bir nedeni, kadın bedeninin eril ideoloji tarafından bir nesne olarak algılanmasıdır. Erkeğin egemenlik alanının akıl olmasıyla da ilişkili olarak, erkek bedeni `kendiliğinden olumlu bir niteliğe sahiptir` ve bu nedenle kendini aktif bir özne olarak kurar. Kadın bedeni ise erkek bedenine oranla toplumsal cinsiyetin ayrımcı damgasını daha çok taşımakta ve `nesne` olarak `kusurları` daha çok göze batmaktadır (Gerçi bu noktada bir parantez açıp, fitness salonlarında fashion tv eşliğinde ter atan beyleri tenzih ettiğimi belirtmek isterim). Modern çağda kontrol edilemeyen iştahın hanımefendilikle bağdaşmadığı empoze edilir bize. şimdi diyeceğim şu ki ben kalkıp bir büyük pizza siparişi verdiğimde bunu sırf açlığımı bastırmak ve akşamı geçiştirmek için yapmış olmayacağım. Bu günümüzün egemen incelik normlarına ve toplumsal kontrole bir başkaldırı olarak yapacağım. Yani benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=134</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=85</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=85#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Dec 2004 15:42:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=85</guid>
		<description><![CDATA[	`Oyunlar`dedi, `oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de -bazı güçlükler yüzünden- iyi oynanmayan oyunlardır.` Neden gerçeklerden kaçtığımı, ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim; soluğumu oyunlara göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de önce her şeyi kullanmayı öğrenmeliydim. En küçük ayrıntı bile önemliydi.`
	Kimileri Promethe`ye soyunup, Brütüs`ü oynar.
Kimileri oyunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>`<em>Oyunlar`dedi, `oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de -bazı güçlükler yüzünden- iyi oynanmayan oyunlardır.` Neden gerçeklerden kaçtığımı, ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim; soluğumu oyunlara göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de önce her şeyi kullanmayı öğrenmeliydim. En küçük ayrıntı bile önemliydi.`</em></p>
	<p>Kimileri Promethe`ye soyunup, Brütüs`ü oynar.<br />
Kimileri oyunu baştan bozar, Pavese gibi, Zweig ya da Tezer Özlü gibi,<br />
Hiçbir rolü olmayan Selim Işık gibi<br />
Yaşam hiçbir rolüne uymaz onun. Belki de bu nedenle durmadan oynar ve oyunlarla yaşar. Ölüme karşı bir manifesto, bir başkaldırıdır onun oyunları. Otobüste oynar, konuşarak oynar, yazarak oynar. Hatta öldükten sonra Turgut Özben`le oynar.<br />
Her uzandığı elde kendini kucaklama talihsizliğine uğrayan bütün sepya kahramanları gibi. Sirenlerin sesi de yoktur yaralarını iyi edecek.<br />
O, zaten dünyaya ateşi getirmek için değil, ateşin ta kendisi olmak için gelmiştir.<br />
Tükenmeden yanan çırası, yürekten ve sevgiden oluşmuş bir ateş.<br />
Sevgi sözcüğünü her çağda yılışık ağızlarda, günlük konuşma dilinin reklâm çığlığı olmaktan kurtaranların soyundan gelir.<br />
Sinarit Baba gibi, sonunu görenlerin ama korkmayanların soyundan.<br />
Hiç denenmemişlere inanır. Çünkü ayağının biri Karamazoflara, diğeri Amok Koşucularına uzanır.<br />
Oyunlarda ölenleri, oyunlarla yaşayanlarda dile getirir.<br />
Kendi ölümünü oynarYaşayarakKader sözcüğüne gerçek anlamını yükler.<br />
Sınırsızlığın sınırlarını zorladığı yerde tek bir gerçek vardır: Kendisi.<br />
Böyle varolduğuna kızan ama başka türlü olmanın imkânsızlığına ulaşmış `yeni insan`dır o.<br />
Sonuçta bu dünyayı reddetmediği için, kendini bu dünyaya reddettirir.<br />
Bu en görkemli oyunudur.<br />
Sevgili Oğuz Atay, günlüklerinde `bana bunu da yaptınız` derken ne kadar suçsuzdur.<br />
İnsanı suçsuz kılan tek şey başka bir insana inanmasıdır.<br />
Ya inanılacak insan yoksa? O zaman kendi varlığı bir oyundan başka nedir ki?<br />
Hamlet`i delirten oyunHamlet`i oyunlaştıran delilik.<br />
Belki son anda annesinin ona inanmasıyla intihar yerine cinayetlerle son bulur Hamlet`in oyunu. Ama Hamlet, babasının öldürüldüğü gün intihar etmiştir zaten. Selim Işık da kendisini tanıdığı gün<br />
Başka çıkış yolu var mıdır? Oyunlarla yaşamaktan başka<br />
Kırk bir döşek altındaki bezelye tanesinden rahatsız olan prensesler çağı belki yalnızca masallarda varoldu. Ama ben prensesler gibi büyütüldüğüm yıllarda işte onun kitaplarından öğrendim oyunları, öğrendiklerimden rahatsız oldum.<br />
Sonuçta bana da kendi oyunumu yazmak ve seyretmek kalıyor, ölümüne oynayarak.<br />
Oğuz Atay bir 21 aralık gecesi kapamış gözlerini. Fenalaşmasının ardından arkadaşlarına son sözleri `sevinmeyin daha ölmedim` olmuş. İstese de ölemeyecek ya işte ben buna seviniyorum&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=85</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=86</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=86#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2004 15:43:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=86</guid>
		<description><![CDATA[	 
	Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanlar ilüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar hakkı verilmemiş bir sanat erbabı var mı? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil? Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatların ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi olan ilüzyon ya da yanılsama, ilüzyonistler tarafından açık açık “biz gözünüzü bağlıyoruz, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/yanlsamalar.jpg' hspace="5" vspace="5" align="left" alt='' /> </p>
	<p>Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanlar ilüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar hakkı verilmemiş bir sanat erbabı var mı? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil? Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatların ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi olan ilüzyon ya da yanılsama, ilüzyonistler tarafından açık açık “biz gözünüzü bağlıyoruz, aslında bunlar birer yanılsama, sizi yanıltıyoruz” teması ile icra edildiği için, onlar insanlığın kendisine şeref madalyaları olarak seçtiği sanat dallarının dışında, bir eğlence gösterisinin en çok da çocukları eğlendiren kısmına itilmişlerdir.<br />
Kim bilir belki bu bakış açısı da bir göz yanılgısı. Aynen Dali`nin şu yukardaki resminde olduğu gibi. Bakan bir göz köle pazarına üzülürken, bir başka göz -ki bu ikinci bir bakış da olabilir- Voltaire`in büstünde aydınlanma çağını hatırlıyor ve her ikisi de neden resmin adının “köle pazarında gözden kaybolan Voltaire büstü” olduğuna anlam veremiyor.<br />
İtiraf etmeliyim ki kafamı toplayamadım; resmin bende ülke gündemini çağrıştıran temasına değinip (köle pazarına bakış=ülkenin iç gerçekleri, Voltare`in gölgesinde aydınlanma çağına bakış= AB`ne üyelik kapısından muasır medeniyet özlemi), sonucu ilüzyonistlere (politikacılar) bağlıyacaktım. Ama içimden gelmedi. İyisi mi ben buraya içimden gelenleri karalayıp huzurlarınızdan ayrılayım.</p>
	<p>Aslında tek kelime yazmak istemiyorum<br />
Çünkü sen karakalemimsin<br />
Ve gözlerimin altına bir parmak yerleştirip<br />
Üstünden geçecek tuzlu bir damlayı dindiremeyecek kadar<br />
Uzakta gibisin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=86</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=87</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=87#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Dec 2004 15:44:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=87</guid>
		<description><![CDATA[	Anakronizma nedir? Basit, hatta biraz yavan bir örnek verecek olursak; İstanbul`un fethini anlatan bir filmde Sultan Mehmet`in saat takıyor olması veya Roma devrinde geçen bir filmde Brütüs`ün tenis ayakkabısı giymesi bariz anakronizmadır. Patates ve domatesin Amerika kıtasından dünyaya yayıldığını göz ardı ederek, Amerikanın keşfinden önceki tarihlerde Avrupa`da veya dünyanın başka herhangi bir yerinde bu iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>Anakronizma nedir? Basit, hatta biraz yavan bir örnek verecek olursak; İstanbul`un fethini anlatan bir filmde Sultan Mehmet`in saat takıyor olması veya Roma devrinde geçen bir filmde Brütüs`ün tenis ayakkabısı giymesi bariz anakronizmadır. Patates ve domatesin Amerika kıtasından dünyaya yayıldığını göz ardı ederek, Amerikanın keşfinden önceki tarihlerde Avrupa`da veya dünyanın başka herhangi bir yerinde bu iki yiyeceğin ekilip biçildiğinden, alınıp satıldığından söz etmek de anakronizmadır. Aslında daha ciddi bir tanımla anakronizma, kronolojik hatalar yapmak veya her zamanı, her dönemi kendi koşulları ve mantığı içinde değerlendirmeme yanlışına düşmektir. Öte yandan bu kavram ahlaki açıdan ele alındığında, sadece gülünç tarih filmlerinde rastlanan türden bir olgu olmaktan çıkıyor, daha dikkate değer bir niteliğe bürünüyor. şöyle ki ahlak -ve onun bir parçası olarak centilmenlik- tarihin her döneminde toplumdan topluma farklılık göstermiştir. Bundan yola çıkarak eski Yunanda oldukça yaygın olduğu bilinen ve Yunan mitolojisinde bile kendini gösteren ensest olayını `ahlak dışı` görmek, o dönemi değerlendirirken düşülen anakronik bir yanılsamadır.<br />
Aslında anakronizma, kimi zaman kimi tezlerin desteklenmesinde sıkça başvurulan bir yöntem. Bugünün dünyasında geçerli olabilecek bir takım tezlere, geçmişle bağlantılarını kurmak suretiyle süreklilik kazandırma, günümüz ideolojilerinin sık sık başvurduğu bir yol. Marx`ın doğumundan yüzyıllar önce yaşamış olan şeyh Bedrettin`i Marksizm`in atası olarak tanımlamak da bu durumun en iyi örneği.<br />
Anakronizmanın bilinçli olarak uygulanması en yaygın olarak devletlerin resmi tarihlerinde karşımıza çıkıyor. Bu noktada anakronizma, sosyolojide yaratılmış gelenek veya muhayyel cemaat denilen olgularla örtüşüyor. Temelde bu kavramlar bugünkü toplumu, uygun görülen bir tarihi yaşamış olduğuna inandırmayı, onu -çoğu zaman- şerefli, onurlu, üstün geçmişle beslemeyi ve bu sayede o gün için geçerli ideolojiyi meşru kılmayı tanımlamak amacıyla kullanılır. Cumhuriyetin ilanından sonra 600 yıllık bir Osmanlı geçmişinin toptan reddi sonucunda ortaya çıkan ideolojik ve tarihsel boşluğu doldurmak için girişilen tarih yazma seferberliği gibi. Türklerin Orta Asya`ya kadar uzanan şerefli tarihleri ve güneş-dil teorisine varan anakronizmalar yumağı gibi.<br />
Görüldüğü gibi zamanı dilediğimiz gibi çekiştirmek, binlerce farklı bakış açısıyla binlerce farklı tarih yazmak mümkün. Anakronizmanın -kimi zaman- tehlikeli sularında seyretmenin oldukça değişik sonuçları olabilir. Farz edelim ki Fransız ihtilali hiç yaşanmadı. Bunun günlük hayatımıza en önemli izdüşümü -tamam equality, fraternity, liberty falan da önemli sayılır ama en önemlisi- centilmenlik kurallarında kendini gösterecekti. Misal `düello` Fransız ihtilali ile yasadışı hale geldi. Oysa düellonun serbest olduğunu bir düşünün, zira hayatta vuruşmaya değen şeyler de var. Demek istiyorum ki yaşama hakkının kutsallığı kadar adilane bir biçimde yapıldığı sürece vuruşma hakkının kutsallığını tanımanın da bir mantığı var. Zira insan onuru sözkonusu olduğunda gerçek adalet -kim ne derse desin- yasalarla ya da kurallarla değil, iki insan arasında sağlanabilir ancak. Bunun en iyi yolu da düello. Sonuçta insanoğlunun günlük hayatını programlamak için kullanılan ve gitgide katı bir hale evrilen ahlak kuralları başlı başına anakronik bir değerler bütünü Bugünün dünyasında centilmenliğe aykırı gibi düşünülen şeyler bir zamanlar uğruna mücadele edilen değerlerdi. Madem devletler ulusal tarihlerini yazarken bunu yapabiliyorlar, ben de kişisel tarihimde anakronizmanın yanılsamasına kapılıp şu kahrolası Fransız ihtilalinden önce yaşamış olmayı istiyorum, her türlü centilmenlik anlaşmasını da buna göre kurgulamayı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=87</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title>ah o ODTÜ günleri</title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=88</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=88#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Dec 2004 15:47:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[	 
	işte size geçmişimden birkaç satır, tek bir kelimesini bile değiştirmeden aktarıyorum.Zamanın birinde çok sevdiğim kuzenime yazdığım mektuplardan biri. Bunlara hak ettiğinden fazla anlam yüklemiş olmalı ki saklamış bunca zaman. Özellikle bunu seçmiş olmamın sebebi ise tarihi. Tam 10 yıl geçmiş üstünden. Acaba diyorum kendi kendime, acaba 10 yıl sonra da bu siteye yazdıklarımı okuyup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p><img src='http://www.figankaplan.com/images/P1000050.jpg' hspace=5 vspace="5" align="left" alt='' /> </p>
	<p>işte size geçmişimden birkaç satır, tek bir kelimesini bile değiştirmeden aktarıyorum.Zamanın birinde çok sevdiğim kuzenime yazdığım mektuplardan biri. Bunlara hak ettiğinden fazla anlam yüklemiş olmalı ki saklamış bunca zaman. Özellikle bunu seçmiş olmamın sebebi ise tarihi. Tam 10 yıl geçmiş üstünden. Acaba diyorum kendi kendime, acaba 10 yıl sonra da bu siteye yazdıklarımı okuyup komik mi bulacağım? Eğer okumaya değer bulursanız lütfen derhal -bir daha hatırlanmamak üzere- silin hafızanızdan. Çünkü ben hatırladıkça çok gülüyorum kendime. Arkama bakıyorum, küçük bir kız görüyorum, kendini aşmak için çabalayıp duran, hâlâ da kendiyle didişmesi bitmemiş bir kız&#8230; Arkama bakıyorum, okulumu görüyorum, verdiğimden daha fazlasını aldığım, her anını dolu dolu yaşadığım yer. Arkama bakıyorum Ağbimi görüyorum, her zaman dağlar gibi sırtımı dayadığım, omzunda ağladığım Ağbimi. İyi ki okumuşum, iyi ki yazmışım, iyi ki varsın Ağbi…<br />
<a id="more-88"></a><br />
17.12.1994<br />
Cumartesi<br />
Sevgili Ağbiciğim,<br />
Herşeyden önce şunu belirteyim, yarım saat önce 2,5 saat süren bir sınavdan çıktım ve 13 sayfalık essay yazdım. Bu sebeple eğer cümlelerimi toparlayamazsam beni bağışla. Dün senin telefonundan sonra sabaha kadar okudum, zaten son iki haftadır sadece bir dersin sınavına hazırlanıyorum. Artık gözlerimi açamıyorum, battığını hissediyorum. Telefonda da söylediğim gibi (derslerimin dışında) her şey çok iyi. Topluluğumuzun faaliyetleri ile haşır neşir oluyoruz. Dış Politika ve Uluslararası İlişkiler Topluluğu`nun yayın organı olarak bir dergi çıkarmaya çalışıyoruz. Son iki aydır gündemimizin ilk maddesini oluşturuyor. Tek hedefimiz akademik nitelikli, bilimsel ve benzerlerinden farklı olarak güncel olması. Bakalım ne kadar başarılı olacağız Bölüm, fakülte veya üniversitenin hiçbir bölümü bizi finanse etmediği için çok zorlanıyoruz. Henüz tek bir sayı bile çıkaramamış bir dergiye kimse reklâm vermeyi istemiyor. Herhangi politik bir ismin veya kuruluşun katkısı olmaksızın kendi yağımızla kavruluyoruz. Sırf bu konuda dahi sayfalarca yazılacak şey olduğundan bunu burada kesiyorum. Bu arada son iki gündür sularımız kesiliyor (sıcak sular yani) dün insanlar sokaklara döküldüler. Rektörün arabası havalara kalktı kalktı indi Daha insanlar sokaktayken sıcak sular akmaya başladı. Tabi insanlar hızlarını alamamışlardı. Bu sefer eylem yurt ücretleri konusuna çevrildiBu gece ise çok daha planlı bir eylem yapılacak. Burada yaşamayı seviyorum.<br />
Bu dönem İngilizce dışında A History of the Modern World, International Politics I, Introduction to Law, Computer, Enlightenment and Development of Social Science ve Economics alıyorum. Aslında ben olayı en başından itibaren ipleri sıkı tutarak götürmeye kararlıydım. Ama Kasım ayı içerisinde çok büyük bir organizasyonla tanışma kokteyli düzenledik. Bütün büyükelçiliklerden büyükelçi düzeyinde katılımlar oldu. Gazeteciler, yazarlar, diğer üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümü bölüm başkanları, proflar ve bizimkilerden oluşan çok zengin bir kadroyu misafir ettik. Tüm bunları sadece 11 kişi üstlendi. Sırf bir büyükelçiden “gelirim” sözü almak için 3 saat kapısında beklediğimizi, bu kadar insanın masraflarını karşılamak için (bilet alanların omuzlarına yüklenmeden) para bulmak amacıyla haftalarca dövündüğümüzü söylersem sanırım neden diğer taraftan derslerimin aksadığını anlatmış olurum. Ama şunu söyleyeyim ki burada olmaktan çok zevk alıyorum. Her ne kadar insanlar böyle düşünmese de ben önümdeki 15 günde pek çok şeyi toparlayabileceğimi biliyorum (ben beni bilirim), inanıyorum.<br />
şimdi başını daha fazla ağrıtmadan sadede geleyim. Telefonda da söylediğim gibi sömestr tatilinde yapabileceğim ve bana faydası dokunacak bir işte çalışmak istiyorum. Öncelikli tercihim gazetecilik alanında. Telefonda düzeltme fırsatı bulamadığım iki konuyu belirteyim: Birincisi “tercüme yaparım, fotokopi çekerim, çay kahve yaparım, ayak işlerine bakarım” kısmı şakaydı. Tamam, o ortamda olmak istiyorum, amacım o, ama bunları yaparak değil. Genel yayın yönetmeni, sorumlu müdür, yayın koordinatörü veya yazı işleri müdürü (falan) olmak da istemiyorum (çok mütevaziyimdir) Benim istediğim bunların asistanı, yardımcısı gibi bir konumSeni temin ederim ki bunların yanında bir ay bile çalıştıktan sonra yaz tatilinde de onlarla çalışmamı teklif edecekler. Bu işin benim için ne kadar çok önemli olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Burada böylesine hızlı bir hayata alıştıktan sonra Sivas`ta verimsiz bir ay geçirmek beni çıldırtır. İkinci konu da ücret. Çalışmak dediğimde sadece çalışmayı kastediyorum. Hiçbir şekilde bir ücret talebim veya amacım yok. Zaten yanlarında çalıştığım insanlara benim para ödemem gerekir eğer bana kazandıracaklarını düşünürsek. Zaten burada da çalışıyorum. Bir yılımı aldı ama nihayet insanları ikna ettim ve Meclis`te Arşiv ve Kütüphane bölümünde kadrosuz olarak bir iş kopardım. Cuma öğleden sonra, hafta sonları ve Çarşamba sabahları gidiyorum. Ordan da aldığım bir ücret yok. Mastır yapan öğrenciler, milletvekilleri danışmanları, milletvekilleri harıl harıl çalışıyorlar. Her defasında biri yardımımı istiyor, her defasında yeni birileriyle tanışıyorum. Açık cevabını ve uzun mektubunu en kısa zamanda bekliyorum. Umarım bunu yaparak seni zor duruma düşürmemişimdir. Eğer gerçekleşmezse hiç üzülme, lütfen. Ben buralarda yapacak bir şey bulurum (Bir ekleme yapayım: şehir konusunda da tercihim İstanbul) Bütün sevdiklerime selamlarımı ilet. Seni, Can Ablamı ve Egecan`ı kucaklıyorum. Hepinizi çok seviyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=88</wfw:commentRSS>
	</item>
		<item>
		<title></title>
		<link>http://www.figankaplan.com/?p=2</link>
		<comments>http://www.figankaplan.com/?p=2#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Dec 2004 09:12:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tugba</dc:creator>
		
	<category>Beni katogorize etme...</category>
	<category>Karalamalar</category>
		<guid>http://www.figankaplan.com/?p=2</guid>
		<description><![CDATA[	İsminizden memnun musunuz? Ben de memnunum. Ama yine de küçükken içimden şöyle bir oyun oynardım: Her durum için ayrı bir ismim olduğunu hayal ederdim. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni. Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi, başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[	<p>İsminizden memnun musunuz? Ben de memnunum. Ama yine de küçükken içimden şöyle bir oyun oynardım: Her durum için ayrı bir ismim olduğunu hayal ederdim. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni. Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi, başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, nasıl davranırdım merakından doğmuştur. Düşünsenize Müjde Ar gerçek adı Suat Ebrem ile ortaya çıksaydı acaba nasıl bir imaja sahip olurdu? Ya da yerli Alain Delon&#8217;umuz adım Cüneyt Arkın olarak değiştirmeseydi, Anadolu&#8217;nun Yazlık sinemalarında Fahrettin Cüreklibatur&#8217;un Malkoçoğlu&#8217;nu seyreden halkımız doğan çocuklarına Cüneyt değil de Fahrettin adını koyarlar mıydı yine de? Ya da &#8220;Sezenkolikler&#8221;. Gülümse&#8217;yi, Sen Ağlama&#8217;yı Fatma Sezen Yıldırım&#8217;dan dinleselerdi, yıllarca &#8220;Fatmakolik&#8221; olurlar mıydı? Belki de Hümeyra evlenmezdi Bumin Gaffar&#8217;la bildiğimiz Fikret Hakan olmasa? Kimbilir?<br />
Bu takma isimler kimi zaman yeni bir imaj oluşturmak için kullanılmakta, kimi zamansa kendini gizlemek için seçilmektedir. Örneğin İzmir&#8217;de Yunan askerine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin adlı gazetecinin aslında Osman Nevres olması bir güvenlik önlemi olsa gerek. Ya da birçok gizli örgüt çeşitli kod adlarını gizli işler çevirdikleri için kullanıyorlardı. Örneğin, bir siyasi akıma ismini (takma ismini) verecek kadar meşhur olan Troçki&#8217;nin adının Leon Bronştayn olması ve Troçki ismini hapisaneden kaçtıktan sonra bir nedenle isim uydurması gerektiğinde eski gardiyanının adının gayri ihtiyari ağzından çıkması sonucu ona takılı kalması da basit bir güvenlik önlemi olarak gözükmekte. Fakat bir de şöyle düşünün: ya buna gerek olmasaydı, ya Troçki Kızılordu&#8217;yu Leon Bronştayn ismiyle kumanda etmiş olsaydı acaba Bronştaynizm diye bir akım olabilir miydi? Oysa Troçki, -izm eklemek için çok uygun bir ad, değil mi? Bunları imaj problemleri ile karıştırmamak gerek. Bazen de takma isimler ticari amaçlar için işe yarayabiliyor. Mesela bir zamanlar Mike Hammer serisi Türkiye&#8217;de çok tutulan bir kitap dizisi olmuş. Sürekli Mike Hammer&#8217;in yeni maceraları okuyucuların nefesini kesiyormuş. Fakat işin gerçeği Kemal Tahir adlı büyük romancımızın bir müddet sonra çevrilecek Mike Hammer&#8217;ler bitince dizinin devamını kendisinin yazmasıdır (Bir rivayete göre, ünlü yazarımıza bu şeytani fikri veren editörü Ertem Eğilmez&#8217;dir.) Tabii bu basit ticari anlayışın (tecimsel de diyebilirsiniz) Koskoca Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın şiirlerini Muhibbi mahlası ile yazmasıyla hiç mi hiç ilgisi yok. Fakat Aziz Nesin&#8217;in şiirlerini bir ara Vedia Nesin adıyla yayınlaması bir yasak aşkın doğmasına neden olmuş. Evet Orhan Kemal adlı bir genç bu şiirleri okuyup Vedia adlı bu duyarlı kıza aşık olmuş. Gerçeği öğrenince ne kadar üzülmüştür Orhan Kemal yani Mehmet Raşit Öğütçü. Ne diyeceksiniz Yalancı Dünya?<br />
Yalancı Dünya dedim de aklıma Çelik Bilgin geldi. Biliyorsunuz Stalin çelik demektir. Çelik Bilgin de Yalçın Küçük&#8217;ün, Yalçın Küçük&#8217;ü övmek için yarattığı bir hayali muharrirdir. Fakat yaratılmış bu muharrir ismiyle müsemma Stalin&#8217;in mürekkep yalamış türevidir. Her neyse politik nedenlerden dolayı takma isim kullanmak çok yaygın bir davranış, Ali Sirmen&#8217;in aylarca, hapiste olduğu için Samim Lütfü adıyla yazması gibi. Acaba fırsat olsa da incelesem diyorum Samim Lütfü ile Ali Sirmen&#8217;in yazıları arasında kalem/karakter farkı bulunabilir mi? Çünkü bazen takma bir isim yeni bir kişilik olarak eskisini gölgede bırakabiliyor. Sadık Özben&#8217;in mariz kişiliğinin Murat Belge&#8217;yi gölgede bırakması gibi. Nedense bana en romantik gelen Orhan Selim ile Server Bedii arasındaki kalem düellosudur. Yani &#8220;biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz oğlum, yetim-i safa&#8221; diyen Nazım Hikmetle, &#8220;bu kavgada değil bir nokta bir eğri virgül bile olamayan&#8221; Peyami Safa arasındaki düello. Kim mi kazandı? Siz de bir alemsiniz, sorulacak soru mu bu?</p>
	<p>Bir başka ilginç isim meselesi de &#8220;takılan isimler&#8221; değil de eksiltilen isimlerdir. Bunlardan en dürüstü Tarık Dursun K. herhalde. Kakınç soyadını K. diye kısaltmakla yetinmiş. Fakat Havva Pınar Kür&#8217;ün Havva ismini hokus pokus yok etmesi, Oktay Rıfat&#8217;ın &#8220;Horozcu&#8221; soyadını yok sayması, Alpay Nazikoğlunun sadece isim olarak kalması bayağı bayağı eksiltilen isimlerdir. Eh, haksız da değil Alpay, düşünsenize radyo da şöyle bir anons: &#8220;Evet sevgili dinleyiciler, şimdi de III. şahsın şiiri&#8217;ni Alpay Nazikoğlu&#8217;ndan dinliyoruz.&#8221; Ne yapalım hayat böyle, isim, imaj önemli. Bunu kavramak önemli. şimdi size bir soru: Attila İlhan`ın şoför Nebahat`a taktığı ismi biliyor musunuz? Biliyorsanız bana yazın, sizi süpriz hediyeler bekliyor.<br />
Bu arada isimler konulu bir yazı yazdım ama yazıya bir isim koyamadım iyi mi? Madem başlık atarak başlayamadım, bari bir şiirle kapatayım&#8230;</p>
	<p><em><strong><em>HERşEYİ BİRDEN İSTEMEK</em></strong><br />
</em><em>o kitabı da okudum bitirdim<br />
hani o genç kızın beni unuttuğu<br />
bir ara fena halde fikrindeydim<br />
dudağındaki nem gözündeki buğu</em></p>
	<p><em>durmadan hayal değiştiriyorduk<br />
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu<br />
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk<br />
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu</em></p>
	<p><em>erteleyip durduk suç ortalığımızı<br />
asıl mutluluğun içinde bulunduğu<br />
bazı ben yalnıştım o yalnıştı bazı<br />
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu</em></p>
	<p><em>yanıldığımız herşeyi birden istemekti<br />
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu<br />
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti<br />
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu</em></p>
	<p><em>tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim<br />
sararmış yaprakların usulca savrulduğu<br />
köprüler yıkıldı artık kendimleyim<br />
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu </em></p>
	<p>Attila İLHAN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRSS>http://www.figankaplan.com/?feed=rss2&amp;p=2</wfw:commentRSS>
	</item>
	</channel>
</rss>
