Archive for Ocak, 2004

ÇocukluğŸumun filmleri

Küçük bir çocukken pazar sabahları benim için sıcak pide ve pazar sineması demekti. Burnumuza çalınan sıcak pide kokusu ile uyanır, televizyonun karşısına kurulan kahvaltı masasında yerimizi alır, gözümüzü filmden ayıramadığŸımızdan düremecimizden sızan reçelleri üstümüze başımıza bulaştıra bulaştıra kahvaltımızı yapardık. şžimdi düşünüyorum da; neydi o filmlere bu denli kendimizi kaptırmamızın sebebi? Tekdüze ve siyah-beyaz hayatımıza yeni hayatlar taşıyor olmaları belki. Okuma yazma bilmesek de €œthe end€ yazısını €œbitti€ diye okuduğŸumuz yıllardı ve büyüklerin dünyasına girdiğŸimizi hissettirirdi bize. Bu bile filmleri sevmek için yeterliydi bence…Kimler girmişti tek kanaldan yayın yapan görüntü dünyamıza o zamanlar? Belki tek nefeste onlarca isim sayılabilirim. Ama bunlardan özellikle güldürü sinemasının iki ustası apayrı bir yere sahip benim için: Frank Capra ve Billy Wilder.

Frank Capra benim çocukluğŸuma şžahane Hayat (It€™s a Wonderful Life) ile girmişti. Muhtemelen siz de izlemiştirsiniz. Küçük bir kasabada yaşayan esas adam (James Stewart) tipik bir €œkaybeden€ gibi hissetmektedir kendini. Hep yanlış kararlar verdiğŸini, hep başarısız olduğŸunu düşünür. Bu mutsuzluğŸa daha fazla dayanamayacağŸını hissettiğŸi bir an nehre atlayarak intihar etmek ister. Ama yukarıda bir yerlerde insanların olur olmaz sebeplerle ölmelerini istemeyen melekler vardır ve bunlardan biri kahramanımızı kurtarır. Sonrada ona, hiç varolmasaydı hayatın nasıl olacağŸını gösterir. Kahramanızın yaşamadığŸı bir hayat, yaşadığŸından çok daha parlak değŸildir ve aslında o €“farkında olmasa da- varlığŸı ile pek çok şeyi güzelleştirmiştir. Filmin konusu ana hatları ile böyleydi ama satır aralarında söylenenleri anlamak için ise biraz daha büyümem gerekecekti. Mesela kahramanımızın kendini attığŸı nehrin benim büyüdüğŸüm şehirden geçen Kızılırmak olmadığŸını çok sonraları öğŸrendim. Gerçek hayatta o tür yardımsever meleklerin olmadığŸını ise hâlâ kabullenmiş değŸilim (Çünkü ben şžahane Hayat€™ta gördüm, var yani…). Filmin €œçocukluğŸumun filmleri€ arasında başı çekmesinin sebebi bu fantastik yanıydı belki. Hikayenin geçtiğŸi o küçük kasaba oldukça gerçekçi resmedilmiştir; öyle ki buna filmin gerçeküstü figürüde dahildir, bizi kendine inandırır. Aslında €œhayat bir paylaşımlar bütünüdür€ ve biz bu bütünün her bir parçasının kıymetini anladıkça güzelleşmektedir. Bunu anlamamızı sağŸlayan ister diğŸer bir insan ister bir melek olsun ne değŸişir ki. Önemli olan farketmektir. VarlığŸımızın anlamını fark etmek; hayata kattıklarımızı farketmek. Daha sonraları başka Capra filmleri de izledim. Mesela Kente Dönüş€™te (Mr. Deeds Goes to Town) anlatılan tüm servetini fakirlere dağŸıtan €˜mirasyedi€™nin hikayesi aslında idealist politikaları yüzünden eleştirilen Başkan Roosewelt€™e saygı duruşuydu ve bu duruş Akademi tarafından bir heykelcikle takdis edilecekti. Aday€™da (State of the Union) ve Bay Smith Washington€™a Gidiyor€™da işlenen öyküler Hollywood€™a yıllarca kullanacağŸı bir hammadde verecekti. Her üç filmde de Capra€™dan, €œAmerikan Rüyası€nın kamera arkasını izliyorduk ve her üçünde de iyimser ve modernist bir ülke hayalini çok net anlıyorduk. Ya da Bir Gecede Oldu (It Happened One Night) veya Bir Günlük Hanımefendi (Lady For a Day) gibi bugün bile büyük bir zevkle izlenen, her daim tazeliğŸini koruyan filmler çekecekti. Arsenik Kurbanları€™nda kara-komedinin en güzel örneğŸini verecekti. Ama hiçbiri şžahane Hayat kadar €œfikrime şayan€ değŸildi. Ben, bir hayat şahane olacaksa bunda mutlaka meleklerin parmağŸı olduğŸunu bu filmle anladım. Bu benim (daracık) sinema hafızamın ilk €œmelek hikayesi€ydi ve en başarılıları arasında kalacaktı.
Aynı şekilde daha sonraları James Stewart€™ı başka €œiyi€ filmlerde izledim. Philadelphia Hikayesi€™nde Katharina Hepburn€™ü tavlayan o zıpkın gibi delikanlının derinliklerinde mahçup gazeteciyi sevdim; bir Hitchcock klasiğŸi olan Ölüm Korkusu€™ndaki özel dedektiften ürktüm; Harvey€™deki alkoliğŸe üzüldüm, Bir Cinayetin Anotomisi€™ndeki savcıya özendim. Sonra başka filmleri de geliyor aklıma: Kanlı Mücadele, Unutulmaz Melodiler ve Kahramanın Sonu gibi. Ama bunların hiçbiri şžahane Hayat kadar gerçekçi değŸildi zannımca. Hatta ikinci dünya savaşında binbaşı olarak görev yaptığŸından €œrol yapmadım, hayatımdan bir kesiti oynadım€ dediğŸi Atlantik Fatihi€™ndeki rolü bile şžahane Hayat€™taki €œGeorge€ kadar oturmamıştı kalıbına. Kısacası şžahane Hayat, şahane bir seyirlikti benim çocukluğŸumda.
Billy Wilder için ise hangi filmi söyleyeceğŸimi biliyorsunuz zaten: Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot). Yıllar yıllar sonra ODTܜ€™deki toplu gösterimlerin birinde bilmem kaçıncı izleyişimde bile hala kıkırdarken, tek gülenin ben olmadığŸını görünce daha bir sevmiştim okulumu. Koca amfi kırılıyordu gülmekten yani bir anlamda benim çocukluk keşiflerimi paylaşıyordu. Daha ne olsun…

Nerden geldik bu konuya? şžimdi çocuk olsam Yılmaz ErdoğŸan€™ı da yazardım bu listeye diye geçirdim içimden. Çocukken izleyip de unutamadığŸım filmler listesinde baş sıralarda yer alırdı Vizontele. Ama artık büyüdük. Beklentilerimiz de öyle. Salt seyirlik eğŸlence diye oturmamıştık sinema koltuklarına. Yılmaz ErdoğŸan€™ın kaleminden bir neslin kendi dönemine serzenişini dinleyecektik; bir nesil içini dökecekti ve bir yönetime(?) kırgınlıkları dile getirilecekti. Yani öyle umuyorduk. Ama bir de ne görelim? Bazılarının kırgınlıkları bile €œlight€mış meğŸer. Yani en azından öyle anlaşılıyor €œvizontele(vole) tuuba€dan. En canı yanmış (ve yanıyor) sandığŸımız insanlar bile çoktan barışmış geçmişle…Keşke ben de €œgeçmişte€ izleseydim bu filmi ve sırf gülüp geçebilseydim izlediklerime…

düşünüyorum da;

Niye öyle demişsin Aragon €œmutlu aşk yoktur€ diye. Aslında mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur. Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Tahir ile Zühre, Hüsrev ile şžirin, Romeo ve Julyet, Helaise ve Abelardus, Portekizli Rahibe ile sevdiğŸi adam (?), Don Juan ve Casanova€™nın tekmili birden serüvenleri, Carmen ve Don Jose…Bu mutsuz aşklar ve aşıklar listesini uzattığŸımızda, işlenen aşkın siyah listesi çıkıyorsa karşımıza bu mutlu aşk yoktur anlamına gelmez ki. Yalnız €œonlar ermiş muradına€ noktasında bitirilir hikayeler yani mutlu aşkın anlatılmaya değŸer bir yanı bulunmamıştır.

SağŸlık sınırını aşmış sevgi türüdür aşk! SağŸlık sınırını aşmıştır çünkü karşılıklı duygular dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağŸılmış, şiddet tırmanışa geçmiştir. Aşk kişiye varoluşun uçlarını hatırlatır, ölüm güdüsünü devreye sokar. Çiftlerden biri kendisini, eşini ya da kendisini ve eşini yok etme eşiğŸine dayanmıştır. Bu eşik her zaman aşılmaz belki ama daima eşiğŸe dayanılır. Aslında €œkansız aşk yoktur€ derim ben. Akması gerekmez kanın, bir tek kaynama noktasına ulaşması yeterlidir. O anda, gövdenin kimyasal dengesi hepten değŸişir, zihin sürçmeye başlar. YoğŸunlaşmalar, tıkanıklıklar, mantığŸı tersyüz eden karar mekanizması egemendir artık. Aşkın (aşığŸın) gözünün kör olduğŸu doğŸru değŸildir. DoğŸru olan onun başka bir şey görmediğŸi, başka bir noktaya bakmadığŸıdır. Görülmeye değŸer yegane şeyi bulmuş ve ona bakmaktadır aşık…işte bu nedenle “Aşk Heryerde (Love Actually)”ye pek kulak asmayın derim. EğŸer öyle olsaydı bunca mutsuz insan niye?

velhasıl geçiyor zaman

pencerenin açık unutulması gibi geçiyor zaman,
rüzgarın pencereden sızması gibi…

ayrılığın yasaklanması gibi geçiyor zaman,
pişmanlığın saklanması gibi…

zamanın unutulması gibi geçiyor zaman,
unutmanın zamanlanması gibi…

çığlığın geciktirilmesi gibi geçiyor zaman,
gecikmenin çığlığa dönüşmesi gibi…

velhasıl geçiyor zaman…

bir varmış bir yokmuş…

Anlatsam inanmazlar, masal derler; masala inanmazlar, masalı yalnız dinlerler. Sanki hakikati bilirmiş gibi, sanki hakikatin sırrına ermişler gibi. Masala inanmayan gerçeğŸe inanır mı? diye başlasam ve anlatsam hissettiklerimi içimden geçtiğŸi gibi, o zaman anlayabilir miydiniz masala mı gerçeğŸe mi daha yakınım? Masalımsı acılarla mı yürek tüketiyorum yoksa acı gerçekleri masal sanıp kendimi mi kandırıyorum?

Kız bilirdi balta girmemiş ormanları aşıp gelen şovalyeler masallarda kalmıştı. Hem kendisi de umudunu ilk günkü gibi taze tutan bir prenses değŸildi.

Uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında yapayalnız duran, ululuğŸunu yalnızlığŸından alan vakur ve usul usul yükselen bir dağŸın eteğŸine kurulmuş azametli şatonun büyüleyici bahçesinde, ay tabiatı laciverte boyarken buluşmamışlardı hiç…

Ne ay ışığŸında dalgalanan buğŸday denizlerinin kıyısından, fundalıkların boğŸuk fısıltılı gölgelerinden, kocamış ağŸaçlarla örülü sarp patikalardan, ölü şehirlerin taş sessizliğŸine gömülü kalıntılarından ne de ırmak köpüklerinden, yamaç tutmaz uçurumlardan, ıslık çalan vadilerden, portakal acısından, elma ekşisinden, limon ferahlığŸından geçerek ilerlemişlerdi birbirlerine. Nesnelerin dünyasında herhangi bir yerdeydi kız ve herhangi bir yere gidilir gibi gidilirdi ona…

Erkek başını gömdüğŸü siyah saçları uzun uzun koklamazdı hiç, belki eskinin lavanta ya da menekşe kokulu sevgililerinin yerini şimdi jöle kokuluların aldığŸını bildiğŸinden. Kız, €œyeşil elma, kekik ve tarçın kokulu erkeğŸim€ diye seslenemezdi sevdiğŸine çünkü bilirdi ki kimse kimsenin değŸildi bu ilişkide, kimse kimsenin coşkusuna, kederine ya da kaderine ortak olmadığŸı gibi. Kız dursun isterdi kalbi ve zaman, sevdiğŸini öperken; erkek teğŸet geçer gibi dokunmalarla yetinirdi…

Kız bilirdi, bir rüyadan çalınmışcasına büyülü görünümlü; güneşin şavkıyla ala, akşam alacasında orman yeşiline bürünen; gecenin siyahında aydan damlayan gözyaşı, gündüzün aydınlığŸında güneşin ikizi gibi beliren şatonun biricik prensesi değŸildi; adına yakılan türküler yedi düvelde kol gezmezdi; €œay parçası, dolunaydan güzel; gül goncası, nice gülden güzel€ denilmekten uzaktı ama yine de ruhu okşanmak isterdi kızın. Yine bilirdi ki gözlerinin parıltısı gökteki yıldızları, parmaklarının inceliğŸi şžirin€™i, beli ve endamı Aslı€™yı, sözlerinin büyüsü Leyla€™yı kıskandırmaktan çok uzaktı ama zaten Ferhat kadar güçlü olsun istemezdi sevdiğŸi, gücü yumruğŸunda değŸil yüreğŸinde olsun yeterdi; Kerem kadar abdal olsun diye de diretmezdi, türküsü yüreğŸinde uğŸuldasın isterdi ya da Mecnun kadar engin olmasa da olurdu, çölleri serapları sığŸdırmasa da yüreğŸinin ıssızına, gurbeti ve diyarı yüreğŸinde olsun kabulüm derdi. Çünkü bilirdi ki her üçü de sevdalarını unutana dek sevmişlerdi. Unutulmak istemezdi kız, olduğŸu gibi sevilmek isterdi…

Kır çiçeğŸinin taç yaprağŸına €œumut€ yazalım derdi kız, gökyüzünün beyazına €œseni seviyorum€…Oysa €“öyle sanıyordu ki- sevdiğŸi kırçiçeğŸini sevmezdi, gökyüzüne onun gözüyle bakmayı bilmediğŸi gibi…

Kız yüreğŸindeki patlamalarla yaşamak isterdi sevdasını, erkek ise ufakcık bir patlamadan bile en uzak yerde olmak…

Kız, ansızın beliren hüzünlerin eksi sonsuz, çılgınca yaşanan sevinçlerin artı sonsuzda olduğŸu yaşam grafiğŸinin eğŸrisini sevdiğŸiyle çizmek isterdi, erkekse bu grafikteki yerini bilmezden gelirdi…

Kız, bir yoğŸunluk yaşasam doya doya
şöyle taaa karanlığŸa gömülen okyanusun dibi gibi doya doya.
Kar yağŸarken,
gökyüzüne dikdörtgen penceremden bakarken
kaybolduğŸum,
sanki gökyüzüne adım adım ilerlediğŸim gibi
avuçlarımı uzatıp kapasam
tutacakmışım gibi
bir yoğŸunluk yaşasam…
şžu yaşayıp da benim dediğŸim anlardan
doya doya
şöyle gözümü kapayıp
dipsiz, döne döne düştüğŸüm kuyu gibi
bir yoğŸunluk yaşasam
su gibi net, doyururcasına, içsem kana kana
bir duygu yaşasam
yağŸmurun sesi gibi, gökgürlemesi gibi
güçlü hissedilir…
ölürcesine, ölmek gibi bir yoğŸunluk yaşasam, diye geçirirdi içinden; erkek zaten yoğŸundu sanal sohbetlerle…

Kız bilirdi, bu masal €œonlar ermiş muradına€ gibi mutlu bir sonla bitmeyecekti ama yine de bekleyecekti. Çünkü şunu da bilirdi ki;
Mutluluk, beklentilerin gelişmesinde
ve beklentilerin olduğŸu yerdedir
(durup doyasıya yaşanmalıdır, saniyeliktir)
beklenti gerçekleşecek diye ummak,
hayatın ta kendisidir…

(26.12.2003 Ankara)

Alkışlar Metin ERKSAN İçin

İstanbul€™a gelişimin ilk günleriydi. Karanlıkta el yordamıyla birşeyler aranır gibi adımlıyordum şehri. KoltuğŸumun altındaki harita toplu taşım araçlarının güzergahını söylüyordu bana. Bana düşen ise nereye gideceğŸime karar vermekti. Genellikle akıntıya bırakıyordum kendimi. İnsan seli nereye doğŸru akıyorsa ben de o tarafa yöneliyordum. İşte bu akıntılardan birinde BeyoğŸlu Aslıhan€™da demir atmış ve anında sahaf Sener Köksümer€™in dükkanının derinliklerine dalmıştım. Bilmem hiç farkettiniz mi? Sahaflardaki kitaplar eskidir eski olmasına ama hiç biri tozlu değŸildir. Kimsenin girip çıkmadığŸı kapalı evinizdeki kitapların tozunu almakla başedemezsiniz ama sokak ortasında bile olsa sahaf raflarındaki kitaplarda hiç toz olmaz. Bunun nedeni sahafların çok çalışkan olmaları sebebiyle günde üç-beş tur kitapların tozunu almaları değŸil elbet. Sahafları ziyaret eden kitapseverlerin onlara hiç iş bırakmamasıdır. Kitapseverler tüm kitapları tek tek ellemek ister, bu şekilde kitapların önceki sahiplerinden bir iz arar, onların hikayelerini dinleyebileceklerini düşünürler. Zaten sahaflardan kitap almanın güzel tarafı da budur: bir taşla iki kuş vurursunuz (ki bu lafın gelişi söylenildi yoksa kuşların yaşam hakkına saygımız sonsuz ) yani hem kitabı hem de o kitabın eski okuyucusunun kitapta biraktığŸı hatıraları satın almıştırsınız. Neyse ben bu duygularla kitaplara dokunurken bir bey dikkatimi çekti. Aslında dükkana ilk girdiğŸim an farketmiştim onu ve sanki ufaktan bir tanışıklık hissetmiştim. 65-70 yaşlarında, uzun boylu, dik duruşlu, aydınlık yüzlü biriydi. Zihnimde hemen bir ses tonu tanımlamıştım onun için, net ve mekanik bir ses yakışırdı ona. Hani şöyle konuşurken fonda şu eski İstanbul beyefendilerine has bir yankı uyandıran ses tonu. Muhtemelen boynundaki mor fulardan dolayı üslup olarak da bir fransız ekolüne yakındır diye geçirmiştim içimden. Hemen şimdi oracıkta bana birşey söyleyecek olsa €œmatmazel€ diye başlayacaktı söze. Ben bunları düşünürken ne kadar zamandır ona bakıyordum bilmiyorum ama birden kafasını bana çevirdi, gür kaşlarının altından kocaman gözlerini üstüme devirdi, derin bir soluk aldı ve aynı hızla verdi nefesini. Ben, birini rahatsız etmiş olmanın verdiğŸi tedirginlikle bakışlarımı kaçırırken, o elindeki dergiyi sert bir edayla sehpaya bıraktı, sahafa başıyla belli belirsiz bir selam yolladı ve dükkandan çıktı. Geriye bende bıraktığŸı ufak kalp çarpıntısı ve nefesinden dağŸılan vanilya kokusu kalmıştı; vanilyalı pipo içiyor olmalıydı. Birden sehbaya bıraktığŸı dergi çekti dikkatimi. 64€™ün Ocak ayında yayınlanmış bir Ses Dergisiydi bu ve kapağŸında da o dönemin jönlerinden biri afili bir poz vermişti. Buraya kadar herşey normal. Benim dikkatimi çeken ise şu oldu. Kapaktaki adam biraz önce bu kapıdan çıkan adamdı. Kapaktaki fotoğŸrafın çekilmesinin üzerinden en azından 38 yıl geçmiş dedim kendi kendime ama kesinlikle emindim. Bu adam o adamdı. Çünkü fotoğŸrafta da benim zihnime işlenen o keskin bakış vardı. Hemen kendimi doğŸrulamak için sahafa yöneldim, kurduğŸum benzerliğŸi söyledim ona ve €œta kendisi€ diye cevapladı beni, €œUlvi DoğŸan€…Ulvi DoğŸan€™ın kim olduğŸunun merakı ile derginin kapak konusunu okumaya başladım.

Ulvi DoğŸan, benim €œen iyi Türk filmleri€ listemde daima ilk sırada yer alan Susuz Yaz€™ın başrol oyuncusu ve aynı zamanda yapımcı ortağŸı imiş. şžimdi ilk anda duyduğŸum tanışıklık hissinin sebebini anlıyordum. Henüz ilkokuldaydım Susuz Yaz€™ı ilk izlediğŸimde. Küçükken nedenini tam açıklayamasanız da bazı şeylere karşı bir önemseme duyarsınız ya işte öyle bir yer edinmişti film benim zihnimde. Nedenini bilmesem de farklı birşeyler olduğŸunu sezmiştim bu filmde.

Susuz Yaz, Türk sinema tarihinin önemli ve olaylı filmlerinden biridir. Önemlidir çünkü 1964 yılında Berlin Film Festivali€™nde uzun metrajlı film dalında birincilik ödülü olan €œAltın Ayı€yı kazanmıştır. Bu ödül sinema tarihimizin ilk uluslararası büyük ödülüdür. Olaylıdır çünkü büyük usta Metin Erksan€™ın yönettiğŸi Susuz Yaz€™a dönemin (malum) iktidar partisi yurtdışına çıkış yasağŸı koymuş, film yasadışı yollardan yurtdışına çıkarılarak festivale katılmıştır. Ayrıca filmin başrol oyuncusu ve Erksan€™ın ortağŸı Ulvi DoğŸan€™ın, İngiltere€™de filme sevişme sahneleri ekleyerek €œKardeşimin Karısı€ adıyla gösterime sokması iki ortağŸın aralarının açılmasına sebep olmuştur. Film çevrildiğŸi dönemde sadece siyasi değŸil sosyolojik açıdan da sakıncalı bulunmuş. Erol Taş, Hülya KoçyiğŸit ve bir ineğŸin yer aldığŸı o meşhur kare, Türk sinemasının zoofilya ile ilgili tartışmalara konu olan ilk sahnesidir. Hatırlarsanız benzer bir tartışmanın yaşanması için Mustafa UğŸurlu ve emektar atı şžermin€™i izlediğŸimiz AğŸır Roman€™a kadar beklememiz gerekmişti. Filmin diğŸer bir özelliğŸi ise Ulvi DoğŸan€™ın rol aldığŸı ilk ve tek film olmasıdır. Ses Dergisi€™ndeki röportajdan öğŸreniyoruz ki Ulvi DoğŸan, o yıllarda Almanya€™da tekstil mühendisliğŸi yapmaktaymış ve Susuz Yaz€™da rol aldığŸında 33 yaşındaymış. Sinema tarihinde €œbir filmlik oyuncu€ olarak yer alan Ulvi DoğŸan, Necati Cumalı uyarlaması olan filme yapımcı olmak için yola çıkmış ama Metin Erksan€™ın ısrarını kıramayarak başrolde de yer almış. İyi ki de almış…

Sinema Yazarları DerneğŸi€™nden (SİYAD) aldığŸım davetiyeyi açtığŸım anda ilk bunlar geçmişti aklımdan. Davetiyede 19 Ocak Pazartesi akşamı Emek Sinemasında düzenlenecek bir törende, 2003 yılının en iyi Türk filmlerinin seçilerek ödüllendirileceğŸi, aynı zamanda Metin Erksan€™a €œTürk Sineması 90. Yıl Teşekkür Plaketi€ verileceğŸi yazılı. Gerçi benim bildiğŸim Metin Erksan bugüne kadar €“İstanbul Kültür Sanat Vakfı da dahil- hiçbir ödülü kabul etmemiştir ama belki bu kez verilen bir €œplaket€ olunca durum değŸişir…EğŸer gelirse plaketini kimin elinden alacağŸını da merak ettim tabi. Acaba eski ortağŸı Ulvi DoğŸan da olacak mı törende? Peki ya 2003 yılının ödüle layık görülen Türk filmleri hangileri? Ne güzel! €œEn favori üç filmim€ listesini yapmak her geçen yıl daha da zorlaşıyor. Benim favorilerim bir yana öyle sanıyorum ki bu gece ödüle boğŸulan filmler şunlar olacak: Abdulhamit Düşerken, İnşaat, Çamur ve Karşılaşma. (Asmalı Konak mı dediniz? O hakettiğŸinden fazlasını almadı mı zaten? )Ama bakalım sinema yazarları ne düşünüyor? Bu gece birlikte öğŸrenmeye ne dersiniz? Yazıyı buraya kadar sabırla okuyanlar için bir süprizim var: Bana, €œhaydi Emek Sinemasına, sinema emekçilerini alkışlamaya gidelim€ konulu ilk mesajı göndereni bu geceki törene davet edeceğŸim. SağŸolsun Atilla Dorsay iki kişilik davetiye göndermiş, benimle gelmek isteyenler: pamuk eller tuşlara.

Boris Vian’a selam!

Boris Vian diyor ki;
çok faydaları vardır genç bir kadınla evliliğŸin:
çünkü genç bir kadınla beraberliğŸin faydaları say say bitmez,
evliliğŸin faydaları say say bitmez €“kötü taraflarını saymazsan-

Boris Vian diyor ki;
çok faydaları vardır olgun bir kadınla evliliğŸin:
çünkü olgun bir kadınla beraberliğŸin faydaları say say bitmez,
evliliğŸin faydaları say say bitmez €“kötü taraflarını saymazsan-

Boris Vian diyor ki;
evlilik özünde kötü bir şeydir
bir kadınla beraberliğŸi saymazsan…

(Ferhangi şžeyler’den)

bir d şunu dinleyin

Pisagor’a sormuşlar gerçek arkadaşlık nedir diye.
“Arkadaşlar sayılar gibi” demiş. Anlatmış:
Milyarlarca sayı arasında öyle iki sayı var ki, birinin ortak bölenlerinin toplamı diğŸeri ediyor. Örnek vermiş: 220 ve 284 gibi.
284′ün ortak bölenleri: 1, 2, 4, 71 ve 142. Bunların toplamı 220.
220′nin ortak bölenleri: 1, 2, 4, 5, 10, 11, 20, 22, 44, 55 ve 110. Bunların da toplamı 284.
Birinin ortak bölenlerini topladığŸında elde ettiğŸin sonuç diğŸeri oluyor.
Yani arkadaşımızın ayırt edici yanlarının toplamı bizi veriyor.
Bugüne kadar (25 yüzyıl boyunca!!!) ‘arkadaş sayılar’dan yalnızca 100 tane bulabilmişler.
Vah, vah, vah. Neden arkadaşlığŸın nadir bulunan bişey olduğŸuna şaşmamak gerek…

korkulur benden

uzun yolculukları özler olduğumda korkarım kendimden,
hani birde taşlı tozlu yollar deli gibi tütüyorsa gözlerimde
hani birde vucutta takat, aşkta endişe tükenmişse…

gözlerim şehirlerarası otobüslerin loş ışıklarına takıldığında korkarım kendimden,
hani birde deniz kızları girmişse gündüz düşlerime…

kavurucu yaz sıcaklarını özler olduğumda korkarım kendimden;
hani birde bahar püfür püfür esiyorsa ayak bileklerimde,
hani birde devrimde inanç, arzuda şiddet tükenmişse

durgun ve tonlamasız konuşmaya başladığımda korkarım kendimden,
hani birde göklerde yıldız, gözlerde uyku tükenmişse
hani birde yalnızsam kalabalıklarda bile…

yanılgıyı yaşamak

bir kuş uçurmak istesem düş kafeslerinden,
mutlu olmayı umsam sevap işledim diye
hüznüm yüklenir de buz beyazı kanatlarına
kuş yükünü taşıyamaz olur…

gece evimi ay basarken,
arkadaş sohbetlerine kaptırıp kendimi
şuh kahkahalar atmaya yeltemsem
nefesim düğümlenir de boğazımda
kahkaham salyam olur…

bulutları sığdırıp avuçlarıma,
sürüp yüzüme onları,
derin derin soluyup doldurmak istesem içime
zaten suçlulukla tıka basa doluyum ya
yine suçluluk kusarım,
bulutlar kusmuk olur…

bir çiçekte baharı derleyip,
göklerin camgöbeği rengine ebem kuşağını çiziyim istesem,
çiçekler ayak bağım,
gökler zindanım olur…

yıldızların tükendiği vakitte ulaşılan kente
ilk varan ben oluyum desem
daha ikinci adımımda
topu topu iki- ikincisi henüz değmemişken-
gök yere iner de,
yer büsbütün kaybolur…

ya da basıp gitmek istesem
protez beyinlilerin, ödünç yüreklilerin
çiçekleri matem, toprakları kan kokan dünyasından
güneşi hiç eksilmeyen akşamların ülkesine
ve haykırsam geridekilere:
dünyanın tüm acılarını bir tebessüme indirgeyebilenler gelsin benimle, diye
anlaşılamam da
çığlığım yalancılık
suçum kaçmak olur…

idam sehpasında can verirken sevdalı başım,
imdadına yetişen şu zavallı ruhumun,
adı bile bilinmeyen, bir gizemli aşk olur…

tüm bunları tekrar tekrar denemeden geçirdiğim her bir an
şu fani dünyada kaybedince üzüleceğim “tek şey” olurken,
deneyince gördüğüm ilk gerçek:
öyle bir gün gelir ki;
yaşam YANILMAK olur…

(10.04.1997 Ankara)

“güzelsin sevgilim ama çok yakından…”

9 Ocak tarihi size ne hatırlatıyor?

€œİki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değŸebilen
İki kol.

………………

Kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

……………..
Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağŸzımın kenarında
Konuşur durur.

Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğŸimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığŸımmış
.

Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.€

desem hatırlar mısınız?
evet bugün bu dizelerin sahibinin ölüm yıldönümü…
eğŸer bu gönül insanının gerçek adını bana yazarsanız size iletilecek €œSevda Sözleri€m var…
Keşke yalnız O’nun Sevda Sözleri’nde anlattığŸı gibi sevebilsek birbirimizi…

biraz evvel içimden şöyle şeyler geçti;

kim güzellikleri istemez ki?
kim ulaşamadıkça daha çok istediğŸi,
daha da ulaşmak isteyip ulaşamadığŸı şeyi daha çok istemez ki?
bilirsin bütün uzaklar yakınlaştırır ayrılıkları
ve yine bilirsin ki
hiçbir birliktelik yoktur ki
azaltsın insanı….

hadi size biraz kendimden bahsedeyim

güneşli bir haziran akşamı, eğer tam bir tarih vermek gerekirse hüzünlü şeceremizin bir nevi miladı sayılabilecek binsekizyüzseksenbir yılından doksanbeş; Abdulhamit’e suikast düzenleyen Belçikalı kiralık katil Jores’in affedilip yurduna gönderilmesinden yetmişbir; Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Sarıkamış saldırısını başlatmasından altmışiki; Mevlanzade Rıgat’ın Radikal Avam Kamarasını kurmasından ellisekiz; İttihatçı Baba Sait’in Bakü’de Ruslarla imzaladığı sonradan Mustafa Kemal tarafından reddedilen anlaşmadan ellialtı; Osmanlı şžehzadesi Ömer Faruk Efendi’nin Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İnebolu’ya hareket edişinden ellibeş; Yerebatan Camii’nde ilk defa Hafız Yaşar tarafından okunan Türkçe Kuran’dan kırkdört; Ordu Süvari Ekibimizin Roma’da “Milletler Kupası”nı kazanmasından otuzsekiz; Von Papen’in Milli şefe Führer’in mesajını getirişinden otuzbeş; Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın intiharından otuz; Yunus Emre’nin kemiklerinin yeni mezarına nakledilişinden yirmiyedi; Türk-Amerikan Atom Anlaşması’nın imzalanışından yirmibir; Menderes’i Londra’ya götüren SEV adlı uçağın Gotwick yakınlarında düşmesinden onyedi; seksenüç yaşına basan İnönü’nün Hilton’da onuruna verilen bir baloda hayatında ilk defa dans edişinden on; Ereğli Demir Çelik Fabrikası’ndaki “Ayşe” adlı fırının patlamasından beş; Türkiye Ulusal Kadınlar Partisi’nin kuruluşundan dört yıl sonra doğmuşum eğer tam olarak bir tarih vermek gerekirse…

‘doğmuşum’ diyorum çünkü o kadar geriyi hatırlamıyorum…

81′in bir nisan akşamı
babamla tanrı konulu ilk sohbetimizi etmiştik,
söylediğine göre benim babam olmanın
hiç de kolay olmayacağını
ilk o gün geçirmiş içinden
sanırım o günden beri babamı yanıltmıyorum…

86′da ilk kez bir erkek için hıçkırıklara boğularak ağladım,
o gün bu gündür hep en sıkıntılı anlarımda
onu yanımda bulurum,
bu yüzden hayatımda gözyaşına değen insanların varlığına şükrediyorum…

88′de Dostoyevski’yi okudum,
o günden beri huzursuzum…

92′de edebiyat öğretmenime aşık oldum
artık hayatımı ne edebiyatsız ne aşksız düşünemiyorum…

97′de ilk kez terkedildim…
benzer acıları daha ne kadar içimde taşırım bilmiyorum ama
her terkediliş bana annemi ne denli çok sevdiğimi hatırlatacaksa
terkedilmekten korkmuyorum…

Kendimi bildim bileli
bişeylerin arayışı içindeyim,
aradığım nedir bilmem ama
hala bulamadım diyebilirim…
geleceğe dair tek beklentim ise;
umarım aradığımı bulduğumda,
hakkını verebilirim…