23 Ocak 2004
Çocukluğumun filmleri
Küçük bir çocukken pazar sabahları benim için sıcak pide ve pazar sineması demekti. Burnumuza çalınan sıcak pide kokusu ile uyanır, televizyonun karşısına kurulan kahvaltı masasında yerimizi alır, gözümüzü filmden ayıramadığımızdan düremecimizden sızan reçelleri üstümüze başımıza bulaştıra bulaştıra kahvaltımızı yapardık. şimdi düşünüyorum da; neydi o filmlere bu denli kendimizi kaptırmamızın sebebi? Tekdüze ve siyah-beyaz hayatımıza yeni hayatlar taşıyor olmaları belki. Okuma yazma bilmesek de the end yazısını bitti diye okuduğumuz yıllardı ve büyüklerin dünyasına girdiğimizi hissettirirdi bize. Bu bile filmleri sevmek için yeterliydi bence…Kimler girmişti tek kanaldan yayın yapan görüntü dünyamıza o zamanlar? Belki tek nefeste onlarca isim sayılabilirim. Ama bunlardan özellikle güldürü sinemasının iki ustası apayrı bir yere sahip benim için: Frank Capra ve Billy Wilder.
Frank Capra benim çocukluğuma şahane Hayat (Its a Wonderful Life) ile girmişti. Muhtemelen siz de izlemiştirsiniz. Küçük bir kasabada yaşayan esas adam (James Stewart) tipik bir kaybeden gibi hissetmektedir kendini. Hep yanlış kararlar verdiğini, hep başarısız olduğunu düşünür. Bu mutsuzluğa daha fazla dayanamayacağını hissettiği bir an nehre atlayarak intihar etmek ister. Ama yukarıda bir yerlerde insanların olur olmaz sebeplerle ölmelerini istemeyen melekler vardır ve bunlardan biri kahramanımızı kurtarır. Sonrada ona, hiç varolmasaydı hayatın nasıl olacağını gösterir. Kahramanızın yaşamadığı bir hayat, yaşadığından çok daha parlak değildir ve aslında o farkında olmasa da- varlığı ile pek çok şeyi güzelleştirmiştir. Filmin konusu ana hatları ile böyleydi ama satır aralarında söylenenleri anlamak için ise biraz daha büyümem gerekecekti. Mesela kahramanımızın kendini attığı nehrin benim büyüdüğüm şehirden geçen Kızılırmak olmadığını çok sonraları öğrendim. Gerçek hayatta o tür yardımsever meleklerin olmadığını ise hâlâ kabullenmiş değilim (Çünkü ben şahane Hayatta gördüm, var yani…). Filmin çocukluğumun filmleri arasında başı çekmesinin sebebi bu fantastik yanıydı belki. Hikayenin geçtiği o küçük kasaba oldukça gerçekçi resmedilmiştir; öyle ki buna filmin gerçeküstü figürüde dahildir, bizi kendine inandırır. Aslında hayat bir paylaşımlar bütünüdür ve biz bu bütünün her bir parçasının kıymetini anladıkça güzelleşmektedir. Bunu anlamamızı sağlayan ister diğer bir insan ister bir melek olsun ne değişir ki. Önemli olan farketmektir. Varlığımızın anlamını fark etmek; hayata kattıklarımızı farketmek. Daha sonraları başka Capra filmleri de izledim. Mesela Kente Dönüşte (Mr. Deeds Goes to Town) anlatılan tüm servetini fakirlere dağıtan mirasyedinin hikayesi aslında idealist politikaları yüzünden eleştirilen Başkan Roosewelte saygı duruşuydu ve bu duruş Akademi tarafından bir heykelcikle takdis edilecekti. Adayda (State of the Union) ve Bay Smith Washingtona Gidiyorda işlenen öyküler Hollywooda yıllarca kullanacağı bir hammadde verecekti. Her üç filmde de Capradan, Amerikan Rüyasının kamera arkasını izliyorduk ve her üçünde de iyimser ve modernist bir ülke hayalini çok net anlıyorduk. Ya da Bir Gecede Oldu (It Happened One Night) veya Bir Günlük Hanımefendi (Lady For a Day) gibi bugün bile büyük bir zevkle izlenen, her daim tazeliğini koruyan filmler çekecekti. Arsenik Kurbanlarında kara-komedinin en güzel örneğini verecekti. Ama hiçbiri şahane Hayat kadar fikrime şayan değildi. Ben, bir hayat şahane olacaksa bunda mutlaka meleklerin parmağı olduğunu bu filmle anladım. Bu benim (daracık) sinema hafızamın ilk melek hikayesiydi ve en başarılıları arasında kalacaktı.
Aynı şekilde daha sonraları James Stewartı başka iyi filmlerde izledim. Philadelphia Hikayesinde Katharina Hepburnü tavlayan o zıpkın gibi delikanlının derinliklerinde mahçup gazeteciyi sevdim; bir Hitchcock klasiği olan Ölüm Korkusundaki özel dedektiften ürktüm; Harveydeki alkoliğe üzüldüm, Bir Cinayetin Anotomisindeki savcıya özendim. Sonra başka filmleri de geliyor aklıma: Kanlı Mücadele, Unutulmaz Melodiler ve Kahramanın Sonu gibi. Ama bunların hiçbiri şahane Hayat kadar gerçekçi değildi zannımca. Hatta ikinci dünya savaşında binbaşı olarak görev yaptığından rol yapmadım, hayatımdan bir kesiti oynadım dediği Atlantik Fatihindeki rolü bile şahane Hayattaki George kadar oturmamıştı kalıbına. Kısacası şahane Hayat, şahane bir seyirlikti benim çocukluğumda.
Billy Wilder için ise hangi filmi söyleyeceğimi biliyorsunuz zaten: Bazıları Sıcak Sever (Some Like It Hot). Yıllar yıllar sonra ODTÜdeki toplu gösterimlerin birinde bilmem kaçıncı izleyişimde bile hala kıkırdarken, tek gülenin ben olmadığını görünce daha bir sevmiştim okulumu. Koca amfi kırılıyordu gülmekten yani bir anlamda benim çocukluk keşiflerimi paylaşıyordu. Daha ne olsun…
Nerden geldik bu konuya? şimdi çocuk olsam Yılmaz Erdoğanı da yazardım bu listeye diye geçirdim içimden. Çocukken izleyip de unutamadığım filmler listesinde baş sıralarda yer alırdı Vizontele. Ama artık büyüdük. Beklentilerimiz de öyle. Salt seyirlik eğlence diye oturmamıştık sinema koltuklarına. Yılmaz Erdoğanın kaleminden bir neslin kendi dönemine serzenişini dinleyecektik; bir nesil içini dökecekti ve bir yönetime(?) kırgınlıkları dile getirilecekti. Yani öyle umuyorduk. Ama bir de ne görelim? Bazılarının kırgınlıkları bile lightmış meğer. Yani en azından öyle anlaşılıyor vizontele(vole) tuubadan. En canı yanmış (ve yanıyor) sandığımız insanlar bile çoktan barışmış geçmişle…Keşke ben de geçmişte izleseydim bu filmi ve sırf gülüp geçebilseydim izlediklerime…
Comments Off