Archive for Şubat, 2004

cucurrucucu cuccu paloma

Malumunuz dünyadaki bütün müzikleri Anglosaksonlar ve Türkler yapmıyor, bütün enstrümanları da onlar çalmıyor. Bu tekdüzelikten sıkıldıysanız EMI şirketinin Hemisphere serisine takılmanın tam zamanı: Dokuz ciltlik bir dünya müziği tarihi. Mesela Ferit El Atraş`ın yedibuçuk dakikalık epik eseri “Hebeena Hebeena” (namı diğer “Zennube”) size uyar mı? Ya da Mikis Theodorakis`in “Zorba”sı, Edith Piaf`ın “La vie en rose”u? Marlene`in “Brigas Nunca Mais”i? Olmadı, Sexteto Mayor`un “El Choclo”suna ne dersiniz? Hemisphere serisinde şansonların, tangoların, Arap havalarının, flamenkoların, bossanovaların, Grek nağmelerinin, fadoların, Küba danzonlarının hikayesi var. Dünyanın yedi ikliminden, dokuz bucağından şarkılar derlenmiş, herbiri dokuz-on parçalık CD`lere dönüştürülmüş.; “The Story of Chanson”, “The Story of Arabic Music” şeklinde sıralanmış, şimdi ilginize mazhar olmayı bekliyor. İşte size bu seriden -kapımda görsem tanımayacağım ama- seslerine bayıldığım birkaç isim daha: Fransa`dan Charles Trenet, Gilbert Becaud, Juliette Greco, Josephine Baker; Arap dünyasından Ümmü Gülsüm, Feyruz, Leyla Murad; Yunanistan`dan Melina Merkouri, Gregoris Bithikotsis; Küba`dan Los Van Van, Los Papines, Rojitas y su Orguesta, Rolando Valdes ve hatırlayamadığım bir sürü isim…şimdi bu noktada “buraya tık`la ilgili siteye zıpla” hokus pokusu koyabilseydim hoş olurdu. Ama benim gibi teknofobik bir insandan böyle bir hizmet beklemiyorsunuz umarım. Bu nedenle doğrudan adresi söylemekle yetineyim: daha geniş bilgi için; www.hemisphere-records.com adresine uğrayabilirsiniz.

Hazır söz müzikten açılmışken bir not daha düşeceğim. Almodovar`ın Konuş Onunla`sını izleyenleriniz hatırlar. Filmde bir ev partisinde, dinlediğinde esas oğlanı (tabii beraberinde beni) ağlatan bir şarkı vardı, cuccurrucucu cuccu paloma gibi sözleri olan. Sonradan öğrendim ki şarkıyı söyleyen de Caetano Velosu`ymuş. Sırf bu şarkı için bile dinlemeye değer derim. Aklınızda bulunsun…

Kazan demiş dibim altın, kepçe demiş girdim gördüm!

Detayın içinde ayışığı var! demiş adam…
Her türlü kuşatılmaya özgürce cevap vermek hayatı şaha kaldırabilir! demiş kadın…
Dünyayı dünyaya bırakıp kuşlara karışmak istiyorum! demiş adam…
Cennetten sıkılan kadını oynamıyorum, kimsesizler diyarından ayrılmıyorum! demiş kadın…
Gözlerimin camını dünyanın ve aşkın iyiliği için kıran biriyim! demiş adam…
Doğa ve aşk insana ödetiyor, biliyor musun? demiş kadın…
Kurgunun içindeki ur, tarafımdan alınmıştır, görebilene! demiş adam…
Hayatın perdesini aralamak için, ötekileri bilemem ama bana biraz ip biraz yürek yeter! demiş kadın…
Suçsuz dünyanın gözlerinden dökülen uzun bir beyazlığın arkasını gördüm! demiş adam.
Ben istemezsem hangi anahtar açabilir ruhumun kapısını? demiş kadın…
Nesli inatla tükenmeyen o büyük saflığa inanıyorum! demiş adam…
“Yalnızca korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümserim” diyen Tezer Özlü`yü özlüyorum! demiş kadın…
“Acının gizli ışığını göz yollarına serpenleri seviyorum” diyen Kafka`yı özlüyorum! demiş adam…
Herkesin ve herşeyin birbirine sürüklenip yabancılaştığı şu çılgın ve vahşi çağımızda, ısrarla tutkuyu aramalıyız! demiş kadın…
Sonra her ikisi de kendince anlamlı başka başka şeyler demiş, demiş, demiş…ama kimse kimseyi dinlememiş…
Kadın ve adam karton hayatlara burun kıvırarak, ihanete ve muhteşem yalnızlığa el sallayarak, yaşam denilen o sonsuz dalgınlığa doğru farklı istikametlerde yürümüşler…

bir Sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğŸim

İlk defa şu an bu sayfaya nasıl resim yerleştirilir, bilmek istedim. EğŸer bilseydim Hasan Hüseyin€™in €“belki de kendinden daha fazla tanınan- o meşhur resmini yerleştirirdim. Eminim görmüşsünüzdür: gür ve kabarık saçlarını rüzgara vermiş, gözleri ufukta, alnı €“alınyazısı gibi- karanlık ama açık, dik başlı, dik bakışlı bir resim…kendisi yapmış, yani doğŸuştan sanatcıymış. €œDirimizi saramayan bayrak ölümüzü sarmış neye yarar?€ dedi diye öğŸretmenlikten atmışlar. Ne yapsın, ekmek parası peşinde arzuhalcilikten yayıncılığŸa, emlakçılıktan tabelacılığŸa kadar uğŸraşmadığŸı iş kalmamış ama nafile, Ankara€™da bodrum katındaki evinde açlıktan ölmüş. 84€™ün 25 şžubatı bir gece yarısı…Yani anlayacağŸınız şiir karın doyurmamış.
Kısa yaşamı esnasında benim memleketime de uğŸramış şair. Demiş ki;

€œve der ki kitabın orta yerinde
bütün ırmakları dünyanın
Kızılırmaktan geçer…€

Ve derler ki koca şair, ölüm tatlı bir türküdür Kızılırmak insanının dilinde. EğŸer desen ki €œdirimizi doyuramayanlar, ölümüzü anmış neye yarar€ diyecek tek kelime bulamam. Ama bırak da bir türkümüz olsun dudaklarımızda içinde adının geçtiğŸi…

İşte size şairin bizim oralardan bahseden bir şiiri:

Sivas Sabahı

eylülün bulanık bir çay gibi ekime aktığŸı gündü
yine yaslı değŸirmenler yine mazılar çığŸlık çığŸlık
yine bir akşamdı sivas çarşısında
yine akşam taşıyorlardı ıslak sivas çarşısına kağŸnılar
sanki gülerken vurulmuştuk sanki akşamdık
sanki bir savaşertesiydi durup yaşlandığŸımız
ay altında kerpiç ve kül ve ağŸıt

namlular yılan sırtı meneviş
tren düdükleri yakın uzak yabanıl
ben bu gözleri bir ali galip’te gördüm
kurtuluşun bir sayfasında
sinsi hain şımarık ve daha
içimde sivas sabahlarının o delikanlı gerinişi
sırsıklamdık
ben bu gergin havaları her zaman sevdim
bu bir kurultay havasıdır bir abdurrahman halayına
duruştur bu
sığŸamadım gecelere
sığŸamadım türkülere
sığŸamadım kadın sesinde anadolu akşamlarına
onlar
o kaşları yıkık
çakmaktaşı gibi kuvayi milliyeciler
mustafa kemal şafağŸının kıyısında öylece duruyorlar
yüreklerinde katıksız güvenleri
yalın yüzlerinde haklı öfkeleriyle
öylece duruyorlar
dimdik
ve apaydınlık
sığŸamadım toprağŸımda kar aklığŸına
sığŸamadım delikanlı içkilere yaylamda
sığŸamadım nakışlarla boğŸulan gözyaşlarına
ben bu gergin havaları her zaman sevdim

bak yine barut gibiyim sanki kurultaydayım
sanki kulaklarımda sömürge sinekleri
oysa sivas çarşısındayım gözlerime yağŸmur yağŸıyor
namlular yılan sırtı meneviş.
sen bir hüzzam makamından akşama bakıyorsun
menekşe gözlerinde uzak bir acının ince buğŸusu
kül rengi bir tango seni uykulara çekiyor
ya bir roman kahramanısın ya da bir paris yolcusu

bu akşamlar hep böyledir karakuş gibi iner yukarlardan
fabrikada sokakta perdeler arkasında vurur insanı
bu akşamlar hep böyledir, ben işte hep böyle götürülürüm
beni heryerde görürsün adres kullanmıyorum
bayrakları severim, tutsaklığŸa yumruk gibi savrulan
bayrakları
insanları severim, haksızlığŸa yumruk gibi sıkılan insanları
kötüler ali galip’seler ben kuvayi milliyeciyim
yüreğŸimde doludizgin bir kardeşlik özlemi
o şafağŸın kıyısında yine dimdik beklemekteyim

bir sivas sabahı var ki onu sonra göstereceğŸim.

Flaubert’in Papağanı

Dışişlerinden bir arkadaşım anlatmıştı, dediğine göre olay aynıyla vaki: Bir elçiliğin davetinde, Turgut ÖZAL evsahibinin papağanına yakın alaka gösterir. Klasik fasıllardan sonra, papağana “Allah” dedirtmeye çalışır. Israr da ısrar, ama nafile: papağan nuh der, Allah demez. ÖZAL bozulur, yatıştırma misyonunu Mehmet BARLAS üstlenir: “Eğer cumhurbaşkanı olduğunuzu bilseydi, derdi efendim.”

İnsanın başkalarını kendi gibi sanması sıradan bir zaaf, bir papağanı kendi gibi sanması ise gaflete delalet! İnsan konuşan hayvansa, papağan da konuşan bir hayvan olduğuna göre, insan da bir papağandır mantıken… Gel gelelim, papağanlar insan değildir, her ne kadar papağanın Fransızcası Pierrot`dan, İngilizcesi Pierre`den, İspanyolcası Pedro`dan gelse de. Kartacalı tercümanlar, göğüslerinde papağan döğmesi taşırlarmış mesleklerinin nişanesi olarak. Demek ki tercüman bir papağandır icabında ama bir papağan tercüman değildir.

Peki nedir? Julian Barnes`in demesine göre, Aristo ve Plinius papağanın “sarhoşken çok çapkın olduğunu” tespit etmişler. Bu tespit de, korkarım ki Aristo mantığı kokuyor. Sarhoşken çapkın olan insanoğlu (ve bazı insankızı) Papağanlar çapkınken sarhoş, sarhoşken yine sarhoş. (Eee tabi sarhoşların papağanlığı da ayrı mevzu)

Bizim mevzumuz şu: geçenlerde Flaubert`in Saf Bir Kalb`ine (A Simple Soul) tekrar başladım. Belki konuyu bilirsiniz. Yoksul ve cahil bir hizmetçi olan Felicite yarım yüzyıl boyunca aynı hanıma hizmet etmiş, kendi hayatını -belki de başka şansı olmadığından- başkaları için harcamıştır. Sırasıyla kaba bir nişanlıya, hanımının çocuklarına, yeğenine ve bir kolu kanserli yaşlı bir adama bağlanır. Bunların tümü de birer birer elinden alınır: kimi ölür, kimi gider, kimi de onu unutur. Anlaşılır olarak, hayatın getirdiği yıkımların dinin yardımıyla unutulmaya çalışıldığı bir ömürdür bu. Felicite`nin gittikçe daralan ilişki çemberinde son bağlandığı şey, papağan Loulou`dur. Sırası gelip o da ölünce, Felicite onu doldurtur. Bu çok sevdiği yadigarı başucunda saklar ve yatmadan önce onun önünde diz çöküp dua etmeye başlar. Zamanla aklında Hıristiyanlık öğretileriyle ilgili bir karışıklık belirir: genellikle bir güvercin olarak temsil edilen Kutsal Ruh`un bir papağan olarak gösterilmesi belki de daha uygun olacaktır. Tabii bu hiç de mantıksız değildir. Papağanlar ve Kutsal Ruhlar konuşabilir, oysa güvercinler konuşamazlar..

Bu romanı yazarken Flaubert`in bir gazete haberinden etkilendiğini okumuştum bir yerde. romanın yayım tarihinden yola çıkarsak, muhtemelen 1863 veya 64`lü tarihlerde yayımlanan haberde, görkemli bir papağanı olan bir adamdan bahseder. Bu kuş adamın tek sevdiği şeymiş. Adamın gençliğinde başından talihsiz bir aşk geçmiş ve bu olay onun insanlara küsmesine yol açmış, dolayısıyla yalnız papağanı ile yaşamaya yol açmış. Kuşa kaybettiği sevgilisinin adını öğretmiş, bu ad günde nerdeyse yüz kez söylenirmiş evinde. Hayvanın tek yeteneği buymuş ama zavallı efendisinin gözünde bu herşeyden üstünmüş. Adam, o kutsal adın bu garip sesle söylendiğini her duyduğunda coşkuyla ürperir, bu ona ölüler aleminden bir ses, esrarengiz ve insan üstü bir şey gibi görünürmüş. Yalnızlık adamın hayal gücünü öyle etkilemiş ki yavaş yavaş papağanı onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış. Bu yaratığı kutsal bir kuş olarak görmeye, onu tutarken büyük bir saygı göstermeye ve saatlerce oturup kendinden geçmiş bir biçimde onu süzmeye başlamış. Sonra kuş gözlerini efendisinin gözlerinden hiç ayırmadan o büyülü adı söyler ve adamın ruhu, yitirdiği mutluluğun anısıyla dolarmış. Bu garip hayat yıllarca böyle sürmüş. Ama bir gün çevredeki insanlar adamın her zamankinden daha kederli durduğunu ve gözlerinde garip, çılgın bir parıltı olduğunu görmüşler. Papağan ölmüşmüş. Adam bundan sonra büsbütün yalnız yaşamaya başlamış. Dış dünyayla hiçbir ilişkisi kalmamış. Gitgide dha çok kendi içine kapanmış. Kimi zaman günlerce odasından çıkmadığı olurmuş. Kendisine getirilen yemekleri yiyor ama kimseyle ilgilenmiyormuş. Yavaş yavaş kendisinin de bir papağana dönüştüğüne inanmaya başlamış. Ölmüş kuşunu taklit edercesine, çatlak bir sesle, duymaktan büyük zevk aldığı adı haykırıyor, bir papağan gibi yürümeye çalışıyor, oraya buraya tünüyor ve sanki çırpacak kanadı varmış gibi kollarını açıyormuş. Arada bir de öfkelenip odasındaki eşyaları kırmaya başladığı için ailesi sonunda onu bir akıl hastanesine yatırmaya karar vermiş. Ama oraya götürülürken gece kaçmış. Sabah onu bir ağaca tünemiş olarak bulmuşlar. Aşağı indirmekte büyük güçlük çekmişler ama sonunda birisi ağacın dibine dev bir papağan kafesi koymayı akıl etmiş. Bunu görünce, bu zavallı çılgın da aşağı inmiş ve yakalanmış.

Flaubert`in eşyaları arasından çıkan bu gazete kupüründe, “Yavaş yavaş papağan onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış” sözünden sonra “hayvanı değiştirmeli, papağan yerine bir köpek yapmalı” diye bir not düşülmüş. Gelecekte kaleme almayı düşündüğü bir yapıt için kısa bir taslak kuşkusuz. Ama sonunda Felicite ile Loulou`nun öyküsü yazıldığına göre papağan kalmış sahibi değişmiş.

Hikayenin sonunda ise Felicite de ölür. “Dudaklarında bir gülümseme vardı. Kalbi her vuruşta biraz daha yavaşlıyor, sesi kurumakta olan bir çeşme ya da yitip giden bir yankı gibi her seferinde biraz daha uzaklaşıyordu. Son nefesini verirken, gökyüzü onu içine almak için açıldığı sırada, başının tam üstünde dev bir papağan gördüğünü sandı.” Burada anlatım biçimi takdire şayan. Beceriksizce doldurulmuş, gülünç adlı bir papağanın Kutsal ܜçlü`nün üçte birini temsil ettiği, ama amacı ne taşlama yapmak, ne duygusal olmak, ne de Tanrı`ya dil uzatmak olan bir öyküyü kaleme almanın ne denli zor olduğunu bir düşünün. Bir de böyle bir öyküyü cahil ve yaşlı bir kadının bakış açısından anlatmayı ve bunu ne aşağılayıcı ne de yapmacıklı bir havaya kaçmadan becerebilmeyi…Saf Bir Kalb`in gösterdiği şey çok başka: O papağan, Flaubert`in meyilli olduğu aşırı garipliğin kusursuz ve ölçülü bir örneği.

Görüyorsunuz yine lafı uzattım, konuyu Julian Barnes`in Flaubert`in Papağanı`na getiremeden uykum geldi. Kitaptan bir cümle söyleyerek huzurlarınızdan ayrılacağım. Hikayenin anlatıcısı Geoffrey Braithwaite bir yerde şöyle bir şey söylüyor: “Yaşam, bir bakıma, biraz da okuma eylemine benziyor. Eğer bir kitaba verdiğiniz tüm yanıtlar daha önceden profesyonel bir eleştirmence verilmiş olsaydı, o zaman okumanızın ne anlamı olurdu!” Size bol sorulu bol yanıtlı iyi okumalar…
Müsadenizle.

Lars Von Trier ve Beş Engel

Sinemanın, yüzyılı aşan tarihinde (ender bazı filmler hariç) resimlendirilmiş edebiyat olmaktan kurtulmuş kaç film sayabilirsiniz? Metnin güdümünde ve gölgesinde geçmiş uzun bir yüzyıl. Edebiyatın anlatı modeli üzerine kurulu bir sinema dili günümüzde halen sıkça kullanılan bir yöntem. Hemen hemen her filmde başı ve sonu olan bir olaylar dizini anlatılır. Diyaloglar aracılığıyla konunun ve gelişmenin anlaşılır kılındığı bir izleme edimine dönüşmekten kurtulamamış bir görsel seyirdir sinema. İzleyicinin okuma alışkanlıkları temel alınarak kurgulanmış, bu alışkanlıklara ters düşmeyecek bir dil kullanılarak resimlendirilmiş, hareket eden fotoğraf kareleri, (sıradan) sinemayı oluşturur. Bu nedenle sözle, diyalogla, görüntünün kalın bir kalemle altını çizen müzik aracılığıyla iletişim sağlanır izleyiciyle. Kayda alınmış bir tiyatro oyununu da andırabilir bazı filmler. Sinema tarihi (yine bazı istisnaları saymazsak) resimlendirilmiş metin ile kayda alınmış oyun örneklerinin tarihinden başka bir şey değildir. “İstisna” diyerek kapsam dışında bıraktığımız filmlerde ise yönetmenler, sinemayı kendi sanat ve düşünsel amaçları için araç olarak kullanan has sanatçılardır.

Eflatun`un sözlü kültür ile yazılı kültürü birbirine rakip görmesinden bu yana, düşünce tarihinde söz, yazı ve görüntüyü birbirinden kopuk, kullandıkları anlatım ve iletişim araçları bakımından birbiriyle yarışan kültür dilleri olarak görme eğilimi vardır. Son yüzyıl, yedinci sanatla bu kültür dillerinin harmanlanışına şahit olmuştur. Ama bunlardan biri vardır ki “iyi” filmde baskın biçimde ön plana çıkar: görüntü dili.

Sinemanın gerçekliğini saniyede 24 kare olarak düşünürsek bu karelerin her birinin bir resim tuvali gibi ince ve yorucu bir ressam çalışmasını gerektirmektedir. Olur da bir gün yansıtma aygıtları yok olur, insanlığın elinde filmlerden geriye yalnızca film kareleri kalırsa, gelecek kuşaklar tek bir kareye bakarak bu kareyi yaratmış özerk dilden, filmin iyi mi kötü mü olduğuna karar verebilmeliler. Müziksiz, diyalogsuz, hareketsiz tek bir film karesinin, estetik biçimini ve düşünsel içeriğini iletebileceği kendi özerk dilinin olması gerekir. İyi film budur…

Filmlerinin bu “iyi film” kriterlerine uyduğunu düşündüğüm yönetmenlerin başında Lars Von Trier geliyor. Kamerası filmin başrol oyuncusu sanki. Yazılı metne, edebi anlatıya öncelik vermeyen, görsel imgeye özerklik tanıyan bir sinema anlayışı var. Fakat öyküyü de bütünüyle dışlamıyor Trier. Onun filmlerinde öykünün, görsel bir dille, özerkliğe kavuşmuş görsel bir dille, edebi anlatı araçlarını kullanmadan aktarıldığını görüyoruz. Ama son filminde bir adım daha öteye gitmiş yönetmen. Hikayesi, öyküsü olmayan, senaryoyu ve altmetni size görüntüleriyle yazdıran bir film yapmış: Beş Engel. Filmi izledikçe fark ediyorsunuz ki, asıl anlatılmak istenen, filmde kelimelerle ifade edilenden çok daha farklı. Filmde diyaloglar hiçbir “kendini ifade” kaygısı taşımadan yazılmış. Zaten filmin meramı da kelimelerle ifade edilebilecek gibi değil. İnsanın kendiyle rekabetini işlemiş film; bu rekabete itici güç olarak dahil olan dışsal faktörler ve bu faktörlerin beraberinde getirdiği engeller. Filmde konu edilen “insanın kendini aşma çabaları” oldukça derin mecazlarla anlatılmış; sırf bu sebeple bile olsa izlenmeye değer derim. Ama bu mecazların özellikle bir tanesi var ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Filmin (tılsımını bozmadan anlatmaya çalışayım) kahramanı emektar sinemacı Jorgen Leth, 1967 yılında yaptığı “Kusursuz İnsan” adındaki kısa filmini günümüzde -herbiri farklı engelleri içeren- beş farklı şekilde yeniden çekecektir. Çekeceği üçüncü filmde tek engeli şudur: tamamiyle özgürdür. Hay aksi, meğer özgür olmak ne zormuş… Bu zorluk bize yönetmenin bir otel lobisinde dönüp dönüp durması şeklinde yansıtılır; bir arayış içindedir, özgürlüğün arayışı. Sağa sola sapar, gider gider döner… Sonra bir ara durur; durur ve özgürlüğün sesini dinler…Siz de dinlemek isterseniz bu filme gidin derim. Filmin bir diğer güzel yanı sizi yapım süreci üzerinde düşündürüyor olması. Filmleri -özellikle iyi filmleri- nasıl izleriz? Kendimizi filmin kahramanı ile özdeşleştirerek, öyle değil mi? Ben ilk defa bir filmi kendimi oyuncunun değil de yönetmenin yerine koyarak izledim. Ve bu harika bir histi…

Bu arada “bir Jorgen Leth filmi” izleyeniniz var mı?

Siz bugün hangi kanaldasınız?

Bunu bir itiraf ya da ayrıcalık havasına büründürmeden bir çırpıda söyleyeceğim: Benim televizyonum yok. Hem de nerdeyse 10 yıldır. Ama nihayet yıllar sonra ilk kez televizyon izledim. Uzun uzun. Tıpkı işin erbabının yaptığı gibi, bir kanaldan diğerine atlayarak… İdmansızlıktan tıknefes bir halde, görüntülerin ardı sıra koşturarak…Televizyonla daha yapıcı bir ilişkinin emek ve sabır gerektirdiğini biliyorum. Yine de “izlenimlerimi” iletişim çağı yalınlığında açıklayacağım: AZ SONRA!..

Televizyonla arama koyduğum mesafe başlangıçta bir tür (ideolojik) tavırdı; daha sonraları zamanımı daha “seçkince” geçirme kaygıları ağır bastı, en sonunda ben ekrana tekrar yönelsem mi diye düşündüğümde ise televizyonlarda izlenmeye değer hiçbirşey kalmamıştı. Bugünkü durumumu ise ancak bir “alışkanlık yitimi” olarak tanımlayabilirim. Sadece izleme alışkanlığımı kaybetmedim ben, aynı zamanda televizyona olan tahammülüm de yokoldu. şimdi hangi evde televizyonun sesini duysam, o evin bütüm mahremiyeti yok olmuş gibi geliyor bana.

2003 yılının son haftasıydı. Sıkıntıdan yok olacak gibi hissettiğim bir ruh hali ile bir otel odasına kapatmıştım kendimi. Okuduğunu anlamaz, tek kelime yazamaz bir haldeydim. Vicdan muhasebesi yapmaktan, gelmişi geçmişi tartmaktan, kısacası kendimden kaçmanın tek yoluydu o anda televizyon. Öyle de yaptım: Televizyonu açtım ve o anda fark ettim ki televizyona açtım. Ama kısa sürdü bu hasretlik hali. İzlediğim onca “gürültü-şamata” bir tür uyuşma ve başdönmesi yarattı bende. Tüm şatafatına karşın karanlık şeylere özgü hipnoz edici bir gücü vardı. Bir pasiflik hali yaratıyordu insanda, olup bitene “seyirci” kalmanı sağlayan bir hal… Ekrandan yansıyan o soğuk ışık taşlaşmaya yol açıyordu, bir tür “akıl tutulması” diyebiliriz…

Okul günleri bitip de iş hayatına başlayalı beri sürekli yinelenen tavsiyelere kulak asmalıymışım. Kaçırdığım sadece bitimsiz bir “deşarj” kaynağı değilmiş meğer (nasıl oluyor hiç bilmem ama hemen herkes ilk şu cümleyi söyler “televizyon beni dinlendiriyor”); gerçek yaşamın, toplumsal koşullardan, dilden, dinden vs. vs. vs. hepsinden öte televizyondan bağımsız bilinemeyeceği gerçeğiymiş(?). Kendimi ülkenin “gerçeklerine” uyarlama konusunda daha gayretli olmamı söyleyenler, aslında zarifçe şunu anlatmaya çalışıyorlarmış: Televizyonsuz bir dünya olsa olsa kurgusal, metafizik bir öte-dünyaymış; saf bir inançla yazdığım insan, aşk, hayat, hakikat vb… konular gerçek dünyada mum ışığında yazılmış izlenimi veriyormuş, iğreti duruyormuş; dinginliğin ve ciddiyetin yerini akıcılık ve hafiflik almış… şimdi düşünüyorum hangi dünyaya ait olmak isterim diye. Sanırım tercih yapmakta zorlanmayacağım. Ben yine olduğum yerde kalayım. Belki zamanla tercihini benim dünyamdan yana kullananların sayısı artar, ne dersiniz? Buyurun, her zaman beklerim efendim..

şžöyle bir cümle geçti şimdi içimden: Metropollerde ninni söyleyerek çiçek toplayan yağŸmur çocukları mercan köşkleri yitireli yıldızlar bir başka donuyor.
Nedendir bilmem, sadece aklımdan geçti işte…