Dışişlerinden bir arkadaşım anlatmıştı, dediğine göre olay aynıyla vaki: Bir elçiliğin davetinde, Turgut ÖZAL evsahibinin papağanına yakın alaka gösterir. Klasik fasıllardan sonra, papağana “Allah” dedirtmeye çalışır. Israr da ısrar, ama nafile: papağan nuh der, Allah demez. ÖZAL bozulur, yatıştırma misyonunu Mehmet BARLAS üstlenir: “Eğer cumhurbaşkanı olduğunuzu bilseydi, derdi efendim.”
İnsanın başkalarını kendi gibi sanması sıradan bir zaaf, bir papağanı kendi gibi sanması ise gaflete delalet! İnsan konuşan hayvansa, papağan da konuşan bir hayvan olduğuna göre, insan da bir papağandır mantıken… Gel gelelim, papağanlar insan değildir, her ne kadar papağanın Fransızcası Pierrot`dan, İngilizcesi Pierre`den, İspanyolcası Pedro`dan gelse de. Kartacalı tercümanlar, göğüslerinde papağan döğmesi taşırlarmış mesleklerinin nişanesi olarak. Demek ki tercüman bir papağandır icabında ama bir papağan tercüman değildir.
Peki nedir? Julian Barnes`in demesine göre, Aristo ve Plinius papağanın “sarhoşken çok çapkın olduğunu” tespit etmişler. Bu tespit de, korkarım ki Aristo mantığı kokuyor. Sarhoşken çapkın olan insanoğlu (ve bazı insankızı) Papağanlar çapkınken sarhoş, sarhoşken yine sarhoş. (Eee tabi sarhoşların papağanlığı da ayrı mevzu)
Bizim mevzumuz şu: geçenlerde Flaubert`in Saf Bir Kalb`ine (A Simple Soul) tekrar başladım. Belki konuyu bilirsiniz. Yoksul ve cahil bir hizmetçi olan Felicite yarım yüzyıl boyunca aynı hanıma hizmet etmiş, kendi hayatını -belki de başka şansı olmadığından- başkaları için harcamıştır. Sırasıyla kaba bir nişanlıya, hanımının çocuklarına, yeğenine ve bir kolu kanserli yaşlı bir adama bağlanır. Bunların tümü de birer birer elinden alınır: kimi ölür, kimi gider, kimi de onu unutur. Anlaşılır olarak, hayatın getirdiği yıkımların dinin yardımıyla unutulmaya çalışıldığı bir ömürdür bu. Felicite`nin gittikçe daralan ilişki çemberinde son bağlandığı şey, papağan Loulou`dur. Sırası gelip o da ölünce, Felicite onu doldurtur. Bu çok sevdiği yadigarı başucunda saklar ve yatmadan önce onun önünde diz çöküp dua etmeye başlar. Zamanla aklında Hıristiyanlık öğretileriyle ilgili bir karışıklık belirir: genellikle bir güvercin olarak temsil edilen Kutsal Ruh`un bir papağan olarak gösterilmesi belki de daha uygun olacaktır. Tabii bu hiç de mantıksız değildir. Papağanlar ve Kutsal Ruhlar konuşabilir, oysa güvercinler konuşamazlar..
Bu romanı yazarken Flaubert`in bir gazete haberinden etkilendiğini okumuştum bir yerde. romanın yayım tarihinden yola çıkarsak, muhtemelen 1863 veya 64`lü tarihlerde yayımlanan haberde, görkemli bir papağanı olan bir adamdan bahseder. Bu kuş adamın tek sevdiği şeymiş. Adamın gençliğinde başından talihsiz bir aşk geçmiş ve bu olay onun insanlara küsmesine yol açmış, dolayısıyla yalnız papağanı ile yaşamaya yol açmış. Kuşa kaybettiği sevgilisinin adını öğretmiş, bu ad günde nerdeyse yüz kez söylenirmiş evinde. Hayvanın tek yeteneği buymuş ama zavallı efendisinin gözünde bu herşeyden üstünmüş. Adam, o kutsal adın bu garip sesle söylendiğini her duyduğunda coşkuyla ürperir, bu ona ölüler aleminden bir ses, esrarengiz ve insan üstü bir şey gibi görünürmüş. Yalnızlık adamın hayal gücünü öyle etkilemiş ki yavaş yavaş papağanı onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış. Bu yaratığı kutsal bir kuş olarak görmeye, onu tutarken büyük bir saygı göstermeye ve saatlerce oturup kendinden geçmiş bir biçimde onu süzmeye başlamış. Sonra kuş gözlerini efendisinin gözlerinden hiç ayırmadan o büyülü adı söyler ve adamın ruhu, yitirdiği mutluluğun anısıyla dolarmış. Bu garip hayat yıllarca böyle sürmüş. Ama bir gün çevredeki insanlar adamın her zamankinden daha kederli durduğunu ve gözlerinde garip, çılgın bir parıltı olduğunu görmüşler. Papağan ölmüşmüş. Adam bundan sonra büsbütün yalnız yaşamaya başlamış. Dış dünyayla hiçbir ilişkisi kalmamış. Gitgide dha çok kendi içine kapanmış. Kimi zaman günlerce odasından çıkmadığı olurmuş. Kendisine getirilen yemekleri yiyor ama kimseyle ilgilenmiyormuş. Yavaş yavaş kendisinin de bir papağana dönüştüğüne inanmaya başlamış. Ölmüş kuşunu taklit edercesine, çatlak bir sesle, duymaktan büyük zevk aldığı adı haykırıyor, bir papağan gibi yürümeye çalışıyor, oraya buraya tünüyor ve sanki çırpacak kanadı varmış gibi kollarını açıyormuş. Arada bir de öfkelenip odasındaki eşyaları kırmaya başladığı için ailesi sonunda onu bir akıl hastanesine yatırmaya karar vermiş. Ama oraya götürülürken gece kaçmış. Sabah onu bir ağaca tünemiş olarak bulmuşlar. Aşağı indirmekte büyük güçlük çekmişler ama sonunda birisi ağacın dibine dev bir papağan kafesi koymayı akıl etmiş. Bunu görünce, bu zavallı çılgın da aşağı inmiş ve yakalanmış.
Flaubert`in eşyaları arasından çıkan bu gazete kupüründe, “Yavaş yavaş papağan onun kafasında olağanüstü bir değer kazanmış” sözünden sonra “hayvanı değiştirmeli, papağan yerine bir köpek yapmalı” diye bir not düşülmüş. Gelecekte kaleme almayı düşündüğü bir yapıt için kısa bir taslak kuşkusuz. Ama sonunda Felicite ile Loulou`nun öyküsü yazıldığına göre papağan kalmış sahibi değişmiş.
Hikayenin sonunda ise Felicite de ölür. “Dudaklarında bir gülümseme vardı. Kalbi her vuruşta biraz daha yavaşlıyor, sesi kurumakta olan bir çeşme ya da yitip giden bir yankı gibi her seferinde biraz daha uzaklaşıyordu. Son nefesini verirken, gökyüzü onu içine almak için açıldığı sırada, başının tam üstünde dev bir papağan gördüğünü sandı.” Burada anlatım biçimi takdire şayan. Beceriksizce doldurulmuş, gülünç adlı bir papağanın Kutsal Üçlü`nün üçte birini temsil ettiği, ama amacı ne taşlama yapmak, ne duygusal olmak, ne de Tanrı`ya dil uzatmak olan bir öyküyü kaleme almanın ne denli zor olduğunu bir düşünün. Bir de böyle bir öyküyü cahil ve yaşlı bir kadının bakış açısından anlatmayı ve bunu ne aşağılayıcı ne de yapmacıklı bir havaya kaçmadan becerebilmeyi…Saf Bir Kalb`in gösterdiği şey çok başka: O papağan, Flaubert`in meyilli olduğu aşırı garipliğin kusursuz ve ölçülü bir örneği.
Görüyorsunuz yine lafı uzattım, konuyu Julian Barnes`in Flaubert`in Papağanı`na getiremeden uykum geldi. Kitaptan bir cümle söyleyerek huzurlarınızdan ayrılacağım. Hikayenin anlatıcısı Geoffrey Braithwaite bir yerde şöyle bir şey söylüyor: “Yaşam, bir bakıma, biraz da okuma eylemine benziyor. Eğer bir kitaba verdiğiniz tüm yanıtlar daha önceden profesyonel bir eleştirmence verilmiş olsaydı, o zaman okumanızın ne anlamı olurdu!” Size bol sorulu bol yanıtlı iyi okumalar…
Müsadenizle.