Günün anlam ve önemine binaen ben de son bir yılın filmlerine bir bakış attım. Her ne kadar seçim yapmak çok zor olsa da bir liste hazırladım.
En İyi Film: Bebekler (Dolls)… şimdi size filmi uzun uzun anlatarak büyüsünü bozmak istemem, zaten istesem de nefesim yetmez, beceremem. Ama bende yarattığı etkiyi şöyle özetleyim: İlk izleyişimde film bittiğinde oturduğum koltukta kalakaldım, sanki bütün kanım çekilmiş gibiydi damarlarımdan, dizlerimin üstüne doğrulamadım (peki ne yaptım? Hiç yerimden oynamadım, aynı salonda bir sonraki seansa kaldım. Lütfen bu itirafım aramızda kalsın, Beyoğlu sinemasının yetkilileri duymasın)
Kitano`nun Bebekler filmi, üç ana hikaye etrafında gelişen “saf aşk” düşüncesi üzerine bir film. Üç hikayede de imkansızı isteyen karakterler bu isteklerinin sonuçlarını yıkıcı bir biçimde görürler. Ve filmin sorusu şudur: Saf olan her zaman için doğru olan mıdır? Filmi “en iyi film” yapan yanı ancak yunan tragedyalarında rastlanan bir anlatım ustalığını, Japon kültürünün görsel zenginliği ile sunarak bir masal yaratması. Bu masal insan doğasının mutluluktan yıkıma, yıkımdan mutluluğa geçiş sürecinin küçük ayrıntılarını yine insana has zaaflara vurgu yaparak anlatır. “Yaşamın küçük şeyleri bakım ister: ufak ayarlamalar, düzenlemeler, onarımlar…Ya büyük şeyleri? Yaşamın büyük şeyleri yoktur ki; yaşamın her şeyi küçücüktür, ufacıktır, ayrıntıdır…” Ve bu ayrıntılar o denli keskin ve mükemmel görüntülere dönüşmüştür ki, film baştan sona her birini dondurup tablo haline getirmek isteyeceğiniz karelerle dolu. Filmde görüntüler o denli baskın ki öyküler arasındaki geçişlerin inceliği, zaman ve mekan ile karakterler arasındaki mecazlar, kurguda ses öğesinin kullanılma ustalığı gibi sinemasal zenginliklere ancak daha sonraki izleyişlerde dikkat edilebiliyor. Aslında bu bir film değil. Her izleyişte yeni keşiflere açık bir derya-deniz…
En İyi Uyarlama: Saatler (The Hours), Billy Elliot`ın yönetmeni Stephan Daldry`ın en son filmi; Yazar Michael Cunningham`ın 1999`da Pulitzer ödülü kazanan Saatler adlı romanından aslına hayli bağlı kalınarak uyarlanmış. Roman, farklı tarihlerde farklı yerlerde yaşayan üç kadının hikayesi üzerine kurulu. Yazar Virginia Woolf, Kalifornia`da yaşayan Laura Brown ve New York`ta yaşayan Clarissa Vaughan`ın “bir gün”leri, Woolf`un Mrs. Dalloway adlı romanına çeşitli göndermelerde bulunan paralel bir kurguyla yansıtılıyor. Filmde bu üç kadını canlandıran Nicole Kidman, Julianne Moore ve Meryl Streep`in her üçünün de tiyatro geçmişlerinin olması farklı bir canlılık yaratmış. Yine tiyatro kökenli Kraliyet tiyatrosu sanat yönetmenliğine kadar yükselmiş- yönetmen Daldry`ın oyuncuları ile kurgu arasında bu denli başarılı bir senkron yaratmasını ardındaki sır da bu sanırım.
Saatler, öykülerin ikisinin Amerika`da geçmesi ve oyuncuları sebebiyle bir Amerikan filmi olarak algılanmıştı ilk önce (tarafımca). Ama daha sonra, Hollywood bu tür incelikli bir uyarlamayı nasıl başarmış diye düşünüp biraz araştırınca bir İngiliz filmi olduğu ortaya çıktı. Üstelik Virginia Woolf`un eserlerinin uyarlamasını yapmak, onun yaşadığı ve yazdığı ortama daha yakın olmaları ayrıca taşıdıkları kanın akış hızı açısından İngilizlere yakışır doğrusu…Ayrıca film Woolf`un eserlerinden uyarlamalara konu olmuş Sally Potter`ın Orlando`su, Marleen Gorris`in Mrs. Dalloway`i ve Golven`i ile Annette Apon`un Dalgalar`ı arasında en başarılısı diyebiliriz.
Bu filmde kendi yaşamları içinde kaybolan kadınlar anlatılıyor. Yaşanan bir günde tüm hayatın, ilişkilerin ve kırılma noktalarının yansıtılması Wollf`un “bilinç akışı” tekniği ile geliştirdiği bir yöntem. Deneysel bir çalışma olan Saatler`de ise yazar Cunningham aynı tekniği bu kez üç kadının yaşamına, farklı zaman ve mekanlara uyguluyor. Wollf`un duyduğu yalnızlık ve kendine yönelik şüpheler Cunningham için de önemli bir motif oluşturuyor. Filmin “uyarlama” konusundaki başarısı ise bu motifi çok net bir biçimde yansıtıyor olması. Filmin konusu, dışardan bakıldığında ideal şartlarda yaşayan, ama içine sızıldığında aslında “kendine ait bir oda”ları dahi olmayan üç kadının acıları. Bu kadınları yerleşik bir düzen kurmaya zorlayan ve bu düzene mahkum kılan sebep kimi zaman sevgi, kimi zamanda yalnız kalma korkusu veya kendine güvensizlik. Basit gibi görünen ama insanın geleceğini mahvetme potansiyeli taşıyan sebepler. Kitaptan bir cümle ile söyleyecek olursak: “savaş bitti, erkekler görevlerini yerine getirdi, şimdi biz (kadınlar) buradayız, hepimiz yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, kocaman bir dünya yaratıyoruz, içinde çocukların güvende olduğu, düzenli ve uyumlu bir dünya; hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin ışıltılı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. Bunların dışında bize düşen sadece varolup şükran duymak ve mutlu olmak…”
Filmde romanda olduğu gibi eşcinsel ilişkiler mevcut ama bu romanın olduğu gibi- filmin de belirgin teması değil. Bu konu özel bir sorun teşkil etmiyor, özellikle film bu konuda daha da suskun. Film aslında depresyon hakkında da değil; mutluluk şansı yakalama mücadelesi hakkında. Bu mücadele son yüzyılın farklı dilimlerinde yaşayan kadınların şahsında farklı sonuçlanıyor. Romanda çok ince işlenmiş olan bu mücadele filme aynı başarı ile yansıtılmış denilebilir..Filmden bir alıntı ile bitirelim: “Hayattan kaçarak mutluluğu yakalayamazsın.”
İyi ki İzlemişim Dediklerim: Donnie Darko, Piyanist, Yirmibeşinci Saat, On, Benim Cici Silahım, Dogville, Santa, Gerry.
İzleyemediğim İçin Dövündüklerim: Tanrıkent, Kaset, 28 Gün Sonra, Kurdun Günü, Afili Delikanlı.
Bu vesile ile sinema sektörüne emeği geçen herkese minnetlerimi sunuyorum,
Hepinize iyi seyirler…