Archive for Mart, 2004

denizi dinlemeyi ihmal etmeyin!

Kıyıda durmuş denizi seyrediyorum. Bütün gün boyunca zihnimi kurcalayan olayı bir de denizden dinliyorum…
Pırıl pırıl bir gökyüzü, her şey o kadar aydınlık ki… Uzakta bir kayık, içinde üç kişi, iki kadın bir erkek elleri ile balık tutuyorlar. Koca koca balıklar, hepsi gümüş rengi. Kadınlardan biri “Ben bu kayıktan inmek istiyorum” diyor. Deniz şıpır şıpır, güneş var ama terletmiyor. Kadın, “ben atlıyorum” diyor. Diğer kadın ona engel olamıyor, adam endişeyle bakıyor. Adamın tuttuğu balıklar küçülmeye başlıyor. Ama renkleri hâlâ gümüş. Her yere ve her şeye sessizlik hakim.
Çoff… kadın suya atlıyor. Kayık bir iki sallanıyor. Gerisini görmek mümkün değil, kadın suyun dibine doğru yüzüyor. Sanki dışarıdaki havayı teneffüs edercesine rahat. Yalnız artık etraf parlak değil; mavi yeşerdi, yeşil grileşti. Kadın kocaman bir şato görüyor yolda… yooo, hayır, bu bir tapınak! Yüzerek yaklaşıyor, oymalarla, kakmalarla dolu bir duvara. Uzanıyor, iki küçük kanatlı heykelciği koparıp alıyor. Sanki iki küçük melek, biri bir elinde, diğeri öbüründe. Dalmaya devam ediyor. Sonra kimbilir neden, onları almanın ayıp olacağını düşünüyor. Gerisin geriye yüzüp, duvara, yerlerine takıyor. Daha derinlere dalmak amacı. Duvarın dibine gelince tapınağın kapısına bakıyor. Ne kocaman… Bir sürü rahibe, yavaş yavaş yürüyorlar ve bir sürü yalnız kadın, kafaları kazınmış, üstlerinde krem rengi uzun entariler, ayakları çıplak, ne de olsa her yer kum.
Sanki suyun altında özel bir fanus varmışçasına, denizdeki kadınlar yukarı doğru uçmuyor. Rahat nefes alıyor herkes, her şey çok yavaş. Her rahibe bir kadını tapınağa doğru yürütüyor.
Bunlar yeni gelenler… Eskiler artık herşeyi kanıksamış gibi duruyorlar.
Köşeden seyreden kadın, tüm esareti görse bile nedense yukarı çıkmayı akıl edemiyor. Üstüne başına bakıyor. Garip, atladığı giysiler yok üzerinde. O uzun, canım saçlar da yok. Saçları kıpkısa sanki kazınmış gibi, elbisesi ise krem rengi, uzun; kendine yol gösterecek rahibe çoktan yanıbaşında, tatlı bir gülümseme ile onu bekliyor. Kadın başını öne eğiyor, kumlar ayağının altında hafifçe kenarlara kaçışıyorlar, tapınağa doğru koyulaşan yeşil grinin arasından süzülerek geçiyorlar. Artık başka hayat yok, denizin rengi kaçık. Koca tapınağı, oymaları, kakmaları da göremeyecek. Suyun altı… Ama balıklar yok… ne küçüğü, ne büyüğü…
Kendi yalnızlığında, kum tanelerinin arasında yitip gidecek.
Hangisi iyi, hangisi kötü, hangisi doğru sadece zaman bilecek.
O, kaybolup gidecek, kayıkta kalanlardan bir daha asla haber alamadan…

günlerden cuma: biraz şiir biraz kalecik karası vakti!

Rivayet olunur ki Nazım Hikmet, Deniz Harp Okulunda öğrenci iken kızkardeşinin kedisi için yazdığı şiiri tarih öğretmeni Yahya Kemal`e okur:

Yeşil deniz gibi gözleri vardı
Beyaz tüyleriyle bir küme kardı
Ağzını süsleyen sedef dişlerdi
Baygın nazarı ta ruha işlerdi

Severken aldatıp birden kaçardı
Okşarken ansızın pençe açardı
Onda bir kadının gururu vardı
Sürmeli gözlerinden riya akardı

Bu arada Nazım Hikmet`in annesi Celile Hanım eşinden boşanmıştır. Yahya Kemal ise Celile Hanım`a yanıktır. Yahya Kemal şiiri okuduktan sonra bir değerlendirme yapabilmek için kediyi görmesi gerektiğini söyler. Fırsat bu fırsat kendini eve davet ettiren Yahya Kemal kediyi görür ve şöyle der: `Sen bu uyuz kediyi böylesine övebiliyorsan şair olacaksın demektir.` Ama kendisi hiç öyle düşünmüyor olacak ki 52 yaşında yazdığı şiirinde Nazım Hikmet der ki:

Çocukken postacı olmak isterdim
şžairlik filan yoluyla değil ama
Basbaya, sahici postacı…

Bazı şairlerin postacı olmak istemesi gibi bazı postacılar da şair olmak istermiş. Pablo Neruda`nın yolunu kesen postacı iç geçirerek der ki:
- Ah ben de şair olmak isterdim.
Ünlü şair hiciv yeteneğini konuşturur:
- Yavrucuğum, şili`de herkes şair zaten. Senin postacılığa devam etmen daha iyi. Hiç değilse çok yol yürür ve şişmanlamazsın. Baksana şili`deki tüm şairler davul gibi.
Postacı ısrar eder:
- Demek istiyorum ki, şair olsaydım söylemek istediğim her şeyi söylerdim.
- Ne söylemek istiyorsun peki?
- İşte asıl sorun bu ya. şair olmadığım için söyleyemiyorum!

Doğru aslında postacının tespiti. şairler çok şey söyler ama herkesten farklı söylerler; söyledikleri şeyleri güzelleştirirler. Ama gelin görün ki şairlerin çok şey söylemesiyle her şey bitmiyor. Marifet söylenenleri anlamak. Yoksa Süreyya Berfe`ye hak vermemek elde değil:

Sümerlerden bu yana şiir yazılıyormuş.
Bakıyorum dünyanın haline
Yazılmasa da olurmuş…

Festival Başlıyooor: Hayatın bayıcılığŸına “10 Dakika Ara”

Günümüzde geçmiş yüzyılların bilmediğŸi, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor: Sinemadan çıkmış insan…GördüğŸü film ona birşeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değŸil artık. İnsanlarla barışık, kendi içinde üretken. Onun büyük işler yapacağŸı umulur. Ama beş on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıklarıyla, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.
Yusuf Atılgan-Aylak Adam

Sabah uyanıp perdeyi açıyorsunuz ki bir ışıltı var sokakta, cıvıl cıvıl kuşlar, börtü böcek..O da nesi? Bahar gelmiş! Ve işte bahara has güzelliklerden biri daha kapınızda: Film Festivali. İstanbul Kültür Sanat Vakfı€™nın bu yıl yirmi üçüncüsünü düzenleyeceğŸi Uluslararası İstanbul Film Festivali bu sene 10-25 Nisan tarihleri arasında teşriflerinizi bekliyor. İşte size festival programına göz atarken ismine tav olduğŸum birkaç film ve bende çağŸrıştırdıkları:

Annemler YemeğŸe Geliyor (oo yooo bu evin hali ne böyle!!!)
Kahramanlara Rahat Huzur Yok (ah evet benden iyi bilemezsin!)
İki Düşünce Arasındaki Sessizlik (………………)
Sıkı Çalış, İyi EğŸlen (işte benim sloganım)
Göbek Adım Kıskançlıktır (öyleyse lütfen benden uzak dur!)
İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış…Ve İlkbahar (geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın… Sen gözlerimde bir renk Kulaklarımda bir ses Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın…nay nay nay…)

Festival Programında ilk anda dikkat çeken iki özel gösterim: İlki Borusan Oda Orkestrası eşliğŸinde €œDamgalı Kadın€ 1928 yapımı siyah-beyaz bir sessiz filmi fonda Ender Sakpınar€™ın şefliğŸinde Borusan Oda Orkestrasının müziğŸi ile izlemek! Nasıl olacağŸına dair en ufak bir fikrim yok. Ama dediler gibi merak ettiğŸimi itiraf etmeliyim. İzleyip göreceğŸiz.
İkincisi Eunice Martins€™in piyanosu eşliğŸinde €œNosferatu€ Bu da bir sessiz film ama bu kez vampirler başrolde. Vampirler ve piyano? Geniş yürekli dostlarımızdan biri izlerse bana da anlatsın lütfen.

Hazır söz sinemadan açılmışken size €œOğŸlan kızla karşılaşır€ dışındaki sinemadan birkaç dipnot sunup huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hepinize iyi seyirler J

· Dünyanın en uzun filmi John Timmis IV€™ün €œUykusuzluğŸun Tedavisi€ adlı 84 saatlik filmidir.
· Walter Ruttamann€™ın 1929 yılında yaptığŸı €œHafta Sonu€ adlı filmde hiç görüntü yoktur. Film tamamıyla bir ses bandının kurgulanmasından ibarettir.
· Amerikan deneysel sinemasını simgeleyen €œunderground€ terimi ilk kez 1959 yılında Film Kültürü dergisinin bahar sayısında Lewis Jacobs tarafından bu anlamda kullanılmıştır.
· Sinema tarihinde €œflash back€ ilk kez 1927 yılında Paul Fejos€™un €œSon An€ adlı filminde kullanılmıştır. Film ölmek üzere olan bir adamın son nefesinde tüm yaşantısının gözünün önünden €œbir film şeridi gibi€ geçmesini anlatır.
· Robert Berer€™in 1964 yılında yaptığŸı 11 dakikalık €œYumruk DöğŸüşü€ adlı filmin her bir karesi, diğŸerlerinden bağŸımsız ve ilgisiz bir görüntüdür.
· Andy Warhol€™un €œEmpire€ adlı 1964 yapımı filminde tam 480 dakika boyunca Empire State Binası€™nın çatısı görüntülenir. Başrolünü binanın oynadığŸı filmde, günün geçmesi, akşam olunca teker teker binanın ışıklarının yanması vs. dışında olup biten birşey yoktur.

sık sık olduğu gibi bugün de sabah oldu…

geceleyin her evde çocuklar en uslu halleriyle ninnisiz uyuyorlar, şehirde ninnisiz uyunur… anneleri, babaları bütün ömürlerinin tortusunu akıttıkları uyku hayatlarına dalmışlar. ödemek, yetişmek, günün en boğucu saatleri, yorgun sabahlar, beklemek gibi esas insanlık hallerini silip, unutturup rüyaları dolduruyorlar. geceyi kabuslardan kurtarmak elde mutluluk niyetine kalan tek define. kurumuş bir deniz yatağı olan sokaklarda, susuz ve kansız kalmış köpekbalıklarını andıran adamlar, çocukların rüyalarından, kadınların teninden, erkeklerin canından uzak tutmaya çalıştığımız bin türlü günahın ümidiyle dolanıyorlar. hepimizin damarlarında açlık dolaşıyor, ekmeğe, mala, mal addettiğimiz tutkuya, başkalarının hayatına duyulan açlık. birazdan sıcak yataklarımızda buz gibi kalplerimiz uyanacak, gece şehirden çekilecek, gecenin yorgun insanları kovuklarına kaçarken gündüz, kimsenin birbirine selam vermediği çünkü kimsenin birbirini tanımadığı şehre basacak. bir nimet gibi peşinden koştuğumuz işlerimize doğru yola çıkacağız. sevmemek, yırtmak, kanatmak üzere bilmediğimiz bir yerde ettiğimiz yeminleri tutacağız. canımız, tenimizin en ağır yükü, onu dişimize takacağız, tenimize, ruhumuza yabancı bir hayat parçasını bir an önce yaşayıp, bitirip huzura kavuşmak için. sanki bizden ve başkalarından başka bir cehennem olabilirmiş gibi. sanki kendimizden başka sığınacak bir kucak olabilirmiş gibi. kendimizi de kendimizden olmayanları da unutmak üzere yorgun bir değirmenin dişlisi olmaktan ibaret vazifemizi üstleneceğiz. ömrümüzü öğüten bir değirmen. burada, şehirde üstümüze anahtarları kayıp kilitlerin vurulduğu bu kervansarayda, uyumak lüks bize. susması imkansız bir gürültünün eşliğinde birbirimizinkine bir türlü benzeyemeyen, zaten bir türlü ustası olmadığımız bir dans!

Uykusuz geceler medeniyetin en kutsal armağanı neslimize…

elveda

yakaladık diyemeden
ak martının kanadından
özgürlüğŸe giden yolda
daha özlemimiz, açlığŸımız bitmeden
denize, güneşe, mutluluğŸa,
yazlara elveda dedik.

Meyvalar dalında olgunlaşmadan
Oynaşmadan üzüm gözlü yaşıtlarımızla
Bir dilim almadan kırkağŸaç kavunundan
Aniden bastırınca yaz yağŸmurları
Hazlara elveda dedik.

Gün batmadan
Yaklaşmışken düze
Bir parmak bal bile çok görüldü bize
sevgi, barış, aşktan yana
Daha yeni başlamışken yazmaya
Sözlere elveda dedik…

Kayıp arıyor

Abilerim, ablalarım, söyleyin beni hanginiz düşürdü?
Hanginiz cüzdanından otobüs bileti çıkartırken yere kapaklandım?
Az önce sıcacık karanlığında tembel tembel uyukladığım sökük cep hanginizin?
Hanginiz beni vapurda unuttu? Hanginiz beni vapurda unutup arkasına bakmadan gitti?
Hanginizin gözünden düştüm? Hanginizin hık deyip burnundan?
Çok güvenli bir yere koyduğunuz için kaybetmiş olabilir misiniz beni? Belki de gizlemek amacıyla telaşla bir yere tıktınız, şimdi de bulamıyorsunuz. Olabilir mi? Belki mi?
Söyleyin beni hanginiz kaybetti? Kimin daha şimdi çantasındaydım? Kimin çekmecesinin uzak köşelerinde yittim? Düz, dar saçları hapseden bir toka mıyım ki usulcacık kayıp gidivereyim üzerinizden? O yüzden mi rüzgar her bir teli ayrı yana savurmadan kimse yokluğumu fark etmedi?
Siz bayım. Beni siz mi kaybettiniz? Teyzeciğim? Kavanozun kapağını hanginiz açık unuttu? Uçup kayboldum işte böyle…
Renkli kuyruğumu savura savura, altıgen kafamı sallaya sallaya uçtum gittim. Gergin ipimi çekip bıraktıkça, çekip bıraktıkça yükseldim. Herkesin gözü önünde bulutlara süzüldüm. Öyle heybetliydim ki beni izleyenlerin belleğinde günlerce asılı kaldım. Uyumak için gözlerini kapadıklarında rengarenk dikildim karşılarına. Uzanıp çıtalarıma dokundular. Bir tek incir ağacının yükseldiği çayırda sonsuza dek uçacağımdan emindiler. Uçacaktım da. O çayırda sonsuza dek uçacaktım. İçinizden biri kavanozun kapağını açık unutmasaydı. Siz miydiniz o?
Siz miydiniz o iğneyi gergin yuvarlak bedenime saplayan? Söyleyin! Kızgın değilim, bile isteye olmamıştır tabiii. Kazadır. şöyle yanlışlıkla. Aniden. Siz miydiniz? İnanın kaza olduğunu bilmiyordum. Kazaydı değil mi? Tuttuğum soluğun şiddetiyle parlak derimin o iğne darbesine karşı koyamayacağını, iğnenin açtığı delikten birdenbire, asırların ardından gelen özgürlüğün coşkusuyla çıkıp giderken parçalanmış derimin de dört bir yana dağılacağını bile bile bunu yapmış olamazsınız di mi? Sadece bir kazaydı değil mi?
Hanginiz beni aç bıraktı? Hanginiz tasmayı gevşek bağladı?
Nasıl olur da beni işe yaramaz ıvır zıvırla karıştıracak kadar dikkatsiz olabilirsiniz?
Biraz daha sıkı tutsaydınız düşmeyecektim. Biraz daha dişinizi sıksaydınız kirpiklerinizden atlayıp yanağınızdan süzülmeyecektim.
Ah kapıyı üstümden kilitlemeyi hanginiz unuttu? Siz değil miydiniz, gidiyorum, dediğimde sen bilirsin diyen? Gözlerinizden tanıdım, hep yere bakan gözlerinizden.
Öyle yaratıcılıktan uzak bir edayla kaybettiniz ki beni, acemi bir sihirbazın neyin, nasıl yapıldığını bilen kalabalığın küçümseyici bakışları altında dört köşe mendili kaybetmesi bile benim kayboluşumun yanında sanat eseri sayılır. Azar azar kaybettiniz beni. Hissettirmeden. Bir gün birazımı ormanda bıraktınız, bir gün birazımı kimse görmüyorken nehre attınız. Cami avlusunda terk ettiniz. Annenizin evinde unutup bir daha almadınız. O evdeki kalabalığa karıştığımı düşünerek için için güldünüz.
şžimdi parçalarımın izini sürüyorum. Elbet bir gün bulacağım, bulup bir bütün olacağım. Bayım, o suratınızdaki kırmızı burun benim değil mi? Hemen geri verin. Çocuk, sen de geri ver!
Abilerim ablalarım, beni hatırladınız mı? Ben kaybettiğiniz neyinizim?

2003 yılı sinema ödülleri sahiplerini buldu…

Günün anlam ve önemine binaen ben de son bir yılın filmlerine bir bakış attım. Her ne kadar seçim yapmak çok zor olsa da bir liste hazırladım.

En İyi Film: Bebekler (Dolls)… şimdi size filmi uzun uzun anlatarak büyüsünü bozmak istemem, zaten istesem de nefesim yetmez, beceremem. Ama bende yarattığı etkiyi şöyle özetleyim: İlk izleyişimde film bittiğinde oturduğum koltukta kalakaldım, sanki bütün kanım çekilmiş gibiydi damarlarımdan, dizlerimin üstüne doğrulamadım (peki ne yaptım? Hiç yerimden oynamadım, aynı salonda bir sonraki seansa kaldım. Lütfen bu itirafım aramızda kalsın, Beyoğlu sinemasının yetkilileri duymasın)
Kitano`nun Bebekler filmi, üç ana hikaye etrafında gelişen “saf aşk” düşüncesi üzerine bir film. Üç hikayede de imkansızı isteyen karakterler bu isteklerinin sonuçlarını yıkıcı bir biçimde görürler. Ve filmin sorusu şudur: Saf olan her zaman için doğru olan mıdır? Filmi “en iyi film” yapan yanı ancak yunan tragedyalarında rastlanan bir anlatım ustalığını, Japon kültürünün görsel zenginliği ile sunarak bir masal yaratması. Bu masal insan doğasının mutluluktan yıkıma, yıkımdan mutluluğa geçiş sürecinin küçük ayrıntılarını yine insana has zaaflara vurgu yaparak anlatır. “Yaşamın küçük şeyleri bakım ister: ufak ayarlamalar, düzenlemeler, onarımlar…Ya büyük şeyleri? Yaşamın büyük şeyleri yoktur ki; yaşamın her şeyi küçücüktür, ufacıktır, ayrıntıdır…” Ve bu ayrıntılar o denli keskin ve mükemmel görüntülere dönüşmüştür ki, film baştan sona her birini dondurup tablo haline getirmek isteyeceğiniz karelerle dolu. Filmde görüntüler o denli baskın ki öyküler arasındaki geçişlerin inceliği, zaman ve mekan ile karakterler arasındaki mecazlar, kurguda ses öğesinin kullanılma ustalığı gibi sinemasal zenginliklere ancak daha sonraki izleyişlerde dikkat edilebiliyor. Aslında bu bir film değil. Her izleyişte yeni keşiflere açık bir derya-deniz…

En İyi Uyarlama: Saatler (The Hours), Billy Elliot`ın yönetmeni Stephan Daldry`ın en son filmi; Yazar Michael Cunningham`ın 1999`da Pulitzer ödülü kazanan Saatler adlı romanından aslına hayli bağlı kalınarak uyarlanmış. Roman, farklı tarihlerde farklı yerlerde yaşayan üç kadının hikayesi üzerine kurulu. Yazar Virginia Woolf, Kalifornia`da yaşayan Laura Brown ve New York`ta yaşayan Clarissa Vaughan`ın “bir gün”leri, Woolf`un Mrs. Dalloway adlı romanına çeşitli göndermelerde bulunan paralel bir kurguyla yansıtılıyor. Filmde bu üç kadını canlandıran Nicole Kidman, Julianne Moore ve Meryl Streep`in her üçünün de tiyatro geçmişlerinin olması farklı bir canlılık yaratmış. Yine tiyatro kökenli Kraliyet tiyatrosu sanat yönetmenliğine kadar yükselmiş- yönetmen Daldry`ın oyuncuları ile kurgu arasında bu denli başarılı bir senkron yaratmasını ardındaki sır da bu sanırım.
Saatler, öykülerin ikisinin Amerika`da geçmesi ve oyuncuları sebebiyle bir Amerikan filmi olarak algılanmıştı ilk önce (tarafımca). Ama daha sonra, Hollywood bu tür incelikli bir uyarlamayı nasıl başarmış diye düşünüp biraz araştırınca bir İngiliz filmi olduğu ortaya çıktı. Üstelik Virginia Woolf`un eserlerinin uyarlamasını yapmak, onun yaşadığı ve yazdığı ortama daha yakın olmaları ayrıca taşıdıkları kanın akış hızı açısından İngilizlere yakışır doğrusu…Ayrıca film Woolf`un eserlerinden uyarlamalara konu olmuş Sally Potter`ın Orlando`su, Marleen Gorris`in Mrs. Dalloway`i ve Golven`i ile Annette Apon`un Dalgalar`ı arasında en başarılısı diyebiliriz.
Bu filmde kendi yaşamları içinde kaybolan kadınlar anlatılıyor. Yaşanan bir günde tüm hayatın, ilişkilerin ve kırılma noktalarının yansıtılması Wollf`un “bilinç akışı” tekniği ile geliştirdiği bir yöntem. Deneysel bir çalışma olan Saatler`de ise yazar Cunningham aynı tekniği bu kez üç kadının yaşamına, farklı zaman ve mekanlara uyguluyor. Wollf`un duyduğu yalnızlık ve kendine yönelik şüpheler Cunningham için de önemli bir motif oluşturuyor. Filmin “uyarlama” konusundaki başarısı ise bu motifi çok net bir biçimde yansıtıyor olması. Filmin konusu, dışardan bakıldığında ideal şartlarda yaşayan, ama içine sızıldığında aslında “kendine ait bir oda”ları dahi olmayan üç kadının acıları. Bu kadınları yerleşik bir düzen kurmaya zorlayan ve bu düzene mahkum kılan sebep kimi zaman sevgi, kimi zamanda yalnız kalma korkusu veya kendine güvensizlik. Basit gibi görünen ama insanın geleceğini mahvetme potansiyeli taşıyan sebepler. Kitaptan bir cümle ile söyleyecek olursak: “savaş bitti, erkekler görevlerini yerine getirdi, şimdi biz (kadınlar) buradayız, hepimiz yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, kocaman bir dünya yaratıyoruz, içinde çocukların güvende olduğu, düzenli ve uyumlu bir dünya; hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin ışıltılı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. Bunların dışında bize düşen sadece varolup şükran duymak ve mutlu olmak…”
Filmde romanda olduğu gibi eşcinsel ilişkiler mevcut ama bu €“romanın olduğu gibi- filmin de belirgin teması değil. Bu konu özel bir sorun teşkil etmiyor, özellikle film bu konuda daha da suskun. Film aslında depresyon hakkında da değil; mutluluk şansı yakalama mücadelesi hakkında. Bu mücadele son yüzyılın farklı dilimlerinde yaşayan kadınların şahsında farklı sonuçlanıyor. Romanda çok ince işlenmiş olan bu mücadele filme aynı başarı ile yansıtılmış denilebilir..Filmden bir alıntı ile bitirelim: “Hayattan kaçarak mutluluğu yakalayamazsın.”

İyi ki İzlemişim Dediklerim: Donnie Darko, Piyanist, Yirmibeşinci Saat, On, Benim Cici Silahım, Dogville, Santa, Gerry.

İzleyemediğim İçin Dövündüklerim: Tanrıkent, Kaset, 28 Gün Sonra, Kurdun Günü, Afili Delikanlı.

Bu vesile ile sinema sektörüne emeği geçen herkese minnetlerimi sunuyorum,
Hepinize iyi seyirler…