Archive for Nisan, 2004

yırtılmış güneş hüzmelerinin, kimbilir kaçıncı yağmur sonrası oluklarında
istemesem de kararmış sarısıyla
seninle birlikte yaz yağmurum yaz gözyaşlarımı döküyorum
senin bulutlar altı verimli topraklarına.

yanlış yerde değilim,
gösterdiğin gibi senin seçtiğin karatopraklarına ağlarım.
Senin gösterdiğin gibi belki yeşil bir ağacı sulamaz
kehkeşan gözlerim senin gözlerinden gayrı
ama yırtık pınarlar isabet ettiremediği gibi kahverengi köklere sularını
bir de ağaç bulamazlar
taşların arasında belirtilen doğum yerinin konumunda.

beklerim,
bir kas yırtığı gibi nehrin gözünün yarasını saracağın gökkuşağı sargı bezlerini.
bir yeşili tercih edip, karatopraklara verim verip, sarı başaklara saçlarımın kırığını atmadan
ağaç aramayı beklerim.
henüz su toplamış, iyileşmeye yüz tutacak yanık izlerimle ve başka bir nehrin gözünde
aynı yazın aynı yakıcı güneşiyle -bu sefer çöldeki güneşle-
yeşil bir ağacın köklerine sular göndermeyi beklerim
sakin sakin ve özlemi yüreğime sindirerek…

ben beklerim…

Unutmak öldürmektir. UnutamadığŸımız şeyler €œmazi tortusu€ halinde hayatımızın bir köşesinde saklı kalır. Güzellikleriyle, çirkinlikleriyle…

Hayat unutuşlar manzumesi. Unutmazsak yaşayamayız. Yaşamak için unutmasını ve unutturabilmesini bilmek lazım. İnsan, hayata bir serüven yaşamaya gelir. Sonuçta unutacağŸı bir serüven, aslında kendi serüvenidir acısıyla tatlısıyla.

Hatıra, hatırlayabildiklerimizdir. Bizim için bir değŸer ifade edendir. Hayatın bir köşesinde €˜anekdot€™ şeklinde kalmış hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan şeyleri kim hatırlamak ister. Hatırladıklarımız, sevdiklerimizdir. Sevmediklerimizi ne diye hatırlayalım? Yılışık şeyleri hatırlamıyorsak kabahat bizim değŸil, hayat serüvenimizindir. ÇoğŸu şeyi serüvenimizin bir parçası olması sebebiyle yaşıyoruz. Yaşadıklarımız, yaşayamadıklarımızdan daha az. İnsanın mutsuzluğŸunun sebebinde de yaşayamadıklarına karşı duyduğŸu önlenemez merak yatar. Meraklarımızdır çoğŸu zaman bizi çekip çeviren. Merak merak büyütürüz kendimizi. Daha doğŸrusu içimizdekini…

Hatırlamak sevmektir. Sevmekse ölmekle başlar. UğŸruna ölmeyeceğŸimiz şeyi sevmiyoruz, demektir. Ölmekse, hayatı yeniden anlamlı kılmak için labirentin bilmecesini doğŸru çözmektir. DoğŸru cevap bizi herşeyin başı olan sevginin ve hayatın merkezine götürecektir.

Hatıra, sevgi merkezli kurduğŸumuz €˜sarmaşık sokaklar€™ımızdan geriye kalan. Geriye kalan, bizim olandır. Başkalarının değŸil.

Demek ki neymiş yaşamak hatırlamaktır, hatırlamak sevmek; sevmekse ölmekle başlar. Ama olsun varsın, bana herşey seni hatırlatsa da ben seni hatırlarken ölmem ki…

denize sevdalı…

balıkçı küskün, balık gururlu, denizde sevda
orkinoslar şafakta kuyruk vurur dalgalarına
hiç hesabın kalmamıştır, verilecek yarına.
balıkçı küskün, balık gururlu, denizde sevda
açlık susuzluk, bahar türkülerinde unutulur ya
bora duruyor suskunluğŸun ardında, eyvah ki eyvah
balıkçı küskün, balık gururlu, denizde sevda
denizden gelir bütün duygular, hasretler denizdedir,
duygular mavinin karanlığŸında, elizya sevgidedir
kader dedikleri, kahraman olarak kurtuluş boradan,
kader dedikleri, en zorlu fırtınada, kuvvet almak yârdan,
balıkçı küskün, balık gururlu, denizde sevda
bitmez mavinin evreninde boralar, eyvah ki eyvah
orkinoslar bilir beni, fenerler, martılar, maviler
balıkçı küskün, balık gururlu, denizde sevda

mazi ve âtiye dair…

güneş gözbebeklerinden
doğardı üstümüze…
zemheri yazımız,
ayazlanmış toprak baharımız olurdu
ısınırdık…

haziran kokulu o akşam
kıstı birkaç damla gözyaşı güneşimizi
şehrin damarlarından biri,
yırtıldı sen giderken
emzirirken bulutları kirpiklerin
şehrin kanı çekiliyordu,
vedanın eteklerine
yağmur çiseliyordu…

“Andolsun ki incirle zeytine”
katık yapıp anıları,
iğdenin kokularına
seni bekleyeceğim
ve geldiğin gün,
yağmurlar yıkayacak pasını zümrüdün
rengine imrenecek o ağaçlar ve dün…

Bugün Pazar

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğŸuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağŸa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

Bugün günlerden Pazar, günlerin en güzeli. ܜstelik Nisan€™ın son pazarı. Bunun kıymetini bilerek yaşayalım derim. Diyelim bol güneşli, bol neşeli bir Pazar geçirdiniz. şžimdi evinizdesiniz. Birşeyler atıştırıp kanepe keyfi faslına geçeceksiniz. Ama akşam yemeğŸinde de bir güzellik yapıyım istiyorsunuz. İşte sizi hiç yormayacak, üzmeyecek kolaylıkta bir çilek tatlısı tarifi. Neden mi çilek? Çünkü meyvelerin en mükemmeli. Bir kere kırmızı ki bu herşeye bedel. Sonra kokusu kibar ve çekici, sanki parfüm mübarek. Kalp şeklinde ve tatlı bir gülümseyiş tadında. Zaten William Butler, tartışmaya 400 yıl önce koymuş noktayı:

€œTanrı daha mükemmel bir meyve yaratabilirdi,
ancak bunu hiçbir zaman yapmadı…€

şžimdi gelelim tatlımıza. Malzemeler gayet makul: Bir şişe kırmızı şarap, 6-7 yaprak taze nane, bolça tarçın, 3 çorba kaşığŸı şeker. Bunların hepsini bir tencereye koyup olabildiğŸince ağŸır ateşte en az yarım saat kaynatıyorsunuz. şžarabın alkolü gidip hafif koyulaştığŸında ateşten indirin. Bu karışımı sıcak sıcak önceden ikiye böldüğŸünüz ve hafif sulanmış çileklerin üzerine dökün ve soğŸumaya bırakın. Servis yaparken yanına bir de karamelalı dondurma topu kondurdunuz mu, yeme de yanında yat doğŸrusu…
Afiyet olsun

düşündüm,
güzel olan çok şeyi birleştirdim
çok şeyin güzelliğŸini keşfettim…
çok şeyi kaybettim
kazançlarımın hesabını hiç yapmadım
hep kaybettiklerim üzdü beni.
güzellikleri deştim
köşede minik bir şey buldum: asıl güzellikti
ne aşk ne sevgi ne gurur
vicdandı…

yok öyle bir şey
kırmızı yok, sarı yok, yeşil yok mavi yok
yok öyle bir şey
merdivenleri aynı hızla çıkış yok
yok öyle bir şey
küller var ateşler sonrası rüzgarın dağŸıtacağŸı
yok öyle bir şey
gri var, kiremit kırmızısı var, krem var.
yok öyle bir şey
aradığŸım her ne ise
yok ne yerde ne gökte
yok yumruklarımın içinde kanlanmış tırnak izlerimde
yok saçlarımın savrulduğŸu boğŸaz esintisinde
yok gözlerimi kapadığŸımda yanımda beliren Sibirya kurdunun gizeminde
yok duvarlarda yırtık çarık izleriyle tavanlara yürüdüğŸümde
hep yerçekimini unutup iki adım attığŸımda
topu topu iki, ikincisi değŸmediğŸinde bile…

ben mabedimi severim,
ben, tuğŸladan örülmüş dipsiz kuyumu bile severim
düşerim;
bir kendi dünyam,
bir alınyazımın izleri
bir ayaklarımda eskimiş çarıklarım
bir gözlerimin pusu
bir sözlerimin zili…
ben ruhumu severim, keşke o da beni sevse

uzaklarda, çok uzaklarda
gökle yerin maviyi kucakladığŸı bir adada
bütün geri dönüşleri önüme
rüzgarı arkama alarak
sihirli suların değŸdiğŸi yere vira dedim…

sana gün desem
sokulmazsın karanlığŸıma.
güneş desem, yakmazsın.
sana yol desem,
bana varmazsın…
acımın akrebisin,
gün güneş yol olsan da
döner döner beni sokarsın…

peki ya sen olsan,
bana ne ad koyardın?

Kanımı emiyor bu hayat, hem de bir yudum yavaşlığında
Rüzgarlarımı elinde tutmak isteyenler fırtınalar gönderiyorlar bana
Ben yaban gülü, kırmızılığım yürekler acısı, damla damla…
Çok gizemli geçiyor aldığım nefesler
“Biraz daha ben mi olayım?
Kalbimdeki rengi mi büyüteyim?” soruları arasında!
Ey güzel güfte, ey ruhumun bestesi,
“Ey Güzel Ülke”
Ey Ezginin Günlüğü!
Her mutluluk bir müzikle mi başlar ve biter?
Toplasan 4:32 dakika mıdır?
Neden?

Portakal bahçeleri varmış,
Sıcak güneşler sonrası portakal çiçekleri açarmış
Yaşarken umarsız ve coşkulu dakikalarda
Toplasan 4:32 dakika mıdır?
Neden?

Çam kokuları alırım,
Her öğlen adımlarken merdivenleri beton yığınları arasında
Hep özgürlüğü getirir aklıma…
Kayalıkları bilirim, çamların arasında gri-siyah-yeşil,
Denizi bilirim aynı kayalıklarla mavi-siyah-yeşil.
Ben`i bilirim ademlerde aşka tutkun
Ben`i bilirim aşka yenik
Toplasan 4:32 dakika mıdır? Neden?

Uçurumlardan atlarım, yumuşak pamuk yığınlarına düşerim
Denizler vardır kenarında, kayalıksız-dalgasız
Atlarım, düştüğüm yerin bu denli güvenilir olduğunu bilirim de
Kabul ettiremem ne kendime, ne bana…
Toplasan 4:32 dakika!!!

festivaldeki vampirler

Öyle sanıyorum ki gerçek vampirler, vampir dünyasının azınlığŸını oluşturuyor. Sayısal çoğŸunluk romanların sayfalarında, beyaz perdeye yansıyan görüntülerde yaşıyor. Mesela hiç bir vampirle karşılaşanınız var mı bilmem ama eminim hepiniz en az bir kez vampir filmi izlemiştirsiniz. Oysa yolu İstanbul€™a düşen vampir sayısı da az değŸil hani.

İstanbul€™un karanlık dehlizlerini mekan bellemiş vampirlerden biri Isaac Lebedenko€™dur. Onun macerasını A Kiss of Judas (Yahuda€™nın ÖpücüğŸü, 1894) adlı öyküsünde Julian Osgood Field anlatır. Öte yandan Peter Tremayne, Dracula Unborn (DoğŸmamış Drakula, 1977) adlı romanında İstanbul€™da rehin olarak kalan Vlad Dracula ve oğŸlu Mircea€™nın Topkapı€™daki günleri anlatılır. Peyami Safa€™nın Server Bedii takma adıyla yazdığŸı Selma ve Gölgesi ise az bilinen ve zor bulunur bir vampir romanıdır. Bu romanda İstanbul€™da başlayan €œkanlı€ öykü Venedik€™te noktalanır. İstanbul sokaklarını arşınlayan vampirler arasında önemli bir şahsiyete de rastlarız. İngiliz yazar Tom Holland The Vampyre (1995) adlı romanında Dracula€™dan önce İstanbul€™a gelen bir başka vampirden bahseder. Bu kişi maceracı şair Lord Byron€™dur. Türk vampiri Vakhel Paşa tarafından ısırılıp ölümsüz ölümlülere katılır Lord Byron…ܜnlü İngiliz şairi İzmir€™e uğŸradıktan sonra İstanbul€™da da görülür; Topkapı Sarayı€™nın hareminde sevgilisini arar, €œyırtıcı, antik€ İstanbul€™da eşcinsel gözağŸrısı Lovelace ile karşılaşır!

Beyaz perdeden kentimize süzülen ilk vampir, Bram Stoker€™in 1897 yılından bu yana tam 22 dilde ve 47 ülkede yayınlanan, Gotik korku klasiğŸi Dracula adlı meşhur romanından esinlenerek yaratılmış. Kitap henüz dilimize çevrilmemişse de pekçok uyarlamaya konu olmuştur. Bunlardan en bilineni Ali Rıza Seyfi imzasını taşıyan Kazıklı Voyvoda. İlginç bir uyarlama olan bu kitap 72 yıl önce ilk yayınlandığŸında iki baskı yaptıktan sonra geçenlerde, bu kez Drakula İstanbul€™da adıyla yeniden yayınlandı. Stoker€™dan yola çıkan Seyfi, romanı özetlemekle yetinmemiş, kahramanlarını Türkleştirip İstanbul€™a getirmiştir. Ali Rıza Seyfi€™nin uyarlaması, ܜmit Deniz tarafından Drakula İstanbul€™da (1954) adıyla senaryolaştırılmış ve Mehmet Muhtar€™ın yönettiğŸi €œkült€ klasiğŸi yaratılmış. Atıf Kaptan€™ın yorumladığŸı soylu Drakula, sinema perdelerinde kentimize gelen tek vampir değŸil. Zamanla başkaları da aramızda gezindiler: Vampirler Kraliçesi Hanah€™da (Hanah, Queen of the Vampires, Ray Danton, 1972) Ritchie Hunter ya da Karanlık Sularda (KutluğŸ Ataman, 1995) gezinen Haldun Köprülü gibi. Jesus Franco€™nun sevici vampirleri de (Vmpyros Lesbos, 1970) İstanbul€™a uğŸrayan vampirlerden. Ama hiç şüphe yok ki Stoker€™in kaleminde can bulan vampirler, bu türün sinemaya esin kaynağŸı olmuş en meşhur örnekleri. İşte bunlardan biri 20 Nisan akşamı film festivali kapsamında Lütfü Kırdar€™da olacak. Festival kapsamındaki bir diğŸer vampir etkinliğŸi Havana€™daki Vampirler serisi. Canlandırma sineması kapsamında gösterilen filmler Küba€™dan geliyor. İlgilenenlere duyurulur.

bu bir şiir değil
bu benim yoğunluklarımın kesintili halleri
necefli maşrapa gibi teknik arıza görüntülerim
bu benim, günlük, olağan, sıradan ruh gölgelerim
nesirle nazım arasında gidiş gelişlerim
ve cehennemi verip cenneti alışlarım gibiydi
bu ikilemlerin marjinalliği
artık yeter derken yetmezliğimdi.
tükenişler, acı-haz bileşimi
kremşanti-çilek ikilisi
ve erik üstüne tuz gibiydi…

Aşık olmak var yaşama,
Sevgi yetmez yalnız bana
Aşık olmak var yaşama…
Süprizleri kucağa düşürmek var
“Pat” diye
Kırmızı saten kordelalı
Beyaz üstüne kırmızı kalpli, kuşe kağıtlı paketi
Atıvermek
Turuncu perdeli odaların,
Turuncu yatak örtülerine,
Turuncu ışık hüzmelerinden,
benim pastel yüreğime,
Çiçekli etekliğime…

meğer ki bir tashih hatasıymış yaşadıklarım

Kocakarılardan bilinen serin Nisan günlerinde burnuma sıkça bahar kokuları geliyor… “İşte” diyorum, “tekrar… tekrarın tekrarındaki baş döndürücülük.” Her ne kadar ben gönül mevsimlerimin kendinden menkul bir takım yörüngelerde gezindiğini düşünsem de, o adı konmuş, dışımdaki mevsimler, şaşmadan tekrar ediyor… ve her defasında hayretlere düşüyorum, gönül indirip tarihlerime isimlerini veriyorum yeni aldığım kitapların ilk yapraklarına, meselâ: bahar ‘04. Tekerrür ibaresinin ağırlığından sıyrılmış pek de kişisel olmayan o büyük tarih bitti deniyor… Bir, tek bir macera yok artık… (Saatlerinizi ayarladınız mı?) Başka bahçelerde mevsimlerin gidiş gelişi nasıl olur pek bilmem ama bizim maceramızda eşkıyaların dünya işleriyle ilgilerinin rengi değişeli beri her dem şarabiyiz, artık. Ve gönlümün de yıldızlar altındaki sarhoşluğu o günlerde başlar.
Güzel ülkelerin, yüksek dağlar ardında olan güzel ülkelerin bulunduğu atlasların tedavülden kaldırıldığı zamanlarda… gizli bir elin, şüphelerimize el atıp, türlü çeşit giysilere bürünmüş anlamı, artık görünür yapma vaadiyle kare kare görselleştirdiği zamanlarda bir de… Oysa kurmak, düşlemek ve istemek gerekiyordu… Geçmişte, gelecekte ya da geleceğe yerleştirilmiş bir geçmişte… ama mutlaka başka renk ve biçimde, ulaşılması güç bir yerde.
Gidecek yeni bir ülke olmadığını mı söylüyor şimdi, bitti denen tarih… yoksa yazanların, gidecek, görecek ve yenecek bir yerleri mi kalmamış da biz çok gizli edasında tutulmuş umuma açık günlüklerden öğreniyoruz, uygarlığın, tek dişli uygarlığın iç sıkıntılarını ?
Ayda oturup efkârla yeryüzüne bakan bir adamla aynı anda gözgöze gelebilir miyiz? Bilmem! Ama, dünya pek de küçük, uydular yapma, iletişim çok kanaldanmış… Ve ben bahar gelmiş diye dağ bucak kaçıyorsam; denizlerime tenekeler dolusu pislik, rengini bilmediğim gemilerden düşüyorsa; üzerimizdeki gökyüzünün aynı renk, mevsimlerin aynı mevsim ve tarihin de aynı tarih olduğuna kim inandırabilir beni!… Tarihimin kimlerle aynı, kimlerle ayrı olduğunu öğrenip kendi dilimde, kendi tarihimi yazarken ancak yol alacak; güzel ülkeler göreceğim… Meğer ki, bir tashih hatasıymış yaşadıklarım; biz, bizim hikâyenin kahramanları yazacakmış, yazılacak olanı.

serçe ve kedi

Yanlızca rüzgar gelir
Ölü bir serçenin
Cenaze törenine.
Ve usulca
Kımıldatır tüylerini
Kediden önce

Sunay Akın