Archive for Mayıs, 2004

yıkanmış sular aradım,
dalgalarının içinde köpük kaldım…
istiridye olmayı umdum kıyılarında
gerdanlık oldum kayalık boğazında…

sahilden geriye açık okyanuslara döneceğimi bilerek kıyılara çarptım!..
insanlar beton duvarlar yapmıştı etraflarına
ben onları sal sandım.

yakamozları ıslak yollardan avucuma alacağımı sandım
yeniden ait oldukları yere, denizlere gönderecektim…
sahildeki her kum tanesinin dev kum saatinin içinde olduğunu anladım
benimle birlikte düşerken cam borudan
insanlığın kaygan olduğunu gördüm.

ikinci yirmi yılımı yaşıyorum şimdi
ilkinde alabora olmuştum…

İşte bir kez daha aynı şeyi yaptım, sabırsızlığŸım yüzünden festivale önceden çok sayıda bilet aldım. Ama alırken hiç sormadım kendime, bakalım oyun tarihinde İstanbul€™da olacak mısın, diye. Evet bildiniz, maalesef olamayacağŸım (İstikamet İzmir! Canım arkadaşımın düğŸününde bolca göbek atılacak; şžimdi size ne diyeceğŸimi tahmin etmiştirsiniz. Tiyatro davetiyesi isteyeniniz var mı?

ÇİFT YÖNLܜ AYNA / Tiyatro Stüdyosu - Birer bölümlük iki oyun
29 Mayıs Cumartesi Saat 20:30
Atatürk Kültür Merkezi, Oda Tiyatrosu

Ve Arthur Miller oyunu hakkında demiş ki:

Bu bir çift oyunun öyküleri ve kişileri birbirleriyle ilintili değŸildir. Ancak, ayrı yollardan da olsa, her iki yapıt da yanılsama maskeleri arasından son, kesin bir gerçeğŸe doğŸru uzanan tutkulu yolculuklardır. Bir Tür Sevda Öyküsü’nde hayallerle yaşayan bir kadının bir yandan gizleyip bir yandan açığŸa çıkardığŸı, bir toplumsal gerçek ile adaletin çürümüşlüğŸüdür. Bir Bayana AğŸıt’taki arayış, sevgililerden birinin olası ölümüyle yaklaşan sona erecek olan bir cinsel ilişkinin biçimine ve anlamına yöneliktir. İkisinde de “gerçek olmayan” öyle bir acıdır ki, onunla hem baş etmeye çalışılır, hem de o, yaşamın bir koşulu olarak kabullenilir.

Ne yapmanız gerektiğŸini biliyorsunuz. Elini çabuk tutan kazansın

derinden bir hüzün oturmuş yüreğine
çöreklenmiş gözlerine
sarı zülüfler,
sahile gitmiş yalvaran sesine rağmen
sen dinginsin…
zamana karşı yaprakları düşünmüşsün
“son yaprak takvimde”
böyle anmışsın zamanı.
mutluluğu bu kadar arzularken
avuçlarını açarak
neden kararmış ormanın göğü?
ve neden baykuş ötmüş
mutluluğun karşısına oturup?
ayıp etmişsin be sevgi!

just another manic monday

İtiraf ediyorum ki çok hoş bir pazartesi yaşadım…Önce iki film üstüste izledim. İkisi de sıkı seçimlerdi. Filmlerden biri “100 Yılın İtirafları”. Duymuştursunuz: Amerikan dış politikasının neredeyse çeyrek yüzyılına imzasını atan Robert S. Mcnamara`nın icraatlarının bir nevi özetiydi. İşte size zat-ı alilerinin yaşadıklarından çıkardığı hayat dersleri:

1. Düşmanınızı tanımaya çalışın.
2. Akıl, sizi korumaya yetmeyebilir.
3. Verimliliği en yüksek düzeye çıkarın.
4. Verileri toplayın, analizlerinizi olabildiğince çok veriye dayandırın.
5. Savaşta oransallığı ilke edinin.
6. İnandıklarımız ve gördüklerimiz çoğu kez yanlıştır; bu gerçeği kabullenin.
7. Her zaman kararlarınızı gözden geçirmeye hazırlıklı olun.
8. Unutmayın, iyilik yapmak için kötülüğe bulaşmanız gerekebilir.
9. Asla asla demeyin.
10. İnsan doğasını değiştirmeye yeltenmeyin…

Aslına bakarsanız yukarda sayılanlar da dahil film bana hiçbirşey öğretmedi, sadece bir izlenimimi pekiştirdi: Bu mevki-makam adamları hep böyledir; yanlışlarını asla kabullenmezler!

Sonra kızları eve topladım, `spontan` bir eğlence yapalım, dedim. Eğlence dediysem gerçek eğlenceden bahsediyorum ki bunun da başlıca iki şartı var: iş hayatından şikayet edip ağlanmak yok; erkeklerden ve erkek temalı sohbetlerin yan dallarından (çapkınlık gibi, evlilik gibi, terkedilmek gibi) bahsetmek yok! Akşamın ilk yarım saati “çizmen çok hoşmuş, yeni mi?”, “Tırbişon nerde?” “Bu gardrop ve yatak neden salonda?” gibi klasiklerle geçti. Her gelene cevap vermek epey vakit alıyor. Ama sonrasında, ikinci kadehler yarılandığında vakit daha yavaş akmaya başladı sanki. Biraz okul yıllarından bahsedildi, biraz hava ve yol şartlarından. İlk şişenin sonunu görmeden herkesin içi geçmişti. At arabası kabak olmadan uykuya dalmıştık bile. Geceden çıkanlar: Hayat pahalıydı, taksi şoförleri çok kaba. Kimse bu aralar doğru dürüst okumamakta. Ve gecenin yasaklı iki konusu olmasa hayat hep böyle dingin olacaktı aslında…

Son olarak bir tane de benim yaşadıklarımdan çıkardığım hayat dersi: Bundan böyle “her giden birşeyler götürdü benden” söylemine evdeki dinlenilesi CD`lerin dahil olmaması için azami gayret göstermek gerek. Yoksa detone kızları dinlemek zorunda kalabilirsin….

şimdi ben, kalksam;
ve oraya gitsem
parke taşlı sokakları dikkatsizce adımlayan
o güzel çocuğu bulabilir miyim?
yüreği hiç yaşlanmayacakmış gibi duran
haylaz ve sevimli,
baktı mı gözleri yüreğime akan
o meraklı bakışlı çocuğu…

şimdi ben, gitsem;
gençliğim mi?
çocukluğum mu?
-u-mutluluğum mu?
NEYSE KAYBETTİğİM…?
Yamaca yayılmış küçük şehrin,
kıvrılarak yükselen dar sokaklarına
yavaş yavaş tırmansam,
hiç bakmadığım kadar dikkatli baksam,
özenle yürüsem kaldırımlarında
- hatta uçsam-
ve arasam geçmişimin kalabalığında
kendimi gökyüzüne çarpa çarpa arasam
bulabilir miyim?

Bulabilir miyim pencereye koyduğum çiçekleri?

şimdi ben, ölsem tüm ihanetlerimle,
çiçekler canlanır mı?

€œİstanbul€™da Erguvan Zamanı€ etkinliklerini duydunuz mu? Duymakla yetinmeyin doyasıya koklayın derim! Nasıl mı? Bana bir mesaj atmanız yeter; aşağŸıda vereceğŸim etkinliklere iki kişilik davetiyeniz kapınıza kadar gelir. İyi eğŸlenceler…

€œİlahi-NağŸme€ 13 Mayıs Perşembe, 20:30, Aya İrini (DoğŸulular için Batı€™nın anahtarı, Batılılar için DoğŸunun kapısı olan Bizans ve İstanbul€™dan ilahiler. şžef Kudsi Ergüner)

€œBelisario€ 15 Mayıs Cumartesi, 20:00, Aya İrini (Donizetti€™nin başyapıtlarından bir opera. Akbank Oda Orkestrası, şžef Cem Mansur)

€œİstanbul€™u Dinliyorum€ 16 Mayıs Pazar, 19:30, Aya İrini (Rum ve Türk insanının İstanbul€™da yaşadıkları his, heyecan ve aşkların müziğŸe dönüşen coşkusu. şžef Kudsi Ergüner)

Mesajları bekliyorum, elinizi çabuk tutun…

eğŸer sevgiyi sonsuza götüremiyorsak,
sonsuzu bulup gösteremiyorsak
boşverelim “seviyorum” demeyi…
gözlerimizi perdeleyip öylece oturuyorsak,
kalıplaşmış kavramlarla yaşıyorsak
görselliğŸe aldanıp, yargılara kanıyorsak
boşverelim “seviyorum” demeyi…

bir akrep var yine midemde

bilmediğim bir yer yatağında ya da karyolada mısın?
kitapların orada bir köşede istifli
motorun kapı önünde, kaskın ayak ucunda mı?
kimbilir nasıl boyalı yeni evinin duvarları?
kimbilir, hangi nemli duvarların ortasındaki pencereden sızan ışık süzmeleri
okyanus rengi gözlerinin kestane kirpiklerine değer
bir şafak vakti!
ben vaktin adını dağlarken yüreğime kızgın demirle
sen acıdan gözlerini kaparsın
ve tuzlu bir damla dağlanan yüreğe kadar iner
yakar açık yarayı…
bile bile kan ter içinde uyandığını
ve hiç durmadan konuştuğunu uyurken
kendi adıma uykusuz gecelere uçma vaktinin geldiğini bilirken
bebek yüzünün, bebek teninin yumuşaklığı yine elime değer…
şimdi benim yaramı dağlar ve belki on dakika sonra
bir başka sohbet üstüne
bir kaç beşer kafasının hoş lakırtısına bulut olur
bir akşam vakti

ve her sohbet dağılışı sisli bir gece olur
hüznün “ceza” naralarıyla süslendiği…
yalnız benim bildirimde her şey sanki
koyu, siyah bir mürekkebin
sessiz harflerini kazıyışında
oysa beyaz bir kağıda karakalemimle yazdığım kadar kolay değil hiçbirşey
zira;
geleceği kazıyorum yürekler üstüne, üstelik bir orakla…

fırtına var,
elim titriyor
ve çok canım yanıyor…

ben artık eski fotoğraflarda
siyah-beyaz çıkarım
turnalar uçuşur sararmış hatıralardan
ve küçük bir kedi süt içer
“unutulmak” denen kapdan..

bundan böyle ne zaman albümlere baksam
dilim lâl, gözlerim buğulu
geçmişim kırılgan bir papatya, geçmişim kalmaz bu bahar yanımda
bir dost çıkar hayatımdan, bir yıldız kayar…
bana geçmişi koparmak koyar…
bir kez daha eksilir hayatın rengi
artık ben renkli fotoğraflarda bile siyah-beyaz çıkarım…

yaşamak yanılmak olurdu anlamazdın
acı yalnız karayı ağlardı saçlarımda
bana bakan yüzünü unuturdum hayatın
unuturdum kalbimi ırmak kıyılarında

gözlerince susardım

yazgımı saçlarıma dolaştırırdı rüzgar
kestirdiğinde saçlarını ah içim kan olurdu
vurulurdu bir serçe devrilirdi bir çınar
yağmurbilmez bir yirmi alır giderdi seni
gözlerince giderdin bir deniz durulurdu

gülüşünce kanardım

gözlerin bana bir cevap olur sanırdım
sınanırdım
aldanırdım
yanılırdım

yaşamak yanılmak olurdu, anlamazdın…

korkunç bir çığlıktı suskunluğun

ayna içip sarhoş olmuşum
dönüyorum
dönüyorum
bir imgenin eşliğinde batıyorum dünyaya bakıyor ve yanıyorum ayrıyım çünkü kökümden koparılışımın bu zehirli sularda seyyare oluşumun ayrımındayım gözlerim iki sönük kandil kalbim çöl parçası kim aleve boğacak içten içe kül olan yangına hasret benliğimi gidişat öyle ki kavuşamadan biteceğim gizli korlar tüketecek bende ben sandığım beni ne zaman kavuşacağım beni var kılan hasretimle
okunmak için hazır bir kitabım gel gör ki alfabemi sökene rastlayamadım desenlerime bakıp geçtiler basıp gittiler üstüme göz sahipleri başka yöne kaçırdılar bakışlarını feryadımı duymazlıktan geldiler başlarının iki yanından kulaklarını eksik etmeyenler
ne hikayeler anlattım oysa kimse kendisinden bahsedildiğini anlamadı dinledi ve unuttular anlasalardı ya feryatlarını kimse dindiremezdi yahut öyle bir kilitlenirdi ki ağızları onlardan bir fısıltı bile duyamazdınız
kağıda dökülen mürekkeple birlikte donuyorum dönüp duruyorum halime bir kelime arıyorum sıradan bir tane değil “o” kelimeyi arıyorum hatırlamalıyım evet daha önce bu kelime bana söylendi tasdik ettim kendime dönmeliyim durmadan aramam lazım bulmayı hak etmeden bulamam
aramam lazım fakat mürekkeple birlikte kağıda akıyorum orda donuyorum oysa yola çıkmalıyım yoldan çıkma pahasına da olsa yolda olmalıyım
gürültü
tutulup kaldığım nehir saplandığım her seste yitirdiğim bir şeyler var her harfte karanlığa bir adım daha yaklaşıyorum uzakta gördüğüm ışıksa belki zihnimin bana bir oyunu belki karşıdan üstüme hızla gelen trene ait
gürültü
körleşiyor muyum neyim gözlerimi kendime çeviremiyorum kendim derken ezberletilen anlamsız fragmanlar toplamını kastediyorum
bu gürültü sesimi boğuyor bütün benler yığılıyor üstüme hep beraber kalabalığa karışıyoruz yığında yoğrulup kalabalıkta kayboluyoruz

susuyorsun

sustuğun yerde açtı çiçekler
sustuğun yer çölden elbiseler kuşandı
sustuğun yerde bıraktın kendini
sustuğun yerde kaybettin beni
sustuğun yere gömüldü gelecek
sustuğun yeri dinleyerek büyüdüm
sustuğun yerde büyüyen saz inledi
seni susuşundan tanıdım
sana susarak bağlandım
ben susarak sen oldum
sen susarak kayboldun…