Archive for Haziran, 2004

cinayete benzer cümleler kapalı havalarda

Gözlerim karardığında oldu ilkin herşey. Önce beynimde devinimler yaşadım. Bilincimin sıradışılığını, kâinatın gördüğüm gibi olmadığını.. cümleyi tamamlayamıyorum bir türlü. Sert bir kahveye ihtiyacım var…
Kahveyi çok içtiğimde birtakım titreşimler oluyor kalbimde. Nedendir bilmem. Birşeyler bulacakmışım gibi başlıyorum her sabah güne. Musa`nın duasıyla yok olmuş anka gibisini arıyorum. Yalnızlığa alışkın anka bile benden yardım istiyor. Yeşil ve kırmızı tonlarda bir papağan konuşuyor şimdi zihnimin duru yerinde. Zihnimde hep duru bir bölge bulundururum; en hazırlıksız zamanlarda eşin dostun kullanımına açmak için. Bu sabah orası bile kullanım dışı.
Sabah gözlerimi açtığımda fark ettim. Yeni nesil rüya görmeden büyüyor. Ya da en azından ben zamane çocuklarının rüyalarını anlattıklarını hiç görmedim.
Hiç düşündünüz mü bilmem, biz en çok öğrendiklerimizden ızdırap çekeriz. Onların sızıları bizi iteler durur bir yöne doğru. Sonra saçlarının ağardığını hiç de beklemediği bir anda farkettiğini anlatır annelerimiz…Peki konumuz neydi?
Sarhoşlar cirit atıyor şu an kafamda. Naralar, ağır içki kokuları. Hayat bir ağaçtır, gece bir fare; kemirir durur hayatı, gibi anlamsız cümleler kuruyorum.
Ben bu sabah cümlelerimde özne-yüklem bütünlüğünden geçtim, konuşamıyorum bile.
Karar verdim: Tüm gün sadece miyavlayacağım…
Mııırkalın…

gözlerine toz kaçmış bu şehrin

yüz çevirdin sahiplerine
yalancı cennetin
yürüdün
sessiz adımlarla
ucuna basarak
günlerin

benim içime oturan
bu dumandan dünya
ağır değildir sana
huzura erdiğin için

suların duru
okyanustan geniş
ve kuytudur için

gölgelerin karanlığını
aşıp gittiğin günden beri
dışımda
gelip geçenler
içimde
tek sen varsın
ince bakışlarınla
çoğu kez
kıyıya vurur dalgalar
yüzünün kumsalını
ıslatır sular
dumanlı gözlerinden okunur
üç kıtanın kitabı.

kışın uyuyan toprağa
yorgan olan
kara benzemiş saçların
ey bahtiyar
ihtiyar
gözlerine
toz kaçmış ki
bu şehrin
birçok insan
yitirdi kendini
yalancı cennetlerde…

İkindi MahmurluğŸu

Her ikindi bir kuş iner avluya
Bu tepesi göğü delen binaların arasına.
Kanadında taşır özgürlüğü,
Kayıp şehri ve özlemi…
Kanadında taşır özgürlüğün özlemini…

Ey sahipsiz uçurtma, topraksız kavak,
Yorgun duvar, göğe taşan bulut!
Söyleyin kalabalıklara dursunlar.
Her ikindi bir kuş iner bu avluya…

deniz kaçağŸı

anneciğim,
söz veriyorum sana
yeni diktiğin çiçekli gömleğimi
hiç kirletmeyeceğim
ve bir daha böğürtlenlerimi
ceplerime doldurmayacağım

ne olur söyleme babama
bugün denize gittiğimi…

Babam’a

insan bir yorgunluktur, sevgili babacığım,
bunu sen söylemedin, kimseler söylemedi,
bir sabah,
başucumda kitaplarım, masamda şiirler,
gönlümde genç sevdaların kırgınlıkları
ellerimde kımıldayan güllerle
ben yazdım hayatımın sağır duvarlarına…

ben yazdım,
uzun, dikenli yollardan dolaştırmadan sözcükleri
binlerce dudağa değmiş tılsımlı kelimelerle
boyumdan büyük laflar etmemeye çalışarak yazdım:
insan bir yorgunluktur…
sonra bir bahar geçti küflü kaldırımlardan
sahi, bir baharlık mıydı ergenliğim?
kiralık pencerelerden gökyüzüne bakışım
içime konan serçeler, kitaplardaki efsun,
balkonuma uzanan dal, ya da gençlik adını verdiğim her neyse,
bir baharlık mıydı?

kimseler anlamayacak benim dediklerimi
çünkü ben,
gölgesiyle oynayan büyümüş bir çocuğum.
hayata renk veren damar benden çalındı çünkü.
yemiş çalardım bahçelerden açlığım bastırınca
şimdi ne zaman acıksam gençliğimden çaldım,
doyurmaya yeltendim kendimi geçmişin sıcaklığıyla
ürktüm yalnızlıktan, kucağına sığındım…

insan bir yalnızlıktır, sevgili babacığım,
bunu sen söylemedin
ben yazdım duvarlarıma
avuçlarımdaki kurumuş gül yapraklarıyla,
kapandım yazılara
ellerinin sıcaklığını aradım…

tek tür hareket vardır: başa dönmek

“Hüzünlü bir keman konçertosu. Buram buram karanfil kokar ortalık, ne zaman keman sesi duyulsa”
Çocukluğundan kalmış anılar içinde en belirgin olanı, çok yaşlı ve kurumuş, köklerini denize doğru uzatan bir ağaçtı. Sık sık, uzak bir koyda olan bu ağacı hatırlar; düşlerinde, onun altında toprağa uzandığını görürdü. Bir iyilik sembolü gibiydi ağaç. Göğe doğru uzanan dalları ve denize doğru büyümüş kökleriyle, neredeyse şefkatle sarıp sarmalayan ince uzun ellere benzerdi. Yıllar sonra, bir tatil için, çocukluğunun geçtiği bu küçük deniz kasabasına döndü. Bahar başlangıcıydı henüz. Beyaz badanalı evler ve daracık sokaklar, mavi mavi deniz kokuyordu. Yaz aylarındaki huzursuz kalabalık yoktu henüz ve kasaba bu ıssız haliyle güvenli bir ev hissi veriyordu. Bir sabah, henüz güneş doğmadan, gördüğü uzun ve karmaşık düşle uyandı.
Giyindi. Ağacın olduğu koya yürümeye karar verdi. Çıktı evden. Beyni gün doğmamış bir sabah gibiydi, duru ve sonsuzca aydınlık. Yüzüne çarpan rüzgarın serinliği içinde, her kasını, her hücresini seçebiliyordu. Beklenmiş ve hazırlanılmış bir yolculuktu bu. Adımları toprağı eziyordu ve o, ayağının altında ezilen her toprak parçasını sayabiliyordu. Her gölge, her bitki, her ev, sonsuz bir makinaya dönüşen beynine kazındı. Koya vardı. Ağaç, hatırladığından çok daha yaşlıydı. Gövdesi çatlaklarla doluydu. Denize uzanan köklerine dalgalar çarpıyordu. Uzandı ağacın altına. Gözlerini kapadı. Rüzgarın hafif sesi geliyordu kulaklarına, ağacı usulca sarıp kucaklıyor, sonra denize doğru açılıp gidiyordu. Kendini, serinlikten ve ıssızlıktan korunmuş duyumsadı. Birden, kulağına çalınan hafif bir sele irkildi. Çok uzaktan geliyor gibiydi ve akarsu sesine benziyordu. Dinledi. Yakınlaştı ses. Bir süre sonra iyice duyulur hale geldi. Açtı gözlerini. Ağacın, başının üzerinde uzanan dallarında bir gariplik sezinledi. Sanki… hafif bir kırmızılık? Yavaş yavaş açılıp berraklaştı bu renk. İşte o zaman gördü ağacın kuru dallarında birikmiş, kıpkırmızı kan damarlarını. Bütün dalları dolaşıyorlar ve sonra geldikleri yere geri dönüyorlardı, ağacın köklerinden denizin dibine doğru… “Beyni çatladı, mavi aklı, kanayıp parçalara bölündü, ve doyurdular aç algılarını.” Köklerin bitiminden uzayıp denize doğru gidiyordu damarlar. Millerce uzunluktaki solucanlar gibi, hareket ediyor, kan taşıyorlardı. Ve çok uzaklara gittiler…yıllardır hareketsizliğin sembolü olarak bildiği ağaç, nefes alıp hareket ediyordu…
Nefes.
Doğumdan ölüme kadar vücudu doldurur ve boşaltır. Sessiz bir hareket. Ve beyin gözlerimizin arkasındaki boşlukta süzülür. Görülmeyen bir hareket hali.
Hareket yolculuktur.
Hareket aradadır.
İki farklı boyut / düzlem / nokta.
Hareket hikayedir.
Geçmişle şimdi, şimdiyle gelecek arasını dolduran hareket, biz farkında olmadan yaşamı tanımlıyor.
Ve ölümü de.
Hareket önermedir.
Benzerliği ve farklılığı çeşitleyen, değiştiren ya da aynı kılan görsel malzeme harekettir.
Hareket sağıltma yöntemidir.
Welfare State Topluluğu, insan boyunu üç kat aşan kuklaları ile Amsterdam sokaklarında çocuklarla buluşuyorlar. Kuklalar öyle hareket ediyorlar ki, bir süre sonra, çocuklarla kuklalar arasında bir farklılık kalmıyor, oyun hayat oluyor. Bu oyunun farklı yanı şu: Oyun sırasında ruhani dünyayla aramızda bir rezonans yaratıldığına inanılırmış. Temiz bir zihne sahipsek içimize dolan bu rezonans bizi vakıf kılar.
“Buana alit” = İçimize girmelerine izin verebilmek.
“Buana agung” - Başka şeylerin içine girebilmek.
Hareket dildir.
Hareket kültürler arası bir dildir.
Nefes. Doluyor ve boşalıyor. Sessiz bir hareketlilik.
Temiz zihin süzülüyor. Görünmeyen rezonanslar.
Bağlantı.
Ölüm, hareketsizlik önermesi.
Kullandığı uzamı sözcüklerin kapsadığından daha farklı olarak kapsayan dil. Uzay / hacim ilişkisini yeniden biçimlendirdiği için farklı bir dildir.

gönderilmemiş mektuplar II

Bilirsin, bazı insanlar vardır Mickey-Mouse’lu bir balon gibidir yürekleri, ne zaman nereye savrulacağŸı belli olmayan ama her zaman insana çocuksu bir sevinç yaşatan kocaman bir uçan balon.
Ve yine bilirsin ki bir an gelir bu kocaman balonları ne yapacağını/nereye koyacağını kestiremezsin.
İşte bu hissedildiğinde, balonu patlatmadan havalarının indirilmesi gerekir. (Patlamamalı ki bir gün gelip başka havalarda tekrar uçabilsinler.)

şanslı olanları hep güzel insanların havalarıyla uçarlar. Ama bunun tersi olabileceği ihtimalini düşünen balon sever birileri de bir şekilde bunların iplerinin bir ucundan tutmak ister, nereye savrulduğunu görebilmek, olası bir patlama durumunda müdahale etmek vs vs vs için. Ve bunun içinde kendine gözlem kapıları aralar.

Schrödinger’in kedisinin hikayesini bilirsin. Bu kedi ışık ve ses geçirmeyen bir kutuda yaşar ve kutunun içi dışardan kesinlikle görümez. Kutunun içinde öyle bir mekanizma vardır ki çalışması ile kedinin sağlıklı besinle veya zehirle beslenmesi durumlarından biri gerçekleşecektir. şöyle ki sistem, mekanizmanın taşıdığı radyoaktif maddenin gelişigüzel (tamamen şans eseri) bozunması sonucu çalışır. Bozunma sonucu ortaya çıkan parçacıkların çarpmaları, kedinin besinini zehire çevirir veya çevirmez. Yani bu sistemde kedi ya besinle ya da zehirle beslenecektir. Schrödinger’in kedisi için bütün ihtimaller aynı anda varolur. Kedi ‘beslenir’ ‘zehirlenir’ veya aynı anda ‘hem beslenir hem zehirlenir’. Kutu ses ve ışık geçirmediğinden, kedinin ‘canlı’ ‘ölü’ veya ‘hem ölü hem canlı’ olduğu ortamı veya bu ortamın varolduğu kesitleri biz dışarıdan algılayamayız. Kediyi gözlemlemek için kapağı kaldırmamız gerekir (İşte gözlem kapıları bunun için gereklidir) Kutu kapalıyken, bizim zihnimizde bütün ihtimaller aynı anda varolabilir. Kutuyu kısa bir süreliğine aralayarak çok boyutlu ihtimallerin varolma gerçekliğini, gördüğümüz gerçeğe indirgeriz. Sadece kapağın açık kaldığı süre içinde gördüğümüz sahneyi gerçek olarak algılarız. Gözlemi yaptığımız kısacık anda kediyi ya ölü ya canlı görürüz. Böylece aynı anda varolan bir çok gerçekliği veya ihtimali algılama anında tek seçeneğe indirgeyip durumu o şekilde algılarız. Ama bizim gözlemci sıfatıyla algılayışımız, olaya müdahale niteliği taşımaz…

Diyeceğim o ki ….. eğer tekrar liseye dönme şansım olsaydı fizik derslerini daha bir can kulağıyla dinlerdim. Çünkü pek çok şeyi ifade etmeye birebir. Misal termodinamiğin ikinci yasası şu anda beni de kapsıyor. Hani vardır ya: düzenli enerji tüketilip düzensiz enerjiye dönüştükçe evrende entropi yani düzesizlik de artar. Yani ben masanın başında işime yoğunlaşmak için kafamı düzenlemeye çalıştıkça enerji harcıyorum ve evrenin düzensizliğine biraz daha katkıda bulunuyorum (ki düşüncesi bile kötü)…Sonuçta bu evrenin bir parçası olduğumdan benim kafamı daha da düzensizleştiriyor. Evrene karşı sorumluluklarım var. Düzensizlik yaratan tüm düşüncelerden sıyrılmalıyım.

Tabi biliyoruz ki sırf bunları söylemiş olduğum için bana kızılmayacağını düşünmek, vejeteryan olduğum için boğanın saldırmayacağını düşünmek gibi. Kabul…Söylüyorum çünkü çünkü…hmmm…

evet çünkü böylece beynimin tavan arasını temizleyebilecem… Malum yaz geldi ve ben bahar temizliği yapmak için çok bile geç kaldım…

bu yazı hayatımdaki aynı yerleri, aynı şehirleri farklı kılanlara

Bir öykü vardır, belki duymuşsunuzdur… Birgün Cuma Kızılı Dağı’nın tepesine çıkan biri dağın eteklerinde bir şehir görür. şehrin evlerinin duvarları ne taştandır ne tuğladan. Evlerin duvarları sanki halıdandır, kumaştandır. Duvarlarda birçok hayat ağacı motifi vardır… ‘Rüyalar kenti demek burası’ der öyküdeki adam. Kumaştan şehri seyretmekten yorulunca da bir kayadan bir kayaya sıçrayan yaban keçilerini seyreder… Gece olup da şehrin ışıkları sönünce adam kaya dibinde açmış bir çiğdemin yanına çöker. Çiçeğin kokusunun onu tüm kötülüklerden koruyacağına inanarak uyur. Rüyasında kendisini bir kayaya bağlanmış olarak doğduğu şehirde görür. Ömür boyu aynı yerde güneşin doğuşunu ve batışını seyretmesi gerekecektir. Adam kendisine neden böyle bir cezanın verildiğini rüyasında çözemez…Uyandığında yüreğinde bir sıkıntı vardır. Sıkıntısının yersiz olduğuna kendini inandırdıktan sonra, o kumaştan şehri bir daha görmek ister. Bir gün önce şehri gördüğü yöne bakınca şehri göremez… Günlerce dağın çevresinde dönerek o şehri arar. Bulamayınca da; o şehri gördüğü günden beri gerçeklik duygusunu kaybettiğine ve delirdiğine karar verir. (Hangi deli delirdiğini fark etmiş ki…) Ve gidip dibinde uyuduğu çiğdeme ölmek istediğini söyler.

Birçok kişi size bir şehir tarif eder. Ayrıntıları toplarsan anlatılan sanki tek bir şehirdir. Ama her anlatan o şehri başka bir yerde görmüştür. Eğer çok şehir gezmişsen dünyanın birçok şehrinin birbirine benzediğini bilirsin, bu da seni yanıltabileceğinden herkesin farklı bir şehirden bahsettiğini sanabilirsin… Anlatanlar gördükleri şehrin evlerinin duvarlarının ne taştan ne de tuğladan olduğunu söyler. Eğer duymuşsan, hemen Cuma Kızılı Dağı’na çıkan o adamın öyküsünü hatırlarsın ve içinde bir delirme korkusu gezinmeye başlar (Hangi delirme korkusu önce bacaklardan başlayarak tüm vücuda yayılır…) şehri son gören onu bir ırmağın kenarında gördüğünü söylerse hemen o ırmağa doğru yola çıkarsın. O ırmağın adı Küleysu olabilir. Otobüs ırmağın kenarında olduğu için uzun süre yolculuğa otobüste devam edersin. Ne zaman ki yol ırmaktan ayrılmaya başlar sen de otobüsten inersin. Hemen ırmağın kıyısına yürürsün. Irmağın kenarındaki otların yatıklığından ve taşların belli bir amaç için toplandığını anladığından oralarda bir yere oturup, çevreyi seyredersin. Eğer yakınından bir çoban geçer ise şu soruyu sorarsın ‘Küleysu kıyısında kurulu bir şehir arıyorum, şehrin ırmağın ne tarafında olduğunu biliyor musunuz?” Gördüğün çoban kim olursa olsun alacağın cevap aynıdır…’Aradığınız şehir dün buradaydı. Ama şimdi nerede olduğunu bilmiyorum.’ Çobanların ne dediğini anlayamazsın. Yürümeye devam ederken oradan oraya sıçrayan tavşanları görürsün.. Ve bir tavşanın yılda kaç kez yuvasına döndüğünü merak edersin. Bir kayık bulursan ırmağın öbür kıyısına geçersin. şansın varsa ırmağın kenarında otların yine yatık durduğu, taşların belli bir amaç için toplandığı bir yere gelebilirsin. Taşlara parmağını sürersen is hemen parmaklarına geçer. Küleysu Irmağı boyunca şehri aramaktan yorulunca ırmak boyunca gidip gelen gemilerden birine binersin. Hemen bindiğin o küçük geminin kaptanına gidip Küleysu Irmağ`ının kenarında kurulu olan o şehri sorarsın. Küleysu Irmağı’nda gemisiyle gidip gelen kaptanın vereceği cevap aynıdır. ‘O şehri kuranlar sabit şehirlerden kaçıp çadırdan bir şehir kurdular kendilerine. Onlar insan hareketliyken şehirlerin sabit olmasının insanı mutsuz edeceklerine inanıyorlar. Aradığınız şehir dün…’Kaptanı dinlemekten vazgeçer güverteden ırmağa bakarsın ve kendine ‘bir balık yılda kaç sefer evine döner’ diye sorarsın.

(hayatımdaki hep aynı yerleri, aynı şehirleri farklı kılanlara teşekkürler…)