Archive for Temmuz, 2004

sıfırcı çocukları anlatan ateştekilerin hikayesi

Ateşte yananlar olduğunu duymuşlardı. Bunu çok önce duymuşlardı. Asıl yakıcı olanı ise daha sonra duyacaklardı.
Yığınla çocuk bahçeye birikirdi, sıralanır ve birşeyler dinlerdi. Çocuklar duyduklarının yeni bir tarafı olmadığını biliyorlar mıydı? Nasıl bilsinler ki!
Kitaplar açıldığında, boş sayfalar karalandığında ateşin ucu beliriyordu. Çocukların dillerinden ve gözlerinden kıvrılarak çıkan alev halkaları hiçkimseyi telaşa düşürmüyordu.
Sahi siz hiç yağmura tutulmadınız mı?
Gürültüler¦Öğrencilerin omuzlarında yıllanmış bu kor ateş de neyin nesi oluyordu? Ya, her tarafa dal budak salmış alevler fışkırtan ağaca ne demeli? Bu ağacı besleyen şişman adamlar niye gururlular?
Niçin ateştesiniz ve gülüyorsunuz!!!
ܜstelik içinde dans ediyorsunuz! Oysa yağmur çatıların üzerinden uzaklaşıyor. Gözleriniz göklere ne zaman kavuşacak? Sizi alevlere tanıdık kılan bilgilerinizi nasıl yakacaksınız? şžu kıstırıldığınız çemberden bir çıkın. Bu çember içine aldığı herbir şeyi azaltarak yutar, hem de kahkahalara boğarak, diyorum, çıkarsanız üşüyeceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yağmurda boy veren çiçekler üşümez ki…
İlk soruyla derisinin sancısını duyanınız olmadı değil. İçinizin sızısını hisseden ise oldukça azdı. Oysa yağmur yıldızlarla bir de çiçeklerle aranızı bulacaktı. Ne var ki siz sığındığınız kuytu yerin yangınına daha küçükken alıştırıldınız.
Bir rüzgarın izini bile sürmediniz. Oysa rüzgar sizi denize taşıyacaktı.
Harflerin anlamsız dizilişlerini yuttunuz, şiştiniz, büyüyor olduğunuzu sandınız.
Yağmura tutulmak zordu. Alevleri hissedecektiniz, geri kaçacaktınız. Onca yıllık zaman kaybından sonra yeniyle tanışıklık tarafınızdan yadırganacaktı da. Bunu biliyordum çünkü hep böyle olurdu.
Yanıyoruz, bize yağmurdan bahsetmiyorlar, diyeniniz yoktu.
Kitapların büyüsüne kapılanlarınız da oldu. Sonbahar yapraklarının serüvenini çözenler birkaç kişiydi. Kar renginin peşine düşenler ise yok denecek kadar az.
Acınızı içinde hissedip yaranıza göz ucuyla bakanlar önce az bir hayrete düştü. Sonra iz sürmek zor geldi, onlar da vazgeçti. Çünkü gündoğumunun ve akşamüstünün işaretlerini çözmek emek istiyordu.Aydınlanma yolculuğuna yeni baştan çıkmaya niyetlenenler önce çocukluklarına uğrayacaklarını bilmeliydiler…

kitaplar bazen değiştirir, bazen değişimin ta kendisidir

Çocukluk yıllarımda O. Henry’nin kısa öyküleri ve Kemalettin Tuğcu’nun romanları başka hayatların o tuhaf hüzünlü kokusunu benimkine taşırdı. O. Henry’nin bitmek bilmez sürprizleri yaşamı iyi ya da kötü farketmez ama en azından ilginç kılardı. Benimki gibi görece rahat ve sakin -muhallebiden- bir yaşantısı olan bir çocuk için kötü ya da nadiren iyi tesadüflerin altüst ettiği yaşamlar büyüleyiciydi. Talihsiz bir kaza, mutlu tesadüfler, olmadık karşılaşmalar insanları beklenmedik durumlarla mücadele etmek zorunda bırakır, böylece bir tür irade sınavından geçenler mutlu sonları, haketmişlerin iç huzuruyla karşılarlardı. Tuğcu’nun bir romanında yeni bulduğu iş sayesinde, bakmakla yükümlü olduğu kardeşlerine yakacak odun, ekmek ve helvadan oluşan sade bir akşam yemeği götürmeyi başaran 13-14 yaşlarındaki kahramanın -çünkü Tuğcu’nun romanlarında kimsenin ciddiye almadığı bir çocuk değil bir kahramansınızdır- içine sığmayan mutluluğunu kıskançlıkla defalarca okuduğumu hatırlıyorum.

Defalarca okuduğum romanlardan biri de Robinson Crusoe idi. Tüm insanlardan uzakta, tek başına hayatta kalmaya mahkum bu adamın bu amaç için attığı her adım, kulübesini kurmak, elinde kalan bir kaç parça malzeme ve doğadan topladıklarıyla alet üretmek için yaptığı her hareketi tekrar tekrar okurken sanki birgün böylesi bir durumun başıma gelmesi halinde yapacaklarımı hesaplamaya çalışıyordum. Aslında kitapta anlatılan herşey, yani yaşamın insanı çekeceği sınavlara göğüs gerebilmek düşüncesi bir birey olmak ve kendi kaderini kendi elinde tutmak arzusuyla çakışıyordu sanırım. On yaşındaysanız ne yapıp ne yapmayacağınız tamamıyla başkalarının kontrolündedir (sanki şimdi kontrol bizde mi dediğinizi duyar gibiyim) ve iradeniz kereviz yememe konusunda yaptığınız inatlaşmalarla sınırlıdır.

İşte bu noktada tüm yaşantınızı, okula gitmeyi, erken yatmayı, süt içmeyi altüst edecek şeyler olsun istersiniz. Bu yüzden yoğun kar yağışının okulu tatil etmesi her çocuk için en büyük sevinç kaynağı, en derin özgürlük nefesidir. Bu anlamda hiç büyümeyiz: Üniversitede bomba ihbarları ile derslerin iptal edilmesinden aynı hazzı alırız. Bekleriz; bir piyango bileti herşeyi altüst edecek ve gündelik esaretimize son verecektir. Çarkların tıkırtısını takip etmekten yorgun ayaklarımız uçan bir balonun peşine takıldığında kentin kalorifer dumanları arasından sıyrılıp asırlık ağaçların en üst yapraklarına küçük hışırtılarla değerek uzaklaşıp bilmedik renkte balıkların kaynaştığı uzak bir sahilin yumuşak dalgalarıyla kumların birleştiği o kutsal noktaya değecektir. Oturduğumuz yerde başımıza birşeyler gelerek yaşantımızın değişmesi düşüncesi ürkütücü olduğu kadar büyüleyicidir de. Başka bir insan olma hakkı verilecektir bize, gündelik hayatın kendi içine dönüp duran bir sarmalda bizi ve irademizi yutan güvenli tıkırtısı, yine irademiz dışında bir güçle sarsılacaktır. Kimimiz için böylesi bir sarsıntı özlem ve sesizlikle beklenirken kimimiz güvenle sallanan beşiğimizden hiç inmek istemeyiz. Tercihimiz ne olursa olsun yalanlar beşiğimizi dikkatle sallar: İyiler iyiliği ve kötüler kötülüğü haketmiştir ve dünya mümkün olan dünyaların en iyisidir.

Her sabahki gibi bir sabah olacağını bildiğim ama yinede umudumu kaybetmediğimin bu sabah, masama gelen paketi de aynı beklentiyle açtım: Belki budur; beklenilen değişimi başlatacak adım. Ama değilmiş¦ Aslına bakarsanız paketten çıkanlar başka bir değişimi anlatıyor, Beyoğlu`ndaki değişimi¦ İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Koç Aş sponsorluğunda Türkiye Anıt ve Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı’na hazırlattığı, iki ciltlik “Geçmişten Günümüze Beyoğlu” kitabından dört çift var şu an elimde. Sanat tarihçisi, fotoğrafçı, bilim adamı ve bürokrattan oluşan toplam 52 kişilik yazar kadrosunun kaleminden Beyoğlu. Yazımı buraya kadar sabırla okuyanlar için bir süprizim var: `İsterim isterim ben de isterim` diyen ilk üç kişiye adrese teslim hediyem olacak. Düşünün ki bir koltuğunuzun altında Tanpınar`ın Huzur`u, diğerinde bu kitap, arşınlıyorsunuz İstanbul`u. Ne keyif ama. Yok aslında bu kitapları yanınızda taşımanızı pek tavsiye etmem. Sebebini kitaplar elinize geçtiğinde anlarsınız. Ama mesela şöyle olabilir: Okursunuz okursunuz sonra başınızın altına koyar uyursunuz, sonra kalkıp tekrar okursunuz. Ne de olsa yastık gibi kitaplar. Neyse lafı fazla uzatmayayım. Mesajlarınızı bekliyorum. Sevgiler

yağmur mu var oralarda? öyleyse…

yaprak yaprak çoğalsın
o gül rengi umutlar,
yağmur seslerinde
çocuk avuçlarında.
bir rüya aleminde büyüsün kuşlar
rüzgarla oynaşan dal uçlarında

neden mi? çünkü ben öyle istiyorum

hüzün kıraçtır
kıraç topraklar kadar beyaz
susuz, kül gibi…
ufalanır kaybolur da
bir yumuşak iz birakır parmak ucunda

adı “hüzün” ise de ne gam,
bir yandan -gariptir- girift bir haz verir!

hüzün kırılgandır
şöyle buzulların milimetreliği gibi
hani yüreğinin unuttuğun yerlerinin soğukluğu gibi…
ve gök gibi mavidir,
su gibi serin…

hüzün güzeldir,
hani özleyip de söyleyememek gibi…

kıyısız denizin kısa masalı

gidersin yüreğim elinde kalır
kıyısız bir deniz yiter peşinde
seni yağmur tutar beni kor alır
görmezsin gözlerim tüter peşinde
gidersin yüreğim elinde kalır

her sonbahar biraz saçların olur
her ırmakta akar gözlerin biraz
hayat ellerimden uçar kurtulur
bir hüzne boyanır içim bembeyaz
her sonbahar biraz saçların olur

kırgın çiçeklerde gizlenir yüzün
hasret şarkıları söyler hatıran
yakar benliğimi kül eder közün
bulutlarım matem topraklarım kan
kırgın çiçeklerde gizlenir yüzün

dönersin yalnızca ellerin gelir
monna rosa akar parmaklarından
bir çocuk vurulur bir dev can verir
yıldızlar dökülür dudaklarından
dönersin yalnızca ellerin gelir…

her yeni başlangıç biraz zordur

I.

bir çalar saat ve bir ayna
karşı karşıya iki duvarda

ayna bakar zamana
saatin tokmağı iner duvara

ayna ve duvar tuz buz olur
yeni bir adım atılır, ayna kırıkları arasında…

II.

dağıt çıkınını, hayat:çer-çöp dolu sepet…
Haydi kıyam et, kopmadan kıyamet…

bana aynadır insan

bulutluyum ben yine
yüksek dağlarım kuşanmış beyazı
hiç gören var mı bilmem
bende baharı!

yankılanır içimde bir ulunun sözleri:
“gök bulutsuz yücedir, gönül dumansız,
gece kararır aysız
bana aydır insan, aynadır;
görmek istersen aynada sen seni
KIRMA İNSANI”

bir gün gelir de
kapılırsam yükseklerin sarhoşluğuna,
eğer birşey sanırsam kendimi,
büyütürsem bağrımda geçitsiz dağları,
kabarırsam gün yağmuru görmüş çimencesine
bereketli topraklarımdan çekilir sular
bir ışık söner içimde,
işte ben o an kararırım¦

biliyorum bütün bunları lakin
sona erdirmek için bende “ben”i
ne yaptıysam olmadı
ey gönderilenlerin en yücesi,
“ya hayır söyle ya sus” demişsin,
söyle, nasıl terbiye etsem ki bu dili?

“günlerin köpüğŸü”

yazgısını elinde sımsıkı tutan adam
köpük üfledi önce yüzüme;
gözlerim tunçla kamaştı,
ardından gece
çığlığımla çınladı

günlerce
“sahilde görülen uyku”yu düşledim
sonra yolcunun azığına uzandım
remzleri kalbime kelebek gibi saplandı
en güzel düşümü
o zaman yazdım

en son
yazgısını elinde taşıyan adam
yüreğimin gün gibi seyirmesini görerek
“titreme artık” diye bağırdı
ve denizin camgöbeği rengine
bir “kuş uykusu” bırakıp
tekrar o keşmekeş hayatın
telaşına daldı