Archive for Ağustos, 2004

Shakespeare, dünyayı bir sahneye, üzerinde yaşayan insanları da tiyatro oyuncularına benzetir. Doğrusu bu benzetme benim de oldukça hoşuma gider. Gündelik yaşamın içinde herhangi bir role soyunmak istemeyen, bu sahnenin kenarına bir iskemle çekerek onu seyre dalmak isteyen birini tanıyorum(?) Ama bu kişi bir yandan da yaşamın her türlü bilgisine haiz olmak arzusunda.

Hayali iskemlesinin üzerinde, kendini sahnede süregiden olayların dışında ve üstünde tanımlayarak, söz konusu olayların neden olabileceği çalkantılı sürüklenmelerden ve bunun getireceği pisliklerden uzak durabileceğini sanıyor. Ne kadar da güven vericidir o iskemle! O iskemleden bakınca kendisini yine kendi hayallinde, önceden izlediği ve nedense hep kusurlu bulduğu çeşitli karakterlerin, kusurlarından arınmış halleriyle canlandırıyor. Ancak unuttuğu birşey var: Durmaksızın edinilen ve özneyle şimdiki zamanda ilişkilendirilemeyen “saf bilgi”, hesapta düşünsel manevra alanını arttıracağına, bir süre sonra seçilebilecek her türlü rolü anlamsız gösterecek argümanların dayanak noktası olmaya başlar. Artık seyirci olmanın da anlamı kalmamıştır. Bilgi, yaşamdan koparılmışlığın intikamını alır; kişi kapanır ve (adına ister bunalım ister isyan denilsin) düşünsel olarak ölür.

Bu insanı, yukarıda kurgulanan bu acı sondan kurtaran ise (tabii buna kurtuluş denirse), onun için ne kadar rahatsız edici olsa da, tam da yaşamın içinde aldığı konumdur. Yaşamın dışında, ötesinde veya üstünde kurguladığı düşünsel dünya sözü edilen sona yönelmişken, gündelik yaşamın o hiç de düşünsel olmayan, küçük, önemsiz ayrıntıları, kurulan o anlamsız ilişkiler, benimsenmiş gibi görünen meslekler v.s., kısaca gücü önceden fark edilemeden ti’ye alınan gündelik yaşam, yaşamla herhangi bir organik bağı kalmayan düşünsel evrenin üzerinde egemenliğini ilan eder. Bunalım ya da isyan önlenmiştir. “Kişi-dış dünya” diye tanımlanan ikilem ortadan kalkar. Artık sadece dünya vardır. “Dış” olamaz çünkü “iç = kişi” kalmamıştır. Kişi yaşamla bütünleşmek için ilginç bir yol seçmiş, hareket olanağı varken, düşünsel dünyasında yaşarken tükürdüğünü, gerçek yaşamın kendisine hazırladığı örümcek ağında yalamak zorunda kalmıştır.

İskemle, sanıldığının aksine sahnenin tam da ortasındadır.

mor ve ben

moru sevdiğimi söylemiştim ya
mor huzurdu ya
mor, huzuru bulmak için kaçtığım dağların
simgesiydi ya rüyalarımda
mor aşktı,
menekşenin yaprağıydı ya mor
bir orkestranın ritmiydi ya
anlamına morun sevgi girdi şimdi
zaten tutkuyla ağır ve zor
ve aynı zamanda güzeldi
üstüne sevgi geldi
tıpkı ateş altı mor gibi
ateş üstü mor gibi
sıcak sımsıcak oldu içim

mor yıldırım ışığı adada tek bir ağaca düşmüştü
mor saçlarım vardı
her mor yılan saçlarıma konmuştu
adaya kaçış mora olan tutkumdu…
mor yıldırım düşerken
ağaç altına uzanmış mor gökyüzünü izliyordum
uyudum, bir daha hiç uyanmadım…

ne garip;
insanlık mor ve hayali eşdeğer düşünmüştü
oysa ben
saçlarımdan ayak uçlarıma kadar mor ışık altındayken
hiç hayal kuramadım…

(Kendi kendine not: Mor ve Ötesi’ni dinlemeye bir son ver artık !)