Geniş kitlelere hitap eden ve onların büyük ilgisini çekmeyi başarabilen tek sanat dalı sinema olsa gerek. Elbette her sanat gibi, sinemanın da kendi içinde farklı alanları var. Burada benim kasdettiğim popüler sinema veya Amerikan Sineması diye adlandırılan tür, kısaca tipik Hollywood filmleri… Büyük halk kitlelerine seslenen, büyük halk kitlelerini çekmek amacıyla yapılan ve artık işin geldiği noktanın sanat sayılıp sayılamayacağı bir soru işareti oluştururken, giderek sinema “endüstrisi” olarak tanımlanan sinema. Kendi içinde örgütlenmiş, kırılan kolun yen içinde kaldığı, Oscar ödülleri mekanizmasıyla kendi reklamını yapma ve satışının bir o kadar daha artırma akıllığı gösterdiği için takdire şayan bir endüstri. Endüstri olmanın, şirket olmanın, kâr-zarar hesapları yapmanın tüm özelliklerini taşıyan, bir yandan sanat yapma bir yandan şirket olma gibi iki çelişkili durumu bünyesinde aynı anda barındıran, kendine özgü bir dünya. Durum böyle olunca, sadece Amerikan seyircisiyle sınırlı kalmayıp dünyanın hemen hemen her yanındaki benzer düzeydeki seyirciye hitap etmesi gereken bu sinemanın bazı kuralları da kendiliğinden oluşuyor. Sıradan izleyiciyi sinemaya çekecek altın kurallardan biri elbette star sistemi. O bir yana filmin belirli bir ritmi olacak, onun altına hiç bir zaman düşmeyecek; meşhur 90 saniye kuralı mutlaka işlemeli. Ama en önemlisi, hikâye. Sinema en saf anlamıyla hikâyedir denebilir ve insanları sinemaya çekebilmenin sırrı, hikâyenin içinde saklıdır. Hollywood filmleri her hikâyeyi anlatamaz, olaylar her şekilde gelişemez ve hikâye her şekilde bitemez. Çünkü söz konusu seyirci, sıradan insandır, belirli ahlâk kuralları olan, belirli şekilde yaşayan kişilerdir ve Amerikan sineması kendi beyaz orta sınıf insanının değerlerini sanki evrensel değerlermiş gibi dünyaya sunma ve hatta kabul ettirebilme becerisine sahiptir. Böylece, yanlış kadınlara kapılan kocalar mutlaka evlerine dönerler; aşıklar türlü engelleri atlatıp yıllar sonra da olsa kavuşurlar; dedektif avukat kadına mutlaka aşık olur ve onu elde eder; kötü adam cezasını bulur ve bu ceza onun film boyunca yaptığı kötülük miktarıyla doğru orantılıdır. Kız güzelse mutlaka iyi kızdır ama aynı zamanda erotik bir görüntüsü varsa erkeğin başına iş açacaktır. Karı-koca, bahçe içindeki güzel evlerini, kutsal yuvalarını ve sevimli çocuklarını kötülüklere karşı korumak için çırpınacaklardır. Aynı şekilde kahramanlar kimbilir kaç kez ölümün eşiğine gelirler, türlü tehlikeler atlatırlar ama asla ölmezler. Hollywood bize güzel yıldızın veya yakışıklı jönün kanlar içindeki cesedini göstermez. Öte yandan beyazların bazen çok aleni hale gelen üstünlükleri söz konusudur; beyaz adamın aşık olduğu kızılderili kız aslında kızılıderililer tarafından büyütülmüş bir beyazdır. Aynı durum kabilenin en yakışıklı ve çekici erkeği için de geçerlidir; vs. vs. vs. Dolayısıyla film boyunca anormal denebilecek hiçbirşey olmasına izin yoktur, sürprizler bile belli bir şekilde şaşırtır insanı ama asla o sahte gerçekliği bozmaz, dehşete düşürmez. Film kişisi, daha başından sunulduğu biçimde kurar geleceğini, istisna olarak kötü bir karakterin cezasız kalacağı dahi filmin başında bize hissettirilir; olumsuz karakter seyirciye belli açılardan olumlu olarak gösterilir, dolayısıyla zaten film boyunca seyirci onun ölümüne dair hisler geliştirmez.
Durum böyleyken, yani zaten her şey seyircinin beklentilerine göre programlanmış ve onun isteklerini karşılamaya yönelikken neden kitleler sinema salonlarını doldurur ve sonunu zaten bildikleri hikâyeleri her defasında büyük bir zevk ve hayranlıkla seyrederler? Belki de kendi hayatını, kendi geleceğini tahmin edemeyen, önünde uzanan sonu belirsiz karanlığa hükmedemeyen ve bugününü geleceğin ağırlığı altında yaşayan insan, beyaz perdede şahit olduğu yaşantıları bilmenin, kahramanların türlü geleceklerini tahmin etmenin, onlara vakıf olmanın, o gelecekleri ellerinde tutmanın üstünlüğünü yaşamaktan haz alır. Kendi geleceğine hakim olamamanın rahatsızlığı, sinema salonlarında, o filmler üstünde kurabildiği tartışmasız iktidarında huzur bulur; o iktidar insanı, kendisininki olmasa bile hayali bir dünyanın geleceğini görebilme üstünlüğüyle iki saat için bile olsa Tanrı mertebesine ulaştırır. Belki de Hollywood filmlerinin bütün gizi burada yatar. Milyonlarca insanı, temelde son derece sıradan hikâyeleri seyretmeye çeken büyü bundan ibarettir. Perdede yaratılan hayali kahramanlarla sınırlı kalmayan ve aynı anda karanlık koltuklarında oturanlar arasından hayali Tanrılar yaratan bir büyü. Sinemadan çıkıp da gerçeğin acımtrak tadı ağızlarına dönünceye kadar yaşayabilecekleri bir güzel düş…