Archive for Eylül, 2004

Bugün diye birşey yok! Herşeyi, ya geçmişin ya da geleceğin omuzlarına yükleyerek yaşıyoruz. Hayatımızda varolan en kalıcı duygu, hüzün, acı değil. Acı, yaşayan bir şeydir, hüzünse ölümün yaşayan halidir. Sevinçler bile ‘geçmiş’ olduklarında, hüzünle anılırlar, yaşanırlar. Geleceğe ‘umutlu özlem’, geçmişe ‘hüzünlü özlem’… nostalji. “Bugün” ise özlemin işgali altında, yaşamıyor, çoktan intihar etti. “Güzel olan hiçbir şey, hülasa edilemez” demiş Valery. Belki bunu bugün ‘Güzel olan hiçbirşey yaşanamaz’ diye çevirmek daha anlamlı. Çünkü yaşanmamışın mükemmelliği yanında, yaşananın sıradanlığı, ‘idealin’ hep bir adım gerisinde kalması, bir leke gibi göze batar. Ve yine yaşanıp bitmiş olan an’ın, zihnin süzgecinden geçerek, güzel, hoş yönleriyle hatırlanması -kötü şeyleri unutmazsak, yaşayamayız-, gelecekteki ‘ideal’e benzer bir ‘nostalji ideali’ne dönüşmesi, tüm bunların sonucunda da şimdi yaşamanin kirliliiği. Yaşam, kirletir, bozar. O, hiç bir hayale, kalıba, ütopyaya sığmaz. Yaşam, aslında çirkindir… Anımsamalar güzel, umutlar güzel. İnsan öznel müdehaleleriyle onu, geçmiş ve gelecek biçiminde yaşanır kılar.
Geçmişte yaşadığımızın daha güzel ya da gelecekte yaşayacağımızın daha güzel olacağını düşündükçe, an, önemsizleşir, atlanası, öldürülesi bir şey olur. Gelecekte beklenen her an, şimdiki an olduğunda kirlenecek ve sonra bambaşka bir şey olarak zihnimizde tekrar doğacaksa, ben diyorum ki; aslında geçmiş ve gelecek diye birşey yok. Geçmiş ve gelecek deforme edilmiş bilinç biçimleridir. Bizden bağımsız olarak yaşayan tek şeyse ‘an’dır. Yaşam ‘an’ın içinden doğar, biçimlenir. Değişimin dinamiği bugünün içindedir. Bugün aslında ‘en değerli’dir ve bu yüzden ‘an’ı deforme etmenin hiçbir meşru yanı yoktur. Bunu yapan yalnızca delilerdir. Toplum dışına itilirler, tehlikelidirler. Çünkü değişebilir olanla, yaşayanla uğraşırlar… ölüler değişmez ve değiştiremez. Çirkin de olsa önce yaşayanı farketmenin ve yaşamanın yoludur güzele giden. ‘Yaşasın şimdiki An’

Sinema: Hayali Tanrılar Yaratan Bir Büyü

Geniş kitlelere hitap eden ve onların büyük ilgisini çekmeyi başarabilen tek sanat dalı sinema olsa gerek. Elbette her sanat gibi, sinemanın da kendi içinde farklı alanları var. Burada benim kasdettiğim popüler sinema veya Amerikan Sineması diye adlandırılan tür, kısaca tipik Hollywood filmleri… Büyük halk kitlelerine seslenen, büyük halk kitlelerini çekmek amacıyla yapılan ve artık işin geldiği noktanın sanat sayılıp sayılamayacağı bir soru işareti oluştururken, giderek sinema “endüstrisi” olarak tanımlanan sinema. Kendi içinde örgütlenmiş, kırılan kolun yen içinde kaldığı, Oscar ödülleri mekanizmasıyla kendi reklamını yapma ve satışının bir o kadar daha artırma akıllığı gösterdiği için takdire şayan bir endüstri. Endüstri olmanın, şirket olmanın, kâr-zarar hesapları yapmanın tüm özelliklerini taşıyan, bir yandan sanat yapma bir yandan şirket olma gibi iki çelişkili durumu bünyesinde aynı anda barındıran, kendine özgü bir dünya. Durum böyle olunca, sadece Amerikan seyircisiyle sınırlı kalmayıp dünyanın hemen hemen her yanındaki benzer düzeydeki seyirciye hitap etmesi gereken bu sinemanın bazı kuralları da kendiliğinden oluşuyor. Sıradan izleyiciyi sinemaya çekecek altın kurallardan biri elbette star sistemi. O bir yana filmin belirli bir ritmi olacak, onun altına hiç bir zaman düşmeyecek; meşhur 90 saniye kuralı mutlaka işlemeli. Ama en önemlisi, hikâye. Sinema en saf anlamıyla hikâyedir denebilir ve insanları sinemaya çekebilmenin sırrı, hikâyenin içinde saklıdır. Hollywood filmleri her hikâyeyi anlatamaz, olaylar her şekilde gelişemez ve hikâye her şekilde bitemez. Çünkü söz konusu seyirci, sıradan insandır, belirli ahlâk kuralları olan, belirli şekilde yaşayan kişilerdir ve Amerikan sineması kendi beyaz orta sınıf insanının değerlerini sanki evrensel değerlermiş gibi dünyaya sunma ve hatta kabul ettirebilme becerisine sahiptir. Böylece, yanlış kadınlara kapılan kocalar mutlaka evlerine dönerler; aşıklar türlü engelleri atlatıp yıllar sonra da olsa kavuşurlar; dedektif avukat kadına mutlaka aşık olur ve onu elde eder; kötü adam cezasını bulur ve bu ceza onun film boyunca yaptığı kötülük miktarıyla doğru orantılıdır. Kız güzelse mutlaka iyi kızdır ama aynı zamanda erotik bir görüntüsü varsa erkeğin başına iş açacaktır. Karı-koca, bahçe içindeki güzel evlerini, kutsal yuvalarını ve sevimli çocuklarını kötülüklere karşı korumak için çırpınacaklardır. Aynı şekilde kahramanlar kimbilir kaç kez ölümün eşiğine gelirler, türlü tehlikeler atlatırlar ama asla ölmezler. Hollywood bize güzel yıldızın veya yakışıklı jönün kanlar içindeki cesedini göstermez. Öte yandan beyazların bazen çok aleni hale gelen üstünlükleri söz konusudur; beyaz adamın aşık olduğu kızılderili kız aslında kızılıderililer tarafından büyütülmüş bir beyazdır. Aynı durum kabilenin en yakışıklı ve çekici erkeği için de geçerlidir; vs. vs. vs. Dolayısıyla film boyunca anormal denebilecek hiçbirşey olmasına izin yoktur, sürprizler bile belli bir şekilde şaşırtır insanı ama asla o sahte gerçekliği bozmaz, dehşete düşürmez. Film kişisi, daha başından sunulduğu biçimde kurar geleceğini, istisna olarak kötü bir karakterin cezasız kalacağı dahi filmin başında bize hissettirilir; olumsuz karakter seyirciye belli açılardan olumlu olarak gösterilir, dolayısıyla zaten film boyunca seyirci onun ölümüne dair hisler geliştirmez.

Durum böyleyken, yani zaten her şey seyircinin beklentilerine göre programlanmış ve onun isteklerini karşılamaya yönelikken neden kitleler sinema salonlarını doldurur ve sonunu zaten bildikleri hikâyeleri her defasında büyük bir zevk ve hayranlıkla seyrederler? Belki de kendi hayatını, kendi geleceğini tahmin edemeyen, önünde uzanan sonu belirsiz karanlığa hükmedemeyen ve bugününü geleceğin ağırlığı altında yaşayan insan, beyaz perdede şahit olduğu yaşantıları bilmenin, kahramanların türlü geleceklerini tahmin etmenin, onlara vakıf olmanın, o gelecekleri ellerinde tutmanın üstünlüğünü yaşamaktan haz alır. Kendi geleceğine hakim olamamanın rahatsızlığı, sinema salonlarında, o filmler üstünde kurabildiği tartışmasız iktidarında huzur bulur; o iktidar insanı, kendisininki olmasa bile hayali bir dünyanın geleceğini görebilme üstünlüğüyle iki saat için bile olsa Tanrı mertebesine ulaştırır. Belki de Hollywood filmlerinin bütün gizi burada yatar. Milyonlarca insanı, temelde son derece sıradan hikâyeleri seyretmeye çeken büyü bundan ibarettir. Perdede yaratılan hayali kahramanlarla sınırlı kalmayan ve aynı anda karanlık koltuklarında oturanlar arasından hayali Tanrılar yaratan bir büyü. Sinemadan çıkıp da gerçeğin acımtrak tadı ağızlarına dönünceye kadar yaşayabilecekleri bir güzel düş…

Gelecek Kaygısı

tugba

“Bir takım kültür cahilleri yakın zamana kadar astrolojinin geçmişte kalan gülünç bir şey olduğŸuna inanıyorlardı. Ancak bugün,toplumun derininden yükselerek geliyor ve üçyüzyıl önce kovulduğŸu üniversitenin kapısını çalıyor…Bundan haberdar olmayan ve benim olayları abarttığŸımı düşünen okurlarım için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Astrolojinin altın çağı, ortaçağın karanlıkları değil, en saygın gazetelerin bile tereddüt etmeksizin burç falı yayınladıkları günümüz dünyasıdır. Köksüz akılcılar, 1723 yılında Bay Bilmemne’nin çocuğu için hazırladığı horoskopu gülerek okusalar da şunu gözden kaçırıyorlar: Bugün horoskop neredeyse insanların kartvizitlerinde bir satır olmayı başardı.”C.G. Jung, 1931

Watson “Bana bir çocuk verin her ne istiyorsanız yapayım” diyor. İsterseniz hırsız isterseniz diplomat ya da sıradan biri. Watson için geleceği belirleyebilmek işte bu kadar basit. İnsan doğanın sıradan bir parçasıdır tıpkı bir saat gibi mekanik kanunlarına göre işler ve en önemlisi de her sonucun bir sebebi vardır. İşte en uçlarda bir determinist olan Watson da “Eğer sebebini bilirsem sonucunu da önceden görebilirim” diyor. Watson’ın insanı makineden farksız kılarak, “ben geleceği bilebilirim, hatta yön verebilirim” diyerek tanrılığa soyunması, zamanında pek hoş karşılanmamakla birlikte insanların geleceği gözetim altında tutabilme saplantıları sonuçta Watson gibi deterministlerin çoğalmasını sağlamış.

En ilkel çağlardan beri insanın beynini bir kurt gibi kemiren geleceğe ilişkin merak asırlar-boyu toplumları arka planda da olsa kahinlerin yönetmesine neden olmuştur. Her nerenin hükümdarı olursa olsun her başarılı hükümdarın ardında mutlaka müthiş bir kahin vardır. Elbette günümüz toplumlarında artık büyücü kahinlere pek rağbet edilmiyor. Onların yerini özellikle son zamanlarda piyasa araştırma şirketleri aldı. Geleceğe yön vermek gibi istekleri olan insanlara bugünün ayrıntılı raporunu hazırlayan bu şirketler modern birer kahin gibi çalışmaktalar. Bu arada sıradan vatandaşın “yarınını bugünden bilebilmesi için” harıl harıl çalışan cadı kılıklı astrologlar da ileri düzeyde telekomünikasyon sayesinde topluma hizmet veriyorlar. Bir çok kurama göre insanın gelecek endişesinin geleceğini oluşturması da ayrıca bir garipliktir. Bu konuyla ilgili söylenebilecek herşeyin özeti belki de bir cümle olabilir: İnsanın yaşamını sürdürebilmesi, gelecekteki sonuçlarını düşünerek geçmiş deneyimlerinin ışığı altında bugün hareket edebilme yeteneğine dayanır.

Nedir gelecek; bir dakika sonrası mı ya da bir asır sonrası mı? Aslında ne kadar basit; şu anda davranıyoruz ama geçmişteki deneyimlerimizin etkisindeyiz ve bunları şu anın üstünden geleceğe aktararak kendimize en fazla yarar sağlayabiliyoruz çünkü akıllıyız. Bu kuram her ne kadar deterministleri, anti deterministleri, geçmişe önem verenlerle gelecek merkezli olanları bir potada eritmeye çalışsa da eminim aranızda buna karşı çıkanlar olacaktır. Örneğin 40′lı yıllarda insanlara özgürlük verin diye ortaya çıkan ve geçmişi yadsıyarak sadece burada ve şimdi ile ilgilenen ve insanların fare ve köpeklerle karşılaştırılmasını anlaşılmaz bulan Rogers çok alkışlanmakla birlikte asla güçlü bir destek bulamadı. Oysa insana en insan gibi yaklaşan ve ona “özgür geleceği” veren neredeyse yegane kuramcı olmasına rağmen, tahmin edilebilir olmayı özgür olmaya tercih eden insanlar tarafından asla yeterince anlaşılamadı. Zira Rogers için gelecek bir gün burada ve şimdi olacaktı ve önemli olan sadece bu andı. Gelecek endişesinin insan davranışını belirlemekte oynadığı rol Adler ya da Tallman gibi determinist kuramcılarda sık sık karşılaşılan bir yaklaşım.

İnsanın geleceğe duyduğu bu takıntı haline gelen merak belki de aslında insanın bilemeyeceği herşeye duyduğu merakın bir izdüşümü. Dünya kurulduğundan bu yana insanlar ölüm korkularını gidermek için Tanrı’ya sarılırken belki de asla öğrenemeyecekleri ölüm sonrası sırları da bu yolla yakalamaya çalışmışlar. Böylece esrarengiz bir karanlık içinde kalmak yerine hiç olmazsa kurgusal bir gerçek yaratmak insanların gönlünü bir parça olsun rahatlatmış. Kurallara uy ve cennete git. İşte bu kadar basit. Aynı şekilde geleceğini de bilememenin ve asla da bilemeyecek olmanın verdiği dayanılmaz ızdırabı hafifletmeye çalışmanın yolunu kehanetlerde, astrolojide hatta pozitif bilimlerde arayan insanoğlu bu saplantılarından kurtulabilmesi mümkün mü? Keşke Rogers haklı olsa; insan herşeye içinde yaşadığı anda yön verebilecek kadar güçlü olabilse. Geçmişi etkileyebilmek gibi bir şansı zaten yok, geleceği kontrol altına almak ise imkânsız gibi. “Gelecek de birgün gelecek” diyorlar peki o gün gelecek mi acaba? Sahi gelecek şimdi gelmedi mi?