Archive for Ekim, 2004

londra

Londra, sisli bir rüya…

Dibi delik dünyanın en ihtişamlı görüntüsü olarak belleklerimize kazınan parlak ışıklarıyla büyülemedi beni ilk vardığımda bu şehir. İsli puslu bir sonbahar günüydü. Ben, “üçüncü dünya ülkesi”nden gelen naçizane bir yolcu. Hergün dünyanın dört bir yanından gelenler gibi…

Kimisi ziyaretçidir gelenlerin. şehrin bayramlıklarını giymiş uslu çocuğa benzeyen halini ve türlü marifetlerini görür. Yüksek binalardan kuşbakışı fotoğraflar, Thames Nehri`ne otobüslerin tepesinden şöyle bir göz atılarak yapılan ticarileşmiş geziler, müzeler, parklar, müzikaller ve tabi publar. El öpülür, harçlık alınır. Üzerinde “I Love Londan” yazılı tişörtler, “Underground” yazılı şapkalar alınır; dillerde şehre adanmış bir şarkı ile evlerine dönerler.

Bundan sonrası kalanları ilgilendirir. Kimi savaşlardan, kimi yoksulluktan, kendi kaderinden kaçmak, kimisi kendini yaşamak, kimisi özgürlük için, ama hemen hepsi daha iyi bir yaşam için gelir. Türlü ırktan, milletten, etnik kökenden insanlar kendilerinden olanlarla kurdukları özerk yaşamları ve şehrin herkesi saran genel yaşamı içine karışıp gider. Keşmekeşliği, çirkefliği, özgürlüğü, naifliği, zenginliği, yoksulluğu ve ille de insanlarıyla koskoca bir bütündür bu şehir.

Metrodayım. Karşımda Hintli bir kadın, hiçbir unsurunda değişiklik yapmadığı yerel kıyafetleriyle işine gidiyor, çantasından sarkan yaka kartından anlıyoruz ki devlet memuru (Demek ki buralarda “kamusal alan” yok!) Siyah kültüre entegre olmuş Portorico`lu gencin kulaklığındaki rap müziğin ritmini duyuyorum az ötemde. Yanımdaki Uzakdoğulu kadın kendi dilindeki gazetesini karıştırıyor. Bir satıcı elindeki aletleri, bir Türk, birkaç Yunanlu, İngiliz ve Uzakdoğuluya İspanyolca satmaya çalışıyor.

“Next station Holborn. Change here Piccadilly Line! Mind the gap please, mind the gap!”

Ekvatorlu bir müzisyen hiç bilmediğim çalgılarıyla şehrin altında müzik yapıyor. Buckingham Sarayı`na giden caddeye çıkan istasyonun ışıltılı yer döşemesi, sınıf farkını yerin altında da hissettiriyor. Birdenbire önümde beliren adam yaşlı sesiyle, “we are the world” dedikten sonra, elindeki kutuyu şıngırdatarak sesleniyor: “Bayanlar, baylar, bozuk lütfen!”

Az sonra gün ışığına çıkıyorum. Kırmızı ışıkta beklerken şehrin altında çalınan müziğin dehlizlere yayılan titreşimlerini hissediyorum. Yolun karşısına geçerken hep olduğu gibi- yanlış yöne bakıyorum ve sık sık olduğu gibi bir motorsikletlinin hışmıyla karşılaşıyorum. Köşedeki Çinli marketten kahve, yanındaki Pakistanlı gazeteciden bir dergi alarak rüzgara karşı iki blok yürüyorum. Bir grup siyah adam, her hafta aynı sokakta verdiklere vaazlarına başlıyorlar. İsa`nın bildik portresi yere fırlatılıp, siyah bir melek olarak canlandırıldığı resmi birkaç kişilik dinleyici topluluğuna gösteriliyor.

Gün amansız bir koşuşturmaya başlarken şehrin kalbi daha bir hızlı atıyor. Durmaksızın çalışmanın karşılığında cepte taşınan paranın sıcaklığı, yoksulluğa, ezilmişliğe başkaldırının zaferi gibi içleri ısıtıyor bir süre. Gece olup renkli ışıklar gözleri kamaştırdığında, bambaşka bir hayat başlıyor şehrin arka sokaklarında. Kodları kimsenin tekelinde olmayan bu şehrin kendine ait dili hüküm sürüyor gündelik hayatta. Acı siren sesleriyle “kanun adamları” geçerken caddeden, uyduruk polisiye filmlerin kovalamaca sahnelerinden biri çevriliyor yanı başımda adeta. Ya da şehrin altında bir yerlerde gün ışığına çıkmamış insanların yaşam sürdüğüne inanmak hiç de zor gelmiyor şu anda bana. Düşler alabildiğine sınırsızken herşey acımasızca gerçek! Yukarılara doğru çıktıkça sıklaşan caddelerde saraylara nazır dökdelenlerin yanıbaşında 3-5 pound için dilenen evsiz adam geceyi geçirecek kuytu bir yerin derdine düşüyor bu saatte. Dışarıda dondurucu bir soğuk; koca kalabalığın içinde yutulup kaybolunca sistemin dişlerinin sızısını dindirmiyor paranın sıcaklığı.

Bu şehir herşeyi sarıyor. Yeryüzünün iliklere işleyen bütün çelişkilerini zenginlikleriyle birlikte içinde taşıyarak en kışkırtıcı haliyle Soho`dan el sallıyor. Hergün dünyanın dört bir yanından birileri daha geliyor. Kimisi özgürlük, kimisi kaderinden kaçmak için. Hemen hepsi de daha iyi bir yaşam için.

Bulanık ve çamurlu Nehrin dibi, terkedilmiş hayallerle doluyor.

GELECEğİN MİMARLARI OLARAK KOLONİZATÖR DERVİşLER

Türkler Anadolu’ya gelirken beraberlerinde animizmin, şamaniliğin, manişeizmin (1), Budizmin, Batınilik’in yoğun izleriyle geldiler. Kafalarında sadece cihadın ve yağmanın saldırgan evreni değil, aynı zamanda uzlaştırıcı evrenin de öğeleri vardı. Anadolu’daki kültürler de bu yeni konuklarla birlikte Anadolu’yu ve taşıdıkları değerleri uzlaştırıcı bir tutumla paylaşmışlardır. Selçuklu şehirlerinde binlerce yıllık Anadolu uygarlığının kalıntıları; Bizans’ın dinsel ve politik gelenekleri; kilise karşıtı radikal mezheplerin bastırılmış kalıntıları; Selçuklu soylularının Orta Asya, Türkistan, İran ve İslamiyet’ten getirdikleri özellikler iç içe geçmiştir. Fakat şehirlerdeki farklı cemaatlerden oluşan bu toplum, devletin kendisi için oluşturduğu bir toplumdu. Türkmenler (2) bu kültürün dışındaydılar (3). Göçebe Türkmen aşiretleri genellikle Müslüman olmakla beraber, Müslümanlıkları görünüşteydi; aslında eski şamanı geleneklerini devam ettiren, heteredoks Türkmen Babaları’n manevi etkisi altındaydılar (4). Dini kültürü medreseden alan, İran’ın etkisinde bulunan ve Farsça konuşan bu kentli nüfus ise Türkmen’leri dinen zayıf görüyordu. Selçuklu Anadolusu’nda bu her iki kesime de (Kır’a ve şehir’e) ait olmayan, sayıları oldukça kabarık ama sayılarıyla değil, daha çok çağrılarıyla önemli olan bir karşı kültür unsuru sayabileceğimiz başka bir kesim de Heteredoks Dervişler’di (5).

(Read the article)

Uzak diyarlardan yansimalar…

… işte öyle gecelerden biriydi. Uyuyor muydum, uyanık mıydım? Kimbilir… Kalktım ve bir sigara yaktım. Saat sabahın dördüydü. Yarım ya da en çok bir saat arayla bunu kaç kez yaptığımı hatırlayamadım. Üzerinde durmadım. Az sonra gün ağaracak ve yorgun bir güne başlayacağım diye mırıldandım. Eva Braun -ki o bir kedidir- kuytu bir köşede usulca yerini aldığında, polisler yine geldiler ve beni alıp götürdüler. Son derece kibar bir bey -sanırım ekibin başı oydu- bana sorular sormaya başladığında tedirginliğim yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Garip bir adamdı. Ona sevimli gelebilecek cevaplar verirken aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Bu geçişi daha derinlerde eğip büktüğümü farkettiğimde ekibin başı daha sert sorular sormaya başlıyor ve uyku ile uyanıklık arasında yaşanan türden bu hayal bir kez daha son buluyordu.

Yeniden bir sigara yaktım. Gün ağarmaya başlamıştı. Sokağa çıktım, uzakta bir karaltı gördüm, peşinden gidip köşeyi döndüğümde yerde cansız yatan Yılbaşı Hindisi’ni kapısı açık bir matbaaya bakarken buldum. İçeri girdim. Ansızın çıplak bir kölenin savunmasız bedeninde kopan kum fırtınası gözlerimi kör etti. Yolumu zor buluyordum. Tüylü bir el bana yol gösterdi, dışarı çıktım. Etrafta kimseler yoktu ama ilk adımda bir muz kabuğuna basıp kaydım. Düşmeye başlamıştım. …ve bundan büyük zevk alıyordum. Ama kısa sürdü. Lindsey adında bir adamın solmuş orkidesinin cenaze töreninde ne işim olduğunu düşünmeden, çaycının bir bayrak gibi dalgalanan yüzüne çaresizlik içinde baktım. Bir çay istedim ve peşinden gidip çayımı kendim aldım. Bir otel yangınının içinden görülebilecek puslu bir manzaranın köşesinde duruyor ve sakalını sıvazlıyordu. Oturdum, çayımdan bir yudum aldım, sandalyeleri ters çevrilmiş bu boş çaybahçesinde yavru bir kedi sabahın ilk ışıklarının keyfiyle oyun oynuyordu. Memo, ertesi gün sabahın altısında beni telefonla arayıp `benim yerime de bol bol çapkınlık yap e mi?` diyecekti`Bir başka gün Barış, çalmadan açılan telefonun ucunda Ortaköy sabahlarının yağmurlu sesiyle oyununu tamamlamak üzere olduğunu anlatacaktı. Tanıştığımızda beni beklerken bulduğum o kırılgan çocuk Bedri`nin, günlük hayatta yerini almaya hazırlandığı saatlerde ben sigaramı otel odasının lavabosunda söndürüyorum.
Ve gün başlıyor. Bugün, Defneler, Aslılar, Emreler, Mertler, Ermanlar, Berrinler, Aliler, Haliller, Perihanlar, İlkerler, Burhanlar, Yüceller, Oktaylar geçecek aklımdan belki… belki akıllara durgunluk veren bir olayın içinde yerimi alacağım. Sonra……sonra metronun loş kamaralarından birinde gözlerimi kapatıp, ve kendimi bir koltuğa bırakıp, geçmişi ve geleceği ve en önemlisi bugünü düşünüp sorular soracağım uzak ülkelerin gecesine yaptığım yolculuğumda…

Not: Eva Braun patilerini kıvırıp göğsümün üzerindeki yerini aldığında polislerin yeniden gelmeyeceğini kim garanti edebilir ki!

`Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider`

Dış dünyadan uzaklaşmak isteriz, kendimizle aramızdaki mesafeyi kapatmak için. Gitmeyi kurarız, buralardan gitmek, yani eylem… Durağanlıktan kurtulmak, bizi kuşatan, eylemsizleştiren çemberden çıkmak için bir hamle…
Bütün o düşler dışarıda sandığımız çemberi içimizde taşıdığımızı sezmenin, adlandırmaktan kaçmanın ürünü belki de. Uzaklarda, meçhulde; bilmediğimiz diyarlarda kendimize kavuşma tutkusu, yoksul ve yavan bulduğumuz şimdiki zamanın, buradaki hayatın bir başka zamanda, yerde başka türlü olabileceği avuntusu belki de.
Başka bir yerde başka-yeni bir hayat düşünü bizde yazıya geçiren ilk isimlerden biri olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın Düşlerdeki Hayat adlı öyküsü şöyle başlar: “Bu şimdiki alemlerden pek uzaklara gitmiştik; mazi ile aramızda ebedi fırtınalarla cenkleşen büyük denizler vardı. şimdi her şey yeni idi: hatta kalplerimiz, hatta hislerimiz, hatta ilk günlerde kubbei saf ve laciverdisi altında misafir olduğumuz yıldızlı gökyüzü bile yeni idi.” Uzaklar, böyle bir yenilenme düşü, beklentisi taşıyor.Yazarın anılarından öğreniyoruz ki, yeni bir yerde yeni ve bambaşka bir hayat düşü yazınsal bir kurgunun ötesinde, somut bir arayış. ‘İstibdat’ diye adlandırılan II. Abdülhamit döneminin baskılarından bunalan Servet-i Fünun yazarları rastlantıyla ellerine geçen bir broşürden Londra’da bir derneğin Yeni Zelanda adalarına göçmen gönderdiğini öğrenince topluca göç düşleri kuruyorlar. Öyle ki, asla bir daha buralara dönmeme düşüncesindeki Tevfik Fikret’le eğer Abdülhamit öldükten sonra meşrutiyet kurulursa hemen ülkeye dönmeyi düşünen Hüseyin Cahit arasında sıkı tartışmalar oluyor. Anlaşmazlık, ‘hele o zaman gelsin, düşünürüz’ denerek erteleniyor. Orada kurulacak köşklerin planları çiziliyor, sabahtan akşama saat be saat hayatın yeni düzeni tasarlanıyor… Göç masraflarını karşılayacak olan arkadaşları bu işten vazgeçince adada yeni bir hayat düşlerine de veda ediliyor. Onun yerini bu kez Manisa yakınlarında bir köydeki çiftliğe yerleşme düşleri alıyor. Yine hazırlıklar, girişimler, araştırmalar… Her şey tamam. Ama hiç kimse yerinden kıpırdamıyor. O topluluk uzaklardaki, kendileri için meçhul olan adaya; Yeni Zelanda’ya değil ama buradaki, yanı başlarındaki adaya; Büyükada’ya sığınmış en sonunda.
Belki uzaklara göre daha evcil, yerleşik düzene yakın, uygun bir sığınak. Ama yine de sığınaktır bir ada. Hem burada, hem de buranın dışında, ayrı olma olanağı veriyor insana: Kendinizle yüz yüze, baş başa olma imkanı. Düşlerinize yakınlaşma fırsatı. Bir mola yeri.
Karadan ve dolayısıyla saraydan uzaklığı dolayısıyla Bizans döneminde iktidar için tehlike arz edenler (özellikle prensler) için sürgün yeri olarak kullanılırmış adalar. Pek birşey değiştiği söylenemez, şimdi de bazi kimseleri uzaklaştırmak için uygun bir yer adalar, özellikle uzaktaki adalar