25 Ekim 2004
Londra, sisli bir rüya…
Dibi delik dünyanın en ihtişamlı görüntüsü olarak belleklerimize kazınan parlak ışıklarıyla büyülemedi beni ilk vardığımda bu şehir. İsli puslu bir sonbahar günüydü. Ben, “üçüncü dünya ülkesi”nden gelen naçizane bir yolcu. Hergün dünyanın dört bir yanından gelenler gibi…
Kimisi ziyaretçidir gelenlerin. şehrin bayramlıklarını giymiş uslu çocuğa benzeyen halini ve türlü marifetlerini görür. Yüksek binalardan kuşbakışı fotoğraflar, Thames Nehri`ne otobüslerin tepesinden şöyle bir göz atılarak yapılan ticarileşmiş geziler, müzeler, parklar, müzikaller ve tabi publar. El öpülür, harçlık alınır. Üzerinde “I Love Londan” yazılı tişörtler, “Underground” yazılı şapkalar alınır; dillerde şehre adanmış bir şarkı ile evlerine dönerler.
Bundan sonrası kalanları ilgilendirir. Kimi savaşlardan, kimi yoksulluktan, kendi kaderinden kaçmak, kimisi kendini yaşamak, kimisi özgürlük için, ama hemen hepsi daha iyi bir yaşam için gelir. Türlü ırktan, milletten, etnik kökenden insanlar kendilerinden olanlarla kurdukları özerk yaşamları ve şehrin herkesi saran genel yaşamı içine karışıp gider. Keşmekeşliği, çirkefliği, özgürlüğü, naifliği, zenginliği, yoksulluğu ve ille de insanlarıyla koskoca bir bütündür bu şehir.
Metrodayım. Karşımda Hintli bir kadın, hiçbir unsurunda değişiklik yapmadığı yerel kıyafetleriyle işine gidiyor, çantasından sarkan yaka kartından anlıyoruz ki devlet memuru (Demek ki buralarda “kamusal alan” yok!) Siyah kültüre entegre olmuş Portorico`lu gencin kulaklığındaki rap müziğin ritmini duyuyorum az ötemde. Yanımdaki Uzakdoğulu kadın kendi dilindeki gazetesini karıştırıyor. Bir satıcı elindeki aletleri, bir Türk, birkaç Yunanlu, İngiliz ve Uzakdoğuluya İspanyolca satmaya çalışıyor.
“Next station Holborn. Change here Piccadilly Line! Mind the gap please, mind the gap!”
Ekvatorlu bir müzisyen hiç bilmediğim çalgılarıyla şehrin altında müzik yapıyor. Buckingham Sarayı`na giden caddeye çıkan istasyonun ışıltılı yer döşemesi, sınıf farkını yerin altında da hissettiriyor. Birdenbire önümde beliren adam yaşlı sesiyle, “we are the world” dedikten sonra, elindeki kutuyu şıngırdatarak sesleniyor: “Bayanlar, baylar, bozuk lütfen!”
Az sonra gün ışığına çıkıyorum. Kırmızı ışıkta beklerken şehrin altında çalınan müziğin dehlizlere yayılan titreşimlerini hissediyorum. Yolun karşısına geçerken hep olduğu gibi- yanlış yöne bakıyorum ve sık sık olduğu gibi bir motorsikletlinin hışmıyla karşılaşıyorum. Köşedeki Çinli marketten kahve, yanındaki Pakistanlı gazeteciden bir dergi alarak rüzgara karşı iki blok yürüyorum. Bir grup siyah adam, her hafta aynı sokakta verdiklere vaazlarına başlıyorlar. İsa`nın bildik portresi yere fırlatılıp, siyah bir melek olarak canlandırıldığı resmi birkaç kişilik dinleyici topluluğuna gösteriliyor.
Gün amansız bir koşuşturmaya başlarken şehrin kalbi daha bir hızlı atıyor. Durmaksızın çalışmanın karşılığında cepte taşınan paranın sıcaklığı, yoksulluğa, ezilmişliğe başkaldırının zaferi gibi içleri ısıtıyor bir süre. Gece olup renkli ışıklar gözleri kamaştırdığında, bambaşka bir hayat başlıyor şehrin arka sokaklarında. Kodları kimsenin tekelinde olmayan bu şehrin kendine ait dili hüküm sürüyor gündelik hayatta. Acı siren sesleriyle “kanun adamları” geçerken caddeden, uyduruk polisiye filmlerin kovalamaca sahnelerinden biri çevriliyor yanı başımda adeta. Ya da şehrin altında bir yerlerde gün ışığına çıkmamış insanların yaşam sürdüğüne inanmak hiç de zor gelmiyor şu anda bana. Düşler alabildiğine sınırsızken herşey acımasızca gerçek! Yukarılara doğru çıktıkça sıklaşan caddelerde saraylara nazır dökdelenlerin yanıbaşında 3-5 pound için dilenen evsiz adam geceyi geçirecek kuytu bir yerin derdine düşüyor bu saatte. Dışarıda dondurucu bir soğuk; koca kalabalığın içinde yutulup kaybolunca sistemin dişlerinin sızısını dindirmiyor paranın sıcaklığı.
Bu şehir herşeyi sarıyor. Yeryüzünün iliklere işleyen bütün çelişkilerini zenginlikleriyle birlikte içinde taşıyarak en kışkırtıcı haliyle Soho`dan el sallıyor. Hergün dünyanın dört bir yanından birileri daha geliyor. Kimisi özgürlük, kimisi kaderinden kaçmak için. Hemen hepsi de daha iyi bir yaşam için.
Bulanık ve çamurlu Nehrin dibi, terkedilmiş hayallerle doluyor.
Comments Off