Archive for Kasim, 2004

“Ne tuhaf bir adam” dedi. “İnsan, yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor”.Gabriel Garda Marquez

Bazen, hiç farkında olmadığınız bir şeyin farkına varırsınız ve şaşırırsınız ya, işte benim yüzlerle ilgilenmeye başlamam da böyle bir şaşkınlığın sonucunda ortaya çıkmış bir tutku gibi. Bu ilgimin ilk belirişi Onu görmemden sonraya rastlar. Onun kanımı donduran gözlerini gördükten sonradır ki “acaba daha güzel birini görebilecek miyim?” diye düşünerek bakmaya başladım insanların yüzlerine.

İnsan yüzleri kadar ilginç başka bir görüntü var mıdır yeryüzünde? Bu karmaşık dünyada hayalle gerçek arasında gidip gelip yaşarken gördüğümüz en soyut, belki de en değişken nesne insan yüzü değil midir? Yüzlerin ardında gizlenenlere ulaşmanın bir yolu var mıdır? Bu soruların arkasındaki merak, Hurufileri insan yüzlerini çözmek için harflere başvurma yoluna itmiş: Yüzlerden kelam okuyabilmek Arap alfabesindeki kıvrak harflerin bir marifeti de sayılabilir elbette, ancak yüzlerdeki anlamları, o değişken ve belirsiz görüntüleri somut bir hale getirme çabası olarak da görülebilir. Hurufiler, bizlerin tanrının suretleri olduğuna inanır, bu suretlerde saklı mana çözülebilirse Tanrı`ya ulaşılabileceğini sanır. Eğer öyleyse bile tıpkı tanrı gibi bir bilinmezlik perdesi ardında kalmaya mahkumuz zannımca. Tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanlarından Jose Arcadio Buendia’nın deneyip de başaramadığı gibi. Buendia, çevresindeki herşeyin fotoğrafını çekip üstüste basarak Tanrı’nın resmini elde edeceğine inanır ama sonuç koca bir sıfır. Ya Borges’in Sheakespeare’ine ne demeli? “Ötekiler, hiç kimse olmadığını farketmesinler diye ‘başka birisiymiş gibi yapma alışkanlığını” geliştiren ve tüm yaşamını tiyatro sahnelerinde geçiren Sheakespeare. Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı’nın huzurunda bulduğunu ve o’na şöyle dediğini yazar: “Boşuboşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum.” Tanrı`nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: “Ben tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Sheakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tipkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın.”

Hepimiz tanrının birer sÜ»reti olsaydık eğer, olay bambaşka bir havaya bürünürdü bu kez. Bir düşünün, M.Ö. 3000 yıllarından kalma bir Sümer heykeli, bir Rönesans resmi veya bir Ortaçağ köylüsünün yüzü ne denli benzer birbirine? Dünya belki binlerce kez değişmiş (bazıları bunu gelişme diye adlandırıyor). Yüzlerimizde ise aynı görüntüyü ikinci kez yakalamak mümkün değil. Suretlerinin bu kadar çok değiştiği bir evrende yaratıcının, yani “aşkın” aynı kalıp kalmadığı önemli bir soru. Acaba tanrımız o eski bildik tanrı mı? Yani aşklar o eski aşklar kıvamında mı? Herşeyin akıl almaz hızlarda değiştiği bugünün dünyası her türlü durağanlığı tamamen dışlamış durumda. Böyle olunca yüzlerimizdeki değişim hızı da farklı boyutlarda sürüyor. Buna bir de son birkaç onyılın marifeti olan “medya yoluyla imaj yaratma”yı da eklersek işin tadı iyice kaçıyor. Dünya her türlü hayal ve büyüden gitgide uzaklaşıyor.

Sahi, yükselen değerlerin dünyasında siz neler okuyorsunuz yüzlerde?

Kumar: Antik kötülük. Tüm zamanların en lanetli en büyük tutkusu.
Nedir kumarı böylesine çekici kılan? Düşününce, kumar yüzünden sefil olan insanlar değil de yaldızlı film karelerinden karizmatik kumarbazların suretleri geliyor gözümün önüne. Yeşil çuhalar, rulet masaları, buzlu viskiler, baştan çıkarıcı kadınlar…Ve briyantinle yapıştırılmış saçları, umursamaz bakışlarıyla sigara dumanları arasında bir kahraman: kumarbaz! Gidip gelen fişler, paralar, çekler, mücevherler ve hatta kadınlar. Fakat kumarbaz bütün bunların üzerinde, oyunu sadece oynamak için oynayan aykırı bir oyuncu.
Kumar…Olası tüm hayatların yoğunlaştırılmış bir özeti gibi. Bir anda kral olmak da mümkün köle olmak da. Ve o, bu iki uç arasında bir sarkaç gibi salınırken oyununu mitolojik bir yaratık gibi oynuyor. Titremeyen elleri, acıkmayan, hastalanmayan ve uyumayan bedeni ile trajedisi kendinden menkul bir kahraman. Ne omuzlarını gevşeten karton bebeklerin kokulu parmakları, ne masadaki paralar ne de dışarıda mezartaşlarını cilalayan dolunay. Hem parayı ne yapacak ki! Onun, bahçesinde ebrulilerin, hanımellerinin açacağı bir çekirdek ailesi ve maaş bodrosu asla olmayacak. Onun yaşamla, insanlarla, insanların küçük hesapları ve sarsak oyunlarıyla işi yoktur. Kumarbaz parayı oyunu sürdürmek için kullanır o kadar. Hepsinin sonunda o en büyük kumara varmak için. Rus ruletinde terlemeden o tetiği çekebilmek için yaşar belki. O ilahi ana ulaşabilmek için. Yaşamın ve basitliğin reddi olan o muhteşem an…
Peki ya bizler? Oyunun seyircileri? Masanın kenarına ilişen korkak ruhlar? Bizim için bir çıkış yok mu? Yazı bir çıkış olabilir mi? Metinlerle oynamak? Kelimeleri sürmek oyun masasına, bilmiyorum. Belki en doğru cevabı Dostoyevski biliyordu. Kumara olan tutkusu, onu Almanya`nın kumar kasabalarında süründüren talihsizliği, sonradan dünya edebiyatına silinmeyecek harflerle yazılan romanlarının avanslarını kaybettiği oyun masaları gizliyor cevabı galiba.
Yazı? Hayatla oynanan bir kumar değil mi? Sözcüklerle oynamak, hayatla oynamak değil mi? Tiyatro? Hayatın bir sahnede tekrarlanması, kurgulanması ve tüm bu sürecin seyredilmesi (seyretmek için para ödeyen seyircilerin antraktta gazoz içmesi size de garip gelir mi?) Belki de bu yüzden oyunculuk hepimizi çeker zaman zaman. İnsanlık dışı bir durum olduğu için: herkesin önünde başkası olabilmek! Kral veya soytarı olmak. Onaylanmış bir sahnede tanrısal bir özgürlük düşüne gömülmek. Herşey ve hiçbirşey olabilmek.
Yavaş yavaş gerçekliğin soluklaştığını hissediyorum. Yaşamla alay eden bir oyuncu: Kumarbaz…Yaşamın oyunu kırdığı yer: Tiyatro…Yaşamın kumarbazdan aldığı intikam: Kumarbazı sahneleyen bir tiyatro metni….
Ve belki bir adım daha atarak gerçekliğe karşı bir gol daha atabilirim: Kumarbazın yaşamla dalga geçtiği bir trajediyi sergileyen tiyatro metninden bahseden bir yazının yazılması. Ya da bir adım daha: Böyle bir metnin yazılabileceğini hayal eden bir başka metin. Veya bu metinler arasında kaybolup giden biri…
Acaba ben tüm bu düzeyler içinde nerede varolabiliyorum? Kumarbaz? Kumarbaz rolünde bir oyuncu? Kumarbaz rolündeki bir oyuncuyu anlatan bir metnin yazarı? Kumarbaz rolündeki bir oyuncuyu anlatan bir metnin yazarını hayal eden başka bir metnin yazarı…
“Ben neredeyim?” sorusu kimi zaman kendimi uyduruk bir metnin uyduruk bir birinci tekil şahsı zannetmeme neden oluyor. İşte o zaman bu zavallı oyuncu, kendini akla ziyan hikayelere kaptırarak gecenin sönük yıldızı olma düşü kuruyor…