30 Kasim 2004
“Ne tuhaf bir adam” dedi. “İnsan, yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor”.Gabriel Garda Marquez
Bazen, hiç farkında olmadığınız bir şeyin farkına varırsınız ve şaşırırsınız ya, işte benim yüzlerle ilgilenmeye başlamam da böyle bir şaşkınlığın sonucunda ortaya çıkmış bir tutku gibi. Bu ilgimin ilk belirişi Onu görmemden sonraya rastlar. Onun kanımı donduran gözlerini gördükten sonradır ki “acaba daha güzel birini görebilecek miyim?” diye düşünerek bakmaya başladım insanların yüzlerine.
İnsan yüzleri kadar ilginç başka bir görüntü var mıdır yeryüzünde? Bu karmaşık dünyada hayalle gerçek arasında gidip gelip yaşarken gördüğümüz en soyut, belki de en değişken nesne insan yüzü değil midir? Yüzlerin ardında gizlenenlere ulaşmanın bir yolu var mıdır? Bu soruların arkasındaki merak, Hurufileri insan yüzlerini çözmek için harflere başvurma yoluna itmiş: Yüzlerden kelam okuyabilmek Arap alfabesindeki kıvrak harflerin bir marifeti de sayılabilir elbette, ancak yüzlerdeki anlamları, o değişken ve belirsiz görüntüleri somut bir hale getirme çabası olarak da görülebilir. Hurufiler, bizlerin tanrının suretleri olduğuna inanır, bu suretlerde saklı mana çözülebilirse Tanrı`ya ulaşılabileceğini sanır. Eğer öyleyse bile tıpkı tanrı gibi bir bilinmezlik perdesi ardında kalmaya mahkumuz zannımca. Tıpkı Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanının kahramanlarından Jose Arcadio Buendia’nın deneyip de başaramadığı gibi. Buendia, çevresindeki herşeyin fotoğrafını çekip üstüste basarak Tanrı’nın resmini elde edeceğine inanır ama sonuç koca bir sıfır. Ya Borges’in Sheakespeare’ine ne demeli? “Ötekiler, hiç kimse olmadığını farketmesinler diye ‘başka birisiymiş gibi yapma alışkanlığını” geliştiren ve tüm yaşamını tiyatro sahnelerinde geçiren Sheakespeare. Tarihler, ölmeden önce ya da sonra kendini Tanrı’nın huzurunda bulduğunu ve o’na şöyle dediğini yazar: “Boşuboşuna onca kişi olan ben, tek ve kendim olmak istiyorum.” Tanrı`nın sesi bir girdaptan karşılık verdi ona: “Ben tek kişi değilim; senin eserlerini düşlemen gibi, ben de dünyayı düşledim, Sheakespeare kulum. Ve sen de düşümdeki suretlerden birisin; ve tipkı benim gibi, hem herkes hem de hiç kimse olansın.”
Hepimiz tanrının birer sÜ»reti olsaydık eğer, olay bambaşka bir havaya bürünürdü bu kez. Bir düşünün, M.Ö. 3000 yıllarından kalma bir Sümer heykeli, bir Rönesans resmi veya bir Ortaçağ köylüsünün yüzü ne denli benzer birbirine? Dünya belki binlerce kez değişmiş (bazıları bunu gelişme diye adlandırıyor). Yüzlerimizde ise aynı görüntüyü ikinci kez yakalamak mümkün değil. Suretlerinin bu kadar çok değiştiği bir evrende yaratıcının, yani “aşkın” aynı kalıp kalmadığı önemli bir soru. Acaba tanrımız o eski bildik tanrı mı? Yani aşklar o eski aşklar kıvamında mı? Herşeyin akıl almaz hızlarda değiştiği bugünün dünyası her türlü durağanlığı tamamen dışlamış durumda. Böyle olunca yüzlerimizdeki değişim hızı da farklı boyutlarda sürüyor. Buna bir de son birkaç onyılın marifeti olan “medya yoluyla imaj yaratma”yı da eklersek işin tadı iyice kaçıyor. Dünya her türlü hayal ve büyüden gitgide uzaklaşıyor.
Sahi, yükselen değerlerin dünyasında siz neler okuyorsunuz yüzlerde?
Comments Off