Archive for Aralik, 2004

“azınlık olmak çok zor” dedi adam iç geçirerek. Etrafıma baktım, hiç azınlık göremedim, “evet hakkaten zor olsa gerek” dedim…
Nazım’dan konuştuk sonra, Itri’den, Necip Fazıl’dan, uzmanlardan, uzman olmayanlardan, dış kaynaklı projelerden, hava şartlarından…sonra sıkıldım, sıkıldığımdan da sıkıldım…sonra sustuk…
eski bir New Orleans ağıtına eşlik ettim içimden: Nobody knows the trouble I’ve seen…Sabahattin Ali’nin Hanende Meleği geldi aklıma…işyerinde arkadaşım boğaza bakıp bakıp “vay be ecdat çok güzel bi memleket fethetmiş” diyordu; bir anda farkettim ki Hanende Meleği “azınlık”tı bu manzarada…
“eğer yaşamın kilidiyse ‘hareket’, o kilidin anahtarı da ‘gitmek’ olsa gerek” dedim adama. “aslında ben tatile gitmeyi sevmem, gidenlerin de sevdiklerini sanmam” dedi bana…birbirimizi anlamıyorduk ve birbirimize göre ‘azınlık”tık bu konuşmada…

Bu yazı İHSAN OKTAY ANAR’a hitaben yazılmıştır; biz onu ne kadar anlıyorsak bu yazı da o kadar anlaşılacaktır

Dingin ifadesini çevreleyen kırışıklıkların işini bilen parmaklar tarafından sanat kaygısıyla-çoğunlukla üzerine geçmişi belirginleştirme görevi yüklenerek-doğru yerlere serpiştirilmesinden mi çıkarmıştım bu sonucu. O’nun yaşama ince köklerle bağlı insanların yufka yürek mutluluk kaygılarını duymadığını? Taş zemin üzerinde yankılanan adımları arasından, vermiş olduğu kararın hoşnutluğu ile önünden ilerlediği Büyük Bilim Adamları portre dizisi gözünde pek de itibarı bulunmayan ‘mutluluğun’ yerine gerçeği tanımlama sorumluluğunu üstlenmişlerdi. Çok sonraları tutacak gurbetine dergâh belleyeceği günah öncesinde de, Yahudi Beş Vakit İsa Efendi, çoğu zaman yanılsamanın kapanlarından sakınamadığı apdallığına mazeret, itiraftan kaçırışları ile örtündüğü özleminde tek vakit gerçek idi. Budala ve masumuzdur hep kendimize rağmen. İsa Amca karşılaştığı yerde içeriğine aldırmaksızın tanrı inançlarını sahiplenir, Yahudi olmasına rağmen beş vakitte titizlenirdi. Muhalefet olmak da dahil, dinle pek ilgili olmadığı bilinen profesörü tanrısal öfke yandaşları karşısında savunmasız bırakmaz, O’nun kelime-i şahadet getirmeyen ya da istavroz çıkarmayan inancının; koridorun kasvetli atmosferine egemen, merasim kıtası gibi dizili oniki fani bilim adamının, bölünüp tanrısal görüntüye bürünmüş akıl-bilim ruhaniliği ile ilintili olduğunu yinelerdi. Profesör günaha aşina değildi ve günahın bir koşul ya da ceza oluşu arasında gidip geldiği dalaş, ideolojilerin son kalıntılarının da süpürüldüğü bir meydanda, 70 yılın kimliğinin Mc Donalds’a kiralanması ile sonuçlanırken; kendi haklarından emin bir şekilde günahları serbest bırakacaktı. Bu tasfiyede, O’nun ip cambazının parmaklarının ucundaki dengenin sığınılmazlığına beş duyusunu tıkayan kendinden hoşnutluk haliyle tanışık olanlar; artık başı dönen profesörle bu iki adamın yargılarının iç içe geçmişliğini açıklama çabalarını acele ile geçiştirmeyecekti: Pencerelerimizi gösterdiğimiz oba töresinin pusulasına bağımlı yön bulma alışkanlığından arındırılmamış cüretkarlığımızın, hüzünlerden tasarruf etmeye tuş olabilecek kadar burnu sürtmemişti henüz. Böylece Profesör, eski alışkanlıkla yüreğine kırkdokuz küsur kandırılmışlığı takıp dişiliğin beyaz omuzları üzerinde akan yelenin kışkırtıcılığına, daha fazla direnmedi. Hamlığının eksik darasına sevdalanışını bu kez de, rastgele ilişilen bir hurda günahta bağışlatma düzenlemeleri ile anlaşarak tenin çağrısında inzivaya çekilecekti. Hafızası kudretli bir günahta, acılarımız değmeden birbirine, arınmanın onca uzağına düşmüştük: Günahın ortalarda dolaşması kavranmıyordu- sorulara yanıt vermediği için değil, çünkü yanıt verirdi- hep yanlış sorular sorulduğu için. Tahta eşik üzerinden, açık bırakılmış kapı aralığında kestane dalının ucuna düşen kırmızılığa, biriktirme tutkusuna sebep yönelişimin ayrımına varmadan; öğrenilmiş cehaletimizin rehin bırakıldığı estetik günahta, ‘bir kadın-bir erkek’ yansımasına rastlamayınca kendi sıcaklığımda ısındığım bu kucaklaşmaya katılmış olan masal sevgimi kurtarmaya yetecek, ödenmiş haraçlardan edinilmiş becerim yoktu. Her günahın içine kendi payına düşen elemin üleştirildiği bir geçmiş zaman tanımının eşiğine asılı kalmıştım. O’nun, kendisini bir fatih suretine büyüten, insanın içindekileri çözme ve önemi olmadığını gösterme yeteneğine bu kadar yakın olması, başka herşeyden koparılmış olmasını daha belirginleştiriyordu. Eksik inci düğmelerinin çözülüşünde soyunukluğum, O’nun doğayla unutulmuş güdüsel ilintisinde aklını çelmeyecekti. Patiska şilte üzerine düşürülen dantel yakalı lal gömleğin uyumsuzluğunda kendini hoş bir edilginliğe, çoktandır alıştığı bir şeye yeniden alışıyor gibi bırakışlarmda; doğrudan deneyimin çok daha uzun bir kuramın parçası olduğu inancını sahiplenişini onca kan kurutmadı. Ardından kapanan çift kanatlı ağır ahşap kapının homurtusunda hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza. Buna sebep bağışlamadın beni. Masalın, cam ayakkabıların kül kedisinin de ayağına küçük geldiği, artık benimsenen versiyonunun egemenliğini yaygınlaştıran tamtamları bu kez de; kayıtlarımızda bir yere yerleşen günah için tövbeyi gereksizleştirecek panzehiri yaşama misyon yüklemenin anlamsızlığından daraltacaktı; hep yanlış sorular sorulduğu için. Kendini ağartılan aldanışlara ileten yüreğimize yürüyen günahı, kendi adı ile çağırmaktan utanarak, küçücük bir yorgunlukta sakladık. Kimsenin ellerinin funda toprağı ya da kusmuk koktuğu yoktu. Mantıksal yöntemle düzenlenen fethi katlanılabilir yapan ayrıntıları kurcalanmış içtenliklerden artırırken, ılık kıvrımlarında büzüleceğimiz üstü çizilmiş okşayışların gelişigüzel savrulmuşluğun asılı kalmış küçüklüğümüzü özentili tanımların ocağına düşmekten alıkoymak ise dişlerini çok sonraları etimize geçirecek sayıklama idi. Nefsimizin mağruruyduk, hepsi bu! Fatihlerin güzergâhından günümüze uyarlanan bir fetih biçip, günaha tutunmamızın özde gizli bir kutsama olduğunun bilincinde olmamız dahi yazgıyı kışkırtıp boyunduruk altına alarak belirsizlikte asılı kalmışlığın tanımını yapma uğraşımızdı belki de. Hep eksikli olmak kalıyordu bizim bile olmayan cüretkârlığımıza.

Güneş kara bulutlar hep kurşundu
Milletimiz acılarla dolmuştu
Sahip çıkan yokken vatana
Millet meclisimiz kuruldu.

Seğmenler oyunlarla coşkuyla
Atamı konuk etti Ankara
Kadın kız çoluk çocuk umutla
Kara kıştan girdik bahara.

Bu bahar neler gösterecek?
Bu çiçekler kimin için açıyor?
Gönlümdeki inanca en büyük destek
Kemal Paşam meclisimi açıyor.

diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle birlikte anneme hediye etmişim. O ise saklamış bunca sene, yılbaşında bana hediye etti (anlayacağınız bu yılbaşı biraz geçiştirildim) Kirli çıkıdır benim annem, bazen sandığının dibinde tarihi vesikalar falan sakladığından şüpheleniyorum. Gerçi bir ara sıkıştırmıştım, seksen ihtilaline ilişkin belgeler var mı elinde diye. Ama maalesef konuşturamadım. Yine de şüphelerim var, ne de olsa olayların en ağdalı döneminde baba evinin çatısında eylemcileri gizlemiş, yedirmiş, içirmiş€¦ Annemden aldığım yılbaşı hediyesi dedim de aklıma Hal SIROWITZ`in Annem Diyor Ki kitabı geldi. İşte size kitaptan birkaç kısa alıntı:

“Baban yılbaşı için sana ne hediye aldığını bilmiyor olabilir, dedi Annem, ama bu bir şey almadığı anlamına gelmez. Mağazaya gitmeden aldı baban hediyeni, bana para verdi, ben gittim. Yani hediye üzerinde eşit haklara sahip. Yarısı onun. Doğrudur, mağazayı karış karış dolaşıp rafta kalan son kovboy tabancasını, hem de benim cüssemin iki misli bir kadının da göz koyduğu kovboy tabancasını, bir hamleyle kapıp, arkasından kasa kuyruğunda beklemiş değil baban. Bunların hiçbirisini yapmadı gerçekten de. Öyleyse yeni tabancanı niye benim üzerimde deniyorsun hep, biraz da ona nişan alsana.”
“Yağmur yağarken denize girme sakın, dedi Annem. Suya yıldırım düşebilir, felç olursun. Bitkisel gıdaları sevmiyorsun, bak. Birde ömrünü bitkisel hayatta geçirdiğini düşün”
“Sütünü içerken, dedi Annem, bu bardağı da kırma sakın. Musa, On Emir tabletlerini kırdığında, yenilerini almak için koca bir dağı bir daha tırmanmak zorunda kalmamıştı sadece, Vaat Edilmiş Topraklar`a gidişini geciktirerek cezalandırmıştı onu Tanrı. Aslında belki de kâğıt bardak vermeliyim sana, cam bardak kullandırmamalıyım. Ama işte dua et ki Tanrı`dan bile daha iyiyim.”
İşte böyle kopuk annelerde var, neyse ki benimki onlardan biri değil. Geçenlerde sinemaya gittim annemle. 2004`ün -zannımca- en iyi filmini kaçırmasına gönlüm razı olmadı: KARPUZ KABUğUNDAN GEMİLER YAPMAK. “Herkesin bir hayali vardır, gerçekleştiremeyeceğini bildiği ama yine de uğruna tüm hayatını adadığı; işte bu hüznün başlangıcıdır” der Hemingway. Sanırım bu filmi en iyi bu sıfat tanımlıyor anne: hüzün, dedim. Madem bu seni hüzünlendiriyor, sen niye hep olmayacak şeyler istiyorsun, dedi. Bilmem, belki ben istediğim sürece hiçbir şey imkânsız değildir, dedim ama bir yandan da bu soru aklımda takılı kaldı. Peki, sen ne zaman olmazları istemekten vazgeçmiştin, dedim (biraz da iğnelediğimi sanarak). Babanı tanıdığımda, dedi€¦Keşke annemin sandığının derinlerine sızabilsem de size babamın anneme yazdıklarını aktarabilsem. Nazım Hikmet`in Piraye`ye yazdıkları ile ilk sırayı paylaşır o mektuplar benim “en güzel aşk mektupları” listemde. Bu yazı -televole kıvamına gelip magazinleşmeden- Nazım Hikmet`ten bir şiirle bitireyim:

Hasret

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığŸına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığŸına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

06.07.1959

Daha fazlasını okumak isterseniz burdan buyurun: (Read the article)

Size bir sır veriyim mi? Ne zaman ki bir dersin final sınavı yaklaşmıştır -ki her zaman yumurta kapıya dayandığında eyleme geçtiğimden- benim zip`li bir biçimde çalışmam gerekiyordur, ben konunun özünden uzaklaştıkça uzaklaşırım. Misal ders: karşılaştırmalı iktisat tarihi; konu: klasik okul teorisi ve iktisadi liberalizme tepki olarak sosyalist öğretinin doğuşu; ve ben düşünüyorum da, her dönemin iktisadi koşullarına göre kadın bedeni inceltiliyor veya kalınlaştırılıyor.
Çok eski çağlarda yiyecek kıt, ölüm oranları yüksek olduğundan ideal kadın bedenine ilişkin imajlarda doğurgan, güçlü kuvvetli, toplu bir kadın tipi öne çıkmaktaymış. Ortaçağda Avrupa`nın veba salgınıyla ve kıtlıkla boğuştuğu dönemlerde de yine kilolu, hamile kadın imajı ölüm korkusuna karşı insanı yatıştıran bir özelliğe sahipmiş. (Bkz. Albert Camus`un Veba`sında felaketten kıl payı kurtulan kesimin genel görünümü) Zaten bu çağda beslenme alışkanlıkları üzerindeki yegâne kontrol ve sınırlama `oruç tutan kızlar` örneğinde olduğu gibi sadece dinsel içerikliymiş (Bkz. Umberto Eco`nun tüm romanları)
XVIII. yüzyıldan itibaren gıda arzının istikrar kazanmasıyla birlikte kontrollü yemek yeme bir tür rafineleşme göstergesi olarak değerlendirilmeye başlanmış. XIX. yüzyıla gelindiğinde ideal kadın imajı inceliğe, narinliğe, zarafete gönderme yapmaktadır (Bkz. bu dönemi anlatan filmlerde arkadan bağlamalı korselerin içine girmek için çırpınan kadın figürleri) Bu dönemde kadın bedeni modernliğin nesneleştirici, metalaştırıcı estetiğinin yöneldiği düzlemdir. 1900`lerde kadın bedeninde incelik öne çıkarılırken, 1960`lardan sonra ise cinsel özgürlük dalgasına, cinsellik ile üremenin ayrıştırılmasına, hareketlilik ve bağımsızlık temalarının öne çıkmasına bağlı olarak ince kadın bedeni imajı yükselişe geçmiş.
Bu yıllarda gençliğin/yeniyetmeliğin yüceltilmesiyle birlikte kadının gençliği ve saflığı temaları öne çıkarılmış, çocukluk romantik bir boyut kazanarak çocuksu kadın imajı pohpohlanmış. Takdir edersiniz ki kadının çocukla ilişkilendirilmesi en çok koruyucu, kollayıcı erkek imajının işine gelir. Öyle sanıyorum ki günümüzde zayıflık zorlamasının erkek bedeninden ziyade kadın bedeni üzerinde yoğunlaşmasının bir nedeni, kadın bedeninin eril ideoloji tarafından bir nesne olarak algılanmasıdır. Erkeğin egemenlik alanının akıl olmasıyla da ilişkili olarak, erkek bedeni `kendiliğinden olumlu bir niteliğe sahiptir` ve bu nedenle kendini aktif bir özne olarak kurar. Kadın bedeni ise erkek bedenine oranla toplumsal cinsiyetin ayrımcı damgasını daha çok taşımakta ve `nesne` olarak `kusurları` daha çok göze batmaktadır (Gerçi bu noktada bir parantez açıp, fitness salonlarında fashion tv eşliğinde ter atan beyleri tenzih ettiğimi belirtmek isterim). Modern çağda kontrol edilemeyen iştahın hanımefendilikle bağdaşmadığı empoze edilir bize. şimdi diyeceğim şu ki ben kalkıp bir büyük pizza siparişi verdiğimde bunu sırf açlığımı bastırmak ve akşamı geçiştirmek için yapmış olmayacağım. Bu günümüzün egemen incelik normlarına ve toplumsal kontrole bir başkaldırı olarak yapacağım. Yani benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım…

`Oyunlar`dedi, `oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır. Bizim gerçek dediğimiz şey de -bazı güçlükler yüzünden- iyi oynanmayan oyunlardır.` Neden gerçeklerden kaçtığımı, ben de böylece anlamıştım. Artık kendimi geliştirmeliydim; soluğumu oyunlara göre ayarlamalıydım. Bu amaçla her şeyi kullanmalıydım. Bunun için de önce her şeyi kullanmayı öğrenmeliydim. En küçük ayrıntı bile önemliydi.`

Kimileri Promethe`ye soyunup, Brütüs`ü oynar.
Kimileri oyunu baştan bozar, Pavese gibi, Zweig ya da Tezer Özlü gibi,
Hiçbir rolü olmayan Selim Işık gibi
Yaşam hiçbir rolüne uymaz onun. Belki de bu nedenle durmadan oynar ve oyunlarla yaşar. Ölüme karşı bir manifesto, bir başkaldırıdır onun oyunları. Otobüste oynar, konuşarak oynar, yazarak oynar. Hatta öldükten sonra Turgut Özben`le oynar.
Her uzandığı elde kendini kucaklama talihsizliğine uğrayan bütün sepya kahramanları gibi. Sirenlerin sesi de yoktur yaralarını iyi edecek.
O, zaten dünyaya ateşi getirmek için değil, ateşin ta kendisi olmak için gelmiştir.
Tükenmeden yanan çırası, yürekten ve sevgiden oluşmuş bir ateş.
Sevgi sözcüğünü her çağda yılışık ağızlarda, günlük konuşma dilinin reklâm çığlığı olmaktan kurtaranların soyundan gelir.
Sinarit Baba gibi, sonunu görenlerin ama korkmayanların soyundan.
Hiç denenmemişlere inanır. Çünkü ayağının biri Karamazoflara, diğeri Amok Koşucularına uzanır.
Oyunlarda ölenleri, oyunlarla yaşayanlarda dile getirir.
Kendi ölümünü oynarYaşayarakKader sözcüğüne gerçek anlamını yükler.
Sınırsızlığın sınırlarını zorladığı yerde tek bir gerçek vardır: Kendisi.
Böyle varolduğuna kızan ama başka türlü olmanın imkânsızlığına ulaşmış `yeni insan`dır o.
Sonuçta bu dünyayı reddetmediği için, kendini bu dünyaya reddettirir.
Bu en görkemli oyunudur.
Sevgili Oğuz Atay, günlüklerinde `bana bunu da yaptınız` derken ne kadar suçsuzdur.
İnsanı suçsuz kılan tek şey başka bir insana inanmasıdır.
Ya inanılacak insan yoksa? O zaman kendi varlığı bir oyundan başka nedir ki?
Hamlet`i delirten oyunHamlet`i oyunlaştıran delilik.
Belki son anda annesinin ona inanmasıyla intihar yerine cinayetlerle son bulur Hamlet`in oyunu. Ama Hamlet, babasının öldürüldüğü gün intihar etmiştir zaten. Selim Işık da kendisini tanıdığı gün
Başka çıkış yolu var mıdır? Oyunlarla yaşamaktan başka
Kırk bir döşek altındaki bezelye tanesinden rahatsız olan prensesler çağı belki yalnızca masallarda varoldu. Ama ben prensesler gibi büyütüldüğüm yıllarda işte onun kitaplarından öğrendim oyunları, öğrendiklerimden rahatsız oldum.
Sonuçta bana da kendi oyunumu yazmak ve seyretmek kalıyor, ölümüne oynayarak.
Oğuz Atay bir 21 aralık gecesi kapamış gözlerini. Fenalaşmasının ardından arkadaşlarına son sözleri `sevinmeyin daha ölmedim` olmuş. İstese de ölemeyecek ya işte ben buna seviniyorum…

Sanatçılar ve maharet sahipleri arasında en şanssız olanlar ilüzyonistlerdir herhalde. Onlar kadar hakkı verilmemiş bir sanat erbabı var mı? Hokkabazlık yapmak neden bir iltifat değil? Belki de en dürüst onlar olduğu için ketenpereye geliyorlar. Aslında tüm sanatların ve hatta teknolojinin yaratma yöntemi olan ilüzyon ya da yanılsama, ilüzyonistler tarafından açık açık “biz gözünüzü bağlıyoruz, aslında bunlar birer yanılsama, sizi yanıltıyoruz” teması ile icra edildiği için, onlar insanlığın kendisine şeref madalyaları olarak seçtiği sanat dallarının dışında, bir eğlence gösterisinin en çok da çocukları eğlendiren kısmına itilmişlerdir.
Kim bilir belki bu bakış açısı da bir göz yanılgısı. Aynen Dali`nin şu yukardaki resminde olduğu gibi. Bakan bir göz köle pazarına üzülürken, bir başka göz -ki bu ikinci bir bakış da olabilir- Voltaire`in büstünde aydınlanma çağını hatırlıyor ve her ikisi de neden resmin adının “köle pazarında gözden kaybolan Voltaire büstü” olduğuna anlam veremiyor.
İtiraf etmeliyim ki kafamı toplayamadım; resmin bende ülke gündemini çağrıştıran temasına değinip (köle pazarına bakış=ülkenin iç gerçekleri, Voltare`in gölgesinde aydınlanma çağına bakış= AB`ne üyelik kapısından muasır medeniyet özlemi), sonucu ilüzyonistlere (politikacılar) bağlıyacaktım. Ama içimden gelmedi. İyisi mi ben buraya içimden gelenleri karalayıp huzurlarınızdan ayrılayım.

Aslında tek kelime yazmak istemiyorum
Çünkü sen karakalemimsin
Ve gözlerimin altına bir parmak yerleştirip
Üstünden geçecek tuzlu bir damlayı dindiremeyecek kadar
Uzakta gibisin

Anakronizma nedir? Basit, hatta biraz yavan bir örnek verecek olursak; İstanbul`un fethini anlatan bir filmde Sultan Mehmet`in saat takıyor olması veya Roma devrinde geçen bir filmde Brütüs`ün tenis ayakkabısı giymesi bariz anakronizmadır. Patates ve domatesin Amerika kıtasından dünyaya yayıldığını göz ardı ederek, Amerikanın keşfinden önceki tarihlerde Avrupa`da veya dünyanın başka herhangi bir yerinde bu iki yiyeceğin ekilip biçildiğinden, alınıp satıldığından söz etmek de anakronizmadır. Aslında daha ciddi bir tanımla anakronizma, kronolojik hatalar yapmak veya her zamanı, her dönemi kendi koşulları ve mantığı içinde değerlendirmeme yanlışına düşmektir. Öte yandan bu kavram ahlaki açıdan ele alındığında, sadece gülünç tarih filmlerinde rastlanan türden bir olgu olmaktan çıkıyor, daha dikkate değer bir niteliğe bürünüyor. şöyle ki ahlak -ve onun bir parçası olarak centilmenlik- tarihin her döneminde toplumdan topluma farklılık göstermiştir. Bundan yola çıkarak eski Yunanda oldukça yaygın olduğu bilinen ve Yunan mitolojisinde bile kendini gösteren ensest olayını `ahlak dışı` görmek, o dönemi değerlendirirken düşülen anakronik bir yanılsamadır.
Aslında anakronizma, kimi zaman kimi tezlerin desteklenmesinde sıkça başvurulan bir yöntem. Bugünün dünyasında geçerli olabilecek bir takım tezlere, geçmişle bağlantılarını kurmak suretiyle süreklilik kazandırma, günümüz ideolojilerinin sık sık başvurduğu bir yol. Marx`ın doğumundan yüzyıllar önce yaşamış olan şeyh Bedrettin`i Marksizm`in atası olarak tanımlamak da bu durumun en iyi örneği.
Anakronizmanın bilinçli olarak uygulanması en yaygın olarak devletlerin resmi tarihlerinde karşımıza çıkıyor. Bu noktada anakronizma, sosyolojide yaratılmış gelenek veya muhayyel cemaat denilen olgularla örtüşüyor. Temelde bu kavramlar bugünkü toplumu, uygun görülen bir tarihi yaşamış olduğuna inandırmayı, onu -çoğu zaman- şerefli, onurlu, üstün geçmişle beslemeyi ve bu sayede o gün için geçerli ideolojiyi meşru kılmayı tanımlamak amacıyla kullanılır. Cumhuriyetin ilanından sonra 600 yıllık bir Osmanlı geçmişinin toptan reddi sonucunda ortaya çıkan ideolojik ve tarihsel boşluğu doldurmak için girişilen tarih yazma seferberliği gibi. Türklerin Orta Asya`ya kadar uzanan şerefli tarihleri ve güneş-dil teorisine varan anakronizmalar yumağı gibi.
Görüldüğü gibi zamanı dilediğimiz gibi çekiştirmek, binlerce farklı bakış açısıyla binlerce farklı tarih yazmak mümkün. Anakronizmanın -kimi zaman- tehlikeli sularında seyretmenin oldukça değişik sonuçları olabilir. Farz edelim ki Fransız ihtilali hiç yaşanmadı. Bunun günlük hayatımıza en önemli izdüşümü -tamam equality, fraternity, liberty falan da önemli sayılır ama en önemlisi- centilmenlik kurallarında kendini gösterecekti. Misal `düello` Fransız ihtilali ile yasadışı hale geldi. Oysa düellonun serbest olduğunu bir düşünün, zira hayatta vuruşmaya değen şeyler de var. Demek istiyorum ki yaşama hakkının kutsallığı kadar adilane bir biçimde yapıldığı sürece vuruşma hakkının kutsallığını tanımanın da bir mantığı var. Zira insan onuru sözkonusu olduğunda gerçek adalet -kim ne derse desin- yasalarla ya da kurallarla değil, iki insan arasında sağlanabilir ancak. Bunun en iyi yolu da düello. Sonuçta insanoğlunun günlük hayatını programlamak için kullanılan ve gitgide katı bir hale evrilen ahlak kuralları başlı başına anakronik bir değerler bütünü Bugünün dünyasında centilmenliğe aykırı gibi düşünülen şeyler bir zamanlar uğruna mücadele edilen değerlerdi. Madem devletler ulusal tarihlerini yazarken bunu yapabiliyorlar, ben de kişisel tarihimde anakronizmanın yanılsamasına kapılıp şu kahrolası Fransız ihtilalinden önce yaşamış olmayı istiyorum, her türlü centilmenlik anlaşmasını da buna göre kurgulamayı

ah o ODTÜ günleri

işte size geçmişimden birkaç satır, tek bir kelimesini bile değiştirmeden aktarıyorum.Zamanın birinde çok sevdiğim kuzenime yazdığım mektuplardan biri. Bunlara hak ettiğinden fazla anlam yüklemiş olmalı ki saklamış bunca zaman. Özellikle bunu seçmiş olmamın sebebi ise tarihi. Tam 10 yıl geçmiş üstünden. Acaba diyorum kendi kendime, acaba 10 yıl sonra da bu siteye yazdıklarımı okuyup komik mi bulacağım? Eğer okumaya değer bulursanız lütfen derhal -bir daha hatırlanmamak üzere- silin hafızanızdan. Çünkü ben hatırladıkça çok gülüyorum kendime. Arkama bakıyorum, küçük bir kız görüyorum, kendini aşmak için çabalayıp duran, hâlâ da kendiyle didişmesi bitmemiş bir kız… Arkama bakıyorum, okulumu görüyorum, verdiğimden daha fazlasını aldığım, her anını dolu dolu yaşadığım yer. Arkama bakıyorum Ağbimi görüyorum, her zaman dağlar gibi sırtımı dayadığım, omzunda ağladığım Ağbimi. İyi ki okumuşum, iyi ki yazmışım, iyi ki varsın Ağbi…
(Read the article)

İsminizden memnun musunuz? Ben de memnunum. Ama yine de küçükken içimden şöyle bir oyun oynardım: Her durum için ayrı bir ismim olduğunu hayal ederdim. Her yeni tanıştığım insana kendimi değişik bir isimle takdim etme isteği yiyip bitirmiştir beni. Bu takma isimlere karşı duyduğum ilgi, başka bir isimle nasıl bir kişi olurdum, nasıl bir yüzüm olurdu, nasıl davranırdım merakından doğmuştur. Düşünsenize Müjde Ar gerçek adı Suat Ebrem ile ortaya çıksaydı acaba nasıl bir imaja sahip olurdu? Ya da yerli Alain Delon’umuz adım Cüneyt Arkın olarak değiştirmeseydi, Anadolu’nun Yazlık sinemalarında Fahrettin Cüreklibatur’un Malkoçoğlu’nu seyreden halkımız doğan çocuklarına Cüneyt değil de Fahrettin adını koyarlar mıydı yine de? Ya da “Sezenkolikler”. Gülümse’yi, Sen Ağlama’yı Fatma Sezen Yıldırım’dan dinleselerdi, yıllarca “Fatmakolik” olurlar mıydı? Belki de Hümeyra evlenmezdi Bumin Gaffar’la bildiğimiz Fikret Hakan olmasa? Kimbilir?
Bu takma isimler kimi zaman yeni bir imaj oluşturmak için kullanılmakta, kimi zamansa kendini gizlemek için seçilmektedir. Örneğin İzmir’de Yunan askerine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin adlı gazetecinin aslında Osman Nevres olması bir güvenlik önlemi olsa gerek. Ya da birçok gizli örgüt çeşitli kod adlarını gizli işler çevirdikleri için kullanıyorlardı. Örneğin, bir siyasi akıma ismini (takma ismini) verecek kadar meşhur olan Troçki’nin adının Leon Bronştayn olması ve Troçki ismini hapisaneden kaçtıktan sonra bir nedenle isim uydurması gerektiğinde eski gardiyanının adının gayri ihtiyari ağzından çıkması sonucu ona takılı kalması da basit bir güvenlik önlemi olarak gözükmekte. Fakat bir de şöyle düşünün: ya buna gerek olmasaydı, ya Troçki Kızılordu’yu Leon Bronştayn ismiyle kumanda etmiş olsaydı acaba Bronştaynizm diye bir akım olabilir miydi? Oysa Troçki, -izm eklemek için çok uygun bir ad, değil mi? Bunları imaj problemleri ile karıştırmamak gerek. Bazen de takma isimler ticari amaçlar için işe yarayabiliyor. Mesela bir zamanlar Mike Hammer serisi Türkiye’de çok tutulan bir kitap dizisi olmuş. Sürekli Mike Hammer’in yeni maceraları okuyucuların nefesini kesiyormuş. Fakat işin gerçeği Kemal Tahir adlı büyük romancımızın bir müddet sonra çevrilecek Mike Hammer’ler bitince dizinin devamını kendisinin yazmasıdır (Bir rivayete göre, ünlü yazarımıza bu şeytani fikri veren editörü Ertem Eğilmez’dir.) Tabii bu basit ticari anlayışın (tecimsel de diyebilirsiniz) Koskoca Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerini Muhibbi mahlası ile yazmasıyla hiç mi hiç ilgisi yok. Fakat Aziz Nesin’in şiirlerini bir ara Vedia Nesin adıyla yayınlaması bir yasak aşkın doğmasına neden olmuş. Evet Orhan Kemal adlı bir genç bu şiirleri okuyup Vedia adlı bu duyarlı kıza aşık olmuş. Gerçeği öğrenince ne kadar üzülmüştür Orhan Kemal yani Mehmet Raşit Öğütçü. Ne diyeceksiniz Yalancı Dünya?
Yalancı Dünya dedim de aklıma Çelik Bilgin geldi. Biliyorsunuz Stalin çelik demektir. Çelik Bilgin de Yalçın Küçük’ün, Yalçın Küçük’ü övmek için yarattığı bir hayali muharrirdir. Fakat yaratılmış bu muharrir ismiyle müsemma Stalin’in mürekkep yalamış türevidir. Her neyse politik nedenlerden dolayı takma isim kullanmak çok yaygın bir davranış, Ali Sirmen’in aylarca, hapiste olduğu için Samim Lütfü adıyla yazması gibi. Acaba fırsat olsa da incelesem diyorum Samim Lütfü ile Ali Sirmen’in yazıları arasında kalem/karakter farkı bulunabilir mi? Çünkü bazen takma bir isim yeni bir kişilik olarak eskisini gölgede bırakabiliyor. Sadık Özben’in mariz kişiliğinin Murat Belge’yi gölgede bırakması gibi. Nedense bana en romantik gelen Orhan Selim ile Server Bedii arasındaki kalem düellosudur. Yani “biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz oğlum, yetim-i safa” diyen Nazım Hikmetle, “bu kavgada değil bir nokta bir eğri virgül bile olamayan” Peyami Safa arasındaki düello. Kim mi kazandı? Siz de bir alemsiniz, sorulacak soru mu bu?

Bir başka ilginç isim meselesi de “takılan isimler” değil de eksiltilen isimlerdir. Bunlardan en dürüstü Tarık Dursun K. herhalde. Kakınç soyadını K. diye kısaltmakla yetinmiş. Fakat Havva Pınar Kür’ün Havva ismini hokus pokus yok etmesi, Oktay Rıfat’ın “Horozcu” soyadını yok sayması, Alpay Nazikoğlunun sadece isim olarak kalması bayağı bayağı eksiltilen isimlerdir. Eh, haksız da değil Alpay, düşünsenize radyo da şöyle bir anons: “Evet sevgili dinleyiciler, şimdi de III. şahsın şiiri’ni Alpay Nazikoğlu’ndan dinliyoruz.” Ne yapalım hayat böyle, isim, imaj önemli. Bunu kavramak önemli. şimdi size bir soru: Attila İlhan`ın şoför Nebahat`a taktığı ismi biliyor musunuz? Biliyorsanız bana yazın, sizi süpriz hediyeler bekliyor.
Bu arada isimler konulu bir yazı yazdım ama yazıya bir isim koyamadım iyi mi? Madem başlık atarak başlayamadım, bari bir şiirle kapatayım…

HERşEYİ BİRDEN İSTEMEK
o kitabı da okudum bitirdim
hani o genç kızın beni unuttuğu
bir ara fena halde fikrindeydim
dudağındaki nem gözündeki buğu

durmadan hayal değiştiriyorduk
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu

erteleyip durduk suç ortalığımızı
asıl mutluluğun içinde bulunduğu
bazı ben yalnıştım o yalnıştı bazı
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu

yanıldığımız herşeyi birden istemekti
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu

tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim
sararmış yaprakların usulca savrulduğu
köprüler yıkıldı artık kendimleyim
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu

Attila İLHAN

“Bayan M…. elli yaşında, evli ve iki çocuk annesiydi. Sabahleyin uyandığında yabancı bir adamla aynı yatakta olduğunu gördü ve çığlığı bastı. Kocası, ne olduğunu anlamadığından sinir krizi geçirdiğini zannettiği karısını yatıştırmaya çalışıyordu. Bayan M…. kocasının yüzünü tanımamış, yabancı biri zannetmişti. Ancak konuştuğu zaman bu yabancı adamın kocası olduğunu anlamış ve yatışmıştı. Yüzünü yıkamak için banyoya gittiğinde kocası bayan M’nin ikinci çığlığını duydu. Bu sefer Bayan M…. aynada kendi yüzünü tanıyamamıştı!”Oliver Sacks

Hiç düşündünüz mü, yeryüzünde yüzlerce kültür ve milyarlarca insan var; bu insanlar arasında düşünce ya da akıl açısından ortak noktalar nelerdir? Bu aralar okuduğum kültürlerarası psikoloji kitabı tam da bu sorunun olası cevapları üzerine kurulmuş. Kültürlerarası psikoloji batıda yüzyıldır yapılan insan ruhuna ve düşünme/algılama süreçlerine ilişkin bulguların ne derece evrensel olduğu şüphesinden doğmuş bir bilimdalı. Yani diğer kültürler, batının bulgularının bir kontrol grubu gibi. Yapılan birçok araştırmada varılan sonuçların, aslında ne kadar kültüre bağımlı, ne kadar sağlıksız sonuçlar olduğu kültürlerarası araştırmalar sayesinde ortaya konuldu. Örneğin zeka testleri bu sağlıksızlığa iyi bir örnek. Batılı bilimcilerinin hazırladığı testlerin “zekâ” niyetine ölçtükleri şeyin kimi zaman dilbilgisine, kimi zaman matematiğe, kimi zamansa tamamen kültürel öğelere dayandığı yine sonradan ortaya çıktı. Zeka testleri ve bunların sosyal, politik ve psikolojik bileşenleri aslında bambaşka bir hikaye. Sonuçta, kültürlerarası psikoloji, batı biliminin sağlıksız ve kültüre bağımlı “evrensel” sonuçlarına iyi bir turnusol görevi yapmakta.
Asıl dikkatimi çeken, kimi kültürler arasında ortak olarak bulunan, hepsinde aynı olan üç şeyin olmasıydı: renk, şekil ve yüz ifadeleri! Garip ama gerçek. Gerçi Afrikalı’nın da, Amerikalı’nın da, Çinli’nin de kırmızıyı kırmızı, üçgeni üçgen olarak algılaması insana ilk bakışta doğal geliyor. Fakat yüz ifadeleri? Evet bunlar, yani kızgınlık, sevinç, tiksinti, üzüntü belirtmek sanki fazlasıyla kültüre ve eğitime bağımlı edimler gibi geliyor insana (Bu kanaatimi desteklemek amacıyla -belki ilk görüşte biraz garip kaçacak ama- Mark Haddon”un Süper İyi Günler ya da Christopher Boone”un Sıradışı Hayatı adlı kitabını öneriyorum; hatta bu siteyi okuduğunuzu anlayabileceğim türden mesajlar gönderirseniz bana, size bu kitabı seve seve hediye ederim) Fakat bulgular ortada ve sağduyunun sesi bilimsel araştırma sürecinde bir yere kadar vokal yapabilme hakkına sahiptir diye düşünüp altta yatan nedenleri araştırmak istiyor insan. Ve yüzlerle ilgili düşünmeye başladığım ve Hurufilik ile yeni tanıştığım bir döneme rastgeldi bu araştırma. Bir otel odasında tesadüfen rastgeldiğim “Gizli Yüz” araştırma heyecanıma mistik motifler ekledi diyebilirim. Hurufilik gibi bir düşünce akımının (tarikat ya da din demekten kaçınıyorum ) varlığı bile kendi başına bir heyecan öğesi benim için. İnsanların yüzündeki (burnu, gözleri, kaşları, ağzı vs. oluşturan) çizgilerin birer harf karşılığı olması ve herkesin yüzünden belli şeylerin okunabilir olması daha da önemlisi bunun düşünülmüş olması ürkütücü. 1985 yılında sıcak bir San Diego gününde Baylis adlı araştırmacıyı düşündüren de -mistik motifleri olmaksızın- aynı soruydu aslında: beyin denen greyfurt büyüklüğündeki o anlaşılmaz nesne acaba yüzlere özgü bir merkez barındırıyor muydu? Baylis’in laboratuarında beynine derin elektrotlarla girilmiş bir maymun, araştırmacının yüzünü her görüşünde uyarılmış beyin potansiyelleri üretiyordu. Maymunlarla akrabalığımızın derecesini bilemiyoruz ama bildiğimiz şu ki maymunlar da kendi çaplarında ilkel bir sosyal hayata sahipler ve birbirleriyle anlaşırlarken yüzlerindeki mimikleri kullanıyorlar. Baylis’in bulgusu buna bir ek daha yapıyordu. Daha doğrusu, beyinde yüzlerin algılanmasından sorumlu belirli bir bölgenin varlığını gösteriyordu. Tabii araştırmalar birbiri ardına rapor edilmeye başlandı. İnsanlardan alınan EEG kayıtları, insanların da yüz uyarısına karşı uyarılmış beyin potansiyelleri ürettiğini ortaya koydu. Araştırdıkça daha ilginç veriler karşıma çıkmaya başlamışdı. Yukarıdaki alıntıda bahsi geçen Bayan M…. gibi nadir görülen prosopagnosia vakaları beyinde yüzlerle ilgili bir bölgenin, bir ağın varlığına ilişkin klinik bulguları oluşturuyor. Bir başka ilginç bulgu da bebek çalışmalarından geliyor. Bebekler doğuştan, birçok yüz ifadesini oluşturabiliyor ve tanıyabiliyorlar. Hatta doğuştan âmâ bebeklerin “rüya görürlerken” gülümsemeleri yüz ifadeleri ile ilgili davranışların doğuştan geldiğine delil oluşturuyor. Diğer bir araştırmada güdülen mantık gayet basit: Bilgisayar ekranından yüz, ağaç veya anlamsız bir resim gösterip, insanların EEG kayıtları inceleniyor. Yani görsel olarak uyarıldığında beynin ürettiği potensiyeller karşılaştırılıyor. Uyarı olarak kullanılan yüz resminin aranışı Gizli Yüz’deki resimlerin kesilip biçilme sahnesini epeyce andırıyordu. Gizli Yüz’de aranan yüz ne kadar bilinmezse, burada aranan o derece netti. İfadesiz bir yüz. Bir sürü fotoğraf arasından seçilen tek bir yüz olumlu sonuç veriyor ve o yüz fotoğrafına karşı elde edilen elektriksel beyin potansiyeli diğer yüzlere, ağaç ve anlamsız resme karşı elde edilenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede büyük çıkıyor. (Yani kişi yüzlerce yüz arasından sadece birisinin kendisine yüz vermesini bekliyor ve buna tepki veriyordu.
şimdi düşündüğümde bu konuyla ilgili olarak aklıma gelen açıklama üç aşağı beş yukarı şöyle: Yüzlerdeki ifadeler yalnız insanlar değil bütün primatlar arasında önemli bir iletişim aracı olduğu Darwin’den beri bilinen bir gerçek. Sözlü dilden daha eskilere dayanan bu iletişim aracının kullanımı ile ilişkili sinirsel yapılar doğuştan hazır olarak geliyor. Ve bu şekilde temel yüz ifadeleri bütün kültürlerde ortak olarak varolabiliyor.Öte yandan beynin bazı bölümlerinin bazı özel fizyolojik işlevlere ayrıldığı da biliniyor. Örneğin beynin arka tarafındaki parça görmeyle ilişkili temel sinirsel yapıları barındırıyor. O halde yüzlere ilişkin bir sinirsel ağ da varolabilir. Bu çıkarsamanın gündelik yaşamdaki kanşılığı şu olabilir: her gün bir sürü tanıdık tanımadık insan görüyoruz ve bu insanları yüzlerinden tanıyoruz. Üstelik bu tanıma işlemi diğer birçok görsel uyarıyla karşılaştırıldığında, çok daha çabuk tamamlanıyor. Neredeyse “düşünmeden” tanıyıveriyoruz birbirimizi. Oysa başka hiçbir cismi, kategorisi içindeki diğerlerinden ayırtetme gibi bir ödevimiz olmuyor. Günün hiçbir anında binlerce değişik ve birbirine benzer sandalyeyi /ağacı /böceği /köpeği birbirinden ayırmak zorunda kalmıyoruz. Ve birbirinin aynı birçok cismi de karıştırıveriyoruz. Çünkü yüzleri tanımak, ayırdetmek, onlardaki ifadeyi anlamak hayati bir önem taşımakta (hatta bazen “yüz bulmak” hayattaki tek beklenti haline geliyor). Böyle olunca binlerce yıldır evrimleşen beynimizin bu şekilde günümüze ulaşması son derece doğal. Benim hala merak ettiğim hurufilerin bu konuya duydukları ilginin nereden kaynaklandığı? Yüzlerdeki her çizgi bir harfe karşılık geliyorsa nasıl oluyor da bir yüzde birbirinden farklı yazılar okunabiliyor?