Güneş kara bulutlar hep kurşundu
Milletimiz acılarla dolmuştu
Sahip çıkan yokken vatana
Millet meclisimiz kuruldu.
Seğmenler oyunlarla coşkuyla
Atamı konuk etti Ankara
Kadın kız çoluk çocuk umutla
Kara kıştan girdik bahara.
Bu bahar neler gösterecek?
Bu çiçekler kimin için açıyor?
Gönlümdeki inanca en büyük destek
Kemal Paşam meclisimi açıyor.
diye devam ediyor şiir. İlkokul beşteyken 23 Nisan bayramı münasebetiyle düzenlenen bir yarışma için yazmışım, sonra da ödülüyle birlikte anneme hediye etmişim. O ise saklamış bunca sene, yılbaşında bana hediye etti (anlayacağınız bu yılbaşı biraz geçiştirildim) Kirli çıkıdır benim annem, bazen sandığının dibinde tarihi vesikalar falan sakladığından şüpheleniyorum. Gerçi bir ara sıkıştırmıştım, seksen ihtilaline ilişkin belgeler var mı elinde diye. Ama maalesef konuşturamadım. Yine de şüphelerim var, ne de olsa olayların en ağdalı döneminde baba evinin çatısında eylemcileri gizlemiş, yedirmiş, içirmiş¦ Annemden aldığım yılbaşı hediyesi dedim de aklıma Hal SIROWITZ`in Annem Diyor Ki kitabı geldi. İşte size kitaptan birkaç kısa alıntı:
“Baban yılbaşı için sana ne hediye aldığını bilmiyor olabilir, dedi Annem, ama bu bir şey almadığı anlamına gelmez. Mağazaya gitmeden aldı baban hediyeni, bana para verdi, ben gittim. Yani hediye üzerinde eşit haklara sahip. Yarısı onun. Doğrudur, mağazayı karış karış dolaşıp rafta kalan son kovboy tabancasını, hem de benim cüssemin iki misli bir kadının da göz koyduğu kovboy tabancasını, bir hamleyle kapıp, arkasından kasa kuyruğunda beklemiş değil baban. Bunların hiçbirisini yapmadı gerçekten de. Öyleyse yeni tabancanı niye benim üzerimde deniyorsun hep, biraz da ona nişan alsana.”
“Yağmur yağarken denize girme sakın, dedi Annem. Suya yıldırım düşebilir, felç olursun. Bitkisel gıdaları sevmiyorsun, bak. Birde ömrünü bitkisel hayatta geçirdiğini düşün”
“Sütünü içerken, dedi Annem, bu bardağı da kırma sakın. Musa, On Emir tabletlerini kırdığında, yenilerini almak için koca bir dağı bir daha tırmanmak zorunda kalmamıştı sadece, Vaat Edilmiş Topraklar`a gidişini geciktirerek cezalandırmıştı onu Tanrı. Aslında belki de kâğıt bardak vermeliyim sana, cam bardak kullandırmamalıyım. Ama işte dua et ki Tanrı`dan bile daha iyiyim.”
İşte böyle kopuk annelerde var, neyse ki benimki onlardan biri değil. Geçenlerde sinemaya gittim annemle. 2004`ün -zannımca- en iyi filmini kaçırmasına gönlüm razı olmadı: KARPUZ KABUğUNDAN GEMİLER YAPMAK. “Herkesin bir hayali vardır, gerçekleştiremeyeceğini bildiği ama yine de uğruna tüm hayatını adadığı; işte bu hüznün başlangıcıdır” der Hemingway. Sanırım bu filmi en iyi bu sıfat tanımlıyor anne: hüzün, dedim. Madem bu seni hüzünlendiriyor, sen niye hep olmayacak şeyler istiyorsun, dedi. Bilmem, belki ben istediğim sürece hiçbir şey imkânsız değildir, dedim ama bir yandan da bu soru aklımda takılı kaldı. Peki, sen ne zaman olmazları istemekten vazgeçmiştin, dedim (biraz da iğnelediğimi sanarak). Babanı tanıdığımda, dedi¦Keşke annemin sandığının derinlerine sızabilsem de size babamın anneme yazdıklarını aktarabilsem. Nazım Hikmet`in Piraye`ye yazdıkları ile ilk sırayı paylaşır o mektuplar benim “en güzel aşk mektupları” listemde. Bu yazı -televole kıvamına gelip magazinleşmeden- Nazım Hikmet`ten bir şiirle bitireyim:
Hasret
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.
Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.
Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.
Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.
06.07.1959
Daha fazlasını okumak isterseniz burdan buyurun: (Read the article)