Archive for Aralik, 2005

ya gerçekten kanser olduysam?

Diyelim güç bir gece geçirdin. Gördüğün dört düşte dört gündüz yaşadın. Uykunu alamadan uyandın. Karşında sabahı bulmaktan hoşlanmadın. Yataktan kayarak indin, parke döşemenin gıcırdayan bölgesine yayılmış eski halıyı yakalayıp altına çektin. Senden boşalan şilteye, çukurlaşmış ortasına toplanmış çarşafa, ayakucundan döşemeye kaymış battaniyeye, döşemenin parkesi kabarmış kısmına yayılmış kilime, üstündeki kadife kaplı koltuğa, havları dökülmüş koltuklara iliştirilmiş kolalı mendillerin tentenelerine, perdenin geniş aralığından odaya dolan sabaha, camı kaplamış buz kristallerine sırtlarını vermiş bir çift serçeye, sulusepken yağan kara baktın, soğuğu gördün. Her saniye yüz yirmi altı trilyon beygirgücüne eşdeğerde güneş enerjisi almaya alışmış yerküre bu sabah havasını alıyordu. şžeytan tırnağının battığı noktadan sızan cerahat parmaklarına bulaşıyor, parmağını sıktıkça artan acı göz pınarlarının taşıyamayacağı ölçüde irileşip yanaklarından boynuna doğru kayan damlalarda somutlaşıyordu. Hapşırıyordun. Burnun akıyordu. Kötü dokunmuş halının keçeleşmiş tüyleri bacaklarını dalıyordu.
Devamı burda:
(Read the article)

Tüketiyorum öyleyse varım

Sanırım endüstri toplumunu vareden fert olmak, varolmak demek artık. “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ve insan, bedensel hazza yenik düştü. Asırlar boyu gücünü, tanrısal dinlerden ve toplumu tanrı olarak sunmuş kenter dini ahlaktan alan insanoğlu sonunda özgürlük çağını yakaladı. Ama nasıl? İlkin cinsel özgürlükle tanışıldı, tabular yıkıldı sanıldı. Çünkü tam tersi olması gerekirken bu özgürlüğün yolu da önce bedenden geçti, sonra beyine ulaştı. İnsan yaşayarak öğrendi, yaşadıkça açıldı. Ancak kafa ile kilitlenen beden, anahtarı yine bedende aradı. Din, ahlak gibi soyutlamalarla ket vurulmuş beyin işlerliğini yitirmişti çünkü. Merkez bedendir artık. Onu ayakta tutacak tek güç maddeden alınacak güçtür. Bedensel hazlar ve acılar herşeyin üstündedir. Hukuk sistemi de bunu kabul eder: Suçlu için öngörülen en büyük ceza kafanın bedenden fiziksel olarak ayrılmasıdır. Peki, zaten kurumuş bir kafanın bedenden çekilip koparılması mıdır gerçekten trajik olan? Çelişki, anlamı ve mutluluğu maddede aratan sistemin kendisidir. Sınıf geçirtmek üzere öğrenciye vadedilen ödüllerle başlayan süreç maddeye önlenemez yöneliş ile devam eder ve sınıf atlamanın mutlak çaresi olmaya başlar. Pompalanan hırs, ortam buldukça kıskançlık, nefret ve suça dönüşerek toplumu çürütür, çökertir. Yaşamın vadedebileceği yegâne gerçek olarak tanıtılan bu ödüller akıl ve yaratıcı düşünceyi ezer, yok eder. Bugünkü mevcut sistem kolay kolay demode olacağa benzemez. Tıpkı eroin bağımlısı olmuş biri gibi para, toplumu, oluşturduğu illüzyonlarla tutsak eder. Dünyayı tek kutba hapseder. Tutunabilecek hiç bir değer yargısı bırakmaz. Sistem insanı yutmuştur. Oysa sistemler belirlenmiş amaca ulaşma yolunda sadece araç olabilirler. Amaca dönüşmeden, geçerliliklerini yitirdiklerinde terk edilebilmelidirler. Düşünceyi maddeye yenik düşüren bu sistemden nasıl kurtulunabilir? Tek çözüm bedensel hazların tekrarına dayalı doyum döngüsünden sıyrılıp düşünceyi amaç edinmek olarak gözüküyor. Bu saplanmaları kırabilme yetisi “Neden?, Niçin?, Nasıl?” sorularının her davranış öncesi sorulmasını ve cevaplanmadan sonuca gidilmemesini gerektiriyor. Düşünce ve duygunun ortak ürünü sezginin de büyük katılımıyla varsayımdan varolana geçiş sağlanabilir.
Sezgi önemlidir. Sezgi, matematiksel düşüncenin, yani mantığın sonuca ulaşımında yetkin bir fonksiyon olarak düşünülebilir. Hayat, betimlemelerle yüklü tanım kümesi olarak ele alındığında, görüntü kümesinde ulaşılması amaçlanan sonuç bu fonksiyonu yaşamın ta kendisi kılar. Görüntü kümesini yine tanım kümesi olarak gösteren, varış noktasını çıkış noktasında aratan kısır döngüsel bir sistem bireyin iç enerjisinin ancak boşa tüketilmesi ile sonuçlanır. Yaşamı sürdürmeyi değer kılacak heyecanı sadece, oluşturulacak fonksiyon ile ‘Tanım Kümesi Hayattan’ edinilen birikimleri sonuca dönüştürmek, yani benzersiz görüntü kümesine ulaşabilmek verebilir. Tıpkı sahne ve dekoru hayat edinmiş tiyatro oyuncusunun rolünü her defasında yeniden oluşturarak aktarması, o anı yaşarken hissettikleriyle bir önceki oyunundan bambaşka bir rol çıkarması gibi. İşte yaşanan şartlardaki geri dönüşü olmayan dünyaya paralel bu değişimi yakalayıp, birikimleri o anki tekrarsız koşullarda sonuca dönüştürebilmek ancak ayakta tutulan diri bir zihinle mümkün olabilir. Yaş ilerledikçe pençesine düşülen alışkanlıklar, saplantılar, prensipler bedenle paralel yıpranma içinde bulunan beynin değişimden kaçış yollarıdır. Her gün hücreleri biraz daha yok olan beynin bu gidişi kaçınılmaz olabilir, ama henüz vakit varken beyne gereken değişimi yaşatmamak, ona kendini yenileme imkânları sunmamak büyük haksızlık olur. Bunu gözardı etmek bedeni uyutabilir, ancak akla açık bir ihanettir.

Ne Kitapsız Ne Kedisiz

Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. “En çok kimi severek okudun?” deseler, onun adını verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya…
Kendini en az gösteren o… Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o… İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana yapmış olması mı beni çeken? “Çiğlik edip ne kadar piştiğimizi mi anlatıyoruz?” diye sorması mı içten içe? Yoksa “İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz.” deyişi mi? “Onu anlamıyorum ama beğeniyorum.” diyen çok kişi olmalı. Ben de onu anlamaya, anlamadığımı anladığım an başladım. Bilge Karasu adına yakışır yaşadı. Benim içimde şimdiki zaman ekini taşıyor “yaşamak” onunla birlikte. Dostuyum, çocuğuyum, kedisiyim… En çok da kedisiyim. Kendi yalnızlığımda okşatırım düşüncelerimi. Okşanmanın rehaveti mırıltılara dönüşünce o da iletişimin içine girer. “Konuşanlarla konuşurum; konuşmayanları çok iyi anlarım, ben de onlardanımdır çünkü.”Bilge Karasu “Kendi izinden başka? Neredeydi kurtuluş?” diyor bir kedi şeytanlığı ile. Kendi izim, kendi içimdeydi. İçimi nasıl böyle örmüşüm? Bu ipi, bu şişi ne zaman almışım elime? Bu motifleri kim dokumuş zihnime? Çözmek için mi çabam, yoksa çaprazları çoğaltmak mı?
Geceme bakıyorum. Bira, sigara, radyo, umut… Bu gece oynaşlarım bunlar mı? Bu kadar mı? Geçmiş, gelecek nerede? Ne kadar? Karasu’ya bakıyorum. Ona düşüyor anlatmak: “Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin ötesine geçebilmek gerekti…” Anladım. (Tırnağın hem içinde hem dışında anlamak) Onu anlatmak dönüp dolaşıp kendimi anlatma noktasına geliyor. Birilerini anlatanlar da hep böyle yapıyor; ama inatla başkalarını anlattıklarını söylemiyorlar mı?.. . Deli gömleğimin dikişleri geriliyor. Yardım et Bilge Kedi!
Ediyor. “Bu benim anlayacağım bir şey değil galiba ” diyebilmek, “ben her şeyi anlarım” demekten öteye bir adım atabilmiş olmaktır. Adım adım öteye gitmek istiyorum seninle. Arkalarda kalabilirim kimi zaman. Öne geçtiğimi de görebilirsin. Sen 1995′te durdun. Sayılacak günlerim var benim. Aşılacak engellerim, toplanacak deniz kabuklarım var yeniden denize atılmak için. Gözlerimdeki insani kıskançlığı görmelisin. Kötü niyetimi gizleyemiyorum. Beceriksizlik ediyorum. Bana baktığını biliyorum. Bakıp bakıp sustuğunu, ne düşündüğümü bildiğini biliyorum. Utanmamam için sevgiyle gülümsediğini…

Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp… Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp.

SaatleriAyarlama Enstitüsü,
Ahmet Hamdi Tanpınar

Tam bir yıl geçmiş bu sayfaya birşeyler karalamayalı. Uzun zaman! Peki ama nedir zaman? Sıfır meridyenini, Greenwich’i hepimiz ilkokuldan hatırlarız. En az dünyayı ortasından ikiye bölen ekvator kadar tuhaf gelen bu yer, içinde uzun beyaz sakallı, ermişle bilgin arası yaşlı, sevimli bir amcanın yaşadığı, okyanusun ortasında bir kuleyi çağrıştırmıştır bana. Kaygı da duymuşumdur bir yandan, “ya birgün şaşırır ya da uyuyakalırsa” diye. Unuttuğu, şaşırdığı pek olmadı ama ben bu çocuksu kaygıları ve yaşlı amcayı çoktan kendi haline bıraktım. İlk saatimi bir doğum günümde aldım. Japon, Kore malı elektronik, pilli saatler henüz Tahtakale’ye düşmemiş olacaklardı ki ana-babalar çocuklarına saat almak için doğumgünlerini vesile ediyorlardı. Erkekler biraz daha şanslıydı; saat-bisiklet orta sınıfın sünnet klasiklerindendi nerdeyse. Sonra, çocuk bileklere büyük gelen saati özenle gösteren poz poz fotoğraflar girdi aile albümlerine. Toplumsal albümümüzün de aşağı kalır yanı yok hani; kimbilir Abdülhamit ne hesaplarla dikmişti Anadolu’nun dört bir yanına o saat kulelerini. Önüne geçip fotoğraflar çektirmemiz için biraz, biraz da kartpostal olsun diye elegüne karşı. Bir de buluşmalar vardır, saat kulesinin önünde. Koordinatları bu kadar boyutlu başka bir yer de pek bulamazsınız herhalde. Hem buluşmak biraz da şehirli işi madem, biz her zamanki yerde çiçek ve öpücüklerle hazır olalım - tabii saatinde. Bu tembih sözü, aşağı-yukarı benzer anlam ve değerlerin bahçesinde geziniyorsak, kısacası aynı kültürdensek anlamlı. Yoksa, iki Afganlı kardeşin bir zamanlar Kabil’de seneler senesi birbirlerini beklediklerini okumuştum; sözleşmişler. Ayrıca, iki Farisi de bilmem kaçıncı sözleşmelerinde buluştuklarında hiçde şaşırmıyorlarmış. Eh ne diyelim; sabrın sermayesinde zaman; o da “bol” olunca insan ilişkileri böyle renklenebiliyor işte.
Zaman, bizim yaptığımız gibi, ölçülür, biriktirilir, harcanır, kazanılır birşey mi acaba? Daha doğrusu, ne zamandır dışımızda, bizden ayrı bizi belirleyen bir zaman olgusu var? Sanırım insanlar (Batı’da) tarlalarından kopup, ay baladlara, nostaljik kilise canları da romantik değerlerine kavuştuğunda, saatler çoktan yaşlı amcanınkine ayarlanmıştı. Üstelik bu yaşlı amcanın bir İngiliz tüccar sülalesinden gelmesinin de pek rastlantısal yanı yok elbet. Ha, bir de Pueblo yerlisi var. O kule ihalesini kazanamamıştı, aslında çok belli ki katılmamıştı. şimdi kulede bir Pueblo yerlisini düşünebiliyor musunuz? Pueblo yerlilerinin başlangıç saati “herşey tamam olunca” olan yeni yıl dansları varmış. Antropolog Edward HaH’ı bu dansı izlemesi için kabul etmişler, ancak HaH’ın saatlerce sabırla dansı beklemesi gerekmiş; üstelik herşey, ona göre, başından beri tamamken. Düşünün bir kez. Eş-dost-akraba yılbaşı kutlaması için toplanmışsınız diyelim. Kilolarınızı düşünmeden yiyorsunuz, iyice kaptırmış olanlar süslenmiş çamın etrafında toplaşıyor. Yeniyıl şarkıları söyleniyor, Opel talihlisini buluyor, ışıkları söndürüp bekliyorsunuz; gelmiyor. Programlar bitiyor, yemeğiniz, daha kötüsü sabrınız tükeniyor ve saatler hâlâ “geceyarısını göstermiyor”. “Hayır” diyor kulenin efendisi Pueblo yerlisi, “henüz herşey tamam değil”. Ve siz sızıyor ya da telefon hatlarını, bildiğiniz en yetkili makama “bu ne rezalet!” demek için meşgul ederken “yeni yıl geliyor”… E artık böyle gelen yeni yıldan görülecek hayrı sormuyorum. Kule istihdamında yaşlı İngiliz amcayı mı, yoksa Pueblo yerlisini mi tercih ederdiniz bilemem ama, görünen o ki Batı’nın zaman anlayışı Doğu’nınkinden oldukça farklıdır. Batı’da zaman, üzerinde yürünen bir yol gibi, tüketilen birşeydir. “Boş zaman” da Batı yaşam kalıplarından türemiş bir kavram. Herneyse, siz ister üzümlerin rengi değiştiğinde, isterse fındık başladığında doğmuş olanlardan olun, ama memlekete mektup yazarken, eminim tarih atıyorsunuz artık. Nasıl? Artık mektup zamanı da mı geçti? Sorsalar, belki de bir Tiv yerlisini (Batı Afrika) tercih ederdiniz. Zamanı kapsül gibi yaşayan insanları… ziyaret, yemek, iş zamanları hep ayrı ve iki iş birarada asla yapılamıyor. Mesela Pazartesi ürünlerin en yakın pazarda satıldığı gün. Ürünler satılmadıkça Pazartesi bitmiyor, pazartesi bitmedikce de Salı gelmiyor.

Kültürler arası “zaman” farkı belli ki meridyen hesabından daha karışık ama biz artık kolumuzdaki saatin dünyanın heryerinde ‘bir’ anlamı olduğunu biliyoruz. Günde sekiz saat çalışmanın kalıpladığı iş yaşamında iç zamanın, psikolojik zamanın, soykütüğünüzün hükmü yok. Siz ister sabah ezanıyla, ister kedinizin ısrarlı miyavlamalarıyla uyanın, geçiminizi belli saatlerde açılıp kapanan kapılardan geçerek sağladığınız kesin. Hem artık herkes çok çalışmak zorunda! Nasıl deniyor… “zamana karşı koşuyorum”. Ama, nereye? Araba taksidi için, beyaz eşya için, yazlık için, tatil için, çocukların okul masrafları için… ve daha birçok günlük yaşam nesnesi için herkes çok çalışıp çok tüketmek istiyor. Ancak, gözden kaçan birşey var, o da bu nesnelerin sonsuz, kullanmak için gereken zamanınsa sınırlı olduğu. Kullanıma giren her yeni nesne daha önce edinilen bir başka nesnenin kullanım zamanını azaltacaktır. Tabii, “varsın azaltsın” denebilir. Ayrıca, mirasyedilerin konu dışı olduğunu, bilmem belirtmeli miyim? şehir yaşantımızın ayrılmaz ayrıntılarından biri de kalabalık mekanlar. Haftanın ancak belli bir zamanını “sosyal yaşama” ayırabiliyorsanız bunu ençok sayıda insanla gerçekleştirebilir, toplantılara gidebilirsiniz. Böylece hem pek çok tanıdık edinir, edindiklerinizi tazeler ve hesabı da uzun vadede kredi kartınızın dost hanesinden düşebilirsiniz. (Kredi kartınızın olmadığını söylemeyin… dostunuz elbette vardır.) Düşlerinizi, fantezilerinizi bilemem ama bunlara gittikçe daha az zaman ayırabildiğinizi biliyorum (Dergilerden, dedikodulardan). Romantik aşkların zamana karşı durumunu gözden geçirebileceğimiz duyarlıkta bir paragrafta olmadığımın bilinciyle yaşanası aşkların seyrelmesine - izninizle- iç geçiriyorum. Zira, şu sıra siz de bu yazıdan iç geçiriyor, büyük insan resimleriyle dolu ofset bir dergi karıştırmayı, kahvenizi yudumlarken teyid edilmiş yaşam tarzınızın keyfini çıkarmayı istiyor olabilirsiniz. Hem, ben de bu yazıyı bir kahvelik tasarlamıştım; kahvenizi soğutmak istemem. Çok da zaman kaybettirmiyim size. uzun sözün kısası ben yine zaman zaman burda olacağım. Beklerim…