Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu demektir ki, iyi ayarlanmış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat basına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp… Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp.
SaatleriAyarlama Enstitüsü,
Ahmet Hamdi Tanpınar
Tam bir yıl geçmiş bu sayfaya birşeyler karalamayalı. Uzun zaman! Peki ama nedir zaman? Sıfır meridyenini, Greenwich’i hepimiz ilkokuldan hatırlarız. En az dünyayı ortasından ikiye bölen ekvator kadar tuhaf gelen bu yer, içinde uzun beyaz sakallı, ermişle bilgin arası yaşlı, sevimli bir amcanın yaşadığı, okyanusun ortasında bir kuleyi çağrıştırmıştır bana. Kaygı da duymuşumdur bir yandan, “ya birgün şaşırır ya da uyuyakalırsa” diye. Unuttuğu, şaşırdığı pek olmadı ama ben bu çocuksu kaygıları ve yaşlı amcayı çoktan kendi haline bıraktım. İlk saatimi bir doğum günümde aldım. Japon, Kore malı elektronik, pilli saatler henüz Tahtakale’ye düşmemiş olacaklardı ki ana-babalar çocuklarına saat almak için doğumgünlerini vesile ediyorlardı. Erkekler biraz daha şanslıydı; saat-bisiklet orta sınıfın sünnet klasiklerindendi nerdeyse. Sonra, çocuk bileklere büyük gelen saati özenle gösteren poz poz fotoğraflar girdi aile albümlerine. Toplumsal albümümüzün de aşağı kalır yanı yok hani; kimbilir Abdülhamit ne hesaplarla dikmişti Anadolu’nun dört bir yanına o saat kulelerini. Önüne geçip fotoğraflar çektirmemiz için biraz, biraz da kartpostal olsun diye elegüne karşı. Bir de buluşmalar vardır, saat kulesinin önünde. Koordinatları bu kadar boyutlu başka bir yer de pek bulamazsınız herhalde. Hem buluşmak biraz da şehirli işi madem, biz her zamanki yerde çiçek ve öpücüklerle hazır olalım - tabii saatinde. Bu tembih sözü, aşağı-yukarı benzer anlam ve değerlerin bahçesinde geziniyorsak, kısacası aynı kültürdensek anlamlı. Yoksa, iki Afganlı kardeşin bir zamanlar Kabil’de seneler senesi birbirlerini beklediklerini okumuştum; sözleşmişler. Ayrıca, iki Farisi de bilmem kaçıncı sözleşmelerinde buluştuklarında hiçde şaşırmıyorlarmış. Eh ne diyelim; sabrın sermayesinde zaman; o da “bol” olunca insan ilişkileri böyle renklenebiliyor işte.
Zaman, bizim yaptığımız gibi, ölçülür, biriktirilir, harcanır, kazanılır birşey mi acaba? Daha doğrusu, ne zamandır dışımızda, bizden ayrı bizi belirleyen bir zaman olgusu var? Sanırım insanlar (Batı’da) tarlalarından kopup, ay baladlara, nostaljik kilise canları da romantik değerlerine kavuştuğunda, saatler çoktan yaşlı amcanınkine ayarlanmıştı. Üstelik bu yaşlı amcanın bir İngiliz tüccar sülalesinden gelmesinin de pek rastlantısal yanı yok elbet. Ha, bir de Pueblo yerlisi var. O kule ihalesini kazanamamıştı, aslında çok belli ki katılmamıştı. şimdi kulede bir Pueblo yerlisini düşünebiliyor musunuz? Pueblo yerlilerinin başlangıç saati “herşey tamam olunca” olan yeni yıl dansları varmış. Antropolog Edward HaH’ı bu dansı izlemesi için kabul etmişler, ancak HaH’ın saatlerce sabırla dansı beklemesi gerekmiş; üstelik herşey, ona göre, başından beri tamamken. Düşünün bir kez. Eş-dost-akraba yılbaşı kutlaması için toplanmışsınız diyelim. Kilolarınızı düşünmeden yiyorsunuz, iyice kaptırmış olanlar süslenmiş çamın etrafında toplaşıyor. Yeniyıl şarkıları söyleniyor, Opel talihlisini buluyor, ışıkları söndürüp bekliyorsunuz; gelmiyor. Programlar bitiyor, yemeğiniz, daha kötüsü sabrınız tükeniyor ve saatler hâlâ “geceyarısını göstermiyor”. “Hayır” diyor kulenin efendisi Pueblo yerlisi, “henüz herşey tamam değil”. Ve siz sızıyor ya da telefon hatlarını, bildiğiniz en yetkili makama “bu ne rezalet!” demek için meşgul ederken “yeni yıl geliyor”… E artık böyle gelen yeni yıldan görülecek hayrı sormuyorum. Kule istihdamında yaşlı İngiliz amcayı mı, yoksa Pueblo yerlisini mi tercih ederdiniz bilemem ama, görünen o ki Batı’nın zaman anlayışı Doğu’nınkinden oldukça farklıdır. Batı’da zaman, üzerinde yürünen bir yol gibi, tüketilen birşeydir. “Boş zaman” da Batı yaşam kalıplarından türemiş bir kavram. Herneyse, siz ister üzümlerin rengi değiştiğinde, isterse fındık başladığında doğmuş olanlardan olun, ama memlekete mektup yazarken, eminim tarih atıyorsunuz artık. Nasıl? Artık mektup zamanı da mı geçti? Sorsalar, belki de bir Tiv yerlisini (Batı Afrika) tercih ederdiniz. Zamanı kapsül gibi yaşayan insanları… ziyaret, yemek, iş zamanları hep ayrı ve iki iş birarada asla yapılamıyor. Mesela Pazartesi ürünlerin en yakın pazarda satıldığı gün. Ürünler satılmadıkça Pazartesi bitmiyor, pazartesi bitmedikce de Salı gelmiyor.
Kültürler arası “zaman” farkı belli ki meridyen hesabından daha karışık ama biz artık kolumuzdaki saatin dünyanın heryerinde ‘bir’ anlamı olduğunu biliyoruz. Günde sekiz saat çalışmanın kalıpladığı iş yaşamında iç zamanın, psikolojik zamanın, soykütüğünüzün hükmü yok. Siz ister sabah ezanıyla, ister kedinizin ısrarlı miyavlamalarıyla uyanın, geçiminizi belli saatlerde açılıp kapanan kapılardan geçerek sağladığınız kesin. Hem artık herkes çok çalışmak zorunda! Nasıl deniyor… “zamana karşı koşuyorum”. Ama, nereye? Araba taksidi için, beyaz eşya için, yazlık için, tatil için, çocukların okul masrafları için… ve daha birçok günlük yaşam nesnesi için herkes çok çalışıp çok tüketmek istiyor. Ancak, gözden kaçan birşey var, o da bu nesnelerin sonsuz, kullanmak için gereken zamanınsa sınırlı olduğu. Kullanıma giren her yeni nesne daha önce edinilen bir başka nesnenin kullanım zamanını azaltacaktır. Tabii, “varsın azaltsın” denebilir. Ayrıca, mirasyedilerin konu dışı olduğunu, bilmem belirtmeli miyim? şehir yaşantımızın ayrılmaz ayrıntılarından biri de kalabalık mekanlar. Haftanın ancak belli bir zamanını “sosyal yaşama” ayırabiliyorsanız bunu ençok sayıda insanla gerçekleştirebilir, toplantılara gidebilirsiniz. Böylece hem pek çok tanıdık edinir, edindiklerinizi tazeler ve hesabı da uzun vadede kredi kartınızın dost hanesinden düşebilirsiniz. (Kredi kartınızın olmadığını söylemeyin… dostunuz elbette vardır.) Düşlerinizi, fantezilerinizi bilemem ama bunlara gittikçe daha az zaman ayırabildiğinizi biliyorum (Dergilerden, dedikodulardan). Romantik aşkların zamana karşı durumunu gözden geçirebileceğimiz duyarlıkta bir paragrafta olmadığımın bilinciyle yaşanası aşkların seyrelmesine - izninizle- iç geçiriyorum. Zira, şu sıra siz de bu yazıdan iç geçiriyor, büyük insan resimleriyle dolu ofset bir dergi karıştırmayı, kahvenizi yudumlarken teyid edilmiş yaşam tarzınızın keyfini çıkarmayı istiyor olabilirsiniz. Hem, ben de bu yazıyı bir kahvelik tasarlamıştım; kahvenizi soğutmak istemem. Çok da zaman kaybettirmiyim size. uzun sözün kısası ben yine zaman zaman burda olacağım. Beklerim…