Archive for Ocak, 2006

Edebiyatımızdaki Güldünya`lar

Bir süre önce birşey fark ettim, bilmem katılır mısınız: Rastgele seçerek kitap okumak uluorta aşı vurunmak gibi, istenilen sağlıklı sonuçlara ulaştırmıyor. Bu nedenle ben de bir karar almıştım, artık daha seçici davranacağım ve bir tema ekseninde okuyacağım diye. Bunun için de konu olarak ekonomi tarihi özelinde okumaya yöneldim. Takdir edersiniz ki ekonomi demek sadece bir takım teoremler, denklemler, rakamlar demek değil. Ekonomi demek hayatın idamesi amacıyla üretilip tüketilen, bu nedenle de maddi bir karşılığı olan herşey. Tanım böyle geniş olunca verilerini de hayatın içinden topluyor. Dolayısıyla ekonomi tarihi, tarihin ekonomik koşulları anlamına da geliyor. Bunu öğrenmenin en iyi yolu da geçmişi hikaye eden kitapları tarihi dokusunda ekonomik figürlere odaklanarak okumak (yani görüldüğü üzere her disiplinden edebiyata kayış yapmak için bir bahanem mevcut). Ben de öyle yaptım, konu edindikleri dönemin ekonomik şartlarını gözümde canlandırmama yardımcı olsunlar diye şemsettin Sami`nin Taaşuk`ı Talat ve Fitnat`ını, Samipaşazade Sezai`nin Sergüzeşt`i, Peyami Safa`nın Cumbadan Rumbaya ve Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü`nü, Tarık Dursun K.`nın Alo, Harika Hanım Nasılsınız?, Nezihe Meric`in Menekşeli Bilinç`ini, Yakup Kadri`nin Kiralık Konak`ını, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın şıpsevdi`sini okudum. Tabi bunların yanı sıra birkaç tane de ekonomi tarihini konu alan bilimsel çalışmaya göz attım ama bu ayrı bir yazı konusu.
Bir de şu var: Kısa bir süre önce aldığım bir mesajla Güldünya`ya seslenmeye davet edildim. Uluslararası Af Örgütü “Kadına Yönelik şiddete Son” kampanyası çerçevesinde, kadınlara yönelik aile içi şiddetin en korkuncu olan namus cinayetlerine karşı söyleyecek sözü olan herkesi, Güldünya`ya mektup yazmaya davet ediyordu. Güldünya Tören`i hatırladınız mı? Teyzesinin damadının tecavüzüne uğrayarak hamile kaldı diye kardeşleri tarafından, ailenin `namusunu` temizlemek için öldürülen gariban. (İlgilenenler için internet sitesinin adresi: www.amnesty-turkiye.org/sindex.php3?sindex=vifois0912200501 )
İşte bu yukarda bahsettiğim iki konu şu noktada birleşiyor: Bu mesaj beni -okuduklarım çerçevesinde- eski Türk edebiyatındaki kadın teması üzerinde düşündürdü son birkaç gündür. Edebiyatımızda kadına nasıl seslenilmiş? Bu edebi temaların ne kadarı gerçeği yansıtıyor, hayattan esinleniyor, ne kadarı ideali arıyordu?
Edebiyatımızda kadın olgusu birçok yönden toplumsal gerçeklerimizi yansıtıyor aslında. Konu hakkında karaladıklarımı okumak isterseniz buradan buyurun.
(Read the article)

Gönderilmemiş Mektuplar III

Merhaba sevgili yeni kiracı,
Sana bu satırları neden yazdığımı ben de pek bilmiyorum. Sanırım sadece bir temennimi iletmek için: Dilerim benim bir zamanlar yaşadığım bu ev sana mutluluk getirir…
Sevgili yeni kiracı,
Sana bu mektubu taşıyıcılar bütün eşyayı yükleyip bundan sonraki hayatıma doğru yola çıkarken, daha birkaç saat önce masamın durduğu yerden yazıyorum. Bu aynı zamanda evde geçirdiğim son dakikalar. Perdesiz pencerelerden salonun boşluğunu daha da genişleten kuvvetli bir gün ışığı vuruyor, açık pencereden giren bütün sesler duvarlardan başka çarpacak herhangi bir nesneyle karşılaşmadıklarından yankılanıyor, ortada kocaman bir uğultu yumağı oluşuyor. Çiçeklerin durduğu pencere önünde kurumuş yapraklara, toprak kırıntılarına, mutfakta sandalye sırtlarının duvarda bıraktığı izlere, eski ahşap bir konsolun bulunduğu duvarın tavanına mumlardan bulaşmış islere tek tek bakıyor ve bu evde geçirdiğim bütün zamanları hatırlamaya çalışıyorum; bu evin beni sarmaladığı yılları dingin ve her anından keyif alarak geçirmiş olduğumu düşünüyorum. Sana tavsiyem evin düzeniyle pek oynamaman. Taşındıktan sonra göreceksin, evin sana armağan edeceği hayat öyle bir anda değil yavaş yavaş çevreleyecek seni. Mevsimlerin evde yarattığı ayrıntılara, günün her saati değişen ışığa, dışardan gelen seslere dikkat et. Mesela ben en güzel okumalarımı odama sızan martı sesleri eşliğinde yaptım; bahar sabahları cırcır böceklerinin sesleriyle uyandım, her defasında “bakalım bügün gökyüzü ne alemde” diyerek pencerelere koştum. Sen de koş!
Güvercinler arkadaşım oldu; izin ver pencerene konsunlar, balkona yuva yapsınlar. Yavru sokak köpekleri ile dertleş, çabuk büyürler; geç saatlerde eve dönerken seni tanıyıp evine kadar eşlik edeceklerdir, onlardan korkma, onların hikayelerini dinlemeyen insanlardan kork…
Bence bu evde oturmanın en güzel tarafı bu semtin çocukları ile tanışma fırsatı. Benim dünyama duyarlılığı o çocuklar taşıdılar. Onların sorularına cevap vermeye çalıştıkça kendimden yol aldım, bazılarını da hala cevaplayamadım; anlayacağın daha yolun başındayım… Sokak kapısının üzerine dolanan hanımeli, arka bahçedeki zambak, pencereyi zorlayan sarmaşık, komşu bahçede açan mimoza seni tek tek selamlayacaklar, onları ihmal etme…
Sevgili yeni kiracı, bırakıp gittiğim bu ev dilerim sana bana verdiklerinin çok daha fazlasını verir. Ona ve elli yaşındaki bu evde bizden önce yaşamış olanların bıraktıkları görünmez mirasa sahip çık, sen de birşeyler ekle.
Hoşçakal,
İmza:Eski kiracı

birlikte yaşamak zor mu?

İlk zamanlarda insanlar bir başbuğları olduğunun pek farkında değillerdi (Başbuğun etkisi o kadar belirsizdi). Sonraları halk başbuğu sevdi ve övdü (gördüğü iyilikler için), daha sonra, ondan korktu (yasaları yüzünden) ve onu hor gördü, (haksızlıklarından ötürü). Kendisine dürüst davranılmadığı için, dürüst olmaktan çıktı ve güzel işlerle sonuçlanmayan güzel sözler dinleye dinleye güvenini yitirdi.
Lao Tzetı
İlkokullarda doğa bilime dair ne öğrendik doğrusu pek hatırlayamıyorum ama çizgi filmlerden mi yoksa hayat bilgisi kitaplarından mı geliyor bilmem uzun yıllar karıncaların mükemmel yaratıklar olduklarına inandım. Sonra La Fontaine’in meşhur fable’ını öğredik hatta ezberledik: Çalışmanın erdemi, tembelliğin kötülüğü. Çalışkan karıncayı ezmemeyi öğrenirken çalgıcı ağustos böceğine de “oh olsun” dedik. Maalesef bu yalanın konusu ağustos böceğine karşı karıncayı yüceltmek değil. Daha da garip olan insana hiçbir şekilde benzemeyen karıncaların grup halinde yaşam tarzlarıyla insanların yaşam tarzlarının bu kadar benzemesi. İleriyi garanti altına alabilmek için çalışmak, bunu yaparken de son derece belirli iş bölümü uygulamak: yemek bulan işçi karıncalar, larvalara bakan erkek karıncalar, grubu koruyan asker karıncalar ve tabii ki üremeyi yani sürekliliği sağlayan anakarınca. Her ne kadar bu grup hiyerarşisini insan topluluklarına uyarlamak mümkünse de insanların grup halinde yaşamaları ile karıncaların (ve irili ufaklı daha birçok hayvanın) grup halinde yaşamaları arasında hem dehşet verici benzerlikler hem de kesin ayrılıklar var. Hayvan gruplarındaki korkunç düzen, insan gruplarına gelince yerini karmaşaya bırakır. Nasıl bırakmasın ki? Ne de olsa insan düşünebilen bir varlık, karşı koyabilen, isyan edebilen, daha fazlasını isteyebilen bir varlık. Mükemmel işleyen hiyerarşi ve akıl almaz disiplin ve görev bilincinde karıncalara en çok benzeyen toplum Japonlardır ki onların da neden hâlâ böylesine disiplinli oldukları tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Doğadaki tüm grupların belki de tek ortak yanları bir lidere ihtiyaç duymaları. Çok vahşi bir ortamda yaşanmadığı yani kaba kuvvete fena halde ihtiyaç duyulmadığı sürece liderlik, sürekliliği sağlayabilende toplanır. İnsanlık tarihinin de başlarında biryerlerde anatanrıçanın doğal liderliği köle-işçi erkekler tarafından gayet olağan görülürken kuvvete dayalı bir devrimle erkeğin iktidarı ele geçirmesi henüz doğada sıkça rastlanan bir durum değil. şimdilik doğurganlıkları sayesinde dişilerin liderlik tahtları garanti altındaya benziyor taki işçiler devrim yapana kadar. Liderlik ve iktidar mücadelesi insanlarda son derece karmaşıkken örneğin karıncalarda bir grupta 30 tane lider bir arada kavgasız gürültüsüz yaşamayı başarabiliyor. Oysa insanlar öyle mi? Fatih Sultan Mehmet’in kanunlarında iktidarı tek elde tutmak uğruna kardeşlerin öldürülmesi dahi reva görülüyor, böylece hem “çok sesliliğin” getirebileceği sorunlar ortadan kalkıyor hem de Fetret devri gibi bir dönemin tekrarlanması engelleniyor. Geliştiği söylenen medeniyetin baştacı demokrasi ise iktidarı önce halka bırakıyor gibi yapıyor ama sonra masum bir numarayla ister istemez yine tek bir liderin eline geçmesine izin veriyor. Artık liderin seçilmiş olması veya babadan devir teslim almasının pek önemi kalmıyor önemli olan insanların bir arada yaşayabilmek için bir kişinin iktidarına yani bir lidere ihtiyaç duymaları.
Thomas Hobbes insanın doğal durumunda bencil olduğunu ve içgüdüsel olarak hep kendi istediğini yapmaya eğilimli olduğunu söyler. Ancak aynı doğal durumda bireylerin istek, hak ve çıkarlarının çelişeceği açıktır. Zira herkes kendi hakkı için başkalarının haklarını çiğnemeyi mubah görecektir. Bu ise herkesin herkese karşı sürekli bir savaş halinde olmasıdır. İşte burada Hobbes’ın görüşleri ilginçleşiyor. Diyor ki: böyle bir durumda kimin haklı olup kimin haksız olduğu tartışılamaz. Bir başka deyişle doğal bir durumda doğru ve yanlış haklı ve haksız gibi kavramların anlamı yoktur. Hobbes gücün ortak olduğu her yerde bunun böyle olduğunu söylüyor ve buralarda ne yasa ne de hakdan bahsedilemeyeceğini söylüyor. Ama bir yandan da insan ancak toplum içinde yaşamını devam ettirebilmektedir. Ama bu başkalarıyla birlikte yaşamanın getirdiği sürekli savaş durumu insanı korkutur zira yaşamını devamlı tehdit eder. İşte bu tehlike ve onun doğurduğu korku, insanı en mantıklı çözümü seçmeye iter ki bu barışdır ve bu barışın sağlanması ancak insanın doğal haklarından vazgeçerek onlan bir lidere devretmesi ve bunun karşılığında da korunma bcklemesiyle oluşacaktır. İşte insan ancak bu anlaşma (hakların karşılıklı olarak devredilmesi) sayesinde toplum oluşturacak ve barış içinde yaşamını sürdürebilecektir. Machievelli’ye göre de doğa insanları her şeyi elde etme susuzluğu ve herşeye ulaşma güçsüzlüğü ile yaratmıştır. Bu yüzden insan gruplarında karmaşa daima muhtemeldir. Bunu önlemenin tek yolu ise birilerinin güç kullanmasıdır. Ve iktidara sonsuz güç veren meşhur sözünü söyler “amaca ulaşmak için heryol mubahtır” Hobbes’a kanının son damlasına kadar karşı çıkan Rousseau öncelikle insanın “insan gibi” olabilmesi için doğa içinde eğitimi savunur. Ama iş bu insanların birlikte yaşamalarına gelince Rouseau da hiç istememekle birlikte Hobbes’dan esinlenmiştir. Sonuçta Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi ile Hobbes’un Anlaşması arasındaki tek fark iktidarların adının değişmesidir aslında. İnsanları eşit görmek, özgür bırakmak iyi de biraraya geldiklerinde çıkan karmaşayı çözmenin tek yolu da birilerine liderliği bırakmak galiba. Bu görüşler daha da çoğalabilir, her düşünür her siyaset tarihçisi veya her sosyolog bir başka görüş getirebilir ama sonuçta ortada olan her durumda ve tarihin her evresinde ister 10 kişilik bir grup ister 10 milyonluk bir ülke olsun bir lidere her zaman ihtiyaç duyar insan.
Nedense b i r l i k t e yaşamak hem zaruridir hem de katlanılmaz bir ağırlıktır ve her an çıkabilecek muhtemel bir anlaşmazlık veya kaosa karşı bir kişinin iktidarı gereklidir. En ufak grup ailede bile eşit katılım sağlamaya imkan yok ve bu az sayıda üstelik de duygusal bağlarla birbirine sıkı sıkı bağlanmış insanlar dahi bir lidere ihtiyaç duyuyorlar. İllaiki bir lider. Her toplumun hatta her grubun ihtiyaçlarına göre ortaya çıkardığı bir kişinin olması, liderlerin her yönleriyle araştırılmasını cazip hale getirmişse de ortaya elle tutulur kesin özellikler çıkarılamamıştır. Çocuklardan oluşmuş üç gruba yapmaları için bir iş verilmiş. Bir gruba otoriter, bir diğerine demokratik, son gruba ise hiçbir işe karışmayan serbest bir lider verilmiş. Gönül isterdi ki en çok işi yapan, en iyi anlaşan grup serbest liderli grup olsun ama maalesef sonuçta en çok işi otoriter grubun, en kaliteli ve iyi işi de demokratik grubun yaptığı ortaya çıkmış. Serbest gruptakiler ise hiçbirşeyden memnun kalmayarak hiçbir iş de yapmamışlar.
Özgürlüğe olan inancım bu sonucu ciddiye almamı engellese de insanların birlikte yaşamalarının zorluğuna ve bir iktidarın varlığının kendiliğinden ortaya çıkmasına sırt çeviremeyiz. Yine de içimizdeki özgürlük ateşini yalnızlığımızla örtmeye çalışıp belki de kendimizi kandırıyoruz. Her ne kadar “yalnızlık edebiyatı” çok beğenilse de ve insan ne olursa olsun “aslında ben hep yalnızım” dese bile ne teorik ne de pratik, hiçbir insan tek başına değildir.

“Kurul” mu “Dağıl” mı demek daha kolay?

Türkiye’de yaşayan insanlar olarak geleneğin izlerini ne kadar üstümüzde taşıyoruz? Hem tek tek bireyler olarak hem de hangi anlamda alınırsa alınsın Türkiye sınırları içinde yaşayan insan topluluğu olarak varoluşumuza hangi süreklilik arzeden durum, kurum ve alışkanlıklar etki ediyor’? Soru biraz keskince, farkındayım. Ama içimi çok acıtan mesleki format değişikliğinden beri sormak istiyorum Türkiyeli insanların bir takım gelenekleri var mı? Elbette, partiküler toplum alanlarının kendilerine has ve kendi aralarında kaldıkça sürdürmeye gayret sarfettikleri bir takım alışkanlıkları, rituelleri mevcut. Ancak bunların özellikle kentleşme ve toplumsal sınıflaşmanın günümüzdeki gelişimi karşısında devam ettirilebilirliği hayli tartışma konusu. Ama asıl sorduğum bu tür parçalanmış toplumsal alışkanlıklar değil. Toplumların bir çatı altında toplayabilecek bir gelenek izleğinin zihinsel olarak kurgulanıp kavranabilmesi imkanı, araştırdığım asıl şey. 70 küsur milyon insanın üzerinde yaşadığı bu ülkede genel kabul görmüş bir dizi alışkanlık, uygulama ve kurumun yine ortaklaşa kabul görmüş bir düzeyde sürekli bir yeniden üretime tabi tutulabilir olması, araştırma konusu olunca sonuç çok da umut verici gözükmüyor. Bireysel anlamda oldukça zeki olan Türk insanı toplumsal akıl sözkonusu olunca ne yazık ki sınıfta kalıyor. Siz üç kuşak boyunca parasal veya kişisel nedenlerle aile krizi yaşamamış sülale, Başbakanıyla altı aydan fazla anlaşabilmiş Cumhurbaşkanı, başka imkanları olmamak durumu dışta tutulmak kaydıyla hayat boyu aynı işyerinde çalışan ücretli, üç sayıdan fazla aynı dergiyi çıkartmaya devam edebilmiş bir yazar grubu gördünüz mü hiç ülkenizde? Bunlar niye mi olmuyor? Galiba geleneğin izlerinin üzerimizde çok belirgin olmayışından. İnsanları ortak kültür ve çıkar alanları üzerinde yaşamaya itecek yaptırımlar, sosyal şekillenmeler çok zayıf olduğundan, toplumsal akıl bir belkemiği oluşturamıyor. Bu yüzden toplumu ayakta tutan tek yapı hâlâ devlet olarak gözüküyor. Devletin yaptırımcı ve düzene sokucu varlığı da aslında kendi içinde bir gelenek oluşturabildiği anlamını taşımıyor. Öyle olsaydı yetmiş yıllık Cumhuriyet tarihi üç müdahaleye maruz kalmazdı. Süreklilik ya politikacılar, ya askerler tarafından bir şekilde bozuluyor yani! ‘Geleneklerin ve toplumsal ahlâkın kendini yenileyişinin akılcı’ bir temelinin olmayışı bir takım gariplikleri de ortaya çıkarıyor. Söylemde herkesin namuslu ve adalete düşkün olduğu ülkemizde, toplumsal örgütlenmenin en üstündeki şahıslardan başlayarak apartman kapıcılarına kadar pek çok kişinin yolsuzluk, üç kağıtçılık ve haksız kazanç zannı altında bulunması, bu yönde bir çok iddianın da kanıtlanmış olmasına ne dersiniz? Geleneklerin güçlü olduğu, toplumsal aklın belkemiği oluşturabildiği toplumlarda bu tür çelişkilerin yaşanmasını pek fazla mümkün görmüyorum. Gelenekler olmayınca süreklilik de sağlanamıyor tabii. Bu nedenle yüz yılı aşkın süredir varlığını sürdüren kurumlarımızın sayısı parmakla sayılacak kadar az. En önemlisi de, geleneğin olduğu toplumlarda geleneği kabullenmek de, geleneği reddetmek de bir olgunluk geliştirir insanlarda. Oysa gelenek diye şimdilerde, tahta perdelerin arkasında yıktıkları eski ahşap evlerin yerine, betondan yapılan, üstüne tahtadanmış gibi desenler çizilen ve aşı boyası renginde boyalar yapılan binalar inşa edilmesi anlaşılıyor. Daha da kötüsü geleneklerimizin olmasından, sarayların yıkılıp yerine saraya benzeyen biçimde inşa edilmiş oteller yapmayı da anlıyorlar. Ramazan aylarında televizyonda Karagöz Hacivat oyunu oynatmak ve direklerarasını yadetmek gelenek diye anlaşılınca, geleneğe yaslanmak da yaratıcılık eksikliğine mazeret haline geliyor. Mutfak geleneğimiz ise, yabancı mutfakların istilasından nasibini alarak yeniden icad ediliyor. Midesine pek düşkün olan halkımızın üstüne en fazla düştüğü geleneğin mutfakta olması ilginç değil tabii. Diğer alanlarda bir geleneğin net olarak kurulamayışı bir ölçüde anlaşılabilir ama edebiyatta gözlemlediğimiz bir önceki kuşağın neredeyse yok sayılması olgusu anlaşılır gibi değil. Hangi büyük yazar veya şairimizle hesaplaşılıp, yerli yerine oturtulduğuna tanığız? Otuz yaşın altında olup da şiir geleneğimizle hesaplaşmış ve önemli şiir verimi ortaya koymuş kaç şairimizi tanıyorsunuz siz? Bu tabii, şairlerin yeteneksizliğinden kaynaklanıyor değil. Onları besleyen damarların tıkanıklığı, kendilerine şiir sunulan dar okuyan-yazan kadroların tepkisizliği ana kaynağı oluşturuyor.
Elbette her çağda, modalar akımlar olacaktır. Ama bütün bir toplum iyonize olmuş duygular, köksüzlük, üstelik bunu mühim bir şeymiş gibi sunma anlayışı hakim olunca, içimizden bazıları üzülüyorlar. Neticede demem o ki, halkımızın kültüründe, düşünce dünyamızın ürünlerinde ve devletimizin yapısında gelenek izlerini bulmak çok iyimser ön kabulleri gerektiriyor. Mutlaka gelenek ve süreklilik gereklidir demek zorunda değilsek durumu kabul edip bu yönde hayatı temellendirmeye bakmak belki de en iyisi.

iktidar her yerde

Foucault bize iktidar her yerde, dedi. İktidarın sadece polisin copunda, öğretmenin not defterinde ya da müdürün önünde iliklenen düğmelerde değil; sevgilimizin bedeninde, dostlarımızın sözlerinde ya da doktorun beyaz önlüğünde gizli (ya da açık) olduğunu gösterdi bize. Onu bulduğu her yerde sobe dedi. İktidar başkalarının edimde bulunmasına etki (illa ki müdahale değil) ettiğimiz, bizim edimimize etki edilen her yerde duruyordu. Bu illetten kurtulmak -ya da ondan kaçmak- için anarşist olmak yetmiyor. Belki de yapılacak tek şey bir odaya kapanıp kimseleri görmemek, belki intihar etmek, belki -senin söylediğin gibi Murat- düşlerimize sığınmaktır. (Sanki düşlerimizde iktidar yok mu? Ama en azından, düşlerimiz bir başkasına etki etme gücünden yoksun. Belki de düşlerimiz iktidarın edilgen olduğu tek yer. Çünkü düşlerimizi yalnız kurarız)
Muktedir olmakla zorba olmak aynı şey mi? Muktedir olmadan yaşamayı, değiştirmeyi, sevmeyi sürdürebilir miyiz? Yoksa ben’im hayal gücüm mü sınırlı?Kimsenin kimsenin edimine etki etmediği ilişkiler ilişki değil midir? Yoksa hepimiz kendi içimize katlanıp kendimizi didik didik etmeden edimde bulunamaz mıyız? Tıpkı terapiden geçmeden psikoterapist olunmayacağı gibi. Peki iktidarın her yerde ve her zaman var olduğu düşüncesi onu kaçınılmaz ve dolayısıyla “doğal” kıldığında mücadele etmenin gereksiz ve anlamsız olduğu sonucu çıkarılmayacak mı buradan? Foucault’nun düşüncesinin itilebileceği (çekilebileceği, savrulabileceği, gidebileceği, uğrayabileceği) son noktada (iktidarı yıktığımız her yerde yeni bir iktidar yarattığımızda, söylemi kırmaya çalışırken söylem yarattığımızda) yapılabilecek tek şey, maruz kalma durumuna katlanmaktır; ancak bunun bilincinde olarak. Oysa Foucault çok önemli bir şey daha söylüyor bize. Diyor ki, mücadelenin varacağı bir son bir nokta yok. Bana kalırsa bu Foucault’nun düşüncesindeki devrimci tek yön. Mücadeleler süregider ve siz yerinizi alırsınız, tarafınızı seçersiniz, tarihin (talihlerin) neresinde durmayı seçiyorsanız orada durursunuz. İşte bu noktada durup geriye bakanlar “boşunaymış işte her şey” deyip sıraya geri dönmezler, yılbaşı hindisini çamura düşürdüklerinde* reklamcı kartviziti bastırmazlar. Her şey bir gençlik heyecanı olarak buruk bir gülümsemeyle anılmaz.
Uzun sözün kısası iktidar yer yerde, her zaman olacak. bir insanın kişiliğini en iyi tanımlayan işte bu “iktidar” karşısında takındığı tavırdır.

*Ahmet Altan’ın Sudaki İz adlı romanının kahramanlarından biri, öncü devrimci umutları için gecekondu mahallesine yerleşmiş bir küçük burjuva kadını yılbaşı gecesinde komşusuna giderken elindeki hindiyi çamura düşürdüğünde birden -gerçeğin (!) farkına varıverir. Devrim falan olmayacaktır!

Kavranması en güç şeylerden biri zaman. Son derece değişken, akışkan, bazen de yoğun bir sis kadar durgundur zaman. Uzak bir ülkede sevdiklerinize kavuşmayı bekliyorsanız geçmek bilmez, mutlu ve tasasız yaşıyorsanız uçarak, koşarak geçer yanınızdan. Zaman upuzun sonsuz bir yoldur, sizin yürüyebildiğiniz ise birkaç adımdır sadece… O geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. Oysa siz ufacıksınız, siz miniciksiniz, siz kimsiniz?
Zaman kalabalık bir halktır, karmaşıktır; katledilmiş onca insan, yaşanmış onca savaş, yıkılmış onca krallık, toplanmış onca ürün, el değiştirip dünyayı dolaşan onca para, yazılmış onca kitap, içlerinde hayatın yanıp söndüğü onca şehir, kırılmış onca kalp, şerefe kaldırılmış onca kadeh, birbirinden farklı onca mezartaşı, dalgaları yara yara ilerleyen onca gemi, gökyüzüne uzanan onca ağaç, doğup batmış onca güneştir zaman, bizi kucaklar, rüzgarında dört bir yana savurur. Doğmuş onca bebek, gömülmüş veya yakılmış onca bedendir.
Birbirini izleyen iki dakika hiç benzemez birbirine. Zaman bizi şaşırtır, kandırır, kendine bağlar. Onun değişkenliğinde dönenir dururuz biz; seslerimiz, görüntülerimiz, aşklarımız ve acılarımız evrenin karanlığına yükselip kaybolur. Acıklı bir çabadır bizimki, varolma çabası. Zaman önümüzde çatallaşır, binlerce farklı geleceğe doğru açılır. Bunların hangilerinde varoluruz, hangilerinde yokoluruz, bilemeyiz. Zaman evrendeki tek labirenttir ve biz çıkış yolunu hiç bulamayız.
Zaman bize yalnızlığımızı hatırlatır. Yıldızların altında, toprağın üstündeyiz ama zaman yüzünden belki de hiçbir yerdeyiz. Geçmişimiz gitgide uzaklaşan hatıralarla, geleceğimiz belirsiz seçeneklerle doludur ve biz sadece içinde bulunduğumuz anda varoluruz.
İster bilincinde olalım, ister olmayalım bu zavallı halimiz, bizi zamana sahip çıkmaya, onu kontrol altına almaya, kavramaya itmiştir. Tarih ilmi dediğimiz nedir ki? Eskiden olup bitenleri bilmek, geçmişi bir takım dönemlere ayırmak, ona isimler vermek, yorumlamak, tezler geliştirmek bizi rahatlatır. Böylece zamana hükmettiğimiz zannına kapılırız. Ünlü Fransız tarihçi Marc Bloch “Tarihçinin düşünceleri zaman ikliminin havasını özgürce solur” der. Medyumluk, fal bakma gibi geleceği önceden tahmin etmeye yönelik faaliyetler de aynı endişenin bir ürünü değil mi? Sadece bugünde varolabilen insan, varoluşunun sınırlarını hem geriye hem ileriye doğru uzatabilmek için didinir durur. Oysa zaman bütün bu çabalardan bağımsız, dörtnala sürdürür akışını. Rüzgarlı havalarda hızla yol alan bulutlarda hissedersiniz zamanı veya kirpiklerinizin bir hareketinde veya bardağa dökülen suyu izlerken.. Ama bunlar hiçbir şeyi değiştirmez hiçbir zaman, o geçmişin sonsuzluğundan, geleceğin sonsuzluğuna uzanır. İnsanoğlunun zamanı zapturapt altına almak için kullandığı ölçüm yöntemlerinden olan yıl ise bu sonsuzluğun adı bile edilmeyecek kadar küçük bir parçasıdır.Buna ragmen yeni bir yıldan bahsedecekseniz, pekiy iyi yıllar öyleyse.