5 Şubat 2006
Akıl İtaat Devlet
Sonumuz şöyle olacak: insanlık binlerce yıl çalışıp çabalayıp bir medeniyet kurduktan sonra bir düğmeye basmak marifetiyle bütün dünyayı yok edecek. Gerçekten! İnanmıyorsanız Münih`i izleyin. Bu film hiç de öyle terörizmin nasıl olup da bir devlet politikası olarak savunulduğunu ve uygulandığını sorgulamıyor. Sorgulanan bu politikanın uygulanmasında başarılı olup olunmadığı. Başarı? Politikanın, bu politikayı belirleyenlerin çizdiği sınırlar içinde, onun kurallarıyla uygulanması başarıdır, bir başarısızlık varsa eğer sebebi bu sınırların dışına çıkılmasındadır diyor film. Bu filmde yeni dünya düzeninde uluslararası hukuku hiçe sayan devlet politikalarının varlığı veri kabul edilmiştir ve sorgulanmamaktadır. Çünkü bu politikaların uygulanmasında kullanılan itaatkar kişilerin neticede politikalar üzerinde akıl yürütmesi politikayı sorgulamak olmadığı gibi onun sonuçlarını da ortadan kaldırmaz.
Kant insanın yetişkin olması için esas olan iki koşul tanımlar. Bu koşullardan biri, itaati ilgilendiren şeylerle aklın kullanımını ilgilendiren şeylerin birbirinden iyice ayrılmasıdır. Kant yetişkin olmama durumunun özelliğini kısaca belirtmek için gündelik bir ifade kullanır: “itaat edin, akıl yürütmeyin”. Ona göre genelde askeri disiplinin, siyasi iktidarın, dini otoritenin uygulandığı biçim budur. Kant`a göre insanlık artık itaat etmek zorunda olmadığı zaman değil, ona “itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz” dendiği zaman yetişkin olacaktır. Burada kullanılan kelimenin razonieren olduğunu belirtmek gerek. Mutlak Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Gücünün Eleştirisi`nde kullanıldığı görülen bu kelime aklın herhangi bir kullanımıyla değil, aklın kendisinden başka bir amaca yönelmediği bir kullanımıyla ilgilidir: razonieren akıl yürütmek için akıl yürütmektir. Ve Kant görünürde önemsiz olan örnekler verir: vergilerini ödemek ama vergi sistemi üzerine istenildiği kadar akıl yürütmek, işte yetişkinlik durumunu ayırdeden budur. Ya da eğer kişi papazsa, bir dini bölgenin hizmetini ait olunan kilisenin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek ama dini dogmalar konusunda istenildiği gibi akıl yürütmek. Tüm bunların XVI. yüzyıldan bu yana vicdan özgürlüğü denince anlaşılan şeyden yani gerektiği gibi itaat edildiği sürece istendiği gibi düşünme hakkından hiç de farklı olmadığı düşünülebilir. Oysa ki Kant bu noktada başka bir ayrımı devreye sokar ve oldukça şaşırtıcı bir biçimde yapar bunu. Burada söz konusu olan aklın özel kullanımıyla kamusal kullanımı arasındaki ayrımdır. Aynı anda aklın özel kullanımında özgür ve kamusal kullanımında itaatkâr olması gerektiğini de ekler. Kant`a göre aklın özel kullanımı nedir? Uygulandığı alan hangisidir? İnsan, der Kant, aklının kamusal bir kullanımını “bir makinenin bir parçası` olduğu zaman, yani toplumda oynayacak bir rolü ve yerine getirmesi gereken işlevleri olduğu zaman gerçekleştirir. Asker olmak, ödeyecek vergileri olmak, bir dini bölgenin sorumluluğunu üstlenmiş olmak, bir hükümetin memuru olmak, tüm bunlar insanı toplumda belirli bir parça haline getirir: İnsan böylece kuralları uygulamak ve belirli hedeflere ulaşmak zorunda olduğu tanımlı bir konumda bulur kendini. Kant körü körüne ve aptalca bir itaati değil, aklın belli koşullara uyarlanmış bir kullanımını talep eder; bu durumda akıl bu belirli hedeflere hizmet etmek zorundadır. O halde burada, aklın özgür kullanımı olamaz. Buna karşılık yalnızca aklı kullanmak üzere akıl yürütüldüğünde, (bir makinenin parçası olarak değil) makul varlık olarak akıl yürütüldüğünde, makul bir insanlığın üyesi olarak akıl yürütüldüğünde akıl özgür olabilir. O halde Aydınlanma sadece insanların kişisel düşünce özgürlüklerinin güvence altına alındığı süreç değildir. Aklın evrensel kullanımının, özgür kullanımının ve kamusal kullanımının üstüste bindiği durumda vardır. Oysa ki bu bizi Kant`ın bu eseri üzerine başka bir sonuca getirir. Aklın (her türlü belirli hedefin dışında) evrensel kullanımı birey olarak bizzat öznenin işidir; ama bu aklın kamusal kullanımı nasıl sağlanabilir? Görüyoruz ki Aydınlanma yalnızca tüm insanlığı etkileyen genel bir süreç gibi anlaşılmamalıdır. Bireylere yüklenen bir zorunluluk gibi de anlaşılmalıdır. Bu noktada siyasi bir sorun da ortaya çıkmaktadır. Her durumda sorun aklın kullanımının kendisine gerekli olan kamusal biçimi nasıl alacağı, bireyler mümkün olduğu kadar kesin bir biçimde itaat ederken bilme cüretinin nasıl gün ışığında ortaya konabileceğidir. Bu noktada Kant II. Frederic`e bir sözleşme önerir. Bu, özgür akılla rasyonel despotluğun sözleşmesi diyebileceğimiz şeydir: itaat edilmesi gereken siyasi ilkenin evrensel akla uygun olması koşuluyla, özerk aklın kamusal ve özgür kullanımı itaatin en iyi garantisi olacaktır. Bugün evrensel akıl olarak empoze edilenin uluslararası hukuku yok sayan askeri müdahaleler olduğunu düşünürsek, Kant’ın işte bu sözleşmesinden itibaren devletin etkinliği (ya da güncel anlamıyla derinliği) aklı -hem kamusal hem de sivil hayatta- itaatkâr kılma başarısı ile eş anlamlı olmuştur. Aynı şekilde “başarılı devlet adamı” terimi ile kastedilen aklını kamusal alanda özgürce kullanıyor görünmek için devletin rasyonalitesini sorgulayan ama bunu yaparken de itaat etmekten geri durmayanlardır. Çünkü kural basit: itaat edin ve sonra istediğiniz kadar akıl yürütebilirsiniz!
Comments Off