25 Mart 2006
Peki ya ışık hızıyla giden bir arabada farları yakarsak ne olur?
Sinema kamerasından yarım saniyede 12 kare geçermiş; bu saniyede 24 kare eder. Bu hız, saniyede 16 kareden sonra başlayan insan gözü yanılmasını daha da mükemmel hale getirmek için, günümüzde televizyon görüntüsüne de uyum sağlaması amacıyla saniyede 25 kareye çıkarılmış. Bu hızın üstüne çıkıldığında hareket ağırlaşır. Yani aynı hareketin daha fazla fotoğrafı çekilerek, aynı süre içinde (bir saniye!) daha fazla detaylarına bölünür. Böylece “ağır çekim” diye adlandırdığımız şey, aslında hızlı çekimle yapılır. Saniyede 50 kareden sonra fark iyice hissedilir hale gelir. Saniyede 100, 200, 500 kare çekebilen araştırma amaçlı laboratuvar kameraları da varmış. Bunun tersine, görüntü özellikle saniyede 16 karenin altına düştüğünde hareketler “hızlanıyormuş” izlenimi verir. Aynı süre içinde, daha az parçaya bölünmüş hareket, kesik kesik, hatta bazen göz yanılması yaratan bir görüntü verir. (Bkz. Kurtuluş Savaşı belgeselleri) Bunun uç noktası bir fotoğraf olabilir. Saniyede l kare. Donuk görüntü. Yani hareketsizlik. Öte yandan, hız sorunun diğer ucuna gidelim: Saniyede ne kadar çok kare geçerse hareket o kadar “yavaşlar”. Öyleyse bir an, bu hızın en son sınırına ulaştığımızı varsayalım: Saniyede sonsuz kare! Ne olacağı aşikâr; hareketsizlik, tek bir görüntü. Zamanın içinde varolan ve yokolan bir nesneye, bir şeye karşı zamanın içinde sonsuz bir kapı açan sinema kamerası. Yani sonsuz hızla hareket etmek, görüntüde aynı şeyi veriyor. Tek bir görüntü. Evrenin takıntılarını içinde taşıyan bir fotoğraf. Ama sonsuz hızı elde etmek yanızca teknik olarak değil fizik olarak da tabii ki imkânsız. Çünkü bilinen en yüksek hız, ışık hızının yirmide birine bile gelindiğinde kuvantum mekaniğinin yasaları devreye girer. Işık hızına gelindiğinde ise tüm nesneler ışık olurlar.
Sinemanın en yaygın ve eski tanımlarından biri “hareketli görüntülerle hikâye anlatma sanatı” dır. Bu, çoğunlukla, bir filmin içindeki eşyalar, insanlar, ışıklar ve kameranın hareket etmesi gerektiği ile karıştırılır. Hareket etmesi kesin olan şey karelerdir. Durgun bir görüntü de sinemada kaçınılmaz olarak hareket eder. Çünkü kaderi bir zaman parçasında şekillendirilmiştir. Ve sinemadan bahsedilirken, olmayan bir şeyden bahsedilemeyeceği için nesnelerin görüntülerinden değil, kendilerinden bahsedilir. Oysa sinemada, tiyatronun aksine onların sadece görüntüleri vardır, kendileri değil. Nesnelerin kamera tarafından yakalanmış ışıkları. Bu yüzden sinema biraz gariptir diyebilirim, evrenin sonsuzlukla ilgili şakalarını sinsice içinde bulundurur, günlük hayatın görüntülerini zamanın baskısı altına iter, seyirci de bütün bunları bireysel bir şartlanma ile kabul eder. Yalnızca sinema sanatının en üst örnekleri bizim bir filmi zamanın içinde varoluşumuza anıştırmalar yaparak seyretmemizi engellerler. Ama eğer Zenonun bilmeceleri veya Platonik felsefe yönünde kafa yorup, sinema ile ilgili kestirme yollara sapmak bize yararsız ve boş bir fikir jimnastiği gibi görünürse, yine elimizde iki temel kavram kalır: Hareket ve hareketsizlik. Sinema hareketli görüntülerden oluşur demiştik; ama onu seyretmek için durmak gerekir. Bir evde televizyonunun karşısında veya karanlık bir salonda beyaz bir perdeye doğru bakmak için, hiç olmazsa bakmak için durmak gerekir. Bu bir rutin olarak sinemanın yapısındaki yukarıda sözü geçen zamanın koşulsuz hakimiyetiyle de uyuşur. Medyanın oluşturduğu yüzlerce bahaneden sonra, her filme aynı şekilde girilir; sokaktan çıkılır, bir bilet alınır ve bir koltuğa oturulur. Kapılar kapanır. İşin daha garibi, burada da, uykuya benzer bir biçimde içine girilen süreç -belki sadece hayata devam edebilmek için- yok sayılır. Sinemada şeylerin görüntülerinden değil de, şeylerden bahsedildiği gibi film seyretmek de hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılınır. Hiç antraktta size saat soruldu mu? Neler hissettiniz? Ama sinemayı seyretmek için durmak gerekir. Sadece durmak bile, film seyretmenin zamanla ilgili uydurduklarımızla nasıl çeliştiğini gösterir. Eğer sinemadan çıktıktan sonra, tıpkı sabah aynı evde uyanmak gibi, delirmeden aynı hayata devam edebiliyorsak, bu belki de sadece film bitince zamanın aklımızdaki akışına geri dönebilmemizdendir. Demek ki seyirci yönünden basit bir şema çıkıyor: Film seyretmekte üçlü bir hareket söz konusu: Gitmek-durmak-gitmek. Bu da dışarıdan bakılınca hayatın aklımızdaki görüntüsüyle mükemmel bir uyum içinde. Uzun süre yaşadığınız bir şehri terk ettiniz mi hiç? Gitmeden önce hissedilen şey yarım bir arınma duygusudur. Çünkü kişilik “bir önceki anın” giysilerinden sıyrılır. Geride bırakma, yeni gelene bakış. Terkedecek olan, eğer eminse gideceğinden, son hazırlıkları bir cellat gibi yapar, hareketleri sonlu, ve sadece o ana ilişkindir. şimdiyi aksaksız ve tam yaşar. Zamanla ilgili sorunsalları bir başka mekâna ertelenmiştir. Sadece bundan ötürü, yeryüzündeki varoluşu, tam da hayvanların ve bitkilerinki gibi, kusursuz bir uyuma kavuşur. Sonsuz bir şimdiki zaman yaşar. Bir sonraki adım, yani gitmek, yani hareket, onun şimdiki hareketsizliğini o an içinde sonsuz kez doğrular. Ya hayatın tümünü böyle alsaydık? Sonsuz bir gidişin öncesinde yapılan sakin hazırlıklar. Anlamı ileride belirsiz bir yere bırakılmış. şimdiki zamanı yakalayan yolcu bir erteleme içindedir. Bir başka yerde başka bir anlamlamadır bizi rahatlatan. Sadece şimdiki zamanı yakalayabilmek için gitmekten de, durmaktan da vazgeçmek gerekiyor. Bu örneği şunun için verdim: İyi bir filmin insanda uyandırdığı da bu terketme hissi gibidir. Gerçekte yaşadığımız hayatı bir kenara bırakıp yeni bir hayata başlayacak olmanın verdiği arınma duygusu…Sinemada, ışıklar söndüğünde, sadece tek bir ışık, görüntünün ışığı, zamanın yüz ifadeleri doldurur beyazperdeyi, orada, durmak da, hareket de birdir, çünkü şeylerin kendileri değil, zamandan bağımsız ışıkları oradadır.Bütün bunlar nerden mi çıktı? Film festivali gittikçe yaklaşıyor ya insan konu hakkında birşeyler karalayarak heyecanını bastırmak istiyor. Festival bir an önce başlasa da sinema salonlarına kapatıp kendimizi, ışık olup aksak görüntüde. Bence sinemayı seviyoruz çünkü bize hayatı hızlandırdığımız hissini veriyor…
Comments Off