Archive for Nisan, 2006

‘Ben hikaye kahramanı değilim’ diye düşündürdü yazar, hikâyesinin kahramanını

Kahretsin! Ben hikâye kahramanı değilim. Değilim işte. Ama bunları da yazar söyletiyor olabilir bana. Ağzımdan çıkan herşeyi, hatta düşündüklerimi bile o yazıyor olabilir. Olabilir. Yoksa deliriyor muyum? Gerçekleri düşünürsem geçer. Gerçekleri düşünmeliyim. Benim bir işim, bir evim ve arkadaşlarım var. Tabii, yıllardır yaşıyorum; anılarım var! Yaşadığım bir sürü olay var. Bir sürü yer gezdim, dolaştım; vapura bindim, otobüse bindim, okula gittim. İlk, orta, lise… ilk-orta-lise. Hayır! Birinci sayfada yaratılmış bir kahraman değilim. Ailem var. Annem, babam… Öğretmen benim babam, bildiğim herşeyi ondan öğrendiğim adam. Var öyle biri. Onu da yazar iki cümleyle yaratmış olamaz ya. Hadi yarattı diyelim, içime baba sevgisini de o koymuş olamaz ya! Hadi koydu diyelim, neden böyle anlamsız düşünceler yazıyor bana? Başka şeyler düşündürtemez mi? Düşündürtür… İsterse neler neler yaşatabilir: Peşime polis takabilir, ya da sabıkalı bir sevgili uygun görür bana, sayfalarca dayak yerim, camyarması Sivaslı fedailerinden… Olabilir, olabilir… Üstelik neden bu otobüsteyim? Neden bu şehirlerarası otobüste ter ve ayak kokuları içinde birdenbire yaratıldım? Bunlar işgüzar bir yazarın canı öyle istediği için gerçek olamaz. Bunlar gerçek olamaz… Bari biraz uyusam. Off uyku da tutmaz beni otobüste. ‘Kaza olursa uykunun gevşettiği insan savunmasız bir şekilde ölür’ diye bir takıntıyı da yazar yerleştirmiştir aklımın içine herhalde. Herhalde, hah-ha… Üstelik ne gerek var bu kadar uzun bir yolculuğa? Bir kere bu bir hikâye olsa yazar öyle uzun uzadıya anlamsız bir şehirlerarası otobüste vakit kaybetmezdi. şöyle uzun soluklu, heyecanlı bir şeyler yazardı. Belki bir trene bindirirdi beni. Bindirmezdi, ülkede tren mi kaldı? Muhakkak, öz-bilmemne otobüs şirketine bindirirdi ama isminden falan bahsetmezdi. Otobüs terminalini betimleyerek de kalemini tüketmezdi. Ne yapardı? İlle de bir yolculuk yaptırtacaksa, hareketimden evvelki düşüncelerimi verirdi. Mutlaka, bir ayrılık, bir sürgün otobüsü olurdu bu. İnce ince yağmur yağardı. Ben yağmurdan sakınarak sigara içerdim. Cebimde gümüş bir kanyak şişesi olurdu. Çaktırmadan içerdim… Ya da, ya da polisten kaçıyor olurdum, belki de kanundışı bir takım adamlardan. Yok canım, artık böyle polisiye hikâyeler revaçta değil. Ama siyasi bir kaçak olabilirdim. Toplumsal içerikli bir roman! Bir çağ romanında güçlü bir karakter. Evet, evet, gizli bir örgütün beyni olan ben, bir ispiyon olayına kurban giden adamlarım dağılınca kaçıyorum; artık her yer bana sürgün, hapis, herkes bana düşman sonum kesin idam! Boşversene, sonunda yazıldığım kitap toplatılır, her sayfada ayrı ayrı yanardım. En iyisi uçuk bir yalnız insan hikâyesi… Saçlarım uzun, ve dağınık, yollardayım, biraz da toplumun dışındayım. Benzinli ağır bir çakmağım vardır. Kısa ve sert sigaralar içerim durmaksızın. Durmaksızın sokaklarda dolaşırım. Hiç bir yere ait olamayanların zarif bir resmiyimdir yazarın imgeleminde çizilen. Hayatla bağlarım şaşılacak kadar incedir. Bavulum yoktur, belki bir el çantası. Onunla dolaşırım. İçinde ne olduğu hiç açıklanmaz hikâyenin sonuna kadar. Okuyucu fazla merak da ettirilmez. Sonunda ‘beni sıradışı yapan gerçek’ çıkar çantadan. Barlara ve meyhanelere giderim. Ucuz pansiyonlarda kalırım. Çok değerli bir takım hatıralar vardır, onları satarım. Bundan da anlaşılır ki köklü bir aileden gelmekteyimdir. Serseri adamlar yaklaşmaya çalışırlar bana durmadan. Ben bunlara alışığımdır. Akıllı adamlara da ben yaklaşmam, tehlikelidir. Zarif perçemlerimin ardında buğulu susarım, yüz vermem onlara, korkarım. Ayyaşlarla içerim. Onlar beni sever. Tek kelime etmeden dinlerim onları. Onlar hakkında kötü düşünmem. Kimse hakkında kötü düşünmem. Sadece, kendi kendime kaldığımda, işte orada, düşüncelerim şaşırtır okuyucuyu. Herkese hitabederim. Herkes kendinden bir şeyler bulur acılarımda. Duygularım evrenseldir. Tuvalete gitmem, burnumu karıştırmam. Kötü daha doğrusu estetik olmayan hiç bir alışkanlığım yoktur. Of saat hâlâ ikibuçuk. Geçmiyor, geçmiyor. İşte bir delil daha. Hikâye olsaydı hemen geçerdi zaman. Varacağım yere varır, yapacaklarımı yapar evime dönerdim. Duş alırdım. Bir de mutfak alırdım hah-ha… Telefona sarılır şenda`yı arardım. `Nasıl, nasıl böyle aptalca bişey söyledim, anlamıyorum` diye sızlanırdım ona telefonda. Beni sakinleştirirdi şenda. Belki Erman`la Hakan uğrardı akşamleyin, birşeyler atıştırırdık. Ya da ne bileyim, onu arardım, `kızma bana, böyle apar topar ayrıldım diye, bizim işler böyle ama` derdim, laf arasında ona hiçbir söz vermediğimi hatırlatırdım, beklememesini çıtlatırdım. Demek istediğim bir şeyler olurdu işte. Hikâyede olay olması şarttır. Olaysız hikâyeler de yazılmıştır, fakat ben neden olaysız bir hikâyenin kahramanı olayım ki… Düşük bir olasılık. Eğer gerçekten, gecenin bir yarısı bir hikâyenin kahramanıysam durum iyice çetrefil hale geliyor. Eğer öyleysem olay örgüsü neyi gerektiriyorsa onu yaşardım. Oturup da kahramanlığımdan şüphe etmezdim sayfalar boyunca. Belki de varlığını sorgulayan bir kahramanı oynuyorum. Mekân önemsiz, kurgu önemsiz… Her şey bilincimde olup bitiyor. Akla ziyan bir hikâye… Hayret edilecek bir durum olduğu açık. Öyle bir hikâye kişisiyim ki varlığımın nedeni varlığımı sorgulamak. Sadece bunları düşünmek için yazarın aklına düşmüşüm. Garip bir kısırdöngü, çünkü eğer öyleyse, ben gerçek değilim ve düşündüğümü zannettiklerimin hiç bir önemi yok. şu otobüste ağır aksak akan zamanın da önemi yok Asla bir kazayla devrilmeyecek olan hayal ürünü bir otobüs! Hiç bir yere gitmeyen, hiç bir önemi olmayan uyduruk yolcular! Belki yazarın yaşadıklarının tortusundan gelişigüzel seçilmiş bir mekân. Herşeyi kabul ediyorum. Ama içimi kemiren şu soru olmasa: Neden, neden ben?
Yazarın içi nedensiz burkulur, gözlerine ağır bir uyku çöker. Aylarca kapalı kalmaktan kesif bir küf kokusuna bulanmış evinin tozlu kolidorundan yatağına doğru süzülür; başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya dalar. Ve işte o zaman bu akla ziyan hikâye yazılmadan unutulur…

Leaders: Absent

A task to complete was given to three groups of children. To the first group an authoritative, to the second group a democratic and to the third group quite a lax leader was appointed. In the end, it was revealed that the most amount of job was done by the group leaded by the authoritative one and the best and the most qualified job was done by the group leaded by the democratic one. On the other hand, the members of the third group were not content with anything and did not complete any of the tasks they had to. This is a proof for the fact that a leader is required for people to live together and to lead a peaceful life in an efficient and productive way. Thus the first question to be asked is why a leader is need.
Thomas Hobbes states that in natural condition of mankind man is self-interested and has a tendency to do what he instinctively wants. But it is clear that in the same state of nature the desires, rights and benefits of individuals will contradict because each individual will consider it as legitimate to disregard others` rights for the sake of his own rights. This will bring together a war of all against all. Right at this point, Hobbes` ideas become interesting. He claims that under such a condition it cannot be decided who is right and who is wrong. In other words, in natural condition of mankind, concepts such as true / false or right / wrong become meaningless. Hobbes says that this is how it works and that we cannot talk about laws or rights wherever the power is common and shared. However, on the other hand, man can keep on living only in a society. But this condition of constant war resulting from commodious living causes a fear in man and threatens his life. This danger and the fear stemming from it incline man to find the most logical solution, which is peace. This peace will be made only under the condition that man surrenders his natural rights to an authority for this authority to protect and defend him. Mankind will be able to form a society and go on living in peace only with the help of this social contract in which natural rights are mutually surrendered to the other party. According to Machiavelli, nature has created man with a thirst for possession of everything and with a lack of power to reach everything. That`s why there is always a probability of chaos in each group of mankind. The only way to prevent this is to use power and here he says his famous quotation which gives the authority an infinite power: “the ends justify the means”. Rousseau, who passionately opposes to Hobbes, defends that man, first of all, should be educated by nature so as to become “human”. However, as to the matter of living together of this human-being, Rousseau is inevitably inspired by Hobbes. In fact, the only difference between Hobbes` Social Contract and Rousseau`s Social Contract is the name of the political order. It is appreciated to consider people equal and to leave people free, but the only method to resolve the chaos caused by their living together is to abandon the leadership to someone. More and more theses like these can be added to these ones; each thinker, each historian of politics, each sociologist may add something new. But finally, as can be seen from living examples and from different periods of history, a leader is always needed whether in a group of ten or in a country of ten million.
The common characteristic of all groups around the world is that the leadership in all of them is attributed to the one who can provide continuity. That`s why, in the animal kingdom the throne of the female is always guaranteed with the help of their fertility. On the other hand, in groups of human, continuity is provided by not fertility but by the ability to govern. This ability to govern, first of all, requires that the governor understand the governed people, understand their feelings, expectations and needs. Throughout the history lots of thinkers agreed upon the fact that mankind has natural tendencies towards extremes. Taking these tendencies under control is possible only by the way of education. A good leader is the one who can educate the group he leads in such a way that all the needs of that group are provided. His starting point is his own education. Every morning when he wakes up, he thinks that there are lots of things they are going to learn that day. The first thing that he should learn is “himself”. Why is it important for a leader to know oneself? Because the person who knows himself is aware of his internal power and knows how to use his intellectual and intuitive talents. So he can determine a clear vision and distinct direction for himself. He can concentrate and focus on the matters that are first and foremost important for his vision and aims. He can share his vision, his targets and goals with anyone who takes on responsibility within the group he leads primarily his employees. He listens to what others say. He is always ready to criticize and to give advice. Therefore, he surrounds himself with right kind of people; he has a good team. Again with the help of this, he can give a positive direction to others` feelings and do away with the disadvantages caused by negative feelings. In other words, a leader who knows himself influences others and leads them. And this is how continuity is provided. Do you know such a leader in your agency, firm or community in those days?

Hayat bazen briçe fena halde benzer

Hayat bazen briçe fena halde benziyor. Briçte eli bilirsiniz, yeri bilirsiniz, ama oyunun gidişatını karşı tarafın bilmediğiniz eli belirler. Eli bilirsiniz çünkü el sizsiniz (herkesin “kendini bildiği” varsayımından yola çıkmak çok mu iyimser bir yaklaşım yoksa?). Yeri bilirsiniz çünkü yer ortağınız, elini gizlemez, yere açar (aileniz, sevgiliniz ya da iş arkadaşınız yani bir paylaşım yaşadığınız her kim ise ona karşı yeterince açıksınız değil mi?). Size düşen mevcut kağıtlarla, karşı tarafın eline dair yüzlerce ihtimali dikkate alarak en doğru oyunu kurgulamaktır. Ama bazen eller açıldığında görürsünüz ki oyununuzun kurgusu ne olursa olsun bu el almazmış. Neden? Çünkü başlangıçtaki konuşmalarda ya kendinizi doğru anlatamadınız ya anlatırken dürüst davranmadınız ya da karşı tarafı yanlış anladınız. Yani kendinizi ifade etmekte ve/veya ortağınızın ya da rakiplerin konuşmasını yorumlamakta hatalısınız. Yani diyalog. Yani İLETİSİM. Briçte kâğıtlar bir hikaye anlatır. İyi oyuncu bu hikayeyi tüm boyutlarıyla kavrayandır.

(Read the article)