26 Haziran 2006
İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen…
“İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani ‘beyaz kadın’a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam’da mesela, coffee shop’lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint’larla Amsterdam’da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam’da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam’ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu’dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş. Coffee shop’da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen “İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en ’sıcak’ mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına “Türksünüz değil mi?” der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın “Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?” bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: “Bu şehir arkandan gelecek…”
Comments Off