Archive for Ekim, 2006

En son nerde güvende olduğunuzu hatırlıyor musunuz?

Durup düşünme veya gözden geçirme saatlerinde geleceği düşünmemek mümkün mü? Geçmiş denilen kişinin o yaşantı dağarcığı ne kadar belirleyici olsa da, özgür irade, o küçücük irade bu saatlerde gelecek denilen karanlık gecede olası yollar yaratmaya uğraşmaz mı? Satranç oyuncusunun titizliği ile de düşünsem ya da bir koordinat sisteminde zarif bir parabol olarak çizmeye de çalışsam gelecek günler, kapıma geldiklerinde hep şaşırdım. Daha da şaşıracağım galiba. Yapılan her yeni hamlenin yarattığı seçenekler ve her seçeneği takip eden yeni seçenekler. Düşünsene bir kapının değil bin kapının önündesin Lali, hangisini açsan ardında bir o kadar daha çıkacak karşına. Ve bir o kadar daha. Ve belki de son siyah kapıya hiç varmamak için odandan çıkmamak isteyeceksin. Kulaklarını tıkayacaksın ya da ne bileyim soyut miller çekeceksin gözlerine. Söyle Lali ne yapacaksın? Lali, benim hayatım dediğim o karanlık denizin kıyısında, kedi adımlarıyla gezinen sibirya kurdunun adı. Ben dediğim kişi ise bu masal yaratığının peşinde, O’nun açtığı kapıların eşiğinde gezinen birisi. Sadece ve sadece birisi. Ve içinde hiç durmayacakmış gibi tıkır tıkır çalışan, zamandan ürken bir saat var. Belki siz de duymuşsunuzdur, insanın içinde bir saat olduğundan sözederler. Her ne kadar cerrahlar hiçbir ameliyat sırasında ne bir zemberiğine ne akrebine, yelkovanına rastlamamış olsa da sabahları bizi uyandıranan o saat olduğu söylenir. Belki de o saatin tiktaklarıdır duyduğum ya da sadece geveze bir kalp`¦Tiktakları duyuyor musun Lali? Korkuyorum. Herkes gibi, herkes kadar, belki biraz daha fazla. Açılan kapılardan geriye dönmek mümkün değil. Üstelik bulmak ya da elegeçirmek de hayal. Varılacak yer o kara kapıysa, sadece yolunu kaybetmiş bir saf yolcu olarak, karanlıkta açılan kapıların birinden diğerine geçerken ne hissedebilir kişi?
Düşünsene, her eşikte yaşanan orada kalmıyor mu? Sevinç, hüzün gibi hayatımızın yapıtaşları o kapıların sırtına kazınmış kelimeler değil mi? Neyi taşıyoruz yanımızda Lali? Ya da içimizde? Veya ellerimizde? Ya da gözlerimizde? Soruyorum, araştırıyorum saklayabileceğimiz nerelerimiz varsa oralarımızı. Yok, gözlerimiz sadece kapı sırtlarına kazınmış o muğlak kelimelerde… Sevinç, hüzün, acı, falan filan. Ellerimiz kapıların soğukluğunu okşuyor yalnızca. İçimiz dediğimiz yer ise ne karanlık bir gece Lali! Sonra yine o düşünme saatlerinde “gelecek” kelimesini düşünüyorum. Harflerini, hecelerini, taşıdığı veya taşıyabileceği anlamları düşünüyorum. Aslında iyi bir hattat olabilmek çok isterdim. Kelimeyi eğip bükerek harfleri hiç değiştirmeksizin kelimeyi değiştirebilmeyi… “Kelime için, işiten kimsenin nefs’inde bir iz (eser) vardır. Bu sebeble, arap lisanında kelime’ ismini almıştır ki bu, yaralamak demek olan kalem mastarından türemiştir.” diyor İbn Arabi. Yani `yaralanmış olanın bedeninde bir iz.“ Arkasındakini bilmeme rağmen kapıları heyecanla açabilmeyi isterdim Lali. Açtığın yaraları sarabilmeyi`¦Fakat ne zaman ufak bir kıpırdanma - güzel bir heyecan!- olsa içkaranlığımda, yanlış bir kapıyı açmış oluyorsun. Ve o zaman kelimeler yankılanıyor gövdemin içkaranlığında: Deccal mi gelecek? Deccal’i tanımak ne kadar kolaydır. Tek gözü bir üzüm tanesi gibi yüzünün orta yerinde sallanır ve hatta alnında kâfir yazar. Oysa küçük ve zavallı hayatlarımızı felaketten felakete iten sayısız Deccaller… O kadar çoklar ki, gerçek kurtarıcı mesihleri bile hep gözden kaçırıyoruz.

Ya da beklenmedik bir kapıdan giriveriyoruz, sanki yanyana; ve sevinçli denizkızları uğulduyor sarp gövde içimde: Mesih mi gelecek? Ya da en fena kapıları açıyorsun birbiri ardına; daha birinden girmeden ikinci, üçüncü ve belki de sonuncuyu açıyorsun; işte o zaman o pis fısıltı içimde: Korku mu gelecek? Gerçekten korku mudur gelecek Lali. Sadece, salt, çıplak, bedensiz, kelimesiz, bağlantısız bir huzursuzluk. Evet Lali, bende teller değmeye başladı yine`¦işte bu huzursuzluğu yenmek için şimdi, bir yolculuğa çıkmaya hazırlanıyorum. Yolculuk -kimbilir, hangi bilemediğimiz etimolojik bağlantı nedeniyle- her zaman mistik ve romantik bir şeyler taşıyor. Basit bir yer değiştirmenin ötesinde, yolun başında ve sonunda iki ayrı varlığı birleştiren bir anlam taşıyor sanki. Çünkü yolcu, yani yer değiştiren, yol boyunca kendisi de değişiyor olduğundan yolun sonunda kendini başka biri olarak buluyor. Bir tanrıya dönüşmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir şeye dönüşmek de ihtimal dahilinde. Yazı en korkunç büyü değil mi! İki boyutlu bir dünyayı, korkunç boyutlarıyla tanımlı zihin dünyalarına açan acayip bir kapı… Gizlice yazıyorum Lali. Gizlice. Ne dersin, uzun bir yolculuğa çıksam düzelir mi herşey?

Ankara, mon amour!

Mario Levi`nin o güzelim kitabı ‘Bir şehre Gidememek’i okumuş muydunuz? Ben bir şehre gittim sonunda, yıllar sonra Ankara. Ben o şehirden tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, bir kara tren ile ayrılmıştım, o trenle geri dönemedim. Çünkü o tren geri dönmedi, yolcularını bu şehre bıraktı ve kayboldu. Bir trenin yolcularını terk ettiğini ben ilk kez, belki de son kez o zaman gördüm, anladım. O trenin terk ettiği yolculardan biri olarak yaşıyorum hâlâ. Levi, çocukluğunda zorunlu olarak pek çok yer dolaştığı için aidiyet duygusunu yaşayamadığını, oysa bunu çok istediğini anlatıyordu. 11 ayrı ilkokulda okumuş ki bu çocukluğun omuzlarında ve kalbinde ağır bir yük olmalı. ‘Bu yüzden âşık olamaz insan, hep ayrılığı yaşar’ diyordu. Ben de onun kadar çok dolaşmasam da, Sivas, Ankara ve İstanbul’da yaşadım. Çocukluğumu özleyince Sivas, gençliğimi düşleyince Ankara ve kader bağlayınca İstanbul. Kader ne zaman çözülecek ya da çözülür mü bilmiyorum, ama falımda henüz yol filan gözüktüğü yok(yani boşuna sevinme İstanbul , henüz benden kurtulmadın) Sanki garip gönlümü eğlendiriyorum burada, sanki gurbete çıkmışım da bir zaman sonra geri dönecekmişim gibi. Üstelik de o şehirlerin beni artık çağırıp çağırmadıklarını bile bilmeden. Çağırsalar da nasıl giderim ki, o tren yok artık. Keşke trenini arayan bir yolcu olsaydım, buluncaya kadar hiçbir yere adım atmasaydım! Yapamadım, trenle ayrıldığım bir şehre yıllar sonra uçakla geri döndüm. Göz açıp kapayıncaya kadar vardım ve geldim. Sonra da kendime kızdım, ama ne çare, tren beni unutmuş, ben de treni. Uçakla gittiklerimiz yabancı şehirlerdir, oralara iş için, turist olarak gidilir ve dönülür. Oysa ait olduğumuz şehirler bizden yavaşlık bekler, onlara usulca gidilir, sabaha karşı inilir, daha uyurken o şehrin koynuna girilir. O şehirler eve benzer. Evin sıcak, uykulu koynuna süzülüp çocukluk uykularına dalmadıktan sonra, bir şehri görmek, görmek sayılır mı? Sayılmazmış, anladım. ‘Ankara rüzgârı’nı yüzümde, gönlümde hissetmek için, ne yapıp edip o treni bulmalıyım, trenini arayan bir yolcu olmalıyım, benim gibi Ankara’dan İstanbul’a dökülenlere sormalıyım:
“Bir şehre dönememek nasıl bir şeydir kardeşler?”
İyisi mi, ‘bir şehre dönememek’ adlı uzun bir şiir yazmalıyım…

atlas bir halı gibi dokunan akşamlar

Sönük bir akşam güneşinde yazamaya başlar kadın. Döner, durur kalem avuçlarında. Önce “sökün bu tel örgüleri gövdemden” kelimeleri sıyrılır dudaklarından. Sonra bu sözlerin taşları takılır boğazına. Ak saçlı bulutlar denize yaklaşır. şehrin bazı köşelerinde bombalar patlamaktadır, bunun haberi sızar soluduğu havayla. Ezan nağmelerinin ardından şehre rüzgar koşar. Belki uzaklarda, çok uzaklarda bir yerlerde seccadeye ılık bir gözyaşı damlar. Bu gözyaşlarının yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz ya şu bombalı hayatta, der kadın içinden. şehir kaynamadan, köpürüp dalgalanmadan, sessizliği elinden alınmadan buralardan uzaklaşmanın hayalini kurar.
Güneş dayalı değildir göğe. Saçaklanıp yanmaz olmuştur. Rüzgar şehri hırpalamaktan vazgeçmiştir. Bilinçler kaçışır sofranın ak örtüsünden. Beklentiler yol alır susuşlarda. Kadının yüreği şehrin yüreği ile çarpmaya başlar. Yarasından kan damlayan kadın, kanlı şehri sayıklar. Işıklı bir kitaba sarılır sonra. Bilinci yontulur kitabı okudukça. Suçlu gözleri yumulur kitaba. Satırlar şehri kurtarır. Bir serüvene açılır şehrin pusu. Beyaz rüzgarları atlatıp yürümeye başlar. Sular boyunca yürür. Nereye varacağını kestiremediği şehirde makyajsız insanlara rastlar. Habersizliklerini kutlayan bu insanlara kekemeliğini bırakıp döner. Arkasından günah yüklü gemiler gibi karartılar gelir.
Martıların saklandığı yere vardığında kara gölgeler ardındadır. Bir müddet durup arkasına döner. Toprakları ölü kokan gecenin bildik çığlıklarıdır bu siyah gölgeler!..Gölgeler bıçak sallar bulutlara delikanlıca. şehrin uykusuna karayılan gibi sokulurlar. Acıyı ekmek yapıp yiyen, dünü olmayan, yarını olmayacak olan gölgeler sürgüne gider. Kadın buhranın ağıdını yakar. Prizmalı düşlere takılır zihni. Ağlamasına engeldir şaşaalı masası ve koltuklar, aydınlık koridorlar. Karanlık bir sığınak arar. Satın alabileceği gece yoktur. Gözleri ışıklı kitaba tekrar takılır. İlk sayfalar yırtılmıştır hor kullanılmaktan. Büyük büyük sözlerin altına kara çizgiler çekilmiştir. Anlatılan sahne kadını akşama isyan ettirir. Bu yaşta hayatı sıfırdan almak mümkün müdür? Batık bir yıldız gibi geride kalır ömrün (belki de) yarısı…
Akşam atlas bir halı gibi dokunur. Hatıraların yaşandığı akşamın havası buralı değildir. Unutuşlar yaşanır akşamın bir sayfasında. Hayatla aralarına bir çizgi düşmüştür. Akşam böylesine müphem geçerken tok bir ses duyulur:
“bir dinamit gibi at kendini granitlerden granitlere
parçala kayaları bulmak için yitirdiğin suyu
yeni zamanların yoksul düşlü kuzgunu”
Issız karanlığa bir çığlık düşer. şehir yaralı bir kedi gibi sızlanır. Kaçak düşünceler çökmüştür omuzlarına. Göğü siyah bulutlar çatılamıştır. Ağır bir sancı barınır ruhunun intihar ülkesinde. Acı izler bırakarak geçen akşam yüreğini tırmalar. Bir name kanamaya başlar ıslığında.
Sonra başını masadan kaldırır, derin bir nefes alır. Kaç zamandır böyle kafasını kaldırmadan yazdığını kestirmeye çalışır. Gözlüğünü takar, saçlarını toplar, ceketini giyer. Dönüp pencereden şehre bakar; ayaklarının altında serili olan şehirle barış imzalar. Ne de olsa birazdan onun kollarına bırakacaktır kendini ve bu iş güvensizliğe hiç gelmez.

Bu kentte ne kadar özgür olunabilir?

“Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?”
“Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?”
“Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı

İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar…apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir…. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için…. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.
1843 yılında Londra`nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson’ nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra’ yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul`dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler’in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel’in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı “bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı”nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler… Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar… Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme… buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.
Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.