Archive for Kasim, 2006

zil, şal ve gül

Finans, bilgi-işlem ve medya…İnsanlarla toplumlar arası ilişkileri belirleyen üç temel endüstriyel çerçeve..Bu üç alanın içiçe girdiği, örtüştüğü ya da birbirinin yerine geçtiği durumların toplamı ise sanki çağımızın bir özetini ifade ediyor.

(Read the article)

aile bir kelime değildir, aile bir cümledir.

çok şirin değil mi?

Bu resmi posta kutumda bulduğumda ilk şunu geçirdim içimden. Bazı insanların işte böyle bebekleri var; boş zamanlarını onları mıncıklayıp ısırmakla geçiriyorlar. Acaba insanların hayatlarını bir “aile yapısı” içinde sürdürmeye bu denli eğilimli hatta meraklı olmalarının sebebi bu mu? Bu eğilim elbette ki günümüze özgü değil. İçerdiği anlamlar zaman içinde farklılık gösterse de aile kurma tutkusu, sanki yemek, içmek, uyumak cinsinden bir içgüdü gibi. İçgüdüler konusunda yapacak birşey yok elbette ama bazen bu aile olmak güdüsü yemek, uyumak türünden masum bir güdü gibi değil de, daha ziyade “homo”nun “sapiens” olmadığı zamanlardan başlayan ve hala da tedavi edilemediği anlaşılan öldürme güdüsü kabilinden birşey gibi görünüyor. Temel özelliklerimizin hayvanlarınkiyle benzerlik gösterdiği zamanlar şimdi gerilerde kaldı (Ya da Irak`ta yaşanan kepazeliği görene kadar ben öyle sanıyordum!) Medeniyet dediğimiz gelişme süreci bizi hayvanlardan gitgide uzaklaştırırken, onlarda pek rastlanmayan aile kurma güdüsünü de insancıl güdüler arasına soktu. Yani bu, güdü tanımına tam olarak uyabilecek denli eski bir durum değil. O halde ne?
Aile olmak yolundaki çabaların nedenini insan benliğinin derinliklerinde aramak lazım belki de. İnsanın kendini tanımlamak için bazı sosyal yapılara ihtiyaç duyduğu gerçeğini gözardı etmiyoruz ama aile yapısının özel bir durumu var. İçe dönüklüğü ve dış dünyayla olan iletişimin gereğinde en aza indirilebilirliği nedeniyle aile bazı açılardan sosyal bir yapı değil. Özel bir yapı olarak algılandığında ise iş yine insanın kendisinde bitiyor. İnsanlar kendi benliklerinden başka özel bir yapıya neden gereksinim duyuyorlar? Belki de kendimizden uzaklaşmanın, benliğimizi başka bir biçime sokmanın bir yolu aile olmak. Gerektirdiği bazı temel kurallara uyarak, kimi zaman tamamen sosyal bir gereklilik, basit birer formalite biçiminde karşımıza çıkan bu kuralların aslında benliğimize, birey oluşumuza yönelik tehditler içerdiğini farketmeksizin yaşamak. Belki de bu tehditleri farketmek ama yine de yaşamak…Çünkü asıl sorunumuz kendimiz olmaktan kaçmak, onun için kuralcı, düzenli, huzurlu ailemize sığınmak. Sonuçta giderek değişmek, kendimizden uzaklaşmak, başka biri olmak. Bir beyaz buluta gömülür gibi ailemizin sıcaklığına gömülmek ama artık hiçbirşey görememek.
Ama iş bununla bitmiyor. Aile olmanın en önemli aşaması çocuk sahibi olmak. Aileye bir çocuğun katılması, vudu törenlerindeki vecd anına benzer. Bir tür doruk noktası, heyecan, yaşlı gözler, yeni anne-babalar, nine-dede olmaya hak kazanan eski anne-babalar. Çocuğun doğması, ailenin temellerinin sağlamlaşması, herkesin yerinin iyice belirginleşmesi anlamına gelir. Artık açık kapı kalmamıştır. Aile, ana rahminde alıştığı ortamı çocuğa sağlamak için kapandıkça kapanır. şefkat ve sevgiden gözgözü görmez olur. Ve artık sözkonusu olan yeni bir insandır, onun bakımı, yetiştirilmesidir. Dolayısıyla zaten geri plana itilmiş benliklerin artık hiç şansı kalmamıştır. Herkes kendini, bir birey olmayı çoktan unutmuş, karşısındaki bireyin büyümesine dikmiştir gözünü, ta ki o çocuk yıllar sonra aynı akıbetle karşılaşıncaya dek.
İnsan, kendi olduğu oranda bu dünyanın sadece ve sadece yalnızlıkla dolu olduğunu ve ne kadar kendisi olursa yalnızlığının o denli farkına varıp acı çektiğini bilir. O nedenle aile kurmak, insanın kendinden uzaklaşıp başka benlikleri tadarak ya da kendi değilmiş gibi yaparak sonu hiç gelmeyecek olan yalnızlık hissinden kurtulduğunu sanmasıdır. Ben derim ki ne bu yanılsamaya düşün ne de şu yukardaki resmin cazibesine kapılın, siz kendi başınalığınızın tadını çıkarmaya bakın…

Yaşam Tüketmektir…

“Kuşaklar birbirlerinden ne öğŸrenirlerse öğŸrensinler, o kadar akıllı olmasına rağŸmen insanoğŸlu, halihazırda olup bitenlerden yine de bir şey öğŸrenemez. Bu açıdan bakıldığŸında her kuşak sıfırdan başlar, daha da ileri gidemez…Böylece hiç bir kuşak başlangıç noktasından başka bir yerden başlamamış olur.”
Kierkegaard 1954

Yaşam Tüketmektir…

Gelecek nesillere bırakacağımız miras ne olacak? Yıkık bir dünya, tükenen doğal kaynaklar, yüzyıllardır gelişme göstermeyen bir sosyal yapı falan… Geçmişin mirasını koruma ve geleceğe aktarma paniği…Acaba bize geçmişten kalan birikim nedir ki biz bu mirası geleceğe eksiksiz devretmeyi istiyoruz? Geçmişte neler yitirildiğini biliyor muyuz? Görülmeyen veya gözden kaçan fırsatlar var mıydı? Bunları hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. Elimizdekileri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere devretmek amacında olduğumuz söylenebilir. Ama bu amacın amacı nedir? İnsan uygarlığının sonsuza dek devamı mı veya evrene ve zamana hakim olma düşü mü? Yoksa ölümsüzlük mü? İnsanlar iz bırakmaya, gelecek nesillere kendilerini tanıtmaya çalışır. Üretmeye çalışır. Bu doğrultuda ortaya fikirler atılır, eserler sunulur, çalışmalar yapılır. Üretme tatmininin tükenmeye başladığı noktada üreme fikri akla gelir ve üreme gerçekleşir. İnsanlar hatırlanmaya, hiç değilse öldükleri zaman geride yaşayan birşey bırakmaya çalışırlar. Üretmek ve üremek düşüncesinin altında ölüm korkusunu bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. Yok olmak, hatırlanmamak nedense insanlara korkunç gelir. Çoğu zaman bellek hatırlanmak için hatırlar. Her hatırlayışta kendinden birşeyler katıp hatırlanmak isteği vardır. Elindekilere kendinden birşeyler katıp yeni birşey yaratmak… Yaratıcılık… Benzer noktalarda bazı kişiler ellerindekileri değerlendirip başarılı olmuş ve üst düzey eserlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu eserler tarihe malolmuştur. Tarih bir çeşit ortak bellek olmuş ve onu herkes kendine göre yorumlamıştır. Bu eserler, artık yaratanlarına ait değildir ve yaratıcılarını kaçınılmaz sondan kurtaramamışlardır. Toplum ise bu eserlere sahip olduğunu zanneder. Bu eserlerin algılanması ve yargılanması, zaman ve bakış açılarıyla farklılıklar gösterir. Toplumun tek bir belleği veya algılama şekli olamaz. Belki de Borges haklıdır. Herşey evrensel bir belleğe ait olacaktır. Ancak bence bu bellek tanrısal bir kusursuzluğa sahip değildir. Bu bellek belki toplumun, belki de dilin olacaktır. Yaşamın değişken dengesi içinde oluşmaktadır ve asla adaletli değildir ve de olmayacaktır. Amaca göre değişken olaylar ve eserler yer alacaktır bu bellekte. Kopuk kopuk ve anlamsız, sadece yüzeysel bir bellek kalacaktır ileriye… Unutuş ve unutuluş günden güne daha çok kemirecektir.
Üretmek veya ilerleyen bir insanlık fikri bana her zaman şaibeli gelmiştir. Öyle ya da böyle kendi egolarını tatmin etmeye çalışan insanların ortadaki birtakım kombinasyonları deneyerek bunlardan bazı mantık düzeneklerine göre sonuçlar çıkarıp bu sonuçları, yaratıcılık ya da üretim olarak adlandırmaları ve bunlardan tatmin olmaları acıklıdır. Gelecek nesiller bizim ne kaybettiğimizle ilgilenecek mi yoksa gene bizimkine benzer bir düzenek içinde elindekilerle mi yetinecek? Belki onlar da geçmişten kalanı düşünmek yerine ileriye sağlıklı bir miras bırakmayı düşünürler. İnsanlar bu güne kadar birçok denge içinde yaşamayı öğrendiler. Bundan sonra ağaçlar yok olsa da insanlık ağaçsız yaşamayı öğrenecektir. Öğrenemeyen yok olur. Biz doğayı egemenliğimiz altına alamadık. Doğanın değişimine bakıp onu öldürdüğümüzü sanıyoruz ve doğa bizi de kapsayarak yoluna devam ediyor. Ağaçsız belki de insansız yeni dengelere doğru…
Geleceği düşünmek ve ona sahip olmak, onu yönlendirebilmek… Varolmak, yaşamak, insanlık, uygarlık ve sahip olduğumuzu sandığımız herşey… Kavramlarımız, tanımlarımız ve de geleceğimiz… İlerleme diye adlandırdığımız değişim… Biz eninde sonunda bir dinazor soyuyuz ve sonumuz, amaçlarımızın, hayallerimizin, ümitlerimizin çok dışında komik ve trajik olacak. Bundan eminim. Bu noktada Woody Allen’ın bir sözü geldi aklıma, söylemeden geçemeyeceğim: “Eserlerimle ölümsüz olmuşum neye yarar! Mümkünse ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum…”