İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Journal Intime’m adlı filmde kendini oynayan İtalyan yönetmen Nanni Meretti, kafasını toplayıp yazmak üzere bir adada inzivaya çekilen ve yıllardır günlerini yalnızca Proust üzerine çalışarak geçiren entellektüel dostunun yanına gider. Bir konuşmaları sırasında dostunun yıllardır televizyon seyretmediğini öğrenir ve ondan televizyonun bayağılığı üzerine uzun bir nutuk dinler. Bundan bir süre sonra televizyona şöyle bir gözü takılan adam filmin ilerleyen dakikalarında iflah olmaz televizyonkolik haline gelir, öyle ki çalışmak için uygun bir ortam ararken uğradıkları adalardan birindeki yanardağın tepesinde rastladıkları Amerikalı turistlere Yalan Rüzgarı’nın ilerleyen bölümlerinde neler olduğunu sorması için ısrar eder.
Devamı AZ SONRA!
Ekrandaki sarışın kadın koyu renk kalemle etrafı çizilerek boyutları normalin iki katına çıkarılmış dudaklarını büze büze son sevgilisinden niye ayrıldığını anlatırken; süper maço şarkıcı yanardöner ceketinin ve tiril tiril ipek gömleğinin içinde rahatsız bir kıpırdanışla kadına hürmetinin büyük olduğunu ama kadınların bu hürmeti hakedenler ve haketmeyenler olarak ikiye ayrıldığını ve bu ikinci tür kadının insanı (yani erkeği) çileden çıkarıp şiddete sevkedebileceğini açıklarken; seksi türkücü yeni arabasını ve birçok kadının kıskanç bakışlarına hedef olan tektaş yüzüğünü bilmemne tüccarı bilmemne beyin hediye ettiğini yalanlarken; genç pop yıldızı son albümündeki hit parçanın bir yunan şarkısından arak olmadığını meçli saçlarını savura savura anlatırken ben gözümü ayırmadan televizyona bakıyordum. Aman tanrım bana ne oluyordu? Yoksa yoksa Meretti`leşiyor muydum? Yoksa ben de halktan biri mi oluyordum? Hani o yıldızların hayatlarını delice merak eden, burçlarının ne olduğunu öğremek için canlı yayında “telefon bağlantısı kuran”, mektup adreslerini bulabilmek için 900 900 bilmemkaç sıfıra para kaptıran embesillerden biri!
Ama seyrettikçe durumun daha farklı boyutları olduğunu farkettim (sonunda bu manasız seyirlere sosyolojik bir inceleme kılıfı bularak halka dahil olmaktan kurtulabilecektim belki de). Sadece yıldızların hayatı değildi ki merak edilen, sokaktaki adam da bir televizyon şahsiyetiydi. Menderes döneminden itibaren bir küçük Amerika olma hayali taşıdı Türkiye toplumu bir taraflarında. Rüya el değiştirdi, sınıf atladı, indi, çıktı, kaydı, dolandı. Son onbeş yıldır kitle iletişim araçlarında yaşanan patlama rüyayı bir anlamda gerçekleştirdi. Diyelim ki üç çocuklu dul bir kadınsınız, sevgiliniz sizi kandırıp elinizden bileziklerinizi mi aldı, buyurun kadın programı stüdyolarına; yandaki deli saraylı komşu eve kedileri mi dolduruyor, haber programınız apartmanda kedi pisliği avında; bakkal paranın üstünü eksik vermeyi alışkanlık haline mi getirdi, Saadettin Teksoy görevde! Artık içiniz rahat, kocanız dost tutarsa alimallah karıya döşediği evde kameralarla suçüstü bile yapabilirsiniz. Kahvede okey oynarken hile yapmayı huy edinen bir tanıdığınız varsa teslim ediverirsiniz ilahi medyatik adalete. Sahici burjuvalar kapalı kapılar ardında “ölçülü” yaşantılarını sürdürürken geri kalanlar ortalara dökülmüş durumda. Kameralar önünde muhafazakar orta sınıfın gözlerini yuvalarından uğratan şeyler olup bitiyor; zaten olup bitenler ortalara dökülüyor televole formatında.Peki ey sevgili milletim ne oldu sana, hani kol kırılır yen içinde kalırdı? Evet, en bi ahlakçı, muhafazakar Türk milletine ne olmuştu da herkes iştahla televizyonun karşısına geçmiş adaba mugayir olay bekliyordu?
Kimilerine göre bu, Türkiye’de Özal dönemiyle başlayan bir yozlaşmanın son safhasıydı. Tüketim toplumunun modernlik öncesi yapılarla birleştiğinde ortaya çıkardığı garabetti. Uslu çocuklar demokrasisiyle edepsiz haylazlar kapitalizminin çarpık evliliği seviyesizlik cininin çarptığı bir çocuk getirmişti dünyaya. Kimilerine göre ise ergenlik çağıydı bu: Büyüme sancıları çeken Türkiye’nin orasında burasında sivilceler olması doğaldı. Belki de adil paylaşılamayan pastanın gazabı bu. Yaşamında her türlü renkten yoksun bırakılanlar ya neon ışıklarıyla renklendirilmiş yaşamların seyrine dalıyorlar ya da kendilerinden daha kötü durumda olanların varlığıyla avunuyorlar. Bilimsel jargona itibar etmek gerekirse özel (mahrem) alandan kamusal alana çıkıyor yaşantılar. Mahremiyetin olmazsa olmazı durumundaki gizlilik bozulduğunda, haremlikten selamlığı aşıp cümle kapılarından dışarı fırlıyor artık mahrem yanı kalmayan özel yaşamlar. Bir başka boyut ise kamusal alan ile özel alan arasındaki geçiş: Kapferer’e göre dedikodu ve söylentinin genelde kadınlara atfedilmesinin nedeni oluşmuş bir birikime, bir gerçekliğe bağlı. Kadınlar kamusal alandan çok uzun süre uzak tutuldukları için yaşamın özel yani mahrem kısmında at oynatmışlar, kamusal olanı bile özel yanıyla maletmişlerdir kendilerine. Belki de toplumsal hayatını uzun süre devletin höt zötü yüzünden elleri kolları bağlı sürdüren bir toplum da aynı tepkiyi gösteriyor, bir türlü özgürce kullanamadığı kamusal alanı özel kılmaya çalışıyor. Nasıl kendi hakkındaki asli kararların kapalı kapılar ardında alındığını hissediyorsa o da başka kapıların ardını merak ediyor.
Kamusal alandan beklentileri sınırlı yurttaşlarımız için kitle iletişim araçları bir çeşit Marko Paşa görevini üstlendi. Ahmet Vardar’la başlayan bu yarı resmi şikayet ekolü gerçekte resmi anlamda hiçbir yetkisi olmayan bu figürlerin ‘olayı’ duyurmalarına ayrı bir ağırlık kazandırdı. Yani yapılan teşhir etmekti. Bu çözüme giden yolda bir adım olarak görülebilirdi. Yani resmi makamları harekete geçirmek için ortalığı velveleye vermek diye adlandırabileceğimiz bir mekanizma ortaya çıktı. “Derdini ummana dökmek” yerine Ahmet Vardar’a yazmayı tercih ediyordu artık insanlar. Daha sonra televizyon kanallarının çoğalmasıyla Saadettin Teksoylar göreve geldiler. Geçmişte vatandaş Ahmet figürüyle temsil edilen hak arama müessesi yer değiştirdi. Hâlâ böyle insanlar var. Gazeteleri belli aralıklarla çıkan bu dava açma ve hak arama şampiyonları çözüm olarak gördükleri resmi kanala yani yargıya yaptıkları sürekli başvurularla ‘yurttaşlık’ bilincinin sürekli taşıyıcıları olarak görülmekten çok ‘emekli adam kafayı bunlarla bozmuş’ diye küçümsendiler. şu anda Ahmet Vardar ekolünü de aşmış olan televizyon programları, devletle ilişkilerinde bir bürokratik çözümsüzlük batağına saplanacağından emin olan yurttaşların çare ararken akıllarına gelen ilk yer olmaya başladı. Artık kimse kimseyi mahkemeye vermekle tehdit etmiyor. ‘Seni televizyona veririm’ daha somut ve inandırıcı bir tehdit oldu. Çocukluğumuzun yemeğimizi bitirmezsek, yaramazlık yaparsak, öğle uykumuzu uyumazsak üzerimize salınacak olan öcülerinin yerini televizyon kamerası şekline girip saklanmış canavarlar aldı.
Meşruiyetlerini gazeteci olarak olayları takip edip kazananların (Ahmet Vardar örneği) yanısıra zaten tanınmış olanlar (Erkek Fato yada Savaş Ay örneği), yalnızca kameranın önünde olmakla meşru kılınanlar (Saadettin Teksoy bu tip haber programların neredeyse bir parodisi olması açısından ilginç bir örnektir) halkın umudu oldular. Takke düşüp kel göründüğünde Türk toplumunun hiç de öyle muhafazakar ve kapalı olmadığı ortaya çıktı. Genç ve güzel kadınların iyi bir hayat yaşama özlemi geçmişte filmlerde (ve haber programlarında) Soğukoluk batakhanelerinde sonuçlanırken şimdi popstar yarışmalarında ünlü olup büyük paralar kazanmalarıyla sonuçlanmaya başladı. Öte yandan yükselmiş olana herşey mubah ama beceremeyenin vay haline. Seda Sayan sevgilisiyle birlikte yaşayabilir ve hayranlık uyandırır ama bunu yapan kapı komşunuzsa ‘kötü kadın’dır. Transseksüel Bülent Ersoy ezan okuyan namazında niyazında kadın tiplemesiyle oldukça büyük bir hayran kitlesini çekebilir. Ama Pürtelaş Sokağı’nın transseksüelleri ya da travestileri ahlaki dejenerasyonun son haddini simgeler. ‘Rahmetli’ (bu söz politikacıların ağzında bir ara doğrudan Turgut Özal’ı tanımlamak için kullanılıyordu) ‘Kürt realitesi’nden bahsedince vizyon sahibi’ olur da bunu yapan sol eğilimli biri içeri tıkılır. Yani başarmışsanız her şey mubah, kaybetmişseniz vay halinize. Ama tersi de olabilir. Yükseldiğiniz yerde, göz önündeyken ayağınız tökezlemeyegörsün. Ayşegül Nadir örneğin, öyle kimseyi umursamayan ’serbest’ kadını barındırmazlar buralarda mesajı verilmedi mi olayın hukuksal boyutu dışında. Bir milletvekilinin Meclis kürsüsünden bütçeye kaynak yaratılması için Bizans dönemine ait tarihi eserlerin ilgili ülkelere satışa çıkarılmasını teklif edebildiği, bir belediye başkanının kenti çevreleyen tarihi surları yıkmaktan sözedebildiği bir ülkede bir tarihi eser kaçakçısının yuhalanmasında başka sebepler aramak doğal değil midir? Velhasıl, kamusal alanda görünür olmak işin rengini her zaman değiştiriyor.
Bugün Türkiye’de, kitle iletişim araçlarının kendine özgü gelişimi söylentiye bile farklı bir tanım verebiliyor. Kapferer, söylenti, bilginin karaborsasıdır diyor. Halkın anlamak isteyip de tatmin edici resmi cevaplar alamadığı her yerde söylenti vardır. Yazar Edgar Morin’den şöyle bir alıntı yapıyor söylenti için:”Bilgi, her zaman basının, afişin hatta bildiri veya duvar yazısının dışında kulaktan kulağa dolaşır.” Türkiye gibi halkın resmi kaynaklara inanmamak için her türlü sebebinin bulunduğu bir ülkede söylentiler elbette ki resmi açıklamalardan daha hızla dolaşacaklardır. Ancak bugün özel televizyonların varlığı duruma farklı bir boyut kazandırmıştır. ‘Resmi’ olmayan bir kaynaktan haber almak bir tür güven duygusu sağladıysa da burada da parçalanmış bir gerçeklik duygusuna çarparız. Cumhuriyet gazetesi okuru için Zaman gazetesindeki haberin hiç bir inandırıcılığı olamayacağı gibi Refah Partisi’nin Bosna’ya yardım için toplanan paralan yerine ulaştırmadığını televizyonda günde beş vakit işitmek de bu partiye oy verenler için hiç bir şey ifade etmeyecektir. Refah Partisi’nin yükselişini çekemeyenler onu karalıyorlardır. Demirperde ülkeleri adı verilen Komünist rejimlerin duvarları yıkılmadan önce Sovyetler Birliği’ndeki hayata dair her olumsuz bilgi burjuvazinin iftirası değil miydi, solcular için?
Evet Kapferer’in dediği gibi paralel ya da karşı haber olarak söylenti bir karşı iktidardır. Yani kendisine verilen bilgiyle yetinmeyen ya da ona inanmayan halk kendi olasılıklarını yaratır. Ama söylentinin inanılabilirliği de kişinin durduğu tarafa bağlıdır. İslamcılar arasında yıllarca dolaşan Atatürk’ün babasının belirsiz olduğuna dair söylenti sonunda bir milletvekili tarafından alenen ortaya döküldüğünde bugüne dek resmi ideolojiyle açıktan çelişmeye pek de yanaşmayan İslami ideolojinin yeterince güç kazandığını, ‘zamanının geldiğini’ düşünüp kamunun arenasına çıkması değilse neydi? şimdi çok eski bir tarih gibi gelebilir bazılarımıza TRT’nin Cumhurbaşkanı ile başlayıp çeşitli bakanlarla devam eden açılış töreni yayınlarının dünyanın ya da Türkiye’nin dört bir yanında olup bitenlerden önce geldiği haberlerine mahkum olduğumuz günler. Hepimiz bilirdik ki, gazetelerde başsayfadan verilen bir haber TRT’de yayınlanmaya bilirdi. Çünkü, resmi söylemi zedeler ya da bizi yönetenlerin kafamızda olmasını istedikleri dünya tahayyülüne zarar verirdi. şimdi malzemeye aç medya haberin her türlüsüne açık. Bunun için de çok tabu konular dışında (kamusal alanın söylenemeyeni) resmi söylemi iplediği yok çünkü esas olan ilgi çekmek. Böylece Türkiye’nin her yanında şimdiye dek bastırılmış ya da üstü örtülü olarak yaşamasına izin verilmiş bir sürü söylem kendisine fışkıracak bir taş aralığı buluyor. Bu, insanları bazen paniğe sürüklüyor. Bugüne dek büyüklerimizin ağzında ve coğrafya, tarih, edebiyat ödevlerimizde homojen bir yapı olarak parıldayan Türk Milleti denilen şeyin aslında ne menem bir mozaik -bu tabii olumlu yüklemleri olan bir sözcük, ‘yamalı bohça’ dediğiniz anda amiyane bir anlam, ‘melting pot’ dediğiniz anda bilimsel bir ağırlıkla karşılaşıyorsunuz- olduğunu görmek bazılarında aslında olmaması gereken ayrımlar körükleniyormuş hissini yaratıyor. Mutfağımızda gönüllü olarak kabul ettiğimiz bir karışım -pideden lahmacuna, içli köfteden gözlemeye- kültürel ya da politik arenada ortaya çıktığında bir çok insanı paniğe sürüklüyor (hoş bu mutfak meselesi bile ‘istilaya uğrayan, sokakları lahmacun kokan İstanbul’dan’ şikayet edenler için sorun oldu ya!). Artık herşey söylenebiliyor, ama herkes tarafından değil. Tüm bu söylediklerim, bugün politika yapıyor olmamak için geçmiş tarihli gündemlerden hatırladığım birkaç şey, fakat önemli olan tutulduğumuz bilgi bombardımanının altında ‘gerçeğin’ hiç bir önem taşımaması. Guy Debord “gerçekten de alt üst olmuş dünyada gerçek sahtenin bir anıdır” diyor. Önemli olan bilginin hangi taraftan geldiği bilgisidir. Buna göre sorgulanmadan ya kabul ya reddedilecektir. Karşı olduğumuz bir grup söz konusuysa onlara yapılan bir suçlamanın gerçekliğini merak etmiyoruz “Yapmıştır bu herifler” deyip geçiyoruz. Sadece su üstünde görünenle ilgileniyor bize anlatılan hikayelere zaten sahip olduğumuz görüşleri pekiştiriyorsa inanıyoruz. Bırakın objektif olmayı, hikaye bizim işimize gelmiyorsa dinlemiyoruz bile. Evet tarafımızı seçmek çok önemli ama bunu gerçeği yok sayarak değil onunla her seferinde başa çıkmasını öğrenerek yapabiliriz. Tabii gerçek diye bir şeyin varlığını kabul ediyorsak.