“Anneler Günü”nün Düşündürdükleri

Bugün varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. İnsan ruhunu korkuyla saran, içinde yarattığı duvarları ise sarsılmaz kılan sırlar, bize sunulmuş, sınırları çizilmiş yaşam krokisinin kağıda dökülmemiş dehlizleridir. Paylaşılmak istenmeyen, sesinden korkulan iç dünyaların kesişme noktaları aslında. Duvarların arkasında gizleyip nefret ederken belki sonuna kadar tadına varılan, ama insanı başkasıyla yüzyüze getirmesinden korkulan tabular en sadık bekçileri olarak tutmuştur sırları. Tabu: Kutsal olanı kırma korkusu. Toplum bilincinin gölgesinde yaşayıp yalnızca yaşam derdine düşmüş insanın güvenliğini sarsacak, varlığın sağ kalma mücadelesini desteklemeyen her şeyin ayıklanarak bastırılması. Oyuncu olmadığı sürece sahnede kurulu büyüye dokunma gücü olamaz seyircinin. İşte her türlü ahlak ve erdem simgesini yüklenip, kutsal görev annelik ile anlamını bulmuş tabu-kadın rasyonel düşüncenin yorumu ile hizmetinizde. Böylece insanlık tarihinin en büyük sırrı kadın, kendi içinde kilitlenip kalanlardan habersiz yürüdüğü yola ayak uydurmaya çabalıyor. Erkeğin peşinde, onun adımlarını izlemeye çalışıyor, hatta erkek adımlarını kusursuz denebilecek şekilde atabiliyor ancak kendi kadın adımlarını atma düşüncesini oluşturamıyor. Her ne kadar beyin yapısı fiziksel olarak erkekten farklı olsa da, yüklemede ve kodlamada sunulmuş erkek ürünü verilerden kaçamıyor, benliğini ona teslim ediyor. Varlığı varlığına armağan olsun!
Bu sırrı çözme savaşına giren batılı feministler için en büyük sorun şudur: Soyutlanması, nötürlenebilmesi gereken upuzun bir erkek erkil geçmiş, ‘erkek egemen’in nerde ise genlere kadar işlemiş hükmü. Doğa ve cinsiyet tutsağı kadın, insan timsali erkeğe karşı donanımsız, silahsız. Bu yüzden birçok feminist kadın yazar kendi kişisel tarihlerine dönerek, içindekileri gün ışığına çıkartıyor. Yaşanmışlıklarını ve deneyimlerini yazın diline döküyor, böylelikle varoluşunun dökümünü yaratarak ‘rasyonel’e alternatif düşünce bütünlüğünü yakalamaya çalışıyor. Kendi anlatım yolunu izleyerek kendi özünü ifade edebilecek bir dile varmak.
Bu tutumlarıyla varoluşçuluğu birkez daha sahipleniyor feministler, bilinçaltı ve üstü bastırılmış ne varsa çevre ile ilişkide onu yakalayarak, yapmış oldukları seçimlerde kendilerini arayarak, varoluş amaçlarını kendileri yaratarak, oluşturdukları değerlerin ışığında varolmayı seçerek. Ama ideal olan hiçbir zaman kolay olmuyor. ‘Ben’in izinde içe yapılan yolculuklar yine sırların ağına takılıp dış dünyadaki ‘gerçek an’ı yakalayamadan dağılıyor. Bu ‘an’ kopukluğu ‘ben’i yabancılaştırıyor kendine, kaybettiriyor, sadece gerçek (miş gibi değil) yaşanılırken anlamı bulabilecek ‘ben’ bulanıklaşıyor. Birey heyecan alamıyor hayattan çünkü öngürülen şemaya sığmaya çalışırken tükeniyor.
Bugün de varoluşçuluğun içinde doğup büyüdüğü modernizmi tıkanma noktasına getiren kapitalist ekonomik düzen kişiyi kendini sorgulamaktan uzaklaştırıyor, postmodernist kılıfa bürünerek bireyi kendi hızına uydurmaya çalışıyor. Böylece insanın yaratıp tutsağı olduğu büyü çağdan çağa içerik değiştirerek sürüyor ve ‘kutsal’ olan yeni bir kimlikle dikiliyor karşısına.
şimdi kapitalist ahlak ketliyor ‘ben’i oluşturduğu tabularla, elini kolunu bağlıyor. Ve ‘ben’ sırlara bulanmış ‘mış’ gibi yaşamaya devam ediyor.

Comments are closed.