İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyen…
“İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah nereden geldiğini bilmeyendir.” Bir yandan bu cümleyi geçirirken aklından, kimindi, ne demek istemişti ki? diğer yandan “adamlar”ın yaptığı geniş bulvarlardan birinde yürüyordun. Daha önce pekçok kez televizyonda görmüştün galiba ya da sinemada. Yani pek çok manzara tanıdık sana. Ama metro mazgallarından yükselen boğucu koku, bir de yerlerde binlercesi yatan sakız cesetleri hariç. Pasaport memurlarının her ülkede özenle dikkatle incelediği ay-yıldızlı pasaportunun yarattığı duyguyu bile tanıyorsun. Seni belirleyen ırksal bir ayrım olmadığı için, yani ‘beyaz kadın’a dış görünüş olarak benzediğin için kalabalığa karışıp gidiyorsun. şehirler önce çok çabuk içlerine alıyorlar seni. Giyim şehirli, zaten tekbiçimleşmiş bir dünya gençliği var, şifreleri tanıyoruz. Ama şehir planını eline alıp başını bina yüzeylerine çevirdiğin andan itibaren bir yabancısın. Bir kahvede oturup oralıymış gibi yapmak da yetmiyor. Amsterdam’da mesela, coffee shop’lara esrar ya da mariuana içmek için gelen turistleri hemen tanımak mümkün. Hollanda hafif uyuşturucuların neredeyse yasal sayıldığı tek ülke sanırım. İnsanlar komşu ülkelerden hafta sonu için bu alkolsüz barlara bir şeyler içmeye geliyorlar. Çok önemli ve gizli bir ayini açıkça gerçekleştirirmiş gibi tedirgince sardıkları joint’larla Amsterdam’da turistik özgürlük ziyareti yapıyorlar. Amsterdam’da çok sağlam bir kahve geleneği var. XVII yüzyılda dünyanın her yerinden gelen malların boşaltıldığı en büyük liman kentlerinden biri olan Amsterdam’ın ticaret burjuvazisi için kahveler, bir buluşma ve pazarlık yeriymiş. Elbette ki Uzakdoğu’dan gelen egzotik ürünlerin keyfini çıkarmak da bunun bir parçasıydı. O dönem de çay ve kahve de keyif verici madde sınıfına giriyormuş. Coffee shop’da tezgahtaki kekten bir dilim isteyen kızı uyarıyor barmen “İçinde ne olduğunu biliyorsunuz değil mi?” Sokaklarda püriten ahlak kaçkını Amerikalı ergen erkek gruplarını uygun bir kahve bulmak için dolanırken görmek, şehrin en ’sıcak’ mahallesindeki salaş otelin bekleme salonunda televizyonda Türk sinemasını görmek, resepsiyondaki adamın bıyıklarına “Türksünüz değil mi?” der gibi bakmak insanı iyice turistleştiriyor. Sonra adamın “Bir Türk kızı buralarda ne arıyor?” bakışları insanı kendine getiriyor. Kavafis öyle demiyor muydu: “Bu şehir arkandan gelecek…”
Amsterdam bir kanallar ve bisikletler şehri… Diye başlardı Cumhuriyet’in pazar yazıları olsa. Rüyanda kanallar arasında yüzüyordun. Sonra karaya çıkarken bir fareyle konuştun. Yoksa o da mı yabancı! “Haydi güneye inelim” dedin fareye “daha az yabancı olacağımız bir yere…” Haritada Belçika, Fransa’yı atlayıp İspanya’nın kuzeydoğu sahilinden iniyorsunuz: Costa Brava. Söylendiğine göre burası Fransız ve Alman orta sınıfının yazlık ev hayallerinin gerçekleştiği yermiş. Belli zaten, hemen geçiniz. Sonra Barselona. (İspanyol değil ha, Katalan!) Aaa! Sırtını Akdeniz’e dönmüş bir Akdeniz kenti. Korsanlardan korunmak içinmiş diyorlar. Pek inanmadın. Goudy bile Sagrada Familia’sını denizin tam kıyısına dikmek varken ki bu harika olurdu çünkü plana göre tamamlanırsa katedralin en yüksek kulesi deniz feneri gibi bir ışık huzmesi yayacak- ama yok kıyıdaki tek mahalle Barselonotta. Yıkık dökük bir balıkçı mahallesi, bir sürü turistik lokanta. Tüm kent içeri doğru kaçıyor, Las Ramblas dedikleri ortasında bir gezinti alanı bulunan geniş bulvarlar kentin ortasına doğru açılıyor. Eski mahallelerde aşevinin karşısında müthiş lüks bir tasarım mağazası. Gazeteler, televizyon katalanca. İnşaat levhalarının üzerinde İspanyolca yazıların sprey boyayla karalanıp, “Katalanca yaz!” uyarılarına neden olması sende bir iz bırakmıyor, iki dili de bilmiyorsun. Kimse İngilizce bilmiyor. Müze bekçileri bile. Turist kuyruğuna şöyle bir bakıp senden yardım istiyorlar turistlerle anlaşmak için. En İspanyol turist seçilmenin gururuyla gülümsüyorsun. No comprehendo gibi spagetti western bozması bir cevap veriyorsun. Zagor’da Çiko’dan mı öğrenmiştin acaba bunu. Yolda ‘turistler’ sana yol sordukça daha da keyifleniyorsun. Ama otobüs şoförü parayı eksik verdin diye azarlayınca ‘yerli’ rolünden çıkmaya karar veriyorsun. şehir seni içine aldıkça müsamahası yok. şehir tepelere doğru zenginleşiyor. İrtifa yükseldikçe burjuvazi büyüyor. Tepelerde enfes villalar. Dantel yakalı, mini tayyörlü genç katolik anneler alış verişten dönüyor. Buraları fena halde para kokuyor. Aşağı mahallelere kalamar kokulu sokaklara dönmek lazım. Burada fakirliğin rengi yok. Boston’da simsiyahtı. Müthiş villaların doldurduğu enfes bahçeli sokaklarda hiç siyah (yoksa Afrika kökenli Amerikalı mı demeliyim?) yoktu. Yıkık dökük binaların olduğu sokaklarda da beyaz. Paris’te fakirlik metroda beyaz ve işsiz -evsiz Fransızlar, balkan ülkelerinden gelen göçmenler- metrodan sokaklara çıkarsan Arap mahallelerinde, esmer tenli. Fransız aşırı sağının en büyük kâbusu Belleville’de geleneksel elbisesine sardığı bebesi sırtında diğer dört çocuğu peşinde ilerleyen genç Afrikalı anneler. Çoğalıyorlar! “Irkımız yaşlanıyor, onlar şehrimizi işgal edecekler.” Araplara şöyle diyorlar:”Cezair’i size geri verdik, şimdi siz de bize Barbes’i geri verin. (Barbes, Paris’te Mağrip ülkeleri (Cezayir, Fas, Tunus) kökenli Arapların en yoğun olarak bulundukları semt.) ” Başka bir ‘şaka’: Bir Mağripli ile E.T. arasındaki fark nedir? El cevap: E.T. evine geri dönmek istiyordu. Paris’teki eski semtleri yıkıp yeni ve pırıl pırıl binalar dikiyorlar ki yoksulluk banliyöye doğru süpürülsün. Batı Avrupa metropollerinde kent içi yerleşimin siyasal potansiyeli squate denilen yasadışı bina işgalleriyle gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Anlamı kullanılmayıp boş bırakılan bir binayı sahibinin bilgi ve arzusu dışında işgal etmek demek. Buralarda ev bulamadıkları için geçici olarak yerleşen göçmen ailelerden başka küçük politik gruplar, komünler yaşıyor. Squate onlar için mülkiyetle siyasi ve maddi anlamda bir mücadele alanı ve alternatif yaşam biçimleri üretebilmenin bir olanağı. Büyük kentlerde evsiz insanların girip yerleşmesini önlemek için kapı ve pencereleri örülmüş boş evlere rastlamak mümkün. Bazı squateların dış yüzeyleriyse resimler ve sloganlarla donatılmış.Sonra orada sıkışan şiddet içerilere doğru patlayınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Geçen yılki banliyo isyanlarında kırılıp dökülenlerin faturası banliyöden gelen ve öğrenci olmayan (nereden biliyorlarsa!) gençlere çıkarıldı. Ertesi gösteri gününde polisler banliyö trenlerini durdurup grup halindeki gençlerin kente inmesini engellediler. Paris haritasına baktığınızda şehri çevreleyen sembolik kapılar görürsünüz. Bu kapılar bir anlamda şehir ile banliyö arasındaki sınırı belirler. Mesela güneydeki son metro durağının adı Orleans kapısıdır ve daha sonrasına artık metroyla değil banliyö treniyle gidilebilir, şehrin büyümesi önce sembolik olarak sınırlanmıştır. Batı metropollerinde banliyöler insanların gündelik yaşamdaki iş ve boş zaman ayrılığının coğrafi dışavurumu gibidir. Amerikancada commuting fiili günlük olarak banliyöden kent merkezine çalışmaya gitmek anlamına gelmektedir.
şehir kendini koruyor. Louvre’un, Eiffel’in, Nötre Dame’ın ve şık butiklerin Paris’i yoksulluğa tahammül edemiyor. (New York’da ilgisiz bakışlarla yanından geçilip gidilen evsizler, Paris Metro’sunda kendi çıkardıkları gazeteyi satarken suçluluk uyandırıcı bakışlarını hâlâ bir işi ve evi olanların eğik başlarına dikiyorlar.) İstanbul’dan sonra en çok polis bu kentte var diye düşünüyorsun. İstanbul…Göçü durdurmaktan söz edenlerin çoğunun söylemi Avrupa sağının yabancılar için kurduğu söylemle aynı sanki. (Göç eşittir işsizlik, sloganı hariç) Acaba ‘öteki’nin milliyeti yok mu dersiniz? “Bu şehrin içine ettiler, ya geri gönderelim ya artık gelmesinler. Eğitimsizler, suç oranını yükseltiyorlar, çok çocuk yapıyorlar.” Tek fark bu söylemin Türkiye’de sağı solu yok. Bazı şehirler işgalciden korkuyor, değiştirme potansiyelini taşıyanlardan tiksinip önce yok sayıyorlar sonra değişim onlardan güçlü çıkınca ağlıyorlar. Eski sahiplerini arayıp sızlanıyor, kucaklayıp sarmayı, evsahibi olmayı bilmiyorlar. Çok turist ve çok polis istiyorlar. Seni giderek daha çok korkutuyorlar.