Ve her sene olduğu gibi bu sene de okullar açıldı. Çevremdeki çocukların “ilk gün hikayeleri” her geçen yıl biraz daha ilginçleşiyor. Mesela bir hocamın çocuğu astronot olmak istiyordu. Çocuğa okul hakkında ilk izlenimini sordum, öğretmende astronot yetiştirecek bir pırıltı göremediğini anlattı. Öğretmen habire elma diyormuş, armut diyormuş, saçma sapan çizgiler çizdiriyormuş. Üstelik derste sürekli şarkı söylemişler. şarkı söyleyerek astronot olunabileceğini hiç sanmıyormuş. Ha bir de sınıfta mesela bir tane bile uzay resmi yokmuş. Eğitim sistemimizin standartları veri olduğuna göre, kendi adıma böyle beklentileri olan bir çocuğun annesi olmak asla istemem. Ama çevremde gözlemlediğim ebebeyinler tam tersini düşünüyor gibi. Çocuklarına verebilecekleri (sadece maddi ve fiziki şartları kastetmiyorum, analitik ve rasyonel yaklaşım, sezgi ve diyalog seviyesi gibi şartlar da dahil) ne olursa olsun onlardan hep daha fazlasını bekliyorlar.
Devamı burdan

Öyle sanıyorum ki çekirdek aile ile birlikte eğitim sisteminin de merkezileşmesi ve hayatta başarılı olmak için önce okulda başarılı olunması gerekliliği ön plana çıktığından beri çocukların akıllı, zeki ve yetenekli olması ailelerin ana sorunu haline geldi. Okul başarısı aile için önemli bir gösterge artık. Okulunda başarılı bir çocuğun zihinsel yeterliliği kimseyi endişelendirmez. Her şeyi başarabileceği varsayılır. Başarısız çocukların aileleri ise hem kendilerini hem de çocuklarını avutmak için hep aynı mazeretin türevlerini alırlar: Çok zeki ama tembel…Öyledir ya da değildir; bunun pek bir önemi yok bence. Asıl önemlisi çocuğun büyüme süreci içersinde hep bir akıllı / zeki olmak zorunluluğu altında ezilmesidir. Çocuklarına bırakacak maddi serveti olmayan ailelerin genetik bir miras bırakma arzuları doğal karşılanabilir. Fakat hayatta olmak için ille de zeki olma gerekliliğinin dayatılması hiç de akıllıca bir şey değil. Üstelik zekâ hiç de öyle tanımlanabilir, ölçülebilir bir şey değilken. “Uzayda yaşayanlar var mı?”"Tanrı var mı?” “Akıl nedir, nasıl geliştirilir?” gibi soruları her çocuk gibi ben de kendime arada sırada sorardım. Ansiklopedi ve kitap biriktirme alışkanlığımın, yüzeysel bir biçimde kalsa da felsefeye ilgi duymamın altında hep bu soruların itici gücünü görüyorum. Burada amacım kişisel ve pek de ilginç olmayan eğitim maceramla sizlerin canını sıkmak değil tam tersine bu sorulardan akıl / zekâ hakkında olanlarını yüksek sesle düşünerek bir düşünme egzersizi yapmak.
Daha bu son cümleyi yazar yazmaz hızla aklıma geliveren bazı bilgilerle çeliştiğimi görüyorum. Roger C. Shank, düşünme ediminin gerçekten düşünmeyi barındırıp barındırmadığını sorguluyordu ve geldiği nokta hayli ilginçti: düşünme dediğimiz şey aslında bir takım ilgili hikâyeleri hatırlamaktır; aslolan tek şey hikâyedir! Her durumun, her bilginin bir hikâyesi vardır ve siz ne kadar ustaca hikâye anlatırsanız veya anlatılan hikâyeleri ne kadar çabuk anlarsanız çevrenizdekiler sizin o denli zeki olduğunuza inanırlar. Tabii kafanızdan geçirdiğiniz hikâye ile anlattığınız ve karşınızdakilerin anladığı hikâyelerin farklılıkları abartılarak düşünülürse iletişimin ne kadar güç bir şey olduğu ortaya çıkar.
Shank, ELİZA adlı terapist programını geliştiren bilimadamı. Bu günkü yapay zekâ çalışmalarıyla karşılaştırıldığında ancak hoş bir veri tabanı denemesi olarak gözüken o program yine de etkilemişti beni. Bilgisayarın bir terapist gibi uygun soruları sorarak ve verilen cevaplardaki kimi kelimeleri, soruları tekrar kurgularken kullanıp makul bir diyalogun sürmesini olanaklı kılması az şey değil. Sanki 2001: Uzay Yolu Macerası€™ndaki HAL ile sohbet ediyorsunuz! Oysa ELIZA bir telesekreterden veya elektronik fırından daha akıllı değildi. Yani yapay bir zekâya sahip. Bu “Yapay Zekâ” günümüzde bilim ve teknolojinin son moda konularından. Düşünen, akıllı makinalar tasarlamak ve bunları kullanıma sokmak. Örneğin uzman sistemler geliştirmek. Bir mühendisin veya bir doktorun yaptığı işleri yapabilen bir makine veya program. Çok heyecan verici ve teknolojinin insan yararına kullanılabilirliğine naçizane bir namzet! Düşünsenize dünyanın en ücra köşelerinden birinde bir doktor-bilgisayar hastanın dertlerini dinliyor, röntgenini çekiyor veya tahlil sonuçlarını aklının bir yerine not ediyor ve teşhis koyup tedaviye başlıyor. Ve en güzeli, bu söylediklerim bilim kurgusal hayaller değil. Her geçen gün çalışmalarda önemli adımlar atılıyor.
Hemen bir noktayı işaret etmek istiyorum: Bu gelişmelerdeki başarının aslan payı kesinlikle bilgisayar mühendislerine verilmemeli. Çünkü fizyoloji, psikoloji, antropoloji, dilbilim ve fizik gibi konuyla ilgisiz gibi görünen bilimdallarının bu gelişmelere katkısı azımsanmayacak derecede büyük. şimdi, hemen aklıma iki şey birden geliyor: biri, doktor-bilgisayar geliştirilirken karşılaşılan sezgi sorunu; diğeri de disiplinlerarasılık ile yaratıcılık €“dolayısıyla zeka- arasındaki ilişki. Gerçi yaratıcılık ile zekâyı birebir kodlanmış olarak aklımın bir köşesinde bulmam da ilginç. Evet, yaratan kişinin zeki olması kaçınılmaz gibi görünüyor, aksi takdirde kişinin yaratılan şey neyse onu tesadüfen yarattığı sonucu çıkar ki bu da yaratmak sayılamaz zaten. Yaratanın tüm akla ve zekâya sahip olduğunu varsaymayan bir teolojik yaklaşım olabilir mi acaba? Yani orta ya da vasat bir zekâya sahip bir tanrının yarattığı bir evren ve insanoğlu modeli kurgulanabilir mi? Konudan gittikçe uzaklaşıyorum gibi geliyor.
Sezgi sorunu uzunca bir zamandır felsefecilerin ve biraz da psikologların gündeminde. Fakat doktor-bilgisayarın tasarımı sırasında şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: Bir hastaya teşhis koyulup tedaviye başlanması süreci hiç de öyle analitik bir süreç değil. Yani doktor, hangi verileri hangi ağırlıkta ve neye göre değerlendirip bir strateji düşündüğünü kolay kolay açıklayamıyor. Ya da verdiği yanıtlar mühendisleri ve felsefecileri tatmin etmiyordu. Yani işin içinde ölçülemeyen, tanımlanamayan bir faktör vardı. Sezgi deyip geçmek kolay. Sanırım sorunun karmaşıklığı ile başa çıkmak yerine bu tür metafizik bir noktalamaya gitmek bazen işe yarıyor. Fakat sezgiyi açıklayamaz mıyız gerçekten?
Yapay sinir ağları konusundaki gelişmeler bu soruna bir ışık tutacakmış gibi geliyor bana. Bilindiği gibi beyin milyarlarca sinir hücresinden meydana gelmiş bir organdır ve bu sinir hücreleri arasındaki elektriksel ve kimyasal tepkimeler sayesinde düşünme, hareket etme, duygulanma ve benzeri akla gelebilecek tüm faaliyetler gerçekleşiyor. Sinir hücreleri arasında kurulan bağlantılar her tepkimeyle biraz daha değişiyor ve kimi bağlar güçlenirken kimileri zayıflar. Örneğin belli bir konu üzerinde çalışan kişi uzun zaman buna devam ederse sinir bağlantıları belli bir şekilde değişmiş olur. Ezberleme olayı da hoş bir örnek. Aynı kelimeleri tekrar ede ede sanki farkında olmaksızın belli sinir ağına tekrar tekrar aynı şeyleri yaptırarak o bağların güçlenmesine sebep olursunuz. Her neyse sonuçta düşünce ve anıların beyin bağlantılarının şekil ve ağırlıklarında depolandığını biliyoruz. Hemen ekleyeyim; çocuk beyninin, görme, duyma, dokunma gibi hareketlerin bu beyin hücreleri ağını etkilemesi sonucu oluştuğunu biliyoruz. Ve beynin büyük bir bölümü bu erken yaşlarda kurulur. Örneğin bir bebeği karanlık bir odaya kapatıp hiç bir şeyi görmesine, duymasına, hiç oynamasına izin vermeksizin sekiz yaşına kadar büyütürseniz o çocuğun beyni asla normal bir beyin olmaz ve dolayısıyla gerizekalı olur. Ve bu süreçte kritik zamanlamalar olduğu için asla yeniden başlayamaz. Ormanda kaybolmuş ve bir şekilde hayatını sürdürmüş çocuklarda bunun örnekleri çok görülmüş. Ancak tek tek kelimeleri öğrenip kullanabilmekte asla cümle kuramamaktadırlar. Yani büyüme çağında çocuğun çevreden aldığı uyarılar çocuk için (yani beyni için) hayati derecede önemlidir.

Freud’un iddiası tuhaf bir anlam kazanıyor o halde: Freud`a göre beş yaşına kadar anne, baba ve çocuk üçgeni içinde yaşanan senaryo kişinin geri kalan hayatında sürekli yaşayacağı senaryodur. O dönem yaşanan travmatik olayların izleri hayat boyu sürer. şimdi düşünüyorum da yeni bina edilmekte olan bir beyin tabii ki bu kurulma aşamasında maruz kaldığı olayların izlerini çok güçlü bir şekilde taşıyacaktır. Hatta yaşlı insanların dün yedikleri yemeği unutmalarına karşın çocukluklarında yaşadıkları olayları tüm ayrıntılarıyla hatırlamalarını da bu anlamda ele alabiliriz. Beyin hücreleri yokolurken hep sonradan kurulmuş zayıf bağlantılar ölüyorlar ve işte o erken dönemde beynin anayapısını oluşturan bağlantılar en sona kaldığı için yaşlılar bunları hatırlıyorlar.
Laf lafı açıyor ve ben peşinden gittiğim bir düşünceyi sanki beynimin kıvrımlarında kaybedip tekrar buluyorum. Doktorlarda örneklediğim sezgi sorununun yapay sinir ağları konusundaki gelişmelerle aşılabilirliğinin fantazisini kuruyordum ki sinir ağlarından bahsedebilmek için önce doğal sinir ağlarına biraz değinmem gerektiğini hissederek bu yola saptım. Kaldığım yere geri dönersem şunu söylemek istediğimi hatırlıyorum. Yapay sinir ağları da doğal sinir ağlarının bağlantı ağırlıklarına göre şekillenen çalışma ilkesinin çok kaba bir taklidi olarak ortaya çıktığında bir takım işlemleri bu tür bir zekanın insanı andıran bir şekilde yaptığını görüyoruz. Örneğin bunlar, normal bilgisayarların modern yaşama sundukları en büyük katkı olan karmaşık işlemleri bir çırpıda yapabilmek gibi bir özellikten yoksundurlar. Aynen insanların büyük sayıları akıldan çarpamamaları gibi yapay sinir ağlarıyla tasarlanan aletler de bu klasik bilgisayarların yaptıkları işlemleri yapmaya uygun değildir. Ancak şekil tanıma gibi insanların ve gören diğer canlıların saniyenin küçük kesirlerinde başarıyla yapabildiğimiz ve fakat klasik bilgisayarların çok çok zorlanarak ve hiç de verimli olmayan bir yoldan yaptığı (aslında yapamadığı) bir çok işlemi yapay sinir ağları yapmaya başladılar. Ve daha da ilginci bunu yolda yürürken kimi zaman yanlışlıkla yabancı birini tanıdığımız birine benzetip selam veriyorsak bu da o tür hatalar yapıyor. Yapay sinir ağlarının bir diğer özelliği de eğitim sürecinden geçmeleri. Önce sunulan çeşitli örnekleri öğreniyor sonra uyguluyor. Ve bu öğrenme sırasında bu yapay sinir bağlantılarının ne anlamlara geldiğini bilemiyoruz ve bilmemiz de gerekmiyor. Aynen insan beyninde olduğu gibi. İşte doktor örneği de burada bağlanıyor: Doktorun yaşadığı tecrübeler, kitaplardan ve hocalarından dinlediği vakalar beyninde öyle sinir bağlantıları oluşturuyor ki kimi zaman hastayı gördüğünde hastalık aynı verilerle çok daha başka bir şekilde teşhis edilebilir olmasına rağmen o doktor belli bir karar veriyor. Bu analitik olarak anlamlandırılamayan düşünme sürecine sezgi diyoruz galiba.
Beynin yaptığı işe göre şekillendiğini söyledik. Kabaca örneklemek gerekirse bir müzikçi ile bir edebiyatçının beyinleri epeyce farklıdır. Sadece ve sadece notaların, ritim ve ölçülerin dünyasında yaşayan bir insanın hayatında tüm problemleri bu sınırı belli düşünsel dünyasının metaforlarıyla çözmeyi deneyeceği açıktır. O halde farklı ilgi alanları hatta meslekleri olan insanların problemlere yaklaşımları da çeşitlenmiş olacaktır. İşte bu bilimdallarına uyarlanırsa bugün geldiğimiz noktayla karşılaşırız ki bu yazının başında aklıma gelen iki şeyden ilki: Farklı disiplinlerden gelen bilimadamlarının belli sorunlar üzerine yoğunlaşıp gerçekten çarpıcı gelişmeler kaydetmesi. İkincisi ise şuydu: Peki tersten bakacak olursak, bu durumda farklı disiplinlerde bilimadamı olacak çocukların tek tip bir eğitim modeli ile yetiştirilmesi ne kadar olumlu sonuç verebilir?.

Bu düşünce akışını sürdürürsek eğer, olayın bir de diğer boyutu var: ya gerçekten Shank’ın dediği gibi düşünmek dediğimiz şey sadece uygun hikâyelerle oyalanmaksa?
(Not: Bu yazıyı “şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk” temalı yazmayı, okurlardan gelen talep doğrultusunda biraz daha güncel olmayı amaçlamıştım ama işte bu okuduğunuz satırlar çıktı ortaya. Benim beyin hücrelerim de işte böyle örgütleniyor, ne gelir elden?)

Comments are closed.