Boş teneke çok tıngırdar…
“Mehlika Sultana aşık yedi genç/Gece şehrin kapısından çıktı.” Ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Çünkü onlar çoktan “popstar”, “alaturka star” bilmem ne star olmaya çevirmişlerdi rotalarını. “Bir hayalet gibi dünya güzeli/ Girdiğinden beri ru’yalarına/ Hepsi meshur, o muamma güzeli/ Gittiler görmeğe kaf dağlarına“. Zira bugün artık buydu “güzel“ denerek düşlenen emel. Yıllar yılı eski Türk filmlerinde iyi kalpli hassas kızın istikbalini kurtarmak ve kendisine olmadık kötülükleri yapanlardan intikam almak için olabileceği en güzel şey, en büyük gazinoda “assolist“ olmaktı. Ve bir “Türk Rüyası“ daha gerçek oldu.
Annesi küçük kuzenime yemek yemezse büyüyemeyeceğini söylediğinde, büyümezse yaşlanmayacağını, yaşlanmazsa ölmeyeceğini söyledi bilmiş bilmiş bakarak.
Çıtı pıtı bedenlerini korumaya çalışan genç kadınların içlerindeki boşluğu doldurmak istercesine çılgınca yedikten sonra müthiş bir tiksinti ve perişanlıkla klozet kapağını açıp bir parmak darbesiyle herşeyi geri çıkardıkları hastalıkların vizitesi pahalı psikiyatristlerin müdavimlerine has sorunlar olduğunu sananlar, gecekonduda yaşayan genç bir kadının zayıflama ilacı almak için ablasının parasını çalarken olaya tanık olan yeğenlerini öldürdüğünü, hiç su içmeden günde üç saat jimnastik yapıp sadece bir elma yiyerek aylarca dayanan bir işçi eşinin hastanelik olduğunu gazetelerden okumayanlardır olsa olsa. Güzellik sistemleri her yaştan her sınıftan kadını kuşatıp, sadece ceplerindeki parayı değil, tüm zihinsel sağlıklarını ellerinden almaya devam ediyor.
Güzellik sisteminin vardığı yer her zamanki gibi kapitalizmin kendisine karşı çıkan hareketleri kendisine eklemleme başarısıyla paralel gidiyor. 68 baharı tüm gücün gençlikte olduğunu, yaşlılığın çürümüş bir düzenin kokmuş bekçilerinden başka bir şey olmadığını yazdı duvarlara. Genç olanın dönüştürücü devrimci gücü temsil ettiğine inanılıyordu. Yaşlanma deneyim ve olgunlukla değil, değişime direnme ile tanımlanıyordu. Bu elbette modernleşme dediğimiz şeyin de bir parçası. Yani kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel bilgi anlayışının yerini alan, sürekli değişip yenilenen bilgi dünyası. Artık çırağın ustası kadar iyi üretmeyi, kendinden önce saptanmış kurallara ve güzellik anlayışına uyarak üretmekten başka bir şeyi hedeflemeyeceği lonca sisteminin yerini sanayi üretimine bırakmasıyla başlayan bu çağ yeniliğin anahtar kelime olduğu bir zamandı elbette. 68 baharı gençliği baştacı ettiğinde düzenin o anki temsilcilerine kafa tutuyordu ama sonrasında başlayan süreç gençliği neredeyse bir kült haline getirdi.
Yetmişli yılların hippie gençliği yerini YUPPİE denilen kitleye bırakırken (young, urban, professional sanırım bunun açılımı) düzenin en değişmez kuralı olan değişimin artık gençler eliyle aktarılacağı güvencesi geldi. Lüks tutkusu, üst sınıf hayatlar genç ve güzel olanların elindeki silahlardı. Yükselen gençlik mücadelesi, artık yeniden yapılanan şirketlerde değişime uyum sağlayamayan yaşlı yöneticilere acımasızca bir tekme vurabilecek ihtiraslı gençleri en üst konumlara taşıdı. Bu arada tüketim yaşı da giderek düşüyordu. Artık kendi bütçeleriyle, kendi kararlarıyla satın alabilecek tüketici kitlesi daha genç yaşlara indi. Gençlik kültürü bir yandan ayrışırken bir yandan genelleşti, tektipleşti. Japonya`da, Türkiye`de, İngiltere`de, düşük belli, dizlerinin altında biten bol paçalı, ceplerinden kemerlerine metal anahtarlık zincirleri uzanan pantolanlarıyla kaykaylı gençler de görebilirsiniz, yırtık kotlu, metalci t-shirtlü, uzun saçları olanları da. Milliyetler ötesi tarzlar içiçe geçtiği gibi, milliyetlerden kaynaklananlar da suya atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi dağılabilirler.
şimdi elli yaşın üzerinde olan insanların onbeş-yirmi yaşlarındaki fotoğraflarına baktığınızda yetişkin insanlar görürsünüz. Lise öğrencisiyken bile yetişkin gibi gözükürler. O yıllarda henüz gençlik, yaşlılığı işgal etmemiştir. şimdi ise genç görünmeye çalışan bir yaşlı, kendisini bırakmadığı için takdir edilecek kişidir. Giderek daha fazla insan üniversite eğitimi aldığı için okul süresi uzarken işsizlik hem eğitim süresinin uzamasını (uzmanlaşmalar, sertifika programları) hem de başka yaşam deneyimlerini (başka ülkelere geziler, stajlar) cesaretlendirir. Giderek daha geç evlenilir ya da evlenilmez; giderek daha geç çocuk sahibi olunur ya da olunmaz. Gençlik uzar.
Doksanların sonu artık yirmili-otuzlu yaşların enerjisini de kaldırmaz oldu. Güzellik sisteminin normları, giderek daha az işgücüne ihtiyaç duyan kapitalist sistemin paralelinde giderek çocuklara yöneliyor. Artık kimse büyümek istemeyecek. Gençlik pınarı güzellik sistemi tarafından keşfedildi. Dergi kapaklarından üzerinize sarkan kızlar artık ondört-onbeş yaşlarında. Ve giderek küçülecekler. Geçen yıllarda batı ülkelerinde ardarda patlayan pedofili skandallarını hatırlayın. Cinselliği ancak başkasını ezerek, bir iktidar aracı olarak yaşayanlar, kadınların sosyal haklar bakımından erkeklerle giderek eşitlenmesi sonucu savunmasız çocuklara yönelmeye başladılar. Savunmasız, üreme ve üretme gücü olmayan bedenleri arzular hale gelmeyi artık insan emeğine daha az ihtiyaç duyan, bir üreticiden çok bir tüketici olan kitleleri kucaklayan kapitalizmin bir yansıması olarak görmek belki paronaya. Ama unutmayın, modern çağda çocuk -ilke olarak- üretmez, tüketir, hak talep etmekten çok kendisine verilen hakların sınırlarını zorlar gizlice, kendini savunmaktan acizdir. Pırıl pırıl gergin teni üzerinde yaşlanmışlık yoktur, tarih yoktur. Geçen zamanın bize birşeyler eklediği değil bizden çalıp götürdüğü düşüncesi kazınır zihnimize. Aynada gördüğümüz şeylerin bize acı vermesi sağlanır önce, sonra da bu acıyı unutturacak nesnelerle donanmaya ikna ediliriz. Ve bu savaşta görünüm en güçlü silah olarak kullanılır. Arzulanmamak en büyük kabus, arzu nesnesi haline gelmek en büyük özlemdir. Kendi içine doğru derinleşemeyen insanın dış görüntüsü ile sınırlandırdığı dünyası giderek üzerine kapanan klostrofobik bir cehenneme dönüşür. Başkalarına ancak kendi görüntüsünü yansıtan aynalar olarak ihtiyaç duyar. Gençliğin tarihsizliği/talihsizliği kendini kurgusal bir dünyada nesneler aracılığıyla yeniden tanımlamaya çabalar durur.
Azgelişmiş toplumlar emekleme çağında, gelişmekte olanlar okulda, gelişmiş olanlar ise okulu bitirmiş hayata atılmış durumda sayılırlar. Arada bir sürü nüans olsa da genel metafor bu. Güzellik sistemi nasıl gözlerini olgunluktan gençliğe, oradan da çocukluğa çevirdiyse, kapitalist sistemin gözleri de bir süredir az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeydi. Asya kaplanları, Malezya, Tayvan gibi ülkeler ve tabi bizimki de sisteme taze kan getirecek olanlardı. Bu ülkeler şimdi binbir türlü toplumsal çalkantıyla yerinden oynuyor (Hatta daha da kötüsü, bazen çok ciddi çalkantılara sebep olması gereken çürümüşlük haberleri gayet kanıksanmış bir halde satır aralarında kaybolup gidebiliyor) Kapitalizm, kendi kendisini seyredecek yeni aynalar arıyor. Kendi bedenini ve yaşanmışlığını taşıyamayan, tüketmekten başka varolma yolu bilmeyen yaşayan ölülere dönmeden önce biz, yani zombileşmeden, içine gömüldüğümüz boşluktan çıkmalıyız. Bernard Shaw`ın dediği gibi; mutsuz olmanın nedeni, mutlu muyum, değil miyim diye merak edecek zamanı bulmandır. Oysa ki; “ Bu emel gurbetinin yoktur ucu/ Daima yollar uzar, kalp üzülür./ Ömrü oldukça yürür her yolcu/ Varmadan menzile ,bir yerde ölür”