İnsan kendini ancak insanda tanırmış

Topu topu üç kavramla anlatılabilir büyümek: gözbebeği, elma şekeri ve şehir


Gözbebeği, isminden midir bilinmez, bir türlü küçüklüğünden vazgeçememiş ama büyümeye de heves ettiği aşikar, kıvrak mı kıvrak bir çemberdir; geride ne bıraktığını görmekten aciz. Kıvraktır çünkü değişkendir alabildiğine. Ait olduğu vücuda göre şekil değiştirir; insanda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde. şžekli ne olursa olsun, büyümeye de müsaittir, küçülmeye de. Sebatkâr olduğu söylenemez. Nasıl göründüğü öncelikle mekâna, sonra da zamana göre farklılık gösterir. Mekânın sıfatları aydınlık ve yakınlık ise gözbebeği küçülür. Keza, zaman, gündüzün değil de gecenin zamanı ise durduk yerde aşka gelen gözbebeği büyümeye başlar. Hava karardıkça biraz daha büyür, gölgeler kaybolunca daha da büyür, nihayet ayın yüzü solduğunda kocaman bir ağızdır artık, iştahı parmak ısırtan. Velhasıl, gözbebeği denilen kararsızlığı ile nam salmış çember, ışık varsa küçülür; ışık yoksa büyür. Işık dediğin ele avuca gelmez gerçi ama her halükarda uzaklardan bir yerlerden geliyor olmalıdır ki, gözbebeği ne zaman uzaktaki bir cisme baksa büyür, ne zaman yakına yönelse küçülür. Hasıl-ı kelam, zanneder ki yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın durumu ise daha karmaşık, daha belirsiz. Onun payına karanlık düşer, zaten karanlığı da kimse yakından görmek istemez.
Tanrının ihmal, doğanın haksızlık, köylüsünü bekleyen toprağınsa zulm ettiği ilk katil Kabil`in ellerinde biçimlenen şehir, tekin bir yer değildir.
Elma şekerine gelince, o yanlış kapıdır; kırkıncı oda€¦
Primo Türk Çocuğu isimli hikâyesinde Ömer Seyfettin, her milli kimliğin “öteki” ile arasındaki mesafeyi muhafaza etmesi gerektiğini anlatmak için farklı kuş türlerinden örnekler verir. Yazarın amacı, milli edebiyat okurlarına, doğanın kendilerine bahşetmiş olduğu bir içgüdüyle hareket eden serçelerin asla başka kuş türlerinin arasına karışmaya kalkmadıklarını göstermektir. Buradan çıkartılacak ders bellidir: Kargalar kargalarla, güvercinler güvercinlerle, serçeler de serçelerle düşüp kalkmalıdır. Aksi takdirde sadece “biz” ve “onlar” arasındaki ayırımın sürekliliği kesintiye uğramakla kalmayacak, bir de milli aidiyetler arasındaki sınırların bulanıklaşmasıyla birlikte, ulus-devlet inşası için elzem olan “yekpare biz” sarsıntıya uğrayacaktır. Bu sebepten ötürü, Türklerin genellikle serçelerle, azınlıkların da kargalar ya da güvercinlerle özdeşleştiği Ömer Seyfettin külliyatında asıl düşman, karga olduğunun bilincinde olduğu için kendini serçelerden uzak tutan kargalar değil, serçe olduğu halde kendine bir “kuş” üst kimliği arayanlardır. Daha somut bir ifadeyle, Ermeni milliyetçisi bir Ermeni ya da Rum milliyetçisi bir Rum, milli türler arasındaki ayırıma riayet ettikleri ve “kendilerince mukaddes” bir ülküleri olduğu için yazarın gözünde belli bir saygınlığa sahiptir. Oysa Türklük şuurundan yoksun olduğu için kendi uçuş sahasının dışına çıkmaya çalışan bir Türk, “yabancılaşmış” bir Türktür. “Yabancı”nın kendisine biçilen “öteki”liği sahiplenmesi, Türk kimliğini pekiştirirken, “yabancıya öykünen ya da yakınlaşan Türkler” kategorileri bulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kısacası, aslolan, herkesin nereye ait olduğunu bilmesidir. Aksi takdirde ortaya çıkacak olan felaketin ismi, Ömer Seyfettin`in nezdinde “kozmopolitlik”tir.
Yazara göre kozmopolitlik yandaşları bir serçe kadar basiretli olamadıklarından, türler arasındaki hudutlara riayet etme gereği duymaz; başkalarının sahalarına girmeye ya da başkalarını kendi sahasına sokmaya çalışır. Tam da bu sebepten ötürü, Osmanlı imparatorluğunu oluşturan unsurlar içinde görece en geç Türkler arasında kabul gören kozmopolitler, Türklük şuurunun önünde şuursuzca dikilmektedir. Rahatlıkla görülebileceği üzere, Ömer Seyfettin külliyatı, kozmopolitliğin batağından kurtulduktan sonra gözü ve bilinci açılarak Türklüğünü keşfedenlerin serüvenleriyle örülüdür.

Öte yandan “Kamusal İnsanın Çöküşü” adlı kitabında Richard Sennett, Balzac`tan aldığı ilhamla, taşralı ve kozmopolit kavramlarını karşılaştırır. Ona göre, “bir kozmopolit yalnızca hayalini kurabildiği yaşam tarzlarına ve henüz karşılaşmadığı insanlara inanmaya can atarken, bir taşralı sadece her gün görerek tanıdığı kişilerde gözlemlediği şeye inanır.” Çarpıcı şekilde, Ömer Seyfettin`in kendi türünün hareket alanından çıkmayan milliyetçisi ile Balzac`ın sadece tanıdıklarıyla temas kuran taşralısı örtüşmektedir. Her iki kavramsal kıyaslamada da kozmopolit, “yabancı”yı ötelemediği için “biz”ini şaşırmış biridir.

Kozmopolit ve taşralı ayrımı, şehri ve şehirlileri alakadar eden bir ayrımdır. Ne de olsa şehir, yabancılarla karşılaşmanın kuvvetle muhtemel olduğu bir yerleşim alanıdır. Eğer şehri tanımlarken ölçütümüz yabancı ile karşılaşma ihtimali olacaksa, İstanbul`a boş yere şehr-i şehir denmediği ortadadır.
Bununla birlikte şehircilik tarihi, kendi kuş türünün uçuş sahasını korumakta kararlı şehir sakinleri tarafından alınan önlemlerin tarihidir aynı zamanda. Kimi zaman bu önlemler kişisel bir tercihten kaynaklanır; Otomatik Portakal`ın şehir dışında yazan ve yaşayan entellektüelinin yaptığı gibi. Kimi zamansa tanımı önceden yapılmış bir topluluğun göçüdür sözkonusu olan. Son on yılda özellikle büyük şehirlerde hız kazanan bu süreç, şehrin alternatif köşelerinde alternatif yerleşim birimlerinin yükselmesine yol açmıştır. Bu kurtarılmış bölgelerin kendi süpermarketleri, postaneleri, hatta okulları vardır. Her şey hudutları itinayla çizilmiş bu alandan çıkmaya mümkün olduğunca gerek kalmayacak şekilde ince ince tasarlanmıştır. Balzac`ın terminolojisine dönecek olursak, hepsi birbirine benzeyen insanların hepsi birbirine benzeyen evlerde oturdukları bu bölgeler taşralılığın kaleleridir. Buralarda “yabancı”ya yer yoktur.
Öte yandan hızla yaygınlaşan ve içselleştirilen taşralılaşma süreci, söz konusu alternatif yerleşim birimleriyle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir düzleme yayılmış, derine kök salmış gündelik yaşam pratiklerinden beslenmektedir. İşte tam da bu pratikler doğrultusunda, mümkün olduğunca kendimize benzeyen insanlardan örülü bir ilişkiler ağının içinden çıkmıyor ya da çıkamıyoruz. Bizimle aynı okuldan, kökenden ya da kültürden gelmeyen, sadece hal ve tavırlarıyla değil, başlı başına var oluşuyla bizi tasvip etmeyen; değil aynı dili konuşmak, kelime haznemizin dışına çıkmayan; gözlerinin aynasında meşruiyet bulamayacağımız hiç kimseyle yollarımızın kesişmemesine gayret ediyoruz. Osmanlıdan bu yana süregelen “bir yandan hızla batılılaşırken bir yandan da bir türlü batılılaşamamanın gerilimi” nihayet bugün Ömer Seyfettin`in tahammülsüzlüğünü bile gölgede bırakacak bir tepkiselliği, gururla yanında gezdiriyor. şžimdi artık değil birbirinin dilini anlamaya çaba göstermek, “ana dili” aynı olan insanlardan müteşekkil topluluklar var sadece. Her daim huzur ve güven vadeden, kaybı büyük, telafisi zor bir süreç tıkır tıkır işliyor. Zemberek çalışırken “aynı” olanın ne denli “farklı” olabileceğini görüp şaşırıyoruz. Kendimize benzeyen, aynı mayadan yoğrulduğumuz sevgilimiz, arkadaşımız, eşimiz pek farklı bir harekette ya da yorumda bulunduğunda bundan keyif alıyoruz. Oysa, “aynı” olanın farklılığını keşfetmek iki atımlık baruttur sadece; “farklı” ve hatta “zıt” olanın “aynı”lığını keşfetmenin yanında.

Oysa birilerinin sahiplenilmesi, ancak birilerinin dışlanmasıyla mümkün olabileceğinden, Sennett`in dediği gibi “dışarılılıkların dışlanması” elzemdir. “Onlar” dışlandıkça, uzağa itildikçe, “biz” arasındaki dayanışma artar. Bu beraberinde hoş ve ılık bir kardeşlik duygusu getirir. Böylece çift unsurlu, iki başlı bir süreç doludizgin yol alır. Bir taraftan “onlar” sürekli ve hızla dışlanırken, bir yandan da “biz” üyeleri sımsıkı birbirine kenetlenir. Oysa bu başkalarının dışlanması üzerine kurulu bir kardeşliktir. Ya da denilebilir ki, kardeşliğin kardeş katline yol açan bir uyarlamasıdır bu. Kardeş katili Kabil`in kurduğu şehrin sakinlerinin kardeş katlini doludizgin sürdürmeleri belki de garip bir tesadüften ibarettir.
Hazır tesadüflerden söz etmişken, hiç de tesadüfÜ® görünmeyecek kadar muazzam bir işleyişin parçaları saçılmış dört bir yana. Meşrutiyetten hemen sonra sokak köpekleri tarihlerinin en büyük tehcirine uğramışlar mesela. İstanbul sokaklarında dolaşan kafesli arabalar bu köpekleri toplayıp Hayırsız Ada`ya sürmüşler. Aslında kolektif kişilikle oluşturulmuş bir cemaatin alanı daraldıkça, kardeşlik duygusu giderek yıkıcı hale geldiğinden, her gün her dakika birileri bir hayırsızlığa sürülüyor. Böylelikle dışarlıklılar, tanınmayanlar ve benzemeyenler kaçınılacak yaratıklar oluyor. Dışarlıklılar, tanınmayanlar ve benzemeyenler o kadar çoklar ki dışlama mekanizması hiç durmamacasına, kendi kendini kışkırtan bir hızla işliyor. Bu noktadan itibaren sistem, geçmişte kaçırdığı fırsatlara yanarken, en yakınındakilerin geleceklerinin üzerine gölgesini düşüren, hayatından bıkmış bir ev hanımına benziyor. Kucağında tuttuğu pirinç dolu tepside ayıklanacak ne çok çöp, ne çok taş var.
Sidharta, “ermişliğin yolunu katetmeden” evvel, kendi uçuş sahasında kanat çırpardı. Hayatın kötülüklerini görmesin, üzerine kötülük bulaşmasın, sudan pakize, cennetten ala bir ortamda sadece ve sadece yakından bildiği insanlarla birlikte yaşasın diye bir saraya kapatılmıştı. Bir müddet bu böyle gitti. Sidharta, güzel prensesi ve çocuklarıyla birlikte sarayda yaşamını sürdürdü. Ne var ki mutsuzdu. Kendine yasak olan o diyara varmak, kırkıncı kapının ardına bakmak istiyordu. Nihayet bir gün dayanamadı; sahip olduğu her şeyi terk ederek, dışarı denilen yeri görmek üzere yola çıktı. “Dışarı”nın “yabancı”ların mekânı olduğunu biliyordu bilmesine de yabancının neye benzediğini kestiremiyordu. Sonunda onu gördü. Yabancı yaşlı bir adamdı. Bir müddet sonra, Sidharta sarayına geri döndü. Yine kuşatılmış, yine mutsuzdu. ܜstelik artık yabancının neye benzediğini de bildiğini düşünüyordu. Eski bir tanıdığı bulmaya ahdetmiş gibi tekrar kaçtı sarayından. Dışarıda aynı yaşlı adamı bulacağını zannederken, bir keşiş çıktı karşısına. ܜçüncü ve dördüncü kez sarayından kaçtığında da, önce bir hastayla, sonra da bir ölü ile karşılaştı. Sidharta o zaman anladı ki “yabancı” yaşlı bir adam da olabilir, bir keşiş, bir hasta, bir ölü de. Yabancının çoğulluğu, dışarının bilinmezliği Sidharta`yı büyülemiş olmalı ki bir daha sarayına geri dönmedi. Bir mağarada, bir önceki yaşamının reddiyesi üzerine kurduğu ve ileride pek çok taraftar bulacak olan dört ana ilke geliştirdi. İnsan düşünmeden edemiyor; eğer Sidharta sarayından koptuktan sonra, mağaraya kapanmadan evvel beşinci yabancıyla karşılaşsaydı, beşinci bir ilke olacak mıydı öğretisinde? Ve eğer öyleyse, onuncu, yüzüncü, beşyüzüncü “yabancı” ile karşılaşmış birinin beyni nasıl işler acaba, yüreği ne yöne akar?
Yabancı bilinmezliktir. Ne yapacağını, neye benzediğini, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu kestiremediğin insandır yabancı. Tanımadığın ve tanımaman gerekendir yabancı; eskaza elma şekeri uzatmışsa , derhal kaçınılması gereken.

Yabancı “biz”e yasaktır; yasak bize yabancı değil.
Kendimize benzeyen herkes “biz”e yakındır, yakınımızdadır. “Biz”e yakın olan herkes aydınlıktır, aydınlıktadır. “Yabancı” ise uzakta ve karanlıkta, meçhul bir gölge.
Yabancıdan tamamen arındırılmış bir tepside, bembeyaz pirinç tanelerinden müteşekkil “biz”imizle o hep övgüsünü düzdüğümüz özgürlüğe kanat çırptığımızda, gözbebeklerimiz küçülecektir alabildiğine. Gözbebeklerimizle birlikte kâinattır küçülen, ufkumuzdur daralan ve bir de yüreğimizdir ufak, ufacık bir bezelye tanesi gibi suyunu yitirmiş bir yeşillikte pörsüyen.

Comments are closed.