Hayat, sen başka planlar yaparken sana olandır!
Çocukken çok yaramazdım. Zaten bence çocuk olmanın en iyi yanı yaramaz olma hakkına sahip olmak.
Misal ben diş macununun tadını sevmediğim için yıllarca tüp çukulatayla dişimi fırçaladım. Ekmeğe diş macunu sürüp yiyen bir çocukla dialektik gereği iyi arkadaş olduk. İkimiz yaramazlık konusunda sınır tanımıyorduk. Çarşaftan kedi paraşütü icad ettiğimizi, kedileri bu paraşüte bağlayıp balkondan attığımızı hatırlıyorum. Kediler sertçe yere iniyorlar ve üstlerine kapanan çarşafla birlikte koşturmaya başlıyorlardı. En son attığımız kedi ise bir yavru kediydi ve hafifliği yüzünden çarşafı dolduran rüzgarla göğe yükselmişti. Gökyüzünde küçük bir nokta haline gelene kadar acı dolu miyavlarını duyduk. Kediyi bir daha görmedik. Bilim şehidi olmuştu. Uzaya kedi gönderen ilk Türkler olmamıza rağmen elimizden bir tutan çıkmadı. Kedinin ölümü bize ders oldu. Ertesi gün roket yapmaya karar verdik. Roket için arabalardan hortumla benzin alırken arkadaşımın yanlışlıkla yuttuğu benzinler onu hasta etti. Bütün akşamüstü oraya buraya kusarak mahallede huzursuzluğa sebep oldu. Artık bizi gören insanlar ve kediler saklanacak delik arıyorlardı. Her gün bir öncekinden daha aptalca birşey yapmaktan bıkıp usanmıyorduk. Bir gün arkadaşım perdeleri kibritle yaktıktan sonra, kolonyayla söndürmeye çalışırken ayaklarını yakmıştı. Zira kolonya ile iyice alevlenen ateşi tekmeleyerek söndürmeye çalışmıştı. Aynı arkadaş iyileşir iyileşmez, çubuk krakerle sigara içiyor taklidi yaparken, çubuğu ocakta yakmaya yeltenmiş ve kaşlarından olmuştu. Fakat en kötüsü ayaklarını ikinci kez yakmasıydı. Çoraplarını ayağından çıkarmadan ütülemeye çalışmıştı. Anne ve babasının sinirleri epey bozuldu. Evi yangın söndürücüyle doldurdular. Bu arkadaşın yatağın altında kamyon lastiği biriktirmek, buzlukta hamam böceği dondurmak, 20 tane sakızı aynı anda çiğnemek gibi alışkanlıkları vardı. Ispanak gibi sevmediğimiz yemekleri anneler görmeden ceplerimize doldururduk. “Yemeğini yedin mi?” diye sorduklarında, “Hayır, cebime koydum” derdik. İnanmazlardı ve komiklik yaptığımızı düşünüp gülerlerdi. Oysa biz ciddiydik. Ama çayımızı oniki şekerli içtiğimiz için kimse bizi ciddiye almazdı.
Okulun, bizim gibi yaramaz çocuklar ayak altında dolaşmasınlar diye icat edilmiş bir kurum olduğundan şüpheleniyorum. Benim teorime göre okul bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı. şöyle ki eski çağlarda yani dünyada daha okul müessesi yokken hayat ıstırap içinde geçiyordu. Çocuklar okul olmadığından gün boyu ortalıkta dolanıyor, kah yaramazlık yapıyor, kah yaramazlık yapıyordu. Büyükler arasında sinir krizi geçirmek ve intihara sürüklenmek çok yaygındı. Çocukların kurduğu çeteler etrafta dehşet saçıyorlardı. Yakaladıkları büyükleri kandırıp, “amca at olsana, eşek olsana” diye sırtına biniyorlardı. Adam “sırtım ağrıyor” filan dese “sırt ne demek, ağrı ne demek, şu ne demek, bu ne demek?” diye adamı deli ediyorlardı. Adam can havliyle at oluyor, eşek oluyordu. O çağ çocukların altın çağıydı. Dilleri pabuç kadardı ve 24 saat tenefüs gibi geçiyordu. Sonunda büyükler çocukluğun bir akıl hastalığı olduğuna karar verdiler ve tedavi etmek için okulu icat ettiler. İlk yıllar tecrübesizlik yüzünden her şey iyi gitmiyordu. Örneğin zil henüz icat edilmediğinden teneffüs olunca çocuklar dışarı çıkıyor, bir daha geri gelmiyordu. Tabii bütün zorluklar zamanla aşıldı. Artık çocuklar hastalığın en şiddetlendiği yaşlarda hop okula yollanıyorlar. Tedavinin ilk yıllarında çocuğa günde iki üç saat “Neşeliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz” diye bir şarkı söyletiliyor. Böylece çocuk okulda neşeli olması gerektiği konusunda şartlanıyor. Günlerini bahçede nedensiz bir neşeyle yakalamaca oynayarak geçiriyor. Çocukların yara bere içinde geçirdiği bu dönem bir çeşit doğal seleksiyon da oluyor. Sonra doz arttırılıyor. 12 yaşında ortaokula başlayan erkek çocukları kravat takmaya zorlanıyor. Kravat gerçeği ile karşılaşan çocuk, bu cüce broker kılığına intibak etmeye gayret ediyor. Fakat çoğu zaman arka sıralarda fenalık geçiriyor. Öğretmen ise tedaviye ısrarla devam ediyor, x diyor, z diyor, kalk diyor, otur diyor. Çocuk, doğasına aykırı bu ortamda yaşam savaşı veriyor. Aslında counter strike oynamak istiyor. Böyle olunca da can sıkıntısının sözlükteki karşılığı “okul” oluyor.
Bu nedenle taa en başından okulu sevmem mümkün olmadı. Garabet daha ilk gün başladı. İlk gün simsiyah bir önlük giydim ve bütün gün piştim. Güneş vardı ve cam kenarında oturuyordum. Fakir bir ülkede olduğumuz için perdeler kısaydı ve gölge etmiyorlardı. Simsiyah önlüğüm güneş ışınlarını mükemmel bir şekilde emiyordu. Misal, dışarıda hava 22 derece ise önlüğün içinde 40 oluyordu. Bir de yaka denen bir aparat vardı ya. Eziyetten ziyade bir işlevi yok. Keskin kenarlarıyla boynumuzu sıkmak suretiyle her daim disiplinli bir baş duruşu sağlıyordu. Yani bu tasarım harikası aksesuar öyle bir şekle sahipti ki insan başını dik tutmazsa keskin kenarları boyna nüfuz ederek acı veriyor ve çocuğu laubali bir gevşeklikten uzak tutuyor. Böylece çocuk, bir Türk gencine yakışır şekilde başı dik, gözleri acıdan vakur, hep uzaklara bakıyor. Çocuklara bu stil iyice yerleştirilebilirse uzaklarda parlak bir gelecek olması kuvvetle muhtemeldi. Velhasıl bu okul hadisesi kötü başladı ve sonra da kötü devam etti. O insan tabiatına aykırı önlük ve yakalarla kah pişerek, kah yaralanarak ilim irfan olayına girmeye çabaladım. Öğretmen günler boyunca bizim için bir anlamı olmayan çarpım tablosu adında bir tablodan bahsetti. Bu tablo dünyadaki en önemli birkaç tablodan biriydi. Üzerinde üç kere üç dokuz filan yazıyordu ve bu da çok çok önemli birşeydi. Kimse üç kere üçü kafasında bir yere oturtamıyordu. Kötü bir tekerleme gibiydi. Okul benim için 40 derece sıcaklıkta sıkıcı tekerlemeler ezberlemem gereken bir ızdırap yuvası halini almıştı. Oysa ben de herkes gibi büyüyünce astronot olmak niyetiyle okula gelmiştim ve geldiğime bin pişmandım. Bu koşullarda astronot olmam mümkün değildi. Ayrıca öğretmende de astronot yetiştirecek bir pırıltı göremiyordum. Habire elma diyor, armut diyor, topluyor çıkarıyor, tablo üstüne tablo anlatıyordu. Yaka bir yandan, önlük bir yandan bu okul işinden daha o zaman soğudum. Hem perdeler de kısaydı.
Benim okuduğum bütün okullarda haftada en az bir gün tören yapmayı gerektirecek mühim bir gün olurdu. Tören ekseriyetle bahçede yapılırdı ve yazın pişmek, kışın üşümek anlamına gelirdi. Her iki durumda da hazırolda durmak ve bozuk bir mikrofon dinlemek şarttı. Ödül olarak dersler kaynadığı için hem öğretmenler hem de biz bu işten karlı çıkardık. Fakat çocuğun biri robotvari adımlarla kürsüye çıkıp da şiir miir okumaya başlayınca beni afakanlar basardı. Zira bu kürsüdeki arkadaşlar garanti yapmacık olurlardı. Hatta ne kadar yapmacık olurlarsa o kadar başarılı sayılırlardı. Bu çocuklar epik epik gürleme kabiliyetiyle doğuştan nurlandırılmışlardı. Sesleri kah ağlamaklı, kah cesur, ama her zaman vakur çıkardı ki büyükler bu işe bayılırlardı. Özellikle çocuğun annesi babası yoğun hissiyat dalgalanmaları yaşıyormuş gibi yaparak etrafa “bu süper çocuk bizim, ayrıca gördüğünüz gibi hisli ve çok yönlü bir aileyiz” izlenimi vermeye çalışırlardı. Çocuğun düpedüz yalancı olduğunu, hatta ruhunu teslim ederek okuduğu bu şiirdeki birçok kelimenin anlamını bile bilmediğini nedense kimse farketmezdi. Çocuğun içine sanki bir ruh girmiş gibi gelirdi bana. Daha on dakika önce tek derdi çekmeceli kalemkutu olan bu çocuk şimdi transa geçmiş, bilmediği kelimeler kullanarak karışık cümleler kuruyordu. Ne ses tonu ne de söyledikleri ona aitti. Ürkütücü bir bilgiçlikle dehşet saçıyordu. Buna rağmen nasıl olup da herkese pek sevimli geliyordu anlamazdım. Büyükler kürsüdeki bu paranormal olayın asla farkına varmıyorlardı. 1.20 boyundaki bir çocuğun böyle ciddi meselelerden, abartılı bir alakayla bahsetmesi olağan geliyordu onlara. Keyifle dinliyorlardı. Bana da durduğum yerde rahat batıyordu. Kürsüdeki arkadaş adına utanıp, sıkılıyordum. Birileri çocuğun rol kestiğini anlayacak diye dertleniyordum. Öğretmenler de şiirden etkilendiğim için böyle dertli durduğumu düşünüyor, “ne kadar içli çocuk” diye beni takdir ediyorlardı. Hayatımdaki ilk yanlış anlaşılmalar işte bunlar olmuştu.
Ortaokulda Ömer Seyfettin vardı. Hikayeleri insanı tarifsiz kederlere sürüklüyordu. Bize de rahat battığından hoşumuza gidiyordu. Kuşpalazı diye bir hastalığın varlığını bu hikayelerden öğrendik. Müthiş birşeydi. Yıllarca yatakta yatıyor ve ölmek için yalvarıyordunuz. Sonra kesik kol vardı. Hele “Bomba”, tüyleri dikme anlamında her türlü rakibini geride bırakıyordu. Hatırlarsınız, sonunda paketten kesik kafa çıkıyordu ki, bu derece bir dehşeti Amerikan sineması ancak doksanlı yıllarda “Seven”la yakalayabildi. Brad Pitt’e gelen pakette de kafa vardı ve fakat net olarak görünmediği için “Bomba”daki tasvirlerin dozunda tesirli değildi. Yaşımız büyüdükçe Ömer Seyfettin hikayelerindeki dehşet bizi kesmez oldu. Neyse ki Stephen King vardı. Edebiyat demek, dehşet demek olduğundan başka kitaplara pek yüz vermiyorduk. Gerçi sınıfta “Martı” ve “şeker Portakalı” gibi acayip kitaplar okuyan kızlar vardı ama biz onlarla görüşmüyorduk.
Edebiyat öğretmeni bizdeki bu Stephen King tutkusundan hiç hazzetmiyordu. Ona göre gittiğimiz yol, yol değildi. “Kendi kültürümüzü anlatan eserler…” diye başlayan, devamını hiçbir zaman dinlemediğimiz, o yüzden de buraya yazamayacağım cümleler kuruyordu. Akabinde iki ders boyunca olabildiğince yavaş, Sait Faik okuyordu. Uyuyanlara “git yüzünü yıka gel” diyordu. “Hocam ben gözüm kapalı dinliyorum” yalanına hiç kanmıyordu. Uyumak yasaktı. Mağdur oluyorduk. Zaten bu kuşak çatışması denilen şey sırasında hep küçük kuşak mağdur olur. Yani bizim edebiyat öğretmenimiz hiçbir zaman kendisine iki ders boyunca metalika dinletmemize izin vermedi. Bu edebi terapilerden bir sonuç çıkmayınca öğretmen dozu arttırdı. Bana dönem ödevi olarak Yakup Kadri’nin “Yaban”ını inceleme görevi verdi ki, bu cezayı hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Öğretmen amacına ulaşmıştı. Ödev bende kuşpalazı etkisi yaptı. Acılar içinde tamamladıktan sonra birkaç yıl Stephen King dahil hiçbir kitabın kapağını bile açmadım. Kendimi hayır işlerine verdim. Ödevin fotokopisini ihtiyacı olan alt sınıflara dağıttım. Kuşpalazı salgınını önledim.
Ortaokuldaki resim ve müzik öğretmenleri ise mütemadiyen üzgündü. Bunun sebebi müfredatın “Bizim çocuk illaki mühendis olacak” zihniyeti ile yapılmış olması. Aslında doğası gereği hoş vakit geçirmemiz gereken bu iki ders amacından saptırılmıştı. Zira inanışa göre tüm Türk çocukları genetik üstünlükleri sayesinde potansiyel birer mühendis ya da futbolcuydu. Böyle resim mesim işleriyle ziyan olmaları memleket için istenmeyen bir durumdu. Müfredat, bizi bu lüzumsuz işlerden uzak tutmak için özenle hazırlanmıştı. Birileri “Ne yapsak da bu derslerde çocukları afakanlar bassa” diye düşünüp hazırlamış olmalı. Bu yüzden yıllar ve yıllar boyunca resim derslerinde hep bayram ve tören resmi çizmeye zorlandık. Bu resimlerin hepsi aynı olurdu ve görene acı verirdi. Kara önlüklü çöpten bacaklı çocuklar bayram olduğu için sevinç içindeler ve gülerek bayrak sallıyorlar. Bazen kullanmaya zorlandığımız tekniklerle resim hadisesi bizim için tahammül edilmez bir hal alıyordu. Düşün bir kere, 12 yaşındasınız ve öğretmenler günü ile ilgili patates baskı yapacaksınız. Zaten bir önceki ders Konya’daki önemli medreselerin yapılış tarihini öğrenmişsiniz, hala onun şokunu yaşıyorsunuz, bir de bu “patatesle resim yapan çocuklardaki davranış bozuklukları” deneyi çıkıyor karşınıza. Müzik dersi de aynı kıvamdaydı. En büyük garabet, blok flüt çalmak zorunda olmamızdı. Sınıftaki bir kaç orjinal çocuk dışında kimse çalamazdı bu aleti. Delikleri kapatmak zordu. Notalar ekseriyetle bozuk çıkar, bu sesler insanda sinir yapardı. Velhasıl çalana zahmet, dinleyene eziyet bir aletti bu. Yine büyük bir titizlikle hazırlanan müfredat, normal bir çocuğun nefret edebileceği ne kadar şarkı türkü varsa barındırıyordu. Hepsi sıkıcı ve zor olmaları göz önüne alınarak özenle seçilmişti. Kah solo olarak kah gruplar halinde yapılan flüt terapileri sonucu çocuktaki olası bir müzikal eğilim tamamen yok ediliyordu. Çocuk resimden de nefret ettiğine göre mühendis olması için hiç bir engel kalmıyordu. Okulda yaşanan acı deneyimler yüzünden bugün her Türk genci içgüdüsel olarak kendini üniversiteye girip mühendis olmak zorunda hissetmektedir. Aksi halde berduş olacağına inanmaktadır. Velhasıl zannımca bu nedenle ülke üniversite görgüsüzlüğünün pençesinde kıvranmakta. Türk pop müziği ise katlanılmaz bir halde. Henüz Türk mühendislik harikası bir uzay gemisi filan da çıkmamıştır ortaya. Ne var ki kimsenin hiçbirşeyden şikayeti yoktur. Ağaçlar yaşken eğilmiştir.
Orta ikiye gidiyordum. Hani sınıftaki kızların, ütü masasına benzeyenler ve benzemeyenler diye ikiye ayrıldığı dönemler. Herhalde hormonlar filan yüzünden herkes zor bir dönem geçiriyordu. Her neyse, o yıl okulda bir şaka furyası başlamıştı. Özellikle öğretmenlere sıkıntı veren şakalar yapmak çok modaydı. Onlarla iletişim kurmaya çalışıyorduk herhalde. Zira bir iletişim bozukluğu vardı. Yani yıllardır hep “otur, kalk” filan diyorlar, biz de hep oturup kalkıyorduk. İletişim olayımız bu eksende şekillenmişti. Nedense öğretmenler için en önemli olay büyüklere saygı olayıydı. Ne olursa olsun, saygı olmadıktan sonra her şey boştu. Kanaat notu diye bir şey var ya misal. İşte bu not çocuğun düğme ilikleme hızına ve otur-kalklardaki performansına göre verilir. Öğrenciler arasındaki yaygın inanış ise, öğretmenlerin düşmanımız olduğuydu. Bizimle arkadaşlık kurmak isteyen öğretmenleri bile düşman ajanı gibi görüp araya saygılı bir mesafe koyuyorduk. Zaten onlar da otur-kalk sisteminin mağduru olduklarından iletişim kurayım derken patetik oluyorlardı. Mesela şöyle diyorlardı: “Arkadaşlar hep ders olmaz, şimdi biraz muhabbet edelim… Sen kalk bakalım, bi şiir oku.” Bu tür derslerde ilk 10 dakika cılız bir muhabbet olur, akabinde ders sonuna kadar sıkıntılı bir sessizlik olurdu. Neyse bir gün şaka olsun diye sınıf masasının çekmecesine kedi koyduk. Öğretmen çekmeceyi açtığında kedi fırlayıp öğretmenin kafasına bastı ve dolabın tepesine çıktı. Akabinde de pencereden dışarı atladı. Kötü olansa sınıfın dördüncü katta olmasıydı. Okul o gün gözüme her zamankinden daha trajik göründü. Kedi bile okulda kalmak yerine ölmeyi tercih etmişti.
Sonra liseye başlıyosun dediler. Orda bir tarih öğretmeni vardı ki kendisi grotesk bir insandı. Misal, diyordu ki Çanakkale Savaşı’nda o kadar çok kan dökülmüş ki kanlar bir nehir olmuş ve bu nehre kapılan kuzular filan hep boğulmuş. Bu tarz mübalağalı anlatımlar, özellikle “i” harflerinin noktalarını kalp şeklinde yapan kızları tedirgin ediyordu. Neyseki biz Stephen King müptelası birkaç arkadaş 80′lerin Türkiye’sinin o kısıtlı imkanlarına rağmen, belli bir neo-gotik tarzı oturtmayı başarmıştık. Hayatı alacakaranlık kuşağı gibi algılama eğilimindeydik. Bu açıdan tarih öğretmeni ile aramızda bir sorun yoktu. Stili hoşumuza gidiyordu. Ona Kimeryalı diyorduk. Zira kendisi, belki inanmayacaksınız ama Conan hayranıydı. Teneffüslerde filan diğer öğretmenlerden uzakta bir köşede Conan okuyordu. Saçları olması gerektiğinden epey uzundu ve gömlekleri her zaman buruşuktu. Bu haliyle problemli bir öğretmendi. Arkadaşlarından dışlanmış filan gibiydi. Sınavlarda masasına Conan bırakıyorduk. Önce ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu. Sonra yavaş yavaş masanın etrafına dönmeye başlıyordu. Sonunda dayanamıyor alıp okuyordu. Biz de kopya olayına giriyorduk. Bir kere müdürün bizim tarihçiyle tartıştığına şahit olmuştuk. Müdür, “Öğrencilere kötü örnek oluyorsunuz” filan diyordu. Tarihçi de nedense Lale Devrinden bahsediyordu. Biz de müdür odasının penceresinin altında kitap okuyor numarası yapıyorduk. Tartışmaya kulak kesilmiştik. Bir ara tarihçi cama doğru geldi. Çok sinirli bir hali vardı. Ufka doğru kısık gözlerle bakarak “Crom, sen bana sabır ver” dedi. Conan’ın ikide bir “Crom adına” demesinden hareketle bizim tarihçi de Türk-Kimerya sentezine girmiş ve şovunu yapmıştı. İşte tüm lise hayatımın en eğlenceli günü o gündü. En eğlenceli ikinci gün ise üç gün uzaklaştırma cezası aldığım gündü. Ceza hafta sonuyla birleştiği için sevincim iki kat artmıştı.
İşte bu ilköğrenim yıllarında öylesine çok yorulmuşum ki üniversitede bir dönem, kısa bir dönem sadece miskinlik yaptım. Evden dışarı çıkmadan yaşıyordum nerdeyse. Yani kronik olarak yorgundum diyebiliriz. Hep ama hep yorgundum. Günde 24 saat, haftada yedi falan diye uzatacak değilim. Anladınız muhtemelen. Yorgun. Yani yine buna döndüğüm için üzgünüm ama öyle yorgunum ki bu yorgunluğu damarlarımda hissediyordum. şöyle oluyor, damarlarımdaki kan hep duruyor gibi geliyor. Belki vücut saati denen saatle ilgili bir problem vardı. Aslında bende öyle bir saat olduğundan şüpheliyim. Yani olsa ne işe yarayacak ki? Zaten hep yorgunum ve hep uykum var. Vücudumda bu saatin ayarlaması gereken bir şey yok demek istiyorum. Sanırım bende sürekli kıtalararası yolculuk yapmış gibi, jetlag mi diyorlar, ondan var. Çocukken antidepresan kazanına düşmüş de olabilirim. şu uyutucu olanlarından bahsediyorum. Uyutarak beyni format etme prensibiyle çalışan antidepresanlardan. “Aman bu deli uyusun da kafamızı dinleyelim” diye yapılmış olmaları kuvvetle muhtemel.
Bendeki bu kronik mahmurluğa rağmen ne olduysa oldu bir sabah uyandım ve İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Yoksa o hikayedeki gibi, bir kaç hafta içinde bir sabah uyanacak ve kendimi böceğe dönüşmüş bulacaktım. Bunu hissetmiştim. İçimdeki böcek vücudumu yavaş yavaş ele geçiriyordu. Misal sürekli çikolata yiyordum. Başka birşey yemek istemiyordum. Aslında içimdeki böcek çikolata hastasıydı. Bana kalsa pizza falan da yerdim arada. Bu böcek beni kontrol ediyordu. İçimdeki böceğe hiçbir şekilde karşı koyamıyordum. Zaten Jetlag’im vardı. Kolumu kaldıracak halim yoktu. Böceğe dönüşmem an meselesiydi. O an gelince mesele bitecekti. Hava değişimi olayına girmem gerekiyordu. Bu sebeple gitmeye karar verdim.
Yine de böyle radikal bir karar almam çok tuhaftı. Yani bakkala gitmek bile benim için büyük bir trajedi haline gelirken, nasıl böyle uluslararası bir devinimde bulunacaktım ki? Bu bana fazla gelmeyecek miydi? Muhtemelen uyurken kafayı bi yere çarpmıştım, belki de bi bunalım falan geçiriyordum. Kesinlikle garip birşeyler oluyordu. Sonuçta kararımı vermiştim ama uygulayamıyordum. Neyseki miskinliğime bir renk katmıştım. Sabahtan akşama kadar yataktan çıkmadan playstation oynuyordum. Televizyonu yatağın yanına taşımıştım. Uykum gelince uyuyordum. Kalkınca kumanda kucağımda oluyordu. Hemen yine oynamaya başlıyordum. Sadece oyun almak için dışarı çıkıyordum. Zaten dışarı çıkınca gözlerim filan kamaşıyordu. Sonuçta vize mize işleri aylar sürdü. Bürokrasinin en ufak bir suçu bile yoktu. Yani bana göre bu bürokrasi epey hızlıydı bile. Misal muhtara gidip bir ikametgah zamazingosu almam iki haftayı buldu. Zira yataktan beşten önce kalkamıyordum bir türlü. Beşte kalkınca da nasılsa her yer kapanmıştır diye başlıyordum oyun oynamaya. Bir kere dördü çeyrek geçe kalkmayı başardım, hemen muhtara gittim. Muhtar benden fotoğraf istedi. Tabii böylece benim işler iki hafta daha uzadı. Konsoloslukta kuyruk var diye bir çok kere eve geri döndüm. Bir çok kere de, nasılsa kuyruk vardır, geri dönerim, diye evden çıkmadım. Ama işte insanüstü bir çabayla en sonunda İngiltere’ye gitmeyi başardım.
Oraya vardığım gün “Boxing Day” denilen gündü. Yani Noel hediyelerinin paketlendiği gün. Tam bilemiyorum ama Cosby ailesinde olurdu ya şükran Günü, hani hindi gelir sofraya, Rudi, Vanessa’ya pizza suratlı der, kavga çıkar. Büyük ihtimalle o gündü. Bütün ülke bomboştu. Belki inanmayacaksınız ama havaalanının kapısı bile kapalıydı. Yani uçaktan inip, bir borunun içinden yürüyor, bir kapının önüne geliyorsunuz ya, işte o kapı diyorum, kapalıydı. İçeride de kimse yoktu. Belli ki herkes hindi yemeye gitmişti. Yolcular arasında “İngiltere bugün kapalıymış galiba” diye espriler oldu. Herkes bırbırbır konuşmaya başladı. Kapının zili mili var mı diye etrafa bakıyorduk. Sonra hostes geldi, bir yere telefon etti. Tam herkes birbiriyle samimi olmaya başlamıştı ki, başında kocaman bir Noel Baba şapkası olan güler yüzlü bir görevli kapıyı açtı. Adamın ceketinin arkasından bir kuyruk çıkıyordu. Kaplan kuyruğu gibi. Önümüzden yürürken kuyruğu sağa sola hareket ediyordu. Herkesin yüzünde “Nasıl yani?” ifadesi vardı. Olaylar iyice “X - Files”a bağlamaya başlamıştı. Yani İngiltere’yi hiç böyle düşünmemiştim. Ne bileyim, daha endüstriyel - gotik tarzda bir şeyler bekliyordum. Neyse, adamı takip edip Japon turistlerle dolu bir yere geldik. Turistlerin hepsinin elinde şemsiye ve fotoğraf makinası vardı. Gümrük memuru kırmızı bir palyaço burnu takmıştı. Pasaportunu kontrol ettiği her Japon tarafından fotoğrafı çekiliyordu. Sıra bana geldiğinde palyaço burunlu gümrük memuru “şemsiyen yok mu?” dedi. Ben de elimdeki belgeleri uzatıp, “Söyledikleri her şeyi getirdim. şemsiyeden haberim yoktu,” dedim. Aslında iyi bir espri değildi, ama adam gülmekten iki büklüm oldu. Ben de güldüm. Üstümüzde flaşlar patladı.
Londra gündüzleri çok ciddi bir yerdi. Bir kere sokakta gördüğüm herkes hep çok önemli bir toplantıya gidiyormuş gibi yürüyordu. Sanırım bu, şehrin her yerinde saat olmasından kaynaklanıyordu. Yani her köşe başında bir saat vardı ve bu da insanlarda hatırı sayılır bir gerginlik yaratıyordu. Bilirsiniz, saat öyle bir şeydir. Akrebi, yelkovanı filan vardır, tiktak miktak eder, insanda “Bir şeyler yapmalıyım, bir şeyler yapmalıyım, zamanım azalıyor” hissi uyandırır. Yani bana kalırsa paranoid bir icad. Gel gör ki, bu şehrin en ünlü binası bile bir saat kulesi ki, bu da özel olarak incelenmesi gereken bir durum. Yani neden devasa bir saat kulesi yapmışlar? Neden mümkün olduğunca büyük yapmak istemişler? şehre daha bir yatılı okul havası versin diye mi? Neyse sonra düşündüm de, “Bu saat merakı buranın ikliminden kaynaklanıyor olabilir” dedim. Yani burada hava hep ama hep kapalı olduğundan güneşe bakıp zamanı tahmin etmenin imkanı yok. Yani hava günün her saati sabah altı buçuk, yediye çeyrek var gibi duruyor. Ama mesela öğle olmuş. Tabii durum böyle olunca bu saat hadisesine gereğinden fazla önem verilmiş herhalde. İşi, bulutların içine kadar yükselen kocaman bir saat kulesi yapmaya kadar götürmüşler. Gerçi görkemli ve güzel bir eser ama sonuç itibariyle saat işte. Gündüzleri bu kadar ciddi ve gergin görünen şehir halkı, gecenin ilerleyen saatlerinde beklenmedik bir şekilde rahat ve eğlenceli bir hale geliyor. Zira herkes işten çıkıp doğruca puba gidiyor ve ciddiyet bir kenara bırakılıyor. İşte o birkaç saat bütün şehir çocuklar gibi şen oluyor. Tilt oynanıyor, bira içiliyor, langırt turnuvası yapılıyor. Gel gör ki ertesi sabah yine saat çalıyor ve herkes uyanıp tekrar ciddileşiyor. Kravat mıravat takılıyor, saatler ayarlanıyor ve evden tam sekiz yirmi birde çıkıp, sekiz otuz yedide gelen trene yetişiliyor. O tren ise öyle bir tren ki, son 30 yıldır her sabah tam sekiz otuz yedide gelmiş istasyona. Demek ki hiçbir şey şansa bırakılmıyor İngiltere’de. Her şey titizlikle ayarlanıyor filan. Tamam da neden otuz yedi?
İngiltere’ye vardıktan 20 gün sonra param bitti. Sanırım buraya gelmek pek de iyi bir fikir değildi. Bakkalda gazeteleri karıştırıp iş ilanlarına bakarken böyle düşünüyordum. Hintli bakkal ” almayacaksan bakma!” dediğinde o ana kadar varlığını bilmediğim üçüncü dünya ülkesi alınganlığım devreye girdi. Bir Hintli’den bunu beklemiyordum. Yani hoşgörü ve barış dolu topraklardan gelen bu adam nasıl oluyor da Arizonalı bir benzinci gibi konuşabiliyordu? Belli ki Ganj nehrinde yıkanmayalı çok olmuştu. Velhasıl bakkal bu hassas anımda beni kırmıştı. Gerçi ben duymamış gibi yapıp gazeteye bakmaya devam ettim ama bu sefer geri dönmek için uçak bileti fiyatlarına bakıyordum. Herhalde motivasyon kaybı böyle birşeydi. Sonra ilanı gördüm. “Bisiklete binmeyi seviyorsanız bize gelin” yazıyordu. Sevdiğim kesindi. Adresi elime yazmak için Hintli bakkaldan kalem istediğimde, adam homurdanarak yazmayan bir kalem verdi. Sanırım onu fazla zorlamıştım. Kalem yazmadığı için adresi elime zar zor yazdım. Kazıdım desek daha doğru olur. Neyse, dükkandan çıkarken adam hala homur homurdu. Hintli bakkal kimliğini kesinlikle yitirmiş bir Hintli bakkaldı. Bu kadar kızacak bir şey yoktu. Altı üstü kapı çarpmıştı.
İş, bisikletle evrak taşıma işiydi. Patron Manchester’dan gelmişti ve memleketi Yeni Zelanda’ydı. Dolayısıyla konuşmasından hiçbir şey anlamadım. Her dediğine “okey, olrayt” filan dedim. İletişim bozukluğunu ona yansıtmamaya çalışıyordum. Bir ara “yarın saat 9″ gibi bir şeyler duydum. Sonra el sıkıştık filan, herhalde beni deneyeceklerdi. Sabah 9′da işe geldim. Bana “A’dan Z’ye Londra” kitabı, adres defteri ve telsiz verdiler. 15 dakika sonra bir bisikletin üstündeydim ve kafama kask takmaya uğraşıyordum. Kaskın üstünde “turbo” yazıyordu. Bu açıdan motive edici bir kasktı ama küçük geliyordu ve kafamda komik durmuştu. Yine de “Londra kazan ben kepçe” olayına gireceğim için keyfim yerindeydi. Zaten 20 gündür paramı buralarda bitirdiğimden belli başlı yerleri öğrenmiştim. Kendime güveniyordum. Karizmatik bir şekilde pedala basıp köşeyi döndüm ve olması imkansız bir şey oldu. Bir ata çarptım. Kendimi yerde buldum. Takdir edersiniz ki, çarpmayı umduğum en son şey bir attı. şaşkınlıkla gözlerimi ovuşturduğumda atın üstündeki polisi gördüm. Melek yüzlü bir kadındı, bir atlı polis. Huysuzlanan atı sakinleştirdikten sonra inip bana “Bir şeyin yok ya” falan dedi. “Yok” dedim, “Gitmem gerek acelem var”.
Beni iki gün denediler. Sonra patron “Sen bu işi yapamıyorsun” dedi. “Evet, dedim, trafik ters geliyor”. Ertesi gün erkenden Hintli bakkaldaydım. Bu sefer yanımda kalem de götürdüm. Yine de kaderimden kaçamadım. şöyle oldu; iş bulamayınca yine küçük bir odaya kapandım, sonra da o küçük odada aylarca televizyon seyrettim. Televizyonda sadece beş kanal vardı, kanalların beşinde de birşey yoksa camdan dışarıya baktım. Dışarıda da hep yağmur yağdığı için birşey görünmüyordu. Bunlar haricinde, en çok yaptığım hareket bakkala gitmekti. Birkaç kere de süpermarkete gittim. Doğal olarak bu yaşam stiliyle bir süre sonra yine böceğe dönüşmeye başladım. Haftalar geçtikçe durum vahimleşmeye başladı. Kaldığım odadan hiç çıkmadığım gibi oda çok küçük olduğu için çoğu zaman yataktan da çıkmıyordum. Gerek kalmıyordu, kolum her yere uzanıyordu. Yine böcekleşme sürecine girmiştim. Bu kadar hava değişimi yeter dedim. Ayakabılarımı giydim ve geri geldim.
Bir dahaki sefere Moskova`ya gideceğim…