Bu kentte ne kadar özgür olunabilir?
“Geçen yüzyılda bütün büyük kentlerin bir an önce metro yapımına başlamalarının nedenini kendi kendinize sordunuz mu hiç?”
“Ulaşım sorunlarını çözmek için değil mi?”
“Ortada daha otomobiller yokken, ulaşımın yalnızca at arabalarıyla sağlandığı bir zamanda mı? Sizin
gibi zeki bir insandan daha ince bir açıklama beklerdim doğrusu…”
Umberto Eco,
Foucault Sarkacı
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilerek hazırlanmış gibi inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Büyük kentlerin birbirine sımsıkı yapışmış dev apartmanlarını, dışarıdan asla görülemeyen içi boş kuleler, kimse anlamadan birbirinden ayırmayı başarırlar. Yemek kokularının, günden kalma konuşmalarla karışıp gökyüzüne karıştığı, evsel artıkların kimsenin ayak basmadığı dibine yıllarla yığıldığı boşluklar…apartman boşlukları. Oyuncak bebek bacakları, bulaşık bezleri, süpürge sapları. Çoktan gözden çıkarılmış ölü nesnelerin sonsuza kadar rahatsız edilmeden gökyüzünü seyrederek istirahat edebilecekleri karanlık taşlar. Belki bazen bir çocuk haykırışı ya da kavga eden apartman sakinlerinin duvarları yalayıp titreşen sesleri böler sonsuz bekleyişlerini. Boşluklara açılan onlarca pencerenin ardında birbirine teğet geçen farklı yaşamlar olanca güçleriyle hüküm sürerler. Ne kapalı kapılar ne de örtülü pencereler yetmez mahremiyeti korumaya. Boşluklara, ortak hazlar yemek kokularına karışıp, dipte hep birlikte umarsızca yatan artıkların üzerine akarak ayrı evlerin ayrı hayatlarını sonsuza kadar bir araya getirir…. Bir banyonun su sesi başka bir mutfağın yemek kokusuyla kol kola girip başka bir pencereden bebek odasına girer; bir pencereden sızan aşk başka bir pencereden girer ve nefretle karışarak tekrar boşluğa döner. Sinsice başka pencerelere ulaşır, bir hayatı diğerlerine şırınga edebilmek için…. Artık boşluklarda yaşanan bilinçsiz bir ortak yaşamdır. Kentler mahremiyeti öldürür, boşluklarda çürümeye terk eder.
Kimsenin ayak basmadığı ve aslında hiç kimsenin olan boşluklarda başlayan ortak yaşam gökyüzüne kavuştuğu anda kentin her yerini sarar. Artık yüzlerce, binlerce, milyonlarca apartman boşluğundan gökyüzüne taşan ortak yaşam kentin kalabalık meydanlarına, işlek caddelerine, dar sokaklarına ulaşmıştır. Boşluklar sinsice yaklaştırır yaşamları birbirine ve bu sayede kentlerde yaşamlar birbirine sarılıp gelişir.
Kentlerde asıl olan kalabalıktır. Ne sokaklarda ne evlerde ne de odalarda asla tek olamaz kentli kişi. Kentler kişisel hayatlara komplo hazırlarlar. Apartman boşlukları, birbirine açılan sokaklar, yerin altını kontrol altında tutan metrolar ve kanalizasyonlar bu komplonun birer parçasıdır.
1843 yılında Londra`nın altından geçen bir tren yapmayı Charles Pearson’ nın kafasına kim ya da ne koymuştu? Londra 1863 yılında ilk metrosuna kavuştuğunda buna gerçekten ihtiyacı var mıydı? Londra’ yı taklit etmekte gecikmeyen New York hadi neyse de, dünyada metroya kavuşan üçüncü kent neden İstanbul`dur? Fransız bir mühendisin yapmayı kafasına taktığı, İngilizler’in finansman sağladığı, İtalyan ustabaşı emrinde her çeşit Osmanlı işçisinin çalışarak ortaya çıkardığı Tünel’in ilk açıldığında birkaç hafta sadece hayvanların taşındığına (zira zamanın şeyhülislamı “bu zir-i zemin arabalarında insan götürülmesinin caiz olmayacağı”nı buyurmuştur) şaşırmamak mümkün müdür? Ve dehlizler… Her kentin altında yılan gibi kıvrılarak tüm kenti alttan çepeçevre kuşatan, kentteki her haneyle bağlantısı olan, kentin tarihi kadar eski dehlizler. Aşağıda neler olup biteceğini bile düşünmeden üstüne basılıp geçilen ızgaralar… Kentin ansiklopedik anlamı : Nüfusu belli bir büyüklüğü ve yoğunluğu aşan, ekonomisi tarım dışı etkinliklerde yoğunlaşan ve kendi nüfusundan başka, etki alanı içinde yaşayanlara da hizmet sağlayan yerleşim çeşidi. Bu kısacık tanım dahi zavallı kent insanının ne büyük bir oyunla karşı karşıya olduğunu göstermiyor mu? Tarih, politika, ekonomi, sosyoloji hatta psikoloji bilimlerinin elele vererek insan hayatını hiçe sayma pahasına nasıl kent yaşamı üzerinden yükseldikleri apaçık ortada değil mi? Medeniyete adını veren kentler insanları kendisine, kendisini de uygarlığa köle yapmış. Uçar göçerlikten yerleşikliğe, ilkellikten uygarlığa, tarım ekonomisinden kapitalizme… buralardan da kim bilir nerelere geçişi sağlayan kentler bir çeşit coğrafi yerleşimden ziyade nefes alan canlı kocaman bir yaratığa benziyor.
İnsanları önce yutan sonra bir güzel çiğneyip dışarıya posasını atan, hiçbir çıkış yolu bırakmamak için, mistik bir güç tarafından yönetilircesine inanılmaz kurnazlıklara başvurabilen dev bir yaratık; kent. Ve kendi elleriyle ruhlarını kente teslim eden insanlar nasıl tek bir vücut haline getirildiklerini bile anlayamadan, apartman boşluklarını görmeyerek, metrolarda koşuşturarak, kentin gizli dehlizlerinden habersiz sokakları arşınlayarak, tek olmayı bilemeyen benlikleriyle yaşıyorlar. Tek kişilik dünyalar yok olurken, yaşanan ortak bilinç insanın yalnızlığını bile kentin uğultusunda eziyor.
Ve bizler ufalırken kentler hep büyüyor.