Gündemin Çağrıştırdıkları

Amerikalı yazar Norman Mailer’in 1983 yılında yayımlanan Ancient Evenings adlı romanının ilksözü, Oscar Wilde’dan yapılan, “Hiç bir zaman olmamış olanın kusursuz bir tanımını vermek yalnızca tarihçiye uygun bir uğraş değil, yetenekli ve kültürlü her insanın vazgeçilmez ayrıcalığıdır.”, alıntısıdır. Mailer gibi, değerli tiyatro adamımız Güngör Dilmen de, aynı yıl yayımladığı Hasan Sabbah adlı oyununda işte bu ayrıcalığı kullanmış. Oyun, geçmişte yaklaşık aynı dönemlerde yaşamış dört kişi etrafında, inanç üzerine kurgulanmış bir satranç oyunudur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu, genç Melikşah’ın ve baba yadigarı veziri Nizam-ül Mülk’ün yönetiminde en güçlü dönemini yaşarken, Nizam’ı ziyaretine gelen iki eski okul arkadaşı, Ömer Hayyam ile Hasan Sabbah ona eskiden içtikleri bir andı hatırlatırlar. Okulda hocaları Nişaburi onlara şöyle demiştir:
“Süreyya burcunun en parlak üç yıldızı gibi
şavkıyacaksınız çağınızda
En yetenekli üç öğrencim
Egemen olacaksınız büyük bir zaman parçasına
Bu şaşırtıcı üç us
Değişik ışınlar salan bu üç ateş…
Ne denkleştirebildim ne üleştirebildim yürek gözümde.
Varın siz ayırdedin kendinizi.”

Devamı burda


Onlar da bunun üzerine bir and içmişlerdir kendi aralarında:
“Biz üç kankardeş, Hasan Sabbah, Ömer Havyam, Köylü Nizam, içimizden ilk kim, önce hangimiz bir yüceliğe erişirse bu yeryüzünde onu eşitçe öbür kardeşlerine paylaştıracak.”
Hayyam, bilim ve sanat adamıdır. Onun paylaşacak dörtlükleri ve gökbilimlerindeki uğraşları nedeniyle güneş, ay ve göğün bütün yıldızları vardır yalnızca. Sabbah ise ülkeler gezmiş, insanları incelemiş, karşılaştırmalı inançlar tarihini okumuş, gökyüzü, yerüstü, yeraltı zenginliklerinin dökümünü yapmıştır ve elindeki koca bir sıfırdır; ancak hiçlik vardır paylaşabileceği. Bu durumda eriştiği yüceliği kardeşlerine paylaştırmak Nizam’a düşer. Hayyam’a rahat rahat bilimsel ve sanatsal çalışmalarını sürdürsün diye bir devlet görevi verir; Sabbah’ı ise yetkileri tüm diğer devlet görevlilerinin üzerinde başdanışmanı yapmak zorunda kalır.
İkinci sahne, belki de tüm oyunun kurgusunun açıklandığı sahnedir. Sabbah’ı Melikşah’la satranç oynarken buluruz ve oyun sahnenin daha ilk cümlelerinden başlayarak kurgulanır.
“MELİKşAH: Niye hep piyadeleri ileri sürüyorsun?
SABBAH: Atım koruyor onları.
MELİKşAH: Atını vezirimle alırım?
SABBAH: Veziriniz de benim istediğim yere gelmiş olur.
MELİKşAH: Tasarladığın ne?
SABBAH: Kendi içime çekip eylemsiz bırakmak.”
Sonra biraz satrançtan, biraz da Melikşah’ın Nizam-ül Mülk hakkındaki endişelerinden söz ederler ve laf Nizam’ın Melikşah için yazdığı Siyasetname’ye gelir. Sabbah’ın ilk işi Siyasetname’yi okumak olmuştur. Kitaptan bir bölüm açarak okumaya başlar:
“Ben Tanrının gönderdiği bir yalvacım” diye ortaya çıkmış Mazdek, eski İran’da.
Zamanın meliki Kubad ona sordu.
“Mucizen nedir, tansığın nedir?”
Mazdek: Zerdüşt tapınağının kıblesindeki ateşle konuşayım, Tanrı danışığı bu ateş benim yalvaçlığıma tanıklık etsin.’
Kubad: ‘Eğer sen ateşle danışırsan ben de senin peygamberliğini tanırım’ dedi.
Tapınağı dolduran yüzlerce kişi önünde ateşle konuştu Mazdek, ona sorular sordu, ateşten yalım yalım insan diliyle yanıtlar geldi:
‘Ey İran’ın Tanrı’ya inanan ileri gelenleri; eğer iki cihanda talihli olmak dilerseniz Mazdek’in sözlerini dinleyin, ona göre işleyin.’
Melik, her karar verme anında Mazdeksiz edemiyordu artık. Tahtının yanında altın bir kürsü yapılmasını buyurdu, kendi tahtından daha yüksek. Böylece Mazdek’in rütbesi Melik’ten daha üstün olmuştu.”
Aslında Melikşah’ın Nizam ile ilgili kuşkularını desteklemek için okuduğu Mazdek olayı, Sabbah’ın çok yakın bir gelecekte izleyeceği yolda atacağı ilk adımdır aynı zamanda. Selçuklu
İmparatorluğu’nun bu yeni danışmanı, pek yakında devletin en büyük eksiğinin ayrıntılı bir bütçe olduğunu ve bunun kırk günde hazırlanabileceğini söyleyecek, ancak, kırk günün sonunda, verdiği tüm doğru bilgilere karşın, Suriye Çölü’nde görmediği bir bölge hakkında söylediği yalan Nizam tarafından yakalanınca İmparatorluk sınırları dışına sürülecektir. Sürüldükten sonra ilk iş daha önce görmediği Suriye çölüne gidecek olan Sabbah, orada peygamberliğini ilan edecektir. Sabbah’la birlikte sürülen Hayyam’ın “Delilin, mucizen, tansığın?” sorusunun yanıtı bir sahne sonra gelir.
Sabbah ile Hayyam’ın bindikleri gemi, korkunç bir fırtınaya yakalanacak, gemideki tüm yolcular kendi dinleri gereğince kendi Tanrılarına dua ederlerken, Sabbah, “Ben çıkardım bu fırtınayı. Benim öfkemdir. Ben çıkardım, ben dindiririm.” diyecek, tüm tekne halkını kendi mucizesine inandırdığı anda fırtına dinince de ilk müritlerini kazanmış olacaktır.
“HAYYAM: Bu nasıl iştir?
SABBAH: Gördüğünün aynı.
HAYYAM: Ya batsaydık fırtınada?
SABBAH: Batsaydık batmış olacaktık. Ama batmadık, ben kazandım.
HAYYAM: Kazandığın ne?
SABBAH: Alamut.”
Alamut, Sabbah’ın Suriye çöllerinde gezerken gördüğü ve fethederek İmparatorluğunun merkezi yapmaya karar verdiği kaledir; yani, Sabbah’ın ikinci sahnede Melikşah’la satranç oynarken anlattığı ikinci adım. Satranç oyununda genç hakanın aklını karıştıracak hamleye değin görebilen Sabbah, oyunun baştan galibidir; ancak, hükümdar yenmek, Nizam’ın Siyasetnamesi’ne aykırıdır. Bunun üzerine Melihşah Sabbah’a kendisini yenmesini buyurur.
“MELİKşAH: Nasıl yeneceğini de söyler misin?
SABBAH: Önce kalelerinizi alacağım, sonra da vezirinizi, sonra şahı…
MELİKşAH: Ve mat. şimdiden kutlarım. Ama beni yenince sakın, ödül diye pirinç taneleri istemeyin benden birinci haneye bir tek pirinç. İkinci haneye iki tane pirinç, üçüncü haneye dört. Buna gücüm yetmez. İlk hane için ancak bir kum tanesi verebilirim size.
SABBAH: Kabulümdür, efendimiz, böylece bir çöl bağışlamış olursunuz bana.
Melikşah’ın bağışladığı çöl, Suriye çölüdür ve Sabbah, Melikşah’ı yenmeye önce Suriye çölündeki Alamüt Kalesi’ni alarak başlar; sonra eski okul arkadaşı Nizam’ı öldürtüp vezirini alır ve oyunun en sonunda Melikşah’a kadar dayanır ama öldürtmez onu; çünkü tasarladığı ‘kendi içine çekip eylemsiz bırakmak’dır. Tüm bunları, afyona alıştırarak oyun boyunca ne olduğu açıklanmayan ‘Dava’ yoluna döndürdüğü müritlerini kullanarak gerçekleştirir ki bu yüzden Sabbah’ın inananları “Haşhaşinler” olarak anılırlar.
“İnsanoğlu doğuştan sayrıdır, belirsiz ama keskin özlemler içinde kıvranır.”, diyen Sabbah, bu sayrılığın üzerine oynar hep:
“SABBAH: Senden büyük ruh üstünlüğü istiyorum Cemşit, bunu yüreğinin levhasına yaz. Çağırımdır, bana yönelsinler senin gibi özü temiz, erdemli gençler. Toplumda haksız yere ezilmişler, yüreklerinde duyumsuzluk, hiçlik duygusuyla kıvrananlar çağırımdır gelsinler, Dava’ya baş koysunlar, gerçek kişiliklerini bulsunlar, bütün Cemşitler. Sizler keskinleştikçe Dava yolunda, hiçbir boyun erişilemiyecek denli sarp değil benim için.”
Asla savaşmaz Sabbah. Alamut’u kuşatıp ele geçirmek yerine insanların inançlarını sömürerek içten çökertir, kaledeki görevlileri asla somut bir tanımı bulunmayan -ve, günümüzde yaşananlara da dayanarak, belki de somut bir tanımı bulunması gerekmeyen- ‘Dava’ yoluna döndürdükten sonra, ‘yeryüzünün görüp göreceği en güçlü imparatorluğu yöneteceği Alamut’a gizlice aldırır kendisini bir gece ve Kale ertesi gün düşer.
“SABBAH-: Alamut’u kurduğum inanç devletinin merkezi ilan ediyorum.
HAYYAM: Hangi inançtan söz ediyorsun?
SABBAH: Sen katı inançlara karşısın, ne güzel. Ben her türlü inanca karşıyım, benimki daha güzel. Demek bu da bir inançtır… bak işte bu daha da güzel. İnsanın en büyük erinci sağlam kalıplara dökebilmek inancı. Ne güzeldir üçgenler, dikdörtgenler, güven verir korur aklımızı. Ama bir de bu kalıplar çatırdamaya görsün dağda kurtların günü başlar ve yalvaçların. Gözbebeğimi zorluyorum insanın küçüklüğünü ve büyüklüğünü aynı anda görebilmek için. İnsanların neye inandıkları değil ben bu inançları nasıl kullanabilirim, tek bu ilgilendiriyor beni. Karşıt düşüncelerin kesiştiği noktada dururum, beklerim onların kucağıma düşmesini. Her çatışmada doğan yeni yönüm ben. Ulu Tanrıyı bilmem ama ben hiç ayrım gözetmem çocuklarım arasında”
Sabbah’ın kapısı her dinden insana açıktır. Böylelikle her yerde yandaş bulup, istediği her kapıyı açtırır Sabbah, çünkü onun sunduğu bir dinsel inanç değil, onun da ötesinde, Dava’dır. Selçuklu sarayında önce Nizam’ın, sonra da Melikşah’ın en güvendiği adamlarını Dava yoluna döndürerek, sarayı da içinden çökertir. Kendisi hiç bir zaman ortada ve tehlikede değildir; piyadeleri onun için cinayetler işlerken, o imparatorluğunu daha da güçlendirir:
“Bütün devletler, imparatorluklar yıkılabilir; ama benim imparatorluğum bin bin bin yıl durur,
benim imparatorluğum insanların beyinlerinin içinde çünkü. Benimle hesaplaşmadan bir yere varamaz insanoğlu. Alamut’tur yeni kıble.” Tarih kaynakları da doğruluyor Sabbah’ın afyon dumanı altında kurduğu imparatorluğunun varlığını. Bazı kaynaklara göre, dünya üzerindeki ilk örgütlü terörü uygulayan Sabbah’ın Mamut Kalesi’ndeki hükümranlığı, arkasında yüzlerce önemli devlet görevlisinin ölüsünü ve İngilizce sözlüklerde İsmaili mezhebinin bir kolunun adı Haşhaşin’in karşısında ’suikastçı, katil’ anlamlarını taşıyan ‘assasin’ sözcüğünü bırakarak tarihe karıştı. İngilizce’ye hayli tatsız bir armağan…Sabbah’ın hükümranlığı yüzyıllar önce son buldu, ama imparatorluğu, gerçekten de, hala ayakta ve gün geçtikçe de gözlerimizin önünde güçleniyor. Belki de bu yüzden, bugün olmakta olana dikkati çekmek için ‘geçmişte olmamış olanı anlatma’ ayrıcalığını kullanan Güngör Dilmen’in oyunundan bazı metinler sık sık aklıma geliyor son bir kaç yıldır. Dilmen’in oyunu, çok başarılı bir zamanlamayla, 1998 yılında ODTÜ Oyuncuları tarafından sahnelenmişti. Oyun, bugün yine sahnelense ODTÜ’de aynı etkiyi yaratır mı bilemiyorum ama bugün tüm yurt çapında sahnelendiği kesin… Düşündükçe hep kulaklarımda çınlıyor: “Dava, Dava, Dava’da…” Ve şu günlerde oyunu yeniden yaşadım desem yeridir…
“SABBAH: Bu taş alnın senin üstündeki alınyazın, bu taş gömüt taşın. Oku ey Cemşit!
CEMşİT: Okuyamıyorum, Efendimiz.
SABBAH: Muştularla ünleyen bir yazgı, birlikte okuyacağız, adım adım sen Dava yolunda ilerledikçe.
CEMşİT: Dava?
SABBAH: Buyruklarıma gözün kapalı uyacaksın.
CEMşİT: Dava!
SABBAH: Ve gözlerini kırpmadan gideceksin ölüme, ki cennetime açılan tek kapıdır.
CEMşİT: İşte Geliyor öbür yoldaşların. Onları uçurumun kenarına sırala. Elimi çırpınca aşağı atlayacaklar
(DAVA FEDAİLERİ, HAşAşİN beyaz ehramlara bürünmüşler, sıra halinde yürürler. Gözlerinde donuk bir parıltı, tutkulu ve uyur gezer gibi.)
FEDAİLER: Dava, Dava, Dava, Dava, Dava !
(Gençler arka alanda kalenin uçuruma eğilen mazgallarında sıralanır, dimdik dururlar.
SABBAH el çırpar. Bir boru sesi. FEDAİLER bir bir aşağıya atlamaya başlar.)
- Dava! Dava!
- Pirimiz Hasan Sabbah!
- Dava!
- ???

Comments are closed.